Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1789
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8077
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 233
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1999 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Haberler ve Yorumlar
SHİN CANG ÜNİVERSİTESİ GÜL`Ü PROFESÖR YAPMIŞ

SHİN CANG ÜNİVERSİTESİ ABDULLAH GÜL’Ü PROFESÖR YAPMIŞ

 

          Çin’e gerçekleştirdiği resmi ziyaretinin son ayağını oluşturan Shin Cang Özerk Bölgesi’nin Başkenti Ürümçi’deki temaslarına başlayan Cumhurbaşkanı Gül, Shin Cang Üniversitesi’ni ziyaret etmiş. Gül’e, Rektör Enver Hamut tarafından Fahri Profesörlük unvanı verilmiş. Gül üniversitedeki törende kep takıp cübbe giymiş. Shin Cang Üniversitesi’nden fahri profesörlük unvanı almanın kendisi için büyük bir gurur olduğunu dile getiren Gül, “İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirdikten sonra bir süre öğretim üyeliği yaptım, doktoramı da aldım. Ancak siyasete atılınca profesörlük içimde bir ukde olarak kalmıştı. Bu fahri profesörlükle akademik kariyerimi tamamlamış oldum.” diye konuşmuştur (VATAN Gazetesi, 30.06.2009).

         Eğer Gül’ün, Türkiye’deki makamına yakışır yüksek Türklük şuuru, derin tarih bilgisi olsaydı, bu “fahri profesörlük”e bayılmaz, onu kabul etmez, elinin sırtı ile geri çevirmiş olurdu. Maalesef-üzgünüm, bu zehirli-aldatıcı Çin unvanını, Gül seve seve kabul etmiştir. Zaten Gül’ün makam ve çıkarına düşkün biri olduğu biliniyordu, bu Rusya ve Çin ziyaretleriyle Onun unvana da düşkünlüğü bilinmiş oldu. Ben, Çin ve bu unvanı veren Shin Cang Üniversitesi hakkında bilgi sahibi biri olduğum için, bu unvanı, “zehirli-aldatıcı Çin hilesi” olarak tanımlayıp, bunun açıklamasını yapmak için, bu yazıyı kaleme aldım; hiç olmazsa vicdanım rahatlar.

         Ben bu üniversitenin 1952-1954 yıllarındaki Tarih Bölümü öğrencisiydim. O zaman bu üniversiteye Shin Cang Milletler Darülfünunu denilir, öğrenci sayısı 800 civarında olup, sadece Uygurca öğretmek amaçlı açılan sınıfta 20-30 Çinli öğrenci bulunuyordu. Darülfünunun Rektörü Tatar asıllı Burhan Şehidi, Rektör yardımcısı ise Çin’den gelen uzun yıllık komünist Cang Dungyüy idi. Tüm öğrencilerin bir araya getirildiği bir genel toplantıda Cang Dungyüy şöyle sesleniyordu: “Çiçek bahçesinde rengarenk çiçek türleri ne kadar çok ise o bahçe o kadar güzeldir. Aynı onun gibi vatanımız ne kadar çok uluslu ise vatanımız da o kadar güzel olacaktır. Azınlık ulusların Çinli ile evlenmesine taraftar değilim; onlar çoğalsın ki, azalmasın.” Evet, Cang Dungyüy bu sözleri 1950’li yılların başlarında söylüyordu. O zaman Çin’in Shin Cang dediği, bizim Şarki Türkistan (Doğu Türkistan) dediğimiz ülkede 4 milyona yakın Uygur, 200 bin civarında Çinli yaşıyordu. Fakat çok geçmeden nüfus da, siyaset de, söylemler de hızlı değişiverdi. Shin Cang Milletler Darülfünunu’nun adı Shin Cang Daşö (Shin Cang Üniversitesi) oluverdi. Bugünkü 20 milyonluk Doğu Türkistan nüfusunun yarısından fazlası göçmen Çinlilerden oluşuyor. Ben 1980 yılında Türkiye’ye gitmek için pasaport işleriyle uğraşırken, bir tesadüf Shin Cang Üniversitesi’nin Marksizm Kürsüsü Başkanı olan bir yaşlı Çinli ile karşılaşmıştım. Ona kafamı kurcalayan şu soruyu sormak içimden gelmişti:

         Üniversitenizdeki ister hoca, ister öğrenci olsun, azınlıkların sayısından haberiniz var mı? O: “Azınlıklar bilimi sevmiyorlar ki, nasıl onların sayısından bahsedelim…”diyordu. Bu sözleri sözde ırkçılığa karşı olan bir başkan komünist söylüyordu. Demek ki, Shin Cang Üniversitesi bir Çinli üniversitesi olup, Uygurların bu üniversitedeki sayısı söylemeye bile değmezmiş.  

         Bu üniversite, Şın Şisey Devri (1933-1943) olarak bilinen ve Doğu Türkistan’ın tamamen Sovyet sömürgesi haline getirildiği bir devirde, Stalin ilkeleri esasına kurulmuş bir üniversite idi. O yıllarda, bu üniversitede ve tüm devlet kuruluşlarında Sovyet Orta Asya cumhuriyetlerinde yetişmiş uzmanların çalıştığı bilinmektedir. İşte o devirde Stalin’in 1937-38 yıllarında uyguladığı aydın soykırımının esintisi olarak, Doğu Türkistan çapında tutuklananların sayısı 300.000’i geçmiş, öldürülenlerin sayısı 100.000’i bulmuştur. İşte o günden bu güne kadar-bu üniversitenin kökü, kuruluşundan günümüze kadar Uygur aydınlarının gözyaşı ve kanı ile sulanagelmiştir. Şu bir gerçek unutulmamalıdır ki, ister Emperyalist Rusya’nın olsun, ister Emperyalist Çin’in olsun üniversiteleri bağımsız bir bilim kuruluşu değildir. Bu üniversitelerin üniversite olabilmesi için, emperyalizm ilkelerine bağlılığı şarttır. Emperyalizmin karşısında olanlar acımasızca cezalandırılagelmiştir.

         Çin Komünistlerinin işgali sonucu, 1950’li yılların ortalarından başlanmış “Karşı Devrimcileri Bastırma Hareketi”, “Yerli Milliyetçiliğe Karşı Hareket”, “Kültür Devrimi” gibi Mao Zedung’un özel komutasındaki siyasi hareketlerin Doğu Türkistan’a özgü ideolojisi yukarıda adı geçen üniversitede işleniyor ve bu ideolojilerin ilk denenmeleri de bu üniversite de yapılıyordu. Bu sebeple ilk kurbanlar da bu üniversiteden seçiliyordu. Ürümçi’de ve Shin Cang Üniversitesi’nde ne olmuşsa, bu olup bitenler sonradan Doğu Türkistan’ın başka şehirlerinde-başka okullarında olacaktı. Bu üniversiteden mezun olan öğrenciler, fişlenmiş olarak dosyaları eşliğinde başka yerlere tayin ediliyor ve bu zavallı insan ölene dek bu üniversitenin hükmettiği kaderi yaşamak zorunda kalacaktır. İşte bu üniversitenin hükmü-damgası gereği kurban edilen insanların biri olarak ben, 1955-1979 yılları arasında Çin’in hapis ve çalışma kamplarında 24 yıllık ömrümü tüketmişimdir.

         Bu üniversitede görev yapmış ve okumuş bazı kişilerin acı kaderlerinden kısmen örnekler vereyim: Bu üniversitede Rektörlük yapmış Burhan Şehidi, Şın Şisey devrinde 6 yıl, Mao Zedung devrinde 10 yıl hapsedilmiştir. Üniversitenin Tarih Bölümü Başkanı Hamut Mahmudi, hapishanede ölü bulunmuştur. Üniversitenin edebiyat öğretmeni Hemit Seidi, uzun yıllar hapsedilmiştir. Üniversitenin Fizik Bölümü Başkanı Abduveli Güli, uzun yıllar çalışma kampında cezalandırılmıştır. Edebiyat sınıfı öğrencilerinden olan Sabit Abdurahman, Rehim Huşur’lar da benim kaderimi paylaşmışlardı. Suç damgamız “Karşı Devrimci” ve “Yerli Milliyetçi” idi. Bu Shin Cang Üniversitesi,  kendi vatanımızı kendimize cehennem yapmıştı.

         İşte böyle bir kimliğe sahip üniversite Gül’ü unvan sahibi yapmıştır. Gül’e Çin’in başka üniversitesi bu unvanı verse olmaz mıydı? Gül Rusya ziyaretinde de doktora unvanını Kazan Devlet Üniversitesinden almıştı (15.02.2009). Ben 1995 yılında bu üniversitedeki Tatar öğrencilerine Türkiye tarihinden ders vermiştim. Kazan Devlet Üniversitesi bir Rus üniversitesi olup, Tatarların bu üniversitedeki sayısı söylemeye bile değmezdi. Gül’e Rusya’nın başka üniversitesi bu unvanı verse olmaz mıydı? Olmaz, çünkü Rus ve Çin Emperyalistleri, Gül’ü kukla konumuna düşürüp, Onun temsil ettiği Türkiye’nin gururu ile oynamak istiyorlardı. Sözde Ürümçi ve Kazan Türki halklar şehridir, bu şehirlerdeki üniversiteler de onlarınki sayılır, Rektörler de onlardandır. Shin Cang Üniversitesi’nin Rektörü Uygur Enver Hamut, Kazan Devlet Üniversitesi’nin Rektörü Tatar Megzum Selahov’muş. Şehrin, Üniversitenin ve Rektörün sözde ulusallığını sömürmek-onların adından yararlanmak Çin ve Rus Emperyalistlerinin işine geliyordu. Bu Emperyalistler, sömürgelerinin “yasal”, Uygurlar-Tatarlar durumlarından “memnun”, kendilerinin ise “haklı” olduğunu Gül’e onaylatmak istiyordu, amaçlarına ulaşmışlardır. Gül, onların dediğini eksiksiz yerine getirmiştir. Böylece Rusya ve Çin, emperyalist kimliklerini örtme eylemlerinde Gül’ü istediği gibi kullanabilmişlerdir. Gerçekteyse bu şehirler, bu üniversiteler ve bu rektörler Çin ve Rus Emperyalistlerin elindeki bir kukladır. İşte Gül bu kuklaların elinden unvan alarak, kendisi de bir kukla konumuna düşmüştür. Türkiye Cumhuriyetinin itibarı zedelenmiştir. Rusya ve Çin, Gül’e yaptığı bu “cömertliğinin” mutlaka karşılığını isteyecektir. Bu karşılık şu, “Tatarları ve Uygurları ağzına alma-bizim işimize karışma!” olacaktır. Bir de Gül Moskova’dayken, “500 yıllık Türk-Rus ilişkisi”nden övgüyle bahsetmiştir. Bu ilişkinin, Rus saldırısı-Türk savunmasından ibaret, Türk kanı ile yazılmış bir tarih olduğunu Gül’ün bilmemesi dostlar için acı, düşmanlar için gülünçtür. Herhalde Gül, gezi heyecanıyla, kendisinin NATO üyesi bir devletin temsilcisi olduğunu unutmuştur.

         Gül devlet adamı olsaydı, Rusya’nın ve Çin’in bu aşağılayıcı oyunlarına gelmez ve şu yanıtı verebilirdi: “Benim kardeşlerim olan Tatarlar ve Uygurlar şu anda sizin sömürgenizdir. Devletleri olmadığı için, sizin onayınız ile verilecek olan bu unvan, onlar için de, benim için de anlamsızdır, teşekkürler, bu unvanı kabul edemem!”

İklil KURBAN


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.