Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1789
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8080
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 233
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1999 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Haberler ve Yorumlar
TERLİ MALI HAFTASI

SANAYİ  SAHİBİ  OLMANIN  RUHU: Küçük Şeyler
                                                     

 

İlkokul Okuma Kitabımdan:

 

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır.

 

                                     -------------------

 

Beş yaşında idim. Yaşlı bir Türk kadını olan babaannem pirinç ayıklıyor,

ben de yardım ediyordum. Bir tanesi yere düştü.
Babaannem eğildi, aramaya  başladı.
Sağa bakıyor, sola bakıyor, bulmaya  çalışıyordu.

“Amaaan babaanne,” dedim,
“Bir pirinç tanesi için bu kadar yorulmaya değer mi?
Rahmetli ilk defa sertleşti bana karşı, doğruldu:
“Sen oturduğun yerden ahkâm  kesiyorsun,” dedi,
“Hiç pirinç yetişirken gördün mü? İnsanlar ne kadar zahmet çekiyorlar. Bir pirinç  tanesinde kaç insanin göz nuru, alın teri, emeği, çilesi var, acaba biliyor musun?”

EMEĞE SAYGI! Utancımdan kıpkırmızı olmuştum.



Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain`in Propose’lerini okuyorum.
Birden irkildim. Rahmetli babaannemi hatırladım.
Alain, “İnsan yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı  ihanet etmiş olur,” diyordu. İlave ediyordu: “Bir  iğnenin  üretiminde binlerce insanin alın teri, göz nuru, el  emeği vardır.”

Bu ders bana küçücük bir çocukken verilmişti de ben şimdi bu kitapla mı hatırlayacaktım.

EMEĞE SAYGI ve TUTUMLULUK! Utandım.

On dokuz yıl evveldi. İş için Stockholm`e gitmiştim.
Bir otele indim. Geceydi.
Sabahleyin, tıraş olmak için musluğa eğildiğimde, aynanın yanında

ilginç bir not gördüm:
`Lütfen tıraştan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın, bir tek jilet ile dahi olsa İsveç çelik sanayisine yardımcı olun.` Doğrusu hayretler içinde kaldım; bu zengin memlekette bu tutumluluk nedendi? Zihnimi kurcaladıkça…
Çocukluğumdan beri çelik eşya  denince akla İsveç çeliği gelirdi:
Birçok eşya  üzerinde “İsveç çeliğinden imal edilmiştir,” yazardı.
İste o  ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe atılmasına razı olmuyordu; ona sahip çıkıyor, gelen  turistlere bile rica yollu uyarıda bulunuyordu.

Damlaya damlaya göl oluyordu.

 

Bir Alman kendi parasıyla coca cola içmez. Almanya’da okullarda coca cola satılmaz. Bir Alman ancak ikram edilirse coca cola içer. 

Aslında bir Alman, Alman olmayan hiçbir şeyi kullanmayacak bilgi ve bilince sahiptir.  Okullarda bu onlara bu şuur verilir. 

 

Alman Audi ise çalışanlarını uyaran bir levha ile işyerine "Yabancı araba almayı tercih eden işçi, gitsin o ülkede çalışsın - o ülke ona iş versin" yazmıştır.

 

Bir tek Alman mı bunu yapan? Tabii ki değil.  Örneğin Fransız, Fransız araçları kullanır... Fransız malı olmayan güzel bir otomobille kıyaslanarak, "Evet, bu otomobil bizim X otomobilimizden daha güzel. Ancak Fransız malı olmayan bu otomobili satın aldığınızda, şu kadar Fransız işsiz kalacak. (Devamında da bu sonuca dayalı diğer zararlı neticeleri anlatılır)... Bu açıklamalar çocuk ve gençlere işlenir; ailelerde konuştukları gibi davranır.

 

Almanya kendi hazır çorba markasını içer, Fransa kendi hazır çorbasını.

 

Emperyalistler, evet ama bir yandan da milli ekonomilerini korumak zorunda olduklarının bilinci kendilerinde mevcuttur.

 

Gidip geldiğimizde ülkelerde bu “küçük ayrıntı”ya dikkat etmeye başladık:

 

Bu örnekler, sadece batıda değil Uzak Doğu’da, örneğin Japonya’da fazlasıyla mevcuttur. Bir Japon Fransa’da yine kendi ülkesinin ürettiklerini satın alır. Fransa yollarında gördüğünüz bir Japon arabası yine bir Japon`un kullandığı otomobildir. Yani arabasına bakarak kim kimdir, hangi ülkedendir anlayabilirsiniz.

 

Japonlar son derece sade, basit, yalın mütevazı  yaşayan insanlardır.
Evlerini eşya ile dolduranlar, Japonlara göre, ruhen tekâmül edememiş, hayatın manâsını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Böyleleriyle; “evini mezat salonuna çevirmiş zavallı,” diye eğlenirler.
Bir insanin gösteriş için eşyanın esiri olması ne kadar acıdır…
Savaş sonrası, Japon ekonomisi darboğazdan geçiyor.

İç borçlar, dış borçlar gırtlağı aşmış.

Zamanın başbakanı Meclis’i toplar. Kürsüye çıkar.
Durumu olanca açıklığı ve tehlikeleri ile anlatır ve;

“Şu andan itibaren,” der, “Tanrı şahidim olsun ki, Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka birşey ağzıma koymayacağım. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim.”
Dediklerini de yapar. En üstten en cahiline bir israftan kaçınma kampanyası başlar. Japonlar 1988 yılına kadar ikinci bir takım elbisesi olmadan tek elbise ile günde 12 -16 saat çalışarak gelirler.

 

TUTUMLULUK ve EMEĞİNİN  KATKISININ  ÖNEMİNİ  ANLAMAK!

Bu durumun, bütün bu süre zarfında, toplumun tüm kesimlerini, tek istisna olmadan kapsayarak devam ettiğini söylemeye  gerek  yok.

Japonya bütün  borçlarını öder. Japonya, Japonya olur.


Geçenlerde televizyonda Japon imparatorunun sarayını  gördüm.
Ya Rabbim, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar gösterişten uzak...

Zenginleşmek, eski sağlam değerleri bozmamışsa, hep zengin olacaksınız ve maddî zenginliğin hayatta en önemli şey olmadığını hep bilerek, imparator dahi olsanız para sizi TEKÂMÜL ETMİŞ İNSAN OLARAK KALMAK ‘tan bir adım geri attıramayarak şu fanî ömrü düşmeden tamamlayacaksınız.

İsviçre`de, belli zaman aralıklarıyla radyolar, televizyonlar bir haberi duyurur: “Şu tarihte, su saatte, görevli adamlarımız gelecek. Lütfen, hazırlığınızı yapın. Artık okumayacağınız, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa, kâğıt, ambalaj, kutu varsa, velev ki, bir ilaç yaprakçığı dahi olsa, kapının önüne koyun. İsviçre`nin kalkınmasına yardımcı olun! Fazla ağaç ziyanına engel olun!”

 

DOĞRU  DAVRANIŞ ve TÜKETİM  REKLAMLARI

Gerekmediği halde elektriği yakmakla, dişimizi fırçalarken suyu kapamadan boş yere akıtmakta, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları gece yıkamadan bırakmakla; şişeleri, kutuları, naylon torbaları, gazeteleri çöpe doldurup durmakla, artan ekmekleri değerlendirmeyip çöpe attıkça, üç gömlekle geçirebileceğimiz birkaç sene içinde onlarca gömlek almakla, cep telefonlarımıza durmadan yeni model değiştirttikçe, kendi araba sanayiimiz dururken yabancı model araba ithalinde dünya birincisi oldukça, evlerimizdeki vitrinleri kullanmayacağımız eşyalar alıp doldurdukça;

sahip olduklarımıza, sanayimize, doğaya, çevreye, emeğe karşı

zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?
Maddî durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.
Bunda parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik var.

BİZ BİR EDEP TOPLUMUYUZ.

 

Reklâm edilen “tüketim çılgınlığı” bizi sarmasın. Bu bizi fakir, tasarruf edemez/birikim yapamaz, birikimini üretken sahalara yatıramaz, üretemez yapar; bize mal satan yabancıyı da zengin yapar. O zengin sadece bize mal sattığı için zengin olmuyor! Elindekinin de kıymetini biliyor, israf etmiyor. Sabırsızlık ve israf ruhumuzu zapt etmesin. En zenginlerin tasarruf yoluyla, tutumlulukla, böyle olduklarını bir bir gördük.

 

Hayat çok ince, akil almaz incelikte ipliklerle  örülmüştür. Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, ilkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hayatımızda her an işlevsel hâle getirecek davranışlar kazanmamız gerektiğini her an kendime hatırlatıyorum:

Bir mıh bir nalı kurtarır.
Bir nal bir atı, bir at bir komutanı,
Bir komutan bir orduyu,
Bir ordu bir ülkeyi kurtarır!

 

SANAYİ,  TUTUMLULUK ve YERLİ  MALI  HAFTASI!

29 Ekim 1923’te asıl savaşımız, yani  “kalkınma savaşımız” başlarken, uzun soluk gerektirecek bir gayretin başında olduğumuzu biliyorduk.

 

Kaynağımız vardı:                                         

 
“Bir milletin ruhu zapt olunmadıkça,

bir milletin azim ve iradesi kırılmadıkça,

o millete hakim olmanın imkanı yoktur.

Halbuki, asırların getirdiği bir milli ruha,

Hiçbir kuvvet mukavemet edemez.”


M. KEMAL ATATÜRK


Öğretmenler, sınıflarınızda kendi dersinizin konusu açısından bu “tutumluluk,” “üretim” ve “tüketim” konuşmaları oluyor mu?

Bir ikramla da olsa yerli malı haftası yapıyor musunuz?


                                                                 İlhan Dülger


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.