Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1812
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8400
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 235
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 753
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2008 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
ALPARSLAN TÜRKEŞ`İN ÖZGEÇMİŞİ

   ALPARSLAN TÜRKEŞ`İN ÖZ GEÇMİŞİ           

            Alparslan Türkeş’in ataları Kayserili’dir. Büyük dedesi Arif Ağa, Kayseri’inin Pınarbaşı  ilçesinin Yukarı Köşkerli köyünden göç ederek Kıbrıs’a yerleşmiştir.. Türkeş 1917 yılında Kıbrıs’ta (Lefkoşe’de) doğmuştur. Babası Ahmet Hamdi Efendi, annesi Fatımül Zehra Hanımdır. Türkeş ilk ve orta öğrenimini Lefkoşa`’a yapmıştır. Daha sonra ailesi Türkiye’ye göç etmiş ve İstanbul’a yerleşmiştir.

            Küçük yaşlardan itibaren askerlik mesleğine  gönül veren Türkeş, 1933’te Kuleli Askeri Lisesine girmiş, 1936’da üstün başarıyla  mezun olmuş ve Harpokuluna geçmiştir. 1938 yılında Harpokulunu başarı ile bitirerek, Piyade Asteğmen rütbesi ile ordu saflarına katılmıştır. Orduda hizmetleriyle muntazam terfi etmiştir. Harp Akademileri imtihanını kazanarak Harp  Akademisine girmiş, başarılı bir öğrenimle Kurmay subay olmuştur.

            1948’de Genel Kurmay Başkanlığınca açılan imtihanlarda başarı göstererek Amerika Birleşik Devletleri’ne tahsile gönderilmiş, orada Amerikan Piyade Okulu ve Amerikan Harp Akademisinde tahsil görmüş ve bunları da iyi derece ile bitirmiştir.

            1955’te kurmay binbaşı Türkeş, Amerika’da  (Waşhington’da) bulunan  “Daimi Grup” nezdinde Türk Genel Kurmayı Temsil Heyeti üyeliğine  tayin edilmiştir. 1957 yılı sonuna kadar bu vazifeyi başarı ile ifa etmiştir.

            Alparslan Türkeş bu süre içerisinde “ Universty of Amerika” ya (Amerikan Üniversitesi) devam etmiş ve Uluslar arası ekonomi tahsili görmüştür.

            Yurda dönen Türkeş, 1956’da  Almanya’ya  “Atom ve Nükleer okulu’na gönderilmiş, bu okulu da başarı ile bitirmiştir.

            27 Mayıs 1960  tarihine kadar Avrupa’da muhtelif Nota toplantılarında ve askeri  manevralarında Türk Genel Kurmayı temsilcisi olarak bulunmuştur.

            27 Mayıs 1960 ihtilalinde Başbakanlık müşaviri ve Milli Birlik Kurulunun üyesi olmuş ve fiilen Başbakanlık görevini yürütmüştür. Daha sonra  lideri bulunduğu 14’ler gurubu ile birlikte yurt dışına gönderilmiş, Hindistan’a Yeni Delhi Elçiliğine tayin edilmiş ve bu şekilde ihtilal yönetiminden tasfiye edilmiştir.

            Yurda tekrar dönen Alparslan Türkeş, önce (CKMP) Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin genel başkanı olmuş, sonra da bu partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi olmuş  ve yıllarca Alparsalan Türkeş MHP’nin genel başkanlığını yapmıştır.

            1977-1979 yılları arasındaki Milliyetçi  Partiler koalisyonunda Başbakan yardımcısı olarak  görev yapmıştır.

            12. Eylül 1980 ihtilalinde 577 arkadaşıyla birlikte Askeri mahkemece idamla yargılanmış ve yaklaşık beş yıl içerde kaldıktan sonra tahliye olmuş ve beraat etmiştir.

            Alparslan Türkeş, önce 12 Eylül askeri yönetimi bütün siyasi partileri kapattığı için MHP’nin yerine kurulan Milliyetçi Çalışma Partisinin genel başkanı olmuş ve ardından kapatılan partilerin açılmasından sonra da Milliyetçi Çalışma Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ismini almış ve bu şekilde  12 yıl aradan sonra tekrar MHP genel başkanı sıfatını kazanmıştır.  Hakkın rahmetine kavuştuğu 4. Nisan.1997 tarihine kadar MHP genel başkanlığı görevini yürütmüştür. 

 
Başbuğun asıl adının Alparslan değil, Feyzullah olduğu gibi bazı iddialara açıklık getirmek için Başbuğun geçmişini biraz daha detaylandıralım ve Şahinlerin Dansı adlı eserden kendi ağzından ve Hulusi Turgut’un tespitlerinden  belirleyelim.

            Başbuğ anlatıyor:

            “

            1917 yılının 25 Kasım Pazar günü, orada doğduğumu annemden dinledim. Hatta doğduğum odayı da bana göstermiştir., öğle ezanı okunurken doğduğumu ifade etmiştir, annem bana.

            Birinci Dünya savaşının şiddetle sürdüğü yıllarda dünyaya gelmişim. Sıkıntılar içinde, harp içinde olunduğundan bahsediliyordu. O tarihte Kıbrıs, İngiliz işgali altında. Türkiye ile ilişkisi kesilmiş durumda.

            Babam Ahmet Hamdi Bey ise Kıbrıs’ın Tuzla kasabasında doğmuş. Aile yaygın bir aile. Hem Lefkoşe’de mülkü, hem de  Tuzla’da çiftlikleri, tarlaları olan bir aile.

            Annem de Larnaka şehrinde doğmuş. Fakat, Lefkoşe ile  irtibatlılar. Dedelerimin her ikisinin de adının, Ali olduğunu duydum annemden, babamdan.

            Doğduğum zaman bana Ali ismini göbek adı olarak vermek istiyorlar. Fakat, benden önce doğmuş olan bir ağabeyim var. Onun da ismi Ali olduğu için, iki Ali olmaz, diyorlar. Sonra, Ali ağabeyim vefat etti.>

            Hulusi Turgut belirliyor:

            ı, yeni doğan evlatlarına “Ali” göbek adını koymaktan vazgeçince, asıl adının ne olacağı konusunu tartışırlar. Daha sonra Koyunoğlu Ahmet Hamdi Bey, ilk erkek evladına “Arslan” adını verir. Türkiye’deki bazı kaynakların “Asıl adı Feyzullah” iddiasını ise Türkeş kesinlikle reddeder.

            Arslan, ilk erkek evlat olduğuna göre, daha önce sözünü ettiğimiz Ali, bu ailenin çocuğu değil mi? Şimdi o sorunun cevabına geçelim.

            Evet, Arslan, Ahmet Hamdi Beyin ilk, ancak, Fatma Zehra Hanımın beşinci evladıdır. Çünkü, Zehra hanım,  Ahmet Hamdi Beyle ikinci evliliğini yapmıştır. Bu konunun devamını  Arslan’dan dinleyelim.>

            Başbuğ anlatıyor:

            < Baba tarafından dedem, Kıbrıs’ın Tuzla kasabasından Ali Ağa, Onun dedesi de Kayseri Pınarbaşı’ndan, Avşar aşiretine mensup Arif ağa. Annem de Kıbrıs’a yerleşen Türklerden Zehra hanım. Eski Türkçe’de adı Fatıma-ül Zehra imiş. Konu komşu Zehra Hanım abla diye çağırıyordu.

            Babamdan önce ilk evliliğini 15-16 yaşında iken bir Jandarma onbaşısı ile yapmış. Atlı jandarmaymış. Ondan, annemin dört oğlu olmuş. Sonra bu adamcağız bir akşam ölü bulunmuş. Annemin anlattığına göre kafatası parçalanmış vaziyette bulunmuş.

            Uzun hikaye... Annem çok ızdırap çekmiş. Dört yetimle kalmış. Sonra babamla evlenmiş. Ben, babamın ilk, annemin ise beşinci evladıyım.

            Bu arada babam, annemin üstüne ikinci evliliğini yapmış, Ondan bir kızı olmuş. İkinci eşiyle geçinememiş, kız kardeşim on aylıkken , babamla üvey annem boşanmış.

            ...Hanım da, on aylık kız çocuğunu getirip, bizim kapıya  bırakmış. Onu da annem almış, evlat edinmiş. Kızkardeşim, kendi annesini bilmiyor. O hanım da bir başkasıyla evlenmiş. Annemin dört oğlu evlenip barklanmış. Ben, kızkardeşimle birlikte büyüdüm. Aramızda iki yaş var.

            ... dedemin dedesi Arif ağa, Kayseri’nin Pınarbaşı’ndan. Avşar aşiretine mensupmuş. Bir takım hadiseler olmuş oralarda. Bunlar, Silifke’ye sürgün edilmişler.

            Oralara muhacirler yerleşince , birşeyler olmuş zannederim. Dedelerim Silifke’de çok durmamışlar, tekrar geri dönmüşler. Bunlar, bizim Türkler’ de yaşanan acı olayların tesiri.

            Tekrar Pınarbaşı’’na dönünce, olaylara karışmışlar. Onun üzerine , bu sefer Kıbrıs’a, yani suyun öbür tarafına , denize gönderelim de gelmesinler, diye sürmüşler herhalde.

            Pınarbaşı’nda arazilerimiz falan varmış. Salih Er diye orada bir akrabamız vardı. O, bana bir mektup yazdı. Bu sizin babadan kalma topraklarınız, bizim elimizdedir, gelin de görüşelim diye. Babam sağdı o zaman, babama da söyledim. Toprağı ne yapalım oğlum, dedi. Biz çiftlikle ilişkiyi çoktan kestik, cevabını verdi. Sonra Salih Er’le görüştüm. Kendisi bir ara bizim Pınarbaşı ilçe başkanlığımızı da yaptı.

            Şimdi onlar da terketmişler köyümüz Yukarıköşkerli’yi. Fakir ve tenhalaşmış bir köy orası. Yolum düştüğü zaman ziyaret ederim.

            Baba tarafımızın göç hikayesi böyle. Anne tarafımınkini bilmiyorum. Kıbrıs’a göçle mi gelmişler, yoksa Ada’nın eski Türk ailelerinden mi?

            Dört yaşında, dört aylık, dört günlükken okula başladım. O zaman adet öyleydi. Dört yaşında, dört aylık, dört günlükken okula verilirdi.

            O günkü adetlere göre annem beni süsledi, yıkadı, temiz giydirdi. Kendisine ait mücevherlerini, elmaslarını falan fesime taktı. Elmaslardan göğsüme de taktı.

            Ben bu dönemi pek hatırlamam. Fakat, fotoğraflarım var. Ama sarıklı hocamızı hatırlıyorum. Onun önünde diz çökerdik. Önce hocanın huzurunda Euzubesmele çektik. Çekince, Maşallah dedi. Böylece başladık.

            İslam gelenekleri aynen devam ediyordu. Fakat o zaman ben çok küçük olduğum için sıkılıyordum. Okula gitmek istemiyordum.

            Hatırladığım kadarıyla hergün bana  ya 20 para, ya 1 kuruş verirlerdi. O zaman 20 para, 1 kuruş çok değerli. Yani onunla bir simit alınabilirdi. Okula heveslendirmek için cebime ya ağabeyim, ya babam, ya da annem para koyardı. Ama sınıfta sıkılırdım. Kaçardım okuldan. Yine okuldan kaçtığım bir gün yolumu bir adam kesti. Kısa boyumla , yolumu kesen adamı aşağıdan yukarı tetkik ederken, yelek cebinden sarkan saat kösteğinden babam olduğunu farkettim. Babam elimden tutup okula götürdü ve müdürümüz Mehmet  Asım Beye teslim etti. Bu olaydan sonra kaçmadım. Ertesi yıl ise, birinci ve ikinci sınıf sınavlarını üstüste verip geçtim.

            ... Rüştiyenin o zamanki müdürü Kıbrıs’ta çok itibarlı olan Selahattin Bey’di. Rüştü bey isminde de sınıf öğretmenimiz vardı. İkinci sınıfta ise, sonradan Kıbrıs Türk’ünün mücadelesinde şöhret yapan Faiz Kaymak, öğretmenimiz oldu.

            Öğretmen Faiz Kaymak, Dr. Fazıl Küçük ve Avukat Rauf Denktaş, Kıbrıs kurtuluş mücadelesinde rol oynayan üç büyük isim...

            Rüştiye 3. Sınıfta, Osman Zeki bey isminde bir öğretmenimiz vardı. Sonra o, akciğer rahatsızlığından, yılın ortasında vefat etti. Çok üzüldük. Çok sevdiğimiz bir öğretmenimizdi.

            İşte o günlerde, Türkiye’den gelen bir hava esiyordu. Herkese bir de Öztürkçe isim veriliyordu. Mesela, adı Ahmet olana bir de Selçuk deniliyor, Ahmet Selçuk oluyordu.

            Hocamız, senin adın Alparslan olsun, dedi. Soyadı yok o zaman. Sadece aile lakaplarımız var. Dedemden gelen lakabımız Hoyunoğlu veya Koyunoğlu, babaannem tarafından gelen lakabımız ise Kırmızılı. İşte adım, o gün bugün Alparslan oldu...>”

            1993 yılında Sabah Gazetesini İstanbul’da ziyaret ettiğimizde Gazeteci Hıncal Uluç bey Başbuğa bir ara “Aslan amca” diye hitap etti. Meğer eskiden aileleri görüşürlermiş ve Başbuğ’a “Aslan amca” derlermiş.

            Alparslan Türkeş’in  çok sayıda söylev ve makaleleri mevcuttur.  “Temel görüşler”, “Türkiye’nin meseleleri”, 1944 Milliyetçilik olayı”, “Dış politikamız ve Kıbrıs”,  “Yeni ufuklara doğru”,  “Kahramanlık ruhu”, “Gönül seferberliği” ve “Dokuz ışık” adlı eserleri vardır.

            Dokuz Işık Milliyetçi Hareket Partisinin doktrinidir. Dokuz Işık 1- Milliyetçilik, 2- Ülkücülük, 3- Ahlakçılık, 4-İlimcilik, 5-Toplumculuk, 6-Köycülük, 7-Hürriyetçilik, 8-Gelişmecilik, 9-Endüstricilik umdelerinden oluşmuştur.

9 Işık ilk defa  Başbuğ 1965’de CKMP’nin başına geçtikten sonra küçük bir risale biçiminde basılmıştır. Bir kitap, normal bir kitabın yarısı eninde ve 24 sayfa.

            Kitabın başında “Dokuz Işık, Alparslan Türkeş’in, gençlik temsilcileri ile yaptığı bir konuşmada, tespit edilen prensiplerini ihtiva etmektedir. Türkeş’in bu prensipleri, yakında genişletilmiş olarak yayınlanacaktır.” notu vardır.

            Giriş bölümüne ise Mehmet Emin Yurdakul’un bir sözü ile başlanmaktadır. “Türkün herşeyi güzeldir ve herşeyden güzeldir”. Ve şöyle devam edip bitmektedir.

            “ Gaye olarak düşündüğümüz şeyi evvela belirtmek ve ondan sonra bu gayenin gerçekleşmesini sağlayacak yolları görüşmek isabetli olacaktır. Gaye Türk Milletini , insanca usullerle, en kısa yoldan, kendi gücüyle ayakta durabilecek, kuvvetli, müreffeh, mutlu, hak ve şereflerine sahip bir millet haline getirmek ve modern uygarlığın en ön safhına geçirmektir.

            İnsanların nasıl herşeyden önce kendi kendilerine hürmetkar olmak, kendi benliklerini hürmet duygusu ile hissetmek mecburiyetinde iseler, milletlerin de kendi kendilerine hürmetkar olmaları, kendi varlıklarına güvenmeleri ve kendi varlıklarına duyulan saygı ve güvenle çalışmaları sayesinde mutluluğa ermeleri mümkündür.

            Bir insanın kendine saygısı yoksa, kendini aşağı görürse, kabiliyetsiz hissederse, o insanın büyük iş yapması, içinde bulunduğu çevreye yararlı olması mümkün olmaz. Bir insan bir hendeğe doğru “ben bu hendeği atlıyamam, gücüm yetmez, kabiliyetim yoktur”endişesiyle ümitsiz ve tereddütlü gelirse, o hendeği aşamaz, atlayamaz. Bir insan kendine güvenerek “Ben kuvvetliyim, ben bu hendeği hiç yüksünmeden atlayabilirim” diye korkusuzca gelirse atlar. Zafer, hiçbir zaman mahvolduklarını zannedenler tarafından kazanılamaz. Milletlerin hayatı da  böyledir. Milletler kendi varlıklarının değerini hissederler, kendi kudretlerine inanç duyarlar, kendi izzetinefislerini her şeyin üstünde tutabilirler ve kendi varlıklarına  saygı duyarlarsa, uygarlık aleminde büyük varlık gösterirler, büyük eserler meydana getirirler, ve aynı zamanda kendi toplumları içinde yaşayan bütün insanları mutluluğa, refaha erdirirler. Bundan dolayıdır ki, biz prensiplerimizin başına milliyetçiliği koyuyoruz.”

            Sonra 9 Işık, Başbuğun yazmış olduğu kitapların en kalınlarının teşkil etmişti.
 
(Derin sayfalarıyla Milliyetçi Hareket, Yazan.Rıza Müftüoğlu, Akis Yayınları,Mayıs.2006 İstanbul,Sayfa: 126-135)
(www.turkmeclisi.org sitemiz kaynak gösterilmeden kullanılamaz)


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.