Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1815
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8460
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 235
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 754
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2008 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
ATATÜRK`ÜN ÖLÜMÜ İLE İLGİLİ

 
Gazi Mustafa Kemal Atatürk`ün, 68. ``ölüm`` yıldönümü bağlamında, daha doğru bir ifade ile ``tıbbi suikast``e kurban gidişinin 68. sene-i devriyesine dair, buruk birkaç satır yansıtayım…
Öncelikle…
Milliyet Gazetesi Başyazarı Güneri Cıvaoğlu`nun, ``Siret`in suret`i`` başlıklı yazısı…
Günün mana ve önemine binaen aynen yansıtıyorum:

``Atatürk`ün son saatleri...``
Tüm tedavilere rağmen günden güne eriyen Atatürk, 8 Kasım 1938 günü şiddetli bir rahatsızlık daha geçirdi.
Atatürk, bu sırada Hasan Rıza Bey`e (bakarak) `Saat kaç?` diye birkaç kez sormuş, Hasan Rıza Bey, her soruşunda `Saat 7 efendimiz` diyerek cevap vermişti.
Bu sırada kendisine haber verilen Neşet Ömer Bey de gelmişti.
Adravaya ile Atatürk`e gereken tedavileri yapıyorlar ve bazı önlemler alıyorlardı.
Neşet Ömer Bey bir ara "Dilinizi göreyim efendim" diye seslendi.
Atatürk, dilini yarıya kadar çıkardı.
Neşet Ömer Bey, `Biraz daha uzatınız efendim` diye seslenince, Atatürk, Neşet Ömer Bey`e bakarak, ``vealeykümüsselam`` diyerek gözlerini kapattı. Atatürk son kez komaya girmişti.
9-10 Kasım gecesini rahatsız geçiren Atatürk, artık derin bir uykuda gibi yatıyor ve ölümü bekliyordu.
 
10 Kasım 1938 günü saat 8 gibi bir ara gırtlağından "Hı Hı Hı" sesleri çıkarmıştı.
Saat 9`u 5 geçe gözlerini son kez açarak etrafına baktı ve hemen kapattı. Büyük Önder Atatürk ölmüştü.
Çağın en büyük değişimlerine imza atan bir dev için nasıl da sade bir veda...
Sadece tek kelime: "Vealeykümüsselam..."
Hepsi o kadar...
 
Mustafa Kemal, işgal altındaki Osmanlı topraklarında genç Türkiye Cumhuriyeti`ni kurmuştu.
İlk bağımsızlık meşalesini yakmıştı.
Bu meşale, yerküredeki mazlum milletleri, sömürgeleri aydınlattı.
Onlara örnek oldu.
Onlar da Avrupa`nın sömürgeci devletlerine karşı ayaklandılar, bağımsızlık savaşları vererek özgür birer devlet haline geldiler.
 
Mustafa Kemal Atatürk, bir savaş dehası, büyük devlet adamı, devrim lideri olarak anlatılır.
Ve yaptıkları ile tanınır.
Ya bütün bu görüntülerin içindeki cevher?..
Onu, Atatürk`ün kültür birikiminde buluyoruz.
Atatürk`ün okuduğu kitaplar konulu tezde yaklaşık 18 bin ciltten söz edilir. 200 bin dolaylarında satırın altı çizilmiştir.
Kenarlarına 10 binlerce not düşülmüştür.
 
Tarihten antropolojiye, siyasetten sosyolojiye, müzikten giyim ve görüntüye, psikolojiye uzanan 18 bin cilt...
Savaşın sahra çadırlarında bile süren okuma tutkusu...
Hasan Rıza Soyak, birkaç gün süren İstanbul gezisinden dönüşte Çankaya Köşkü`ne gelir, "Ata`nın günlerdir odasına kapandığını ve sürekli kitap okuduğunu" öğrenir.
 
Atatürk`ün odasına girer.
Gerçekten Atatürk`ün elinde bir kitap vardır.
Ancak gözleri kıpkırmızıdır ve yaşarmıştır.
Hasan Rıza Soyak`a "Hiç uyumadan okuyorum. Tek şikâyetim gözlerim yanıyor, yaşarıyor. Onun da çaresini buldum. 1 buçuk metre tülbent kestirdim. Gözlerimden yaşlar aktıkça işte bununla siliyorum" der ve elindeki tülbent şeridi gösterir.
Yapıtları "suret"tir.
"Siret"inin dışa yansımasıdır.
 
Çankaya Köşkü`ndeki her suret`te, bu siret olsa keşke...
T.C. İstanbul Valiliği, 125. Doğum Yıldönümü`nde Mustafa Kemal Atatürk / Siret`in (iç dünya) suret`e (görüntüye) taşınması... (Doğan Hızlan - Hürriyet-9 Kasım 2006)

Şimdi de Gazi`nin, bir ``Saray darbesi`` ile nasıl ``zehirlenerek`` adım adım ölüme sürüklendiğini anlatan ``tarihsel birkaç enstantane`` sunayım…
Coşkun İştip`in ``Kuvayi Milliye Hareketi``nde yayınlanan derlemesinden aynen yansıtıyorum:

Gazi`nin ölümünün gerçek nedeni:
Bu etkileşimde Atatürk`ün ölümüne dair tüm veriler bulunmaktadır.
5N 1K yöntemiyle ve araştırma ilkelerine uygun olarak ele alınmıştır!
Agoni adlı kitaptan yararlanılmıştır.
Ogün Deli`ye saygılarımı sunuyorum!
Atatürk`ün ölümü üzerine hiç bu kadar detaylı, bu kadar açık belgeler halka verilmedi.
Açık belgelerle Atatürk`ün ölümünün sır perdesi...
Atatürk sirozdan mı öldü?
Yoksa sanıldığının aksine farklı sebeplerden mi?
İşte bu soruların cevabı:
Atatürk fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde duruyor, kimsenin elinden bir şey gelmiyordu...
İşte son fotoğraflarından birisi, Ekim 1938`de Atatürk`ün isteğiyle çekilmiştir.
Atatürk artık karaciğersiz bir insan gibi büzüşmüş, karnı davul büyüklüğünde seyir etmişti.
Bazı günler yatına giderdi bir çocuk mutlu olmayı beklercesine oda orada öylece yatar ve içinden ``keşke iyileşsem`` der gibiydi.
Atatürk`ün yanında onlarca emir kolu vardı.
Atatürk`ün tek dayanakları onlardı.
Kimse yanına koyulmazdı.
Doktorları Atatürk`ü iyileştirmek için ellerinden geleni yapmışlardı. Atatürk`ü geç teşhisten yolcu eden doktorlardan bahsediyoruz...
Ama onlarında ellerinden bir şey gelmiyordu.
Belki de onu yolcu edenler doktorlar değildi?
Belki de Atatürk siroz denen o mendebur hastalıktan ölmemişti?
İşte olay burada başlıyor ya!
Gazi`nin Doktorları:
Atatürk`ün tedavisinde sorumlu olan doktorlar müdavi ve müşavir olmak kaydıyla 2 çeşite ayrılıyordu.
Müdavi doktorları Prof Dr. Neşet Ömer İrdelp, Prof Dr. Nigad Reşad Belger`di.
Müşavir doktorları da 5 hekimden oluşmaktaydı.
Müdavi hekimler Atatürkün sağlık durumunu zamanı zamanına takip edenlerdi.
Müşavirler ise, gerekli zamanlarda tedavi eden hekimlerdi.

Gazi`nin Hastalığı:
Atatürk 1916 yılında Akciğer iltihabıyla yatağa düşüyor, 1918`de böbrek rahatsızlığıyla hastalanıyor, 1919`da Şişlideki evinde kulak rahatsızlığı baş gösteriyor.
1921 yılında Atatürk`ün sol yanağında çıban çıkıyor.
1921 yılında Ata binerken 3 kaburgası kırılıyor.
1923 yılında bilindiği gibi ufak - tefek kalp rahatsızlıkları geçiriyor.
1936 Kasım ayında üşütme olayı geçiriyor.
Asıl öldürücü hastalık 1936 sonunda başlıyor.
 
Son dokuz saat:
Koca bir tarih göçüyor bu diyardan...
10 Kasım 1938 Perşembe saat:
00:05`te sonda ile 140 cc`lik idrar boşaltıldı.
Saat 02,00`de yarım balon oksijen verildi.
Saat 02,45`te 1.cc`lik Huile de Camphree şırınga edildi.
Saat 3,30`da koltuk altından ateşi alındı.(Ateşi normaldi)
Aralıklarla oksijen verimi devam etti.
Saat 06,25`te solunum yüzeyselleşti ve hırıltı azaldı.
Saat 07,45`te 37,7 cc, nabız 124 olarak kaydedildi.
Saat 8.00 glikozlu serum verildi.
Saat 8.00`i geçerken Atatürk`ün yüzü daha da soldu.
Sapsarı oldu.
Ve birden gırtlağından ``Hi, Hi, Hi..`` diye sesler çıkmaya başladı.
Bu sırada oradaki doktorlardan Kamil Berk gözleri yaşlı ve eli karyolaya dayalı olarak diğer elindeki ıslatılmış pamukla Atatürk`ün ağzına su verme çabasındaydı.
Prof. Dr. Süreyya Hidayet ile Dr. Abravaya Marmaralı, tabanla ilgili refleksleri kontrol etmektedir.
Saat: 8,05`te 1 cc Huile Camphree ve 500 cc glikozlu serum yapıldı.
Saat: 08,25`te toplar damar için 1/8mgr ouabaine şırınga edildi.
Saat 8,30 da 500 cclik glikozlu serum tekrarlandı.
Saat 09,00... Nabız 130... soluk alıp verme 34...
Atatürk`ün gözleri kapalı ğöğsü sık sık inip çıkmakta.
Başta bulunduğu oda olmak üzere, bütün Dolmabahçe Sarayı derin bir sessizlik içinde...
Saat 09,05, Atatürk birden gözlerini açtı, başını sert bir hareketle sağ tarafa çevirdikten sonra tekrar önceki durumuna getirdi.
 
Son nöbet defterine şu yazıldı: Saat: 09,05`te vefat etmişlerdir.

Hastalığın teşhisi nasıl yapıldı, kim yaptı:
Atatürk`e ilk teşhisi koyan Prof. Dr. Nihat Reşat Belger`dir.
``Atatürk geceyi Teram Otel`deki apartmanında geçirdi.
Ertesi sabah otelde, kendine mahsus olarak yaptırılan banyo dairesine girdi ve beni çağırdılar.
Şikayetlerini bana bildirdi.
Kaşıntıya çare bulmasını istiyordu.``
 
Doktor Atatürk`ü teşhis eder.
Atatürk ``Kaşıntıyı buldunuz mu, nedir?`` diye sorar.
Doktor, ``Evet efendim. Kaşıntınızın tek nedeni karaciğer rahatsızlığıdır. Karaciğeriniz sertleşmiş ve biraz büyümüştür!``
Atatürk birden şaşkına döndü.
Ama ne çare...
Her doktor farklı teşhis koyuyordu.
Kimine göre ise karınca ısırmasıdır.
 
Atatürk, gerçekten alkole bağlı sirozdan mı ölmüştür:
Bu konudaki en büyük eksiklik Atatürk`ün otopsisinin yapılmamış olmasıdır. Uzun yıllar görev yapan doktorlar bile bunun alkolden mi olduğunu kestiremiyorlardı.
Atatürk`ün ölümüne yönelik iftiralar tümüyle deli saçmasıdır.
Diğer iftira, yalan, uydurmalarında olduğu gibi ciddiye alınacak yanı yoktur. Biz, ana amaç olarak, bu saçmalıklara yanıt vermeyi değil, sözü edilen konularda bilgilendirmeyi esas alıyoruz.
Kişiler; doğrularla, gerçeklerle donatılsın ki bu saçmalara kapılmasın diyoruz.
Atatürk tarafından bedava kazanç yolları kapatılan din tacirlerinin tabanı haline gelinmesin istiyoruz.

Atatürk`ün Ölümü Alkolden mi:
Atatürk düşmanları, Atatürk`ün ölümünü alkole bağlarlar, içki içtiği için siroz hastalığına tutulduğunu ve içkiden öldüğünü işlerler.
Amaçları; İslam dinine göre içilmemesi gereken alkollü içkiyi Atatürk`ün içtiğini, dolayısıyla iyi insan olmadığına ve sonucunda da bunun karşılığını ölümle bulunduğuna inandırmak, böylece Atatürk düşmanlığı yaratabilmektir.
Dinden geçinenler Atatürk düşmanlığı yaratmak için, O`nun ölümünü bu şekilde işlerlerken, diğer yurttaşlar da bilgi eksikliğinden ve bu
konunun yeterince işlenmemesinden dolayı, genelde bu şekilde; Atatürk
alkolden ölmüştür şeklinde; bilirler.
Bu nedenle, konunun ayrıntılı ele alınması ihtiyacı vardır.
Atatürk`ün ölüm sebebi, otopsi yapılmasına gerek olmadığına yönelik düzenlenen raporda şöyle belirtilir:
``... Atatürk`ün vefatına sebep olan müzmin karaciğer hastalığı `cirrhose ascitogene` tabii seyrinde devam ederek karaciğer büyük kifayetsizliğine bağlı derin koma ile husule geldiği ittifakla tesbit edilmiş(tir).
(Karın içinde sıvı, asit toplanması)``

Ölüm raporunda ise hastalığın teşhisi şöyledir:
``... Hastalığın bir
`hepatite sclerocongestive ethylique` olduğu tesbit edilmiştir. (Alkolle ilişkili karaciğer iltihabı!)``

Birinci raporda ölümün ``cirrhose ascitogene`` (karın içinde sıvı, asit toplanması)`ndan meydana geldiği; ikinci raporda da hastalığın ``hepatite
sclerocongestive ethylique (alkolle ilişkili karaciğer iltihabı)``
olduğu belirtilmektedir.
İkinci raporda siroz hastalığı, alkolle ilişkilendirilmektedir.
Ölüm raporunda böyle denilince, ölümün alkolle ilişkilendirilmesi yaygın kanı haline gelmiştir.
Oysa bugün, tıbbın ulaştığı düzey içinde, konunun uzmanları, biopsi yapılmadan, bazı tıbbi tahliller yapılmadan böyle bir kanıya varılamayacağı görüşündedirler.
Ayrıca siroz, alkolden de olmuş olabilir, sirozu meydana getiren diğer nedenlerle de olmuş olabilir; bugün bu konuda kesin bir yargıya varmak mümkün değildir; bir karar spekülasyon olur; kanısındadırlar.
 
Atatürk`e biopsi yapılmamış, otopsi de yapılmamıştır.
Sirozun nedenini belirlemek için bugün gerekli görülen tahliller, o günlerde bilinmemektedir.
O halde sirozu alkole bağlama, tamamen, siroz konusundaki genel bilgiden ve Atatürk `ün alkol almasından yola çıkılarak yapılan varsayımdan kaynaklanmaktadır.
Yani tıbbi bir sonuç değildir, sadece gerekli tıbbi tahliller yapılmadan varılan bir sanıdır.
 
Bunun bir sanı olduğunu, karar olmadığını, bu konuda ölümünden önce de değişik görüşlerin ortaya çıkmış olduğunu, 3 Ağustos 1938 tarihli bir konsültasyon raporunda görüyoruz.
Raporun konuyla ilgili maddeleri:
1. Atatürk`te bir siroz vardır. Asit yapmış, biraz süb-ikter (gözde sarılık) meydana getirmiştir.
2. Bunun esaslı nedeni alkoldür.
3. Evvelden Atatürk`ün çektiği malaryanın (sıtma, ki Atatürk 2 kez sıtma geçirir) bir tesiri olmadığını katiyetle (kesinlikle) söylemek mümkün değildir.
6... Eppinger`in (yabancı doktor), hepatit sirozu cay-ı sualdir. (tartışmaya değerdir)
 
Görüldüğü gibi sadece bir raporda sirozun nedeni üzerine 3 ayrı görüş var. Birinci görüş alkolden, ikinci görüş sıtmadan, üçüncü görüş hepatit virüslerinden.
Atatürk`ün hastalığını konu alan kaynakların incelenmesinden, Türk doktorlarının sirozu alkole bağladıkları, yabancı doktorların ise konuya farklı yaklaştıkları görülmektedir.
Yabancı doktorların iki ayrı yaklaşımını 3 Ağustos 1938 tarihli konsültasyon raporunda gördük.
 
Şimdi bir başkasını verelim.
Atatürk`ün muayene ve tedavisi için dört kez getirilen Fransız Prof. Dr. Fissenger şöyle diyor:
``Bu hastalığın sırf içkiden geldiği yolundaki düşünce doğru değildir. Benim, Fas, Tunus ve Cezayir`den gelen birçok Müslüman hastalarım var ki, ömürlerinde ağızlarına herhangi ispirtolu bir içki koymamışlardır. Dolayısıyla hastalığın daha başka ve önemli sebepleri olduğunu kabul etmek lazımdır. Bence bunlar arasında özellikle dengesiz beslenme tarzı ve devamlı kabızlık gibi sebepler başlı başına yer tutmaktadırlar.``

Bu açıklamadan sonra daha önce üç olan siroz nedeni aynı hasta için 4`e çıkıyor; alkol, sıtma, hepatit virüslerinin yanına bir de dengesiz beslenme ekleniyor.

Hastalık nedeni bunlardan hangisi veya hangileridir:
Bu konuda zamanında bir tıbbi inceleme yapılmadığı için bugün söylenecek her şey havada kalacaktır.
Tıbbi bir dayanağı olmayacaktır.
Bu nedenle ölüm raporunda,sirozun alkolle ilişkilendirilmesini bir varsayım olarak görmüştük.
Klinik tanı alanındaki bu belirsizlikler nedeniyle Atatürk gibi bir
kişiye, ölümünden sonra otopsi yapılarak kesin bir teşhis konmaması, bugün bir eksiklik olarak karşımıza çıkmaktadır.
Günümüzdeki tıp, karaciğer sirozunun pek çok nedeninin yanında başlıca sebebinin dengesiz beslenme olduğunu ve alkollü içkilerin, o da bazı hastalarda, sadece hastalığı hızlandırdığını ortaya koymuştur.
Bu bilgiler doğrultusunda konuyu irdeleyelim…
Atatürk`ün siroz hastalığına sebep olarak gösterilen dört ayrı nedenin dördü de Atatürk`te vardır.
Sıtma: İki kez sıtmaya tutulur. Biri çocukluğunda, biri Mayıs 1919`da Samsun`da.
Hepatit virüsleri: Daha çok diş tedavisi sırasında kapıldığı bilinir. Atatürk; birçok diş tedavisi yaptırmış, diş çektirmiş, üç altın diş taktırmış ve sonunda üst damak protezi yaptırmış, bir kişidir.
Bunların birisinde hepatit virüsü kapma olasılığı, o günkü koşulları düşündüğümüzde çok yüksektir.
Dengesiz beslenme: Atatürk, askeri yaşamında özellikle 12 yıllık savaş ortamındaki yaşamında bulduğunu yemiş ve buldukça yemiştir. Cumhurbaşkanlığı döneminde de disiplinli yemek düzeni yoktur.
Sabah kahvaltısı yapmaz, yalnız bir kahve ile sigara içer.
Öğleyin çoğu kez yemek yerine sadece bir dilim ekmekle ayran veya limonata içer.
Akşam yemeğini düzenli yer.
Ancak dengeli beslenmiş olduğunu söylemek zordur.
Alkollü içki: İçki içer. Gündüz içmez, akşam sofralarında küçük rakının (35 cl.) yarısını içer, sürekli içici değildir, ciddi konuların görüşüleceği sofralarda ve önemli devlet işlerinin yürütüldüğü günlerde içmez.
Bu durumda siroz nedeni bunlardan hangisidir; sıtma mı, hepatit virüsleri mi, dengesiz beslenme mi, alkol mü yoksa dördü de birden mi?

Bugün için sirozun gerçek nedenine ulaşmak pek mümkün görülmüyor. Dolayısıyla Atatürk`ün ölümü alkolden olmuştur demek doğru değildir, gerçekçi değildir.
Atatürk`ün ölümü sirozdandır, ama siroz nedeni alkol değildir.
Nedenini bir tıp adamının görüşü ile açıklayalım.
 
Prof. Dr. Utkan Kocatürk, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü`nün son baskısında,  konumuzla ilgili bilinmeyen bir raporu ortaya çıkarır ve orijinalini de verir. Rapor 08 Eylül 1938 tarihli; Dr. Nihat Reşat Belger, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof. Dr. Fiessinger tarafından düzenlenmiştir.
Prof. Dr. Kocatürk, raporda iki cümleye dikkat çeker ve bir tıp adamı
olarak bunların yorumunu yapar.
 
Raporda ön plana çıkarılan cümleler şunlardır:
``... Bu vakada `Laennec` tipinde bir skleröz hepatit söz konusu olamaz. Fakat söz konusu olan `Hanot ve Gilbert` tipinde bir hipertrofi şeklidir.``

Prof. Dr. Fiessinger, söz konusu rapora ayrıca şu notu koymuştur:
``Teşhis, Mart ayında formüle edilen teşhistir: Hepatite Sclereuse hypertrophique, type Hanot et Gilbert.``

Prof. Dr. Kocatürk`ün yorumu;
``Bugüne kadar bilinmeyen bu rapor, Atatürk`e 07 Eylül 1938`de yapılan karın ponksiyonundan (su alınması) bir gün sonraki muayene bulgularına dayanılarak düzenlenmişti. Karaciğerin küçülmeyip, yine Mart ayındaki muayenede belirlenen büyüklüğü koruması ve üzerinin pürtüksüz oluşu, Prof. Dr. Neşet Ömer (İrdelp) ile Dr. Nihat Reşat Belger`i de alkole bağlı atrofik siroz tanısından bir ölçüde uzaklaştırıp Prof. Dr. Fiessinger`in ileri sürdüğü hipertrofik siroz tanısını kabule yönelttiği anlaşılıyor. Tıp dilinde `Laennec tipi skleröz hepatit` alkole bağlı siroz demektir; `Hanot ve Gilbert tipi skleröz hipertrofik hepatit` ise safra yollarındaki kronik tıkanma sonucu gelişen siroz (biliyer siroz) anlamını taşır. Prof. Dr. Fiessinger, söz konusu rapora özel olarak kaydettiği notta `Teşhis, Mart ayında formüle edilen teşhistir: Hanot ve Gilbert tipi skleröz hipertrofik hepatit` ifadesine yer verdiğine göre, Mart ayındaki ilk teşhisinde de Atatürk`teki siroz şeklinin alkole bağlı olmadığını düşündüğünü göstermektedir.
Prof. Dr. Fiessinger`in gerek Mart ayındaki muayenesinde, gerekse 08 Eylül 1938 tarihli raporda yer alan bu tanısına rağmen, sürekli ve danışman hekimler tarafından 10 Kasım 1938 tarihinde düzenlenen
``Atatürk`ün Ölüm Raporu``nda, mevcut sirozun alkole bağlı bulunduğunu ve Prof. Dr. Fiessinger`in de bu görüşte olduğunu(!) belirtmek üzere... Mart başlarında Paris`ten çağrılan Prof. Dr. Fiessinger ile Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp arasında Ankara`da bir tıbbi danışma daha yapılarak, büyük bir karaciğer ve büyükçe bir dalak bir kere daha müşahade edilmiş ve aynı teşhis konularak, hastalığın bir `hepatite sclerocongestive ethylique` olduğu cümlesine yer verilmiştir.``

Prof. Dr. Kocatürk bu yorumunda, Türk hekimlerince düzenlenen 10 Kasım 1938 tarihli "Ölüm Raporu"nda, sirozun alkole bağlı olduğu tanısına Prof. Dr. Fiessinger`in de ortak edilmesini nazik şekilde haklı olarak eleştiriyor. Ortaya koyduğu rapor ve yaptığı yorum ile sirozun alkole dayalı olmadığını açıklığa kavuşturuyor.
Kendileri ile yaptığım görüşmede edindiğim bir bilgi ile konuyu sonuçlandıralım.
``Alkole bağlı sirozda karaciğer küçülür, diğer nedenlere bağlı sirozda karaciğer büyür ve büyüklüğünü korur.``
Atatürk`ün ilk muayene raporlarında ciğerin büyüdüğü, son raporlarda, 08 Eylül tarihli raporda olduğu gibi, ciğerin büyüklüğünü sürdürdüğü, küçülmediği belirtilmektedir.
Dolayısıyla Atatürk`ün sirozu, alkole bağlı bir siroz değildir.
Çünkü karaciğeri büyümüştür.
Ölümü sirozdandır ama sirozu alkolden değildir.
Ölümü alkolden olmamıştır.
Bu bölüme kadar Atatürk`ün ölümü üzerine konuştuk, neden öldü, neydi hastalığı, detaylarıyla verdik.
Peki Atatürk ya öldürülmek istendiyse...
Kesinleşen tek şey; ``Atatürk`ün alkolden ölmediği``dir!
Sır perdesini şimdi aralıyoruz...
Atatürk, acaba Masonlarca mı öldürüldü:
Atatürk bilindiği gibi İttihat ve Terakki partisinde bulunuyordu.
Bu dönemler içerisinde dönmeler ve masonlarla sık sık karşılaşmıştır. Atatürk`e Anadolu`daki bazı kimseler ciddi bir tavırla ``mason`` ünvanını koyuyorlardı.
Atatürk masonlukla ilgili hiç konuşmazdı.
Atatürk 1935`lerde telgraf üstüne telgraflar alıyordu.
Masonlar Atatürk `e hoşgörülerini sunuyorlardı.
Atatürk daha sonra bu masonların taksimat ve ahvaline ilişkin bilgileri halk partisine vererek kapanmasına dalalet etmesini istiyordu.
Atatürk 2 şeyi sevmezdi bu konuda.
Biri masonlar, diğeri dönmelerdi...
Çünkü masonluk ``Yahudi tarikatı``ndan başka şey değildi.
``Memleketimizde de olmamalı, ne gerek var?`` sözleri ülkede yankı buluyordu!
Ve Atatürk`ü de sevmiyor ve saymıyordu!
Daha sonraki günlerde Meclis`e gelen Recep Peker ``Arkadaşlar masonluk kalmamıştır, localar kapatılmıştır`` diyerek sözü noktalıyor ve salon alkışa boğuluyordu.
 
Artık Atatürk`ün, milletin ve Atatürk`ün yakın arkadaşlarının istekleri de yerine başarıyla gelmiş oluyordu.
Anadolu ajansı 10 Ekim 1935`te gazetelerin merkezlerine ``Masonların mallarının, mülklerini her şeylerinin sosyal kurumlara gönderildiğini de beyan etti!``

Ama gelin görün ki İnönü`nün emriyle 1948 yılında masonlar tekrar devreye giriyorlar!

Bu olay yurtdışında da yankı buldu.
İstiklal Savaşı gazetesinde yayınlandı.
Ardından Yunan gazetelerine de sıçradı.
Bu olayı öğrenen yurtdışında ki masonlar Atatürk`ü ortadan kaldırmak amacıyla girişimlere başladılar.
33 dereceli farmason Bulgar yahudi kıdemli komünist mübeşşiri Varnalı Avram Benaroyas yazısında ``Mefkuremizi (Masonluğuma anlamında) imha edici darbe vuranların akıbeti , feci şartlar altında ölümdür... Nihayet bir gün Kremlin kati kararını verdi. Onun ölümü esrarengiz olacak ve kendine göre esrar arz edecekti.``

İşte böylece Atatürk`e saldırı başlamış oldu.
Doktorlar Atatürk`ün ani ölümünü asla kabul etmezler, çünkü ülkede ``Büyük bir tehlike yaratır ve suikast sonucu gittiği anlaşılır`` diyerekten, ismini açıklamak istemediği bir doktor Atatürk`e ilk vurucu darbeyi sinir organlarına yaptı!
Ve maalesef bunda da başarılı olundu.
Atatürk`ün sinir organları felce uğradı.
Ve Atatürk`te zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar, karşısındakini tanımama gibi sorunlar baş gösterdi.
Evet, Atatürk Masonları sevmezdi.
Ve zararlı oldukları için kapattırdı.
Ardından masonlar Atatürk`ü yok etmek için girişimlere başladılar.
Bu masonlar içinde Türk 2. Mason lideri Mustafa Hakkı Nalçaçı da vardı.
 
Şimdi elimizdekilere bir bakalım...
Masonlar öldürdü meselesi:
Masonların öldürdüğü kesin değildir.
Çünkü masonlar öldürseydi, Atatürk hiçbir hastalıktan ölmemiş olacaktı. Bilindiği gibi Atatürk`e 4-5 adet hastalık teşhisi koyuldu.
Ve bu belirtiler Atatürk`te oluştu.
Yani eğer masonlar öldürseydi.
Atatürk bu hastalıkları sağ geçirmiş olacaktı.
Oysa ki, Atatürk onlarca hastalık atlattı.
Ama yenildi...
Atatürk masonlarca öldürüldü iddiası net olmamakla birlikte, doktorlarca da açık ve delilli bir şekilde söylenmektedir.
Atatürk`ün asıl ölüm nedeni:
Elimizdeki her şeyi bir kenara koyuyoruz ve işte asıl nedenini
topladığım farklı metinlerle size ispat ediyorum.
Atatürk`ün ölüm nedeni ``Alkole bağlı Siroz`` değildir!
Siroz`dan ölseydi karaciğeri şişmiş olmazdı.
Farklı çeşit bir sirozdan ölseydi de böyle farklı teşhisler koyulmazdı.
 
Atatürk; böbreklerinde iltihap ve sıtma hastasıdır, fakat ölüm nedeni kendisine verilen civalı diüretikdir; bu da onun öldürüldüğünü bilimsel olarak da ortaya koyar.

Atatürk ``Sıtma hastalığı``na daha önceden de yakalanmıştı.
Bu hastalık ilerlediği zaman siroz ve daha birçok pis hastalığa neden oluyor. Erken teşhis edilseydi, bu sıtma denen hastalık düzeltilebilirdi.
Ama geç teşhis edilmesinden ötürü hastalık ilerliyor ve akabinde sirozu, karaciğer rahatsızlıklarını ve masonlar sorununu açıyor.
Böylece Atatürk`ün ölümü esrarengiz bir olaya dönüyordu.
 
Ogün Deli`nin yazdığı ``Siyasi Suikast`` adlı kitapda, şunlar anlatılmaktadır. Atatürk`ün hastalığının geç teşhis edilmesi, o günkü ve bugünkü tıp bilimiyle ilgilenen ve eli kalem tutanların hep dile getirdikleri ana temadır. Aslında bu konuyu teyit eder en önemli bilgilerin başında bizzat Atatürk`ün şu sözleri de mevcuttur.
Atatürk`ün Afet İnan`a 14 Haziran 1938 tarihli yazdığı mektubunda; ``Afet, vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir…`` demekteydi.
Fakat yıllar sonra ortaya çıkacak olan bilgi ve belgeler; Atatürk`ün bir hastalık sebebiyle değil, bir suikast sonucuyla öldüğünün işaretlerini ortaya koyacaktır.
 
Gazi`ye tıbbi suikast:
`Salyrgan` isimli ilaçın; Atatürk`ün karnında oluşan asitin alınması, yani tedavi edilmesi maksadıyla verildiği söylenmektedir.
Bu ilaç bir `Diüretik`tir!
`Diüretik`ler, idrar itrahını çoğaltan ilaçlara verilen bir isimdir.
Direk olarak böbreklere olan tesirleri bilinmektedir ki, burada Atatürk`ün yukarda da anlattığımız gibi ``Böbrek hastalığı`` mevcuttur.
Vücutta anormal toplanan mayi (asit-ödem) çıkarmak için yahut kanda toplanmış olan toksin cisimlerin itrahını kolaylaştırmak için kullanılırlar. Bunların kullanım çeşitleri ise;
A-Su
B-Osmatik tesirli olanlar 
C-Xanthine türevleri; Kafein vb...
D-Civalı Diüretikler; Civa`nın organik bileşikleri, Salyrgan, Novurit, Neptal
E-Indırek Diüretikler, Kardiyotonikler, Dijital cisimler
F-Dokuların su tutma kabiliyetini azaltan Troid Tozu Civalı Diüretikler`in kısa tarihine baktığımız da, 16. yüzyılda Paracelsus Kalomeli Diüretik olarak kullanılmıştır.
 
Bu 1950`li yıllarda diüretik olarak kullanılan ilaçlar civanın organik bileşikleridir.
Bunlar mevcut diüretiklerin en kuvvetlisidir.
Civanın büyük bir organik molekülle birleşmesinden meydana gelmiştir. Cıvalı Diüretikler dokulardan çabuk imtisas olunurlar.
Teofilin ilavesi imtisası şiddetlendirir.
İtrah tübülilerden pek çabuk başlar.
Yüzde 70-80`i ilk günde itrah olunur, gerisi organizmada tutulur.
Bu kısmın itrahı yavaş olur.
Vücutta bu bileşiklerden cıva iyonu yavaş yavaş serbest hale geçerek diüretik tesir gösterir.
Bilindiği gibi `cıva`nın diüretik tesiri toksin tesirinin en erken belirtisidir.
 
Fakat 1928 yılında GOVAERTS direk böbreklere tesir ettiğini gösterdi.
Şu halde bu ilacın tesiri direk böbrekler üzerinedir.
`Cıva`lı `Diüretik`ler verildikten sonra, ödemli dokulara konulan kanülden mayiin akımı hızlanır ve çoğalır ki bu da dokulara direk tesir lehinedir.
Cıvalı diüretiklerin renal tesirleri yanında ekstrarenal tesirleri vardır.
Cıvalıların teofilinle birleşmeleri ilacı daha az toksin kılar ve itrahı hızlandırır.
Cıva`lı diüretiğin tesiri adaleye şırıngasından iki saat sonra başlar.
6-9`ncu saatte maksimuma erişir ve 12-24 saatte biter.
Tek bir şırıngadan sonra, ödemli hasta da 3-5 ve bazen 10 lt. idrar çıkabilir. Lakin her diüretik gibi bazen tesirsiz de kalabilir.
Tesir sonra ki şırıngalarda hafifler, lakin tahammül husule gelmez..
Cıva`lı diüretik tesiri ile tuz itrahı çoğalır; günde çıkan tuz miktarı 30-80 gr. olabilir.
Gazi`nin ölümü:
Cıva`lı diüretik kullanırken bazen cıva ile Akut zehirlenme arazına benzeyen belirtiler olur.
Albüminuri, silendrüri, hematüri, salivasyon, stomatit, hemorajik, kolit ve dolaşım kollapsı gibi bazı şahısların cıva`ya karşı mutad dışı hassas olmaları veya cıva itrahının çabuk olmaması ve böbreklerin çalışmalarında evvelden mevcut olan bozukluk buna sebeptir.
 
Bazı şahıslarda nadir tesadüf olunan cıvalılara karşı idyosen krızi, ateş ve deride erüpsiyon ile kendini gösterir.
Civalıların damara şırıngalarında ventrikül fibrilasyonları ile ölüm vak`ası kaydedildi.
Bilhassa bu yoldan verildiği zaman, kalp üzerine olan fena tesiri
elektrokardiyogram da ritim ve iletim bozuklukları ile kendini gösterir. Diğer bir takım toksik belirtileri, civalı diüretiklerin husule getirdikleri şiddetli diürez ve tuz kaybı neticesi olarak meydana gelen elektrolit muvazenesi bozulmasından ileri gelir.
Bu hallerde sodyum kaybına (depletion of Sodium) ait belirtiler; ``ZAFİYET, BULANTI, KUSMA, ADELE KRAMPLARI, KARIN KOLİKLERİ, APATİ UYUKLAMA, DELİRME, NİHAYET KOMADA ÖLÜM`` görülür.
 
Dıjıtalin tedavisinde bulunan yaygın ödemli bir hasta da dijıtal mobilizasyonu ile birden ölüm, nadir de olsa görülebilir.
İşte bu kadar tehlikeli olan ilaç, 3 Ağustos 1938 tarihinde yapılan konsültasyondan sonra hazırlanan raporun `Tedavi` kısmında şöyle geçmektedir:
a-Asiti Salyrgan şırıngalarıyla giderilmeye çalışılmalıdır.
b-2,3 defadan sonra Ponksiyon yapılacaktır.
Salyrgan`dan evvel, chloryre d`ammonium`la hazırlanmalıdır.
Yine Fransız doktor Fissinger`ın karşı olmasına rağmen,
c- Oubaine şırıngaları (Kalbi güçlendirecek iğneler) yapılacaktır.
Bu vücuttaki asidin atılmasına dair verdiğimiz cıvalı diüretiklerin yanında bir de karından ponksiyon yapılması yani su alınması da gündeme gelmektedir.
Gazi, siyasi bir suikast sonucu mu öldürüldü:
Maalesef Atatürk siyasi bir suikast sonucu öldürülmüştür!
Bununla ilgili ipuçlarına baktığımızda karşımıza pek çok delil çıkmaktadır. Bunlardan ilki; 1 Ağustos 1948 tarihli ve 685 sayılı Yunan Komünist halk Cumhuriyeti, E.L.D`nin Erkani Harbiye organı ``Halkın Sesi/Laiki Foni Gazetesi``nde, Bulgar Yahudilerinden 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas`ın yazısında;
``Mefkûremizi imha edici darbe vuranların âkıbeti, feci şartlar altında ölümdür. Türkiye`nin mağrur Sarı Diktatörü Mustafa Kemal Atatürk, 10 Ekim 1935 tarihinde Ankara`da Çankaya köşkünde Doktor Mim Kemal Öke`ye hitaben, `Mason cemiyetinin faaliyetini inkılâplarıma muarız gördüğüm için kapatılmasını elzem gördüm. Bu dakikadan itibaren bu cemiyeti ölmüş biliniz ve diriltmeye teşebbüs etmeyiniz` demişti.``

Diğer bir Yunan basınında çıkan yazı da ise; Halk Cephesi/Laiko Metopa Gazetesi`nde, 1-2-3-4-5 Eylül 1949 tarihli yazı Apostolos Grazos kalemiyle neşredilmiştir.
Bu yazıda ise;
``Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için, Osmanlı İmparatorluğu`nu parçaladık. Bundan sonra yapılması elzem olan, ikinci, üçüncü ve dördüncü vazifeler geliyor ve bunları seri olarak tatbik etmek isteniyordu ki; Doktor Abravaya ve Fissenger cidden bu işte fedakarâne çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, Sarı Lider`in hastalığı ile meşgul olmak istediklerini bildirmişlerse de; Türkiye`deki mukaddes üçgenimizin meydana getirdiği muhkem mevki ve selâhiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı Lider`in tedavisinde vazife vermemekle bize pek âlâ ispat ettiler. Sarı Lider`in ölümü bir gün meselesi hâline gelmişti. Onun ölümünden her suretle istifade etmeliydik.``
 
Burada dikkat çekilen konular Türkiye`de faaliyet gösteren Masonların, Atatürk`ün emriyle cemiyetlerini kapatmaları, kurulması uzun yıllardan beri belirli bir program dahilinde yürütülen İsrail Devleti`nin kurulma aşamasını anlatmakta.
Öncelikli olarak Masonluk ve Masonların Atatürk ile olan ilişkilerine bakmak gerekir.
Atatürk`ün çevresinde yer alanların büyük bir çoğunluğunun mason cemiyetine üye olduklarını izlemekteyiz.
Aslında Masonların Atatürk ile de ciddi bir sorunları yok gibi gözükmektedir ya da öyle gözükmektedir.
Konuyu daha iyi anlayabilmek için Granda`nın aktardıklarına bakmak gerekiyor:
``...Adliye vekili Mahmut Esat (Bozkurt) Karşıyaka`daki Mason Cemiyetinin camlarını tabancayla tuzla buz ettirmiş. Galiba iki el ateş edilmiş Cemiyet üyeleri korku içindeler.``

Salih Bozok`un bu sözlerinin ardından öfkelenen Atatürk bir süre sofrada bulunanların Masonluk üzerine yaptıkları konuşmayı sessizce dinledikten sonra, ``Bir zamanlar ben de Mason olmuştum`` sözleri masada derin bir sessizlik oluşmasına neden oldu.
Atatürk burada locaya nasıl girdiğini ve yaşadıklarını anlatır.
 
Bu sohbetten bir zaman sonra tekrar kurulan bir sofrada bulunan, Masonların Büyük Üstadı Mim Kemal Öke`ye Atatürk dönerek, ``Kemal Bey, şimdi sıra sizin, bize Masonluğu anlatacaksınız. Önce söyleyiniz masonluğun prensipleri nelerdir?`` diye sordu.
Mim Kemal tek tek anlattıktan sonra Atatürk; ``Peki, anlaşıldı. Reisiniz kim?`` diye sorduğunda, Mim Kemal kimsenin söylemeye cesaret edemediği şu sözleri söyledi:
``Memlekette barış ve huzur isteyen ve bütün dünyaya seslenerek bu idealin gerçekleştirilmesine çalışan zatı devletleridir!``
Atatürk`ün birden kaşları çatıldı.
Sesinin tonunu sertleştirerek; ``Ben, Mason Cemiyeti`ne girmem. Başkalarının yaptığı prensiplere değil, ancak kendi prensiplerime uyarım.``(Granda,293-296)

Bu sözlerin ardından Mason cemiyetinin kapatıldığı anlaşılmaktadır.
Ama bu Yunan basınında farklı tarihlerde yayınlanan haberler dikkate alınarak, ``Katiller şunlardır`` demek bugün için mümkün değildir.
Öyle ki Agoni de biyografileri verilen doktorlar (sayfa 33`den 50`ye) hedef gösterilerek gerçek suçluların ortaya çıkmasına engel teşkil edecektir.
 
Diğer bir konu da; 1933 yılında Türkiye`yi ziyaret eden Amerika Genel Kurmay Başkanı Mc Arthur`a, bizzat Atatürk tarafından II. Dünya Savaşı`nın tüm cepheleri anlatılmış olması, onun beklenilen bu savaşta olmasını istemeyenlerin mevcudiyetini ortaya çıkarmaktadır.

Ya da şöyle bir soru ortaya atacak olursak; ``Atatürk`ün sağlığı yerinde bulunduğu bir zamanda II. Dünya Savaşı çıkar mıydı?``

Atatürk`ün vefatına ilişkin, neden-sonuç ilişkisine baktığımızda şu ilginç olayla da karşılaşmaktayız ki, bu İsrail Devleti`nin kurulmasıdır.
II. Dünya Savaşı`nın hemen ardından, Filistin topraklarında kurulan İsrail Devleti, İkinci Abdülhamit`in karşı çıktığı gibi Atatürk`ün de karşı olduğu bir durumdur.
Nitekim Dahiliye Vekaleti Matbuat Umum Müdürlüğü 20 Ağustos 1937 tarih ve 5476/7/1/K SAYI numarası ve dahiliye Vekili Şükrü Kaya imzası ile Başvekalet yüksek makamına gönderilen tercüme metnin baş tarafında şöyle bir ifade var;
``Türkçe Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, Kemal Atatürk`ün Türkiye Millet Meclisi`nde irad etmiş olduğu bir nutuktan bahsediyor. Aşağıdaki satırlar bu nutkun Filistin`e taalluk eden kısmından alınmıştır.``
Bu ifadeden; ``Bombay Chronick Gazetesi`nin, Gazi`nin nutkunu Hâkimiyet-i Milliye`den iktibas ettiği anlaşılıyor`` demektedir.
Metin aynen şöyle:
``Beyanat 27 Temmuz 1937 tarihli Bombay Chronick Gazetesi`nde `Filistin`e el sürülemez Kemal Paşa Avrupa`yı ihtar ediyor! Türkler mukaddes topraklarda yabancı hâkimiyetine tahammül etmeyeceklerdir` başlıkları altında yayınlanmış.
`Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip, bu sözde istiklâl kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayan-ı teessüftür.
Kemal Atatürk, Filistin`in, Arabistan`a vuku bulacak harekâtın merkezini teşkil ettiği takdirde bura Araplarına yapılacak herhangi bir fenalığa Türklerin de tahammül edemeyeceğini söylemektedir.
Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez.
Biz vakıa birkaç sene Araplar`dan uzak kaldık.
Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için, İslamiyet`in mukaddes yerlerini Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mâni olacağız.
Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.
Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet`e lakayt olmakla itham edildik.
Fakat bu ithamlara rağmen Hazret-i Peygamber`in son arzusuna yani, mukaddes toprakların daima İslam hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeye hazırız.
Cedlerimizin Selahattin`in idaresi altında uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların yabancı hakimiyet ve nüfusunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah`ın inayeti ile kuvvetliyiz.
Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam aleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.``

İşte bu `Nutuk` ve Atatürk`ün, hemen hemen tamamı İngiliz işgali altında bulunan İslam dünyasının istiklâliyle ilgisidir ki, İngiltere kralı 8. Edward`ın Gazi`nin ayağına gelmesini sağlamıştır.
Atatürk`ün bu sözleri söylediği tarihe dikkat edecek olursak, 1937`nin Ağustos ayıdır.
Buna da bir tesadüf müdür gözüyle bakmamız gerekiyor?

SONUÇ (Siyasi Suikast adlı kitabın sonucunda yazılır):
Mustafa Kemal Atatürk, fenni raporlarına geçtiği şekliyle, ``Alkole bağlı sirozdan ölmüştür`` demek çok büyük bir hata olur.
Prof. Dr. Neş`et Ömer, Atatürk`ün vefatından sonra yaptığı bir açıklamada; ``Atatürk`ün hastalığı rakıdan mı idi? Bunu kat`i olarak kestirmek mümkün değildir!`` demektedir.
Atatürk`ün devamlı süratte hastalığı iki şekilde sınırlandırabiliriz.
Bunlar `Böbrek iltihabı` ve `Sıtma hastalığı`dır.
Bu konuda yazılar ve açıklamalarda bulunan Dr. Aytekin Ertuğrul, Atatürk`ün vefatını, ``Alkole bağlı siroz olmayıp, sıtmaya bağlı siroz olduğunu`` ileri sürmüştür..
`Agoni` isimli kitabımıza koyduğumuz belgelerden birisi olan ilaç listesinde de sıklıkla `kinin` ilacın alınmış olması; bu dönemde sıtma hastalığına karşı kullanılan bu ilacın Atatürk`e de kullanılması, Atatürk`ün ``Sıtmaya bağlı siroz hastası`` olduğunu ortaya koymaktadır.
Ama bu hastalık, Atatürk`ün vefatına neden teşkil etmez.
Atatürk`ün vefatında etkili olan bir ilaçtır ki, bugün Dünya Sağlık Örgütünün yasakladığı cıvalı ilaçlardır.
Bu ilaçlardan birisi olan da `SALYGRAN` isimli ilaçtır.
Atatürk`ün tedavisi amacıyla 3 Ağustos`tan 27 Eylül tarihine kadar verilen bu ilacın yan tesirleri bilinmiş olması ve etkilerinin direk böbrek üzerinde bulunması ki, Atatürk Böbrek hastasıdır.
Konunun uzmanları bu konuda gerekli açıklamaları yapacakları düşünülerek ayrıntıya girmiyorum.
Ama literatürlere; ``10 gün içinde kesin ölüm`` getiren bu ilacın, ne amaçla kullanıldığının aydınlatılmaya muhtaç olduğunu görmekteyim.
 
Doğaldır ki; bir milletin kaderini yeni baştan yazan Mustafa Kemal Atatürk, sadece Türk Milleti`nin değil, bağımsızlık mücadelesi vermekte olan tüm milletlerin doğal lideri olmuş ve bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir.
 
Böylesine büyük bir `deha`nın, bu şekilde ``Siyasi suikast`` sonucu kaybedilmesi gerçekten kabulü çok zor ve anlaşılmaz olabilir.
Ama; tarih boyunca `İlahi Dinler`i yaymakla sorumlu `Peygamberler`in bile öldürüldüklerini düşündüğümüzde, konu aydınlığa kavuşmaktadır.
Maalesef ölen bir bedeni diriltmek mümkün olmuyor.
Fakat Atatürk`ün 1923`ten 1938 tarihine kadar çizdiği `ilke` ve `programlar`ın bileşkesi olan TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ içinde asırlardır barındırdığı ve kıyamete dek de anaların bağrında yetişecek olan ``Türk Gençliği``, Atatürk`ün takipçisi olmaya ant içmiştir.
 
``Atatürk`ümüz milletini kurtarmak ve çağdaş uygarlığa götürmek için cepheden cepheye koşarken, iki defa yakalandığı sıtma hastalığından ve tedavisi için kullanılan ilaçların bir komplikasyonu olan Banti Sendromu`ndan ölmüştür. Yoksa bazı doktorlar tarafından uydurulan alkolik sirozdan ölmemiştir.``

``Alkol içmeye bağlı siroz olması riski, en az 10 - 15 yıl günde rakı biriminde 3 bardak ve her gün içilmesi koşuluyla olabilir. Oysa Atatürk bu sıklıkla ve sürede içmiyordu. Ülkemizde çok daha fazla alkol tüketilmekle birlikte, alkole bağlı siroz hemen hemen sıfıra yakındır.``

Opr. Dr. Aytekin Ertuğrul; Atatürk`e konulan, alkole bağlı karaciğer sirozu teşhisinin; o dönem elde bakteriyolojik veriler olmadan konulduğunu, sirozda sıtmanın da etkili olduğunu söyledi. (Milliyet)
Opr. Dr. Aytekin Ertuğrul`un bu konuda yaptığı doktora tezi vardır.
Orada Atatürk`e yanlış tedavi uygulandığı anlatılmaktadır.
Atatürk sanıldığı gibi siroz hastası değildi.
Atatürk`e sıtma tedavisi yapılmış, aşırı "kinin" yüklenmiş ve karaciğeri bu yüzden iflas etmiş, siroza dönüşmüştü.
Tedaviyi yapan doktor mason locası üstadı azamlarından doktor Mim Kemal`dir.
Durumu iyice fenalaştıktan sonra Celâl Bayar`ın ısrarı ile dışarıdan bir doktor getirilir.
Yanlış tedavi yapıldığını, karaciğerinin bu yüzden iflas ettiğini rapor eden bu yabancı doktordur.
 
İstirahat için 2 ay kadar kaldığı Savarona`da nemli sıcaktan durumu daha da kötüleşmiş, son günlerinde Dolmabahçe Sarayı`na götürülmüştü.
Peki, nasıl oldu da sirozdan öldüğü açıklandı ve bütün yazılı kaynaklara da böyle girdi?
Büyük Millet Meclisi`nde ölüm raporu gündeme getirildi.
Mason locaları 1935`de kapatılmasına rağmen Meclis`te hala mason milletvekilleri vardı.
``Efendim, gençlerimize terbiye olur, onun alkol ve sigaradan öldüğünü duyuralım…`` denir ve kabul edilir.
Arkasından Yeşilay icad edilir, tarih kitaplarına da böyle girer…
 
Sansasyon yaratan tarihe malolmuş uydurmalar şöyledir:
- Ölümü, çok içki içmesindenmiş(!)
- Ölürken iman etme teşebbüsü de pek işe yaramamış, ebediyen    cehennemlik olmuş(!).
- Ölüm saati olan 09.05, tamamen uydurmaymış(!).
- Öldükten sonra, Hristiyanlık dini gereği elbiseler giydirilerek tabuta konmuş(!).
- Ölürken cenaze namazı kılınmasını istememiş (!) ve cenaze namazı kılınmamış(!).
- Katafalkın önünden geçen bazı vatandaşların belgesellerde, fotoğraflarda görülen ağlamaları, üzüntüden değil, zorla getirilmeleri sırasında Jandarma`nın vurduğu dipçik acısındanmış(!).
- Gömülürken toprak bile kabul etmemiş(!).

Bu konudaki tarihsel gerçekler ise şöyledir:
- Atatürk`ün Ölümü Alkolden Değildir!
- Saat 09.05`te Vefat Etmiştir!
- Cenaze Namazı Kılınmıştır!
- Kefen İle Tabuta Konmuştur!
(…)
Ve…
Son olarak…

- Gazi Mustafa Kemal Atatürk, eceli ile ölmemiştir.
Bilakis, öldürülmüştür.
Hem de tıbbi bir suikast sonucu, Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Bizlere düşen görev de, gerçek sorumluları ortaya çıkarıp, tarih önünde yargılamaktır.
``Vealeykümüsselam...``
Sevgiler..
10 Kasım 2006
Hayrullah Mahmud

Düzeltme ve Yayına Hazırlık: 
Cesuryorum



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.