Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1789
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8077
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 233
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1999 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
BEN DE TÜRK`ÜM-Prof.Dr.Abdurrahman KÜÇÜK

“BEN DE TÜRK’ÜM  !..”

              Prof. Dr. Abdurrahman KÜÇÜK

 

          Giriş

“Etnik Unsur Konusu”, Türkiye’de hızını artıran ve gittikçe de yaygınlaşan konulardan birisi haline geldi. Bu konu, 1987-1988’li yıllarda Turgut Özal ile başlamış ve yazdırdığı “La Turquie en Europe” (=Avrupa’daki Türkiye) kitabı ile gündeme gelmişti. Bu kitapta, Türkiye’de  “24 etnik unsur” olduğuna vurgu yapılıyordu. Yazılan bu kitap çok yönlü olarak tenkit edilmiş ve Turgut Özal’ı tenkit için Zahit Akman’ın da ortağı olduğu Rehber Yayınevi,  “Avrupa’da Türkiye” Özal’ın Günah Galerisi (Rehber Yayınları 1989) adı ile bir  kitap yazdırıp bastırmıştı. Bu süreçte Özal, “Bende de Kürt kanı olabilir” diyerek “bazı açılımları(!)” başlatmıştı. Onun “bu açılım”ı, PKK Terör Örgütü’ne destek ve “Bölücülüğü / Bölücü Kürtçülüğü teşvik” olarak algılanmış ve değerlendirilmişti.

  Irkçılık ve Bölücülük olarak algılanan bu söylemler, 1993 –2003 yılları arasında pek fazla duyulmadı. Bu konu; Recep Tayyip Erdoğan Bey’in, 2003 yılının Mart ayında Siirt’te yapılan ara seçiminden sonra Milletvekili ve arkasından da Başbakan olmasından sonra yoğun bir şekilde yeniden Türkiye’nin gündemine geldi. Erdoğan ile Türkiye’deki “etnik unsurların sayısı”nda  % 50 artış oldu ve sayı 24’den 36’ya yükseldi.

   Erdoğan, Türkiye’de “36 etnik unsur” var demeye başladı ve “unutulur endişesi” ile olmalı ki her vesileyle bunu tekrarladı. Bu durum, Türk Milleti arasında çeşitli konuları vurgulamak için Arapça “et Tekraru ehsan ve lev kane 180”(=180 defa da olsa tekrar güzeldir/faydalıdır....” şeklinde kurulan cümleye uygun düşüyordu. Unutulmaması için 180 kere tekrarlanmalıydı. Tekrarlana tekrarlana bu günlere gelindi. En son olarak 21 Ağustos 2009 tarihinde İstanbul’da Erdoğan, “açılım modası”nın başlatıldığı bir süreçte, özet olarak, “... Herkes etnik kimliğini rahatlıkla söyleyecek ve etnik kimliği ile övünecek...” dedi. Bu ifadeler, bize, “başka açılımların da yapılacağı”nın, “Kürt Açılımı”nın bunların öncüsü ve “geçidin yoklatılması” olduğu hatırlatılmasını yaptı.  

    Sayın Başbakan, bilinçli olarak, her vesile ile “ben Gürcü’yüm, eşim de Arap’tır” ve Türkiye’de “36 etnik unsur” vardır demeyi alışkanlık haline getirdi. Onun bu söylemi,  övünmeyi de aşarak “azınlık ırkçılığı/bölücülük” olarak anlaşılma noktasına vardı. Başbakan’ın ifadelerinden sonra her “Türk boyu” nu ifade eden /içine alan  “Türk Kimliği”ni aşağılamak ve baskı altına almak modasının başlatıldığı her yerde farkedilir hale geldi. Bakanından üst düzey bürokratına hatta alt kademedeki insana kadar hemen hemen herkes kendine göre bir “kimlik inşası”na giriştiği dikkatlerden kaçmadı. Erdoğan’ın “unutulmasın(!)” diye sık sık tekrarladığı ifadelerde bu mesajların “tahtında müstetir” (içinde gizli/aklı) olarak verildiği şeklinde algılandığı gözlemleniyordu. Çünkü Recep Erdoğan Bey, bu ifadeleri sıradan bir vatandaş olarak değil Türkiye’nin Başbakanı olarak “üzerine basarak” söylüyordu.

    Erdoğan Bey’in yaptığı veya yapmak istediğinden şunları anlamak ve çıkarmak mümkündür: Bu bir, övünmedir, iki kibirlenmedir, üç bugüne kadar kendini Türk olarak görenleri ayrıştırmadır, dört zımnen “Türk’ü ve Türk’üm diyenleri” aşağılamadır. Bunlar çok tehlikelidir ve yazıya başlık yaptığımız sözün söylendiği, aşağıda ayrıntılı olarak değerlendireceğimiz, Ahmet Vefik Paşa’nın Bursa Valiliği döneminde (1879-1882) yaşanmış olayları/günleri hatırlatmaktadır. Çünkü bu ifadeler; fitne uyandırma, yangına körükle gitme, ayrışmaya çanak tutma ve bölünmeye zemin hazırlama olarak algılanmaya müsait ifadelerdir.

Fitne olacak şeylerden kaçınmak Allah’ın emridir. Türkiye’de kaşınan şeyler; Milleti ve Ülkeyi bölünmeye, “kardeşler arasında düşmanlık oluşturma”ya, bugüne kadar bu millet arasında sorun olmayan ve güzellikler olarak görülen şeylerin sorun oluşturmasına yol açabilecek niteliklerdedir. Birileri çıkıp belirli hassas konuları kaşıyıncaya kadar hiç kimse bu konuları sorun yapmamıştır. Çok az bir azınlık hariç hemen herkes, Türk Milleti şemsiyesi altında bulunmakta ve “Türk’üm!” demekte bir sakınca görmemiştir. Dış ve iç bazı fitne odakları devreye girip Avrupa’nın, ABD’nin, İngiltere’nin 1908’li yıllardan beri üzerinde çalıştığı projeleri servis edinceye ve “ısmarlama elbise dikenler” devreye girip fitne uyandırmaya çalışıncaya kadar günümüzde sorun diye sunulan hiçbir şey sorun olmamıştır. Çünkü Türk Milleti, samimî ve ihlâslı Müslüman’dır, birbirini kardeş görmektedir, “iyilikte yarışı” öne almaktadır ve fitneyi lanetlemektedir. Onlar; İslâm Dini’nde fitnenin “adam öldürmekten daha büyük suç” olduğunu, bir adamı öldürmenin bütün insanları öldürmek ve bir canı kurtarmanın bütün canları kurtarmak gibi olduğunu bilmektedir(Bkz.Maide Suresi,32). Buna göre; oturmuş, yerleşmiş ve kurumlaşmış meseleleri, ele geçmiş devlet imkânlarını kullanarak,  yerinden oynatmak, “fitne şeklinde algılanacak” söylemlerden ve uygulamalardan kaçınmak hem İslâm’ın hem de insanlığın istediği haldir; aksi “azınlık ırkçılığı yapmayı teşvik”tir, ırkçılığın her çeşidini de İslâm reddetmektedir. 

  a. Günümüzde Yapılanlar, Irkçılığın ve Bölücülüğün Önünü Açabilecek Niteliktedir 

      Son yıllarda Türkiye, etkili ve yetkili makamlarda olanlar tarafından ırkçılığa hatta “azınlık ırkçılığı”na yol açacak söylemlere şahit olmaktadır. Halbuki Türkiye’de ne “azınlık” ne ırkçılık ne de yasalarda bir ayrıcalık vardır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, dinî, kökeni ve yaşayışı ne olursa olsun Türkiye’de yaşayan ve Türk Devleti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi  “Türk” saymakta, eşit hak ve sorumluluklar vermektedir. Zaten benim tanımıma göre de Türkiye`de azınlık yoktur.

       Ben,  “azınlığı” şöyle tanımlıyorum: "Azınlık; hâkim unsurun ortak paydası dışında kalan, ferdî ve toplumsal haklarda ayrıcalığa uğrayan, toplumun diğer fertleri ile kaynaşmaktan kaçınan veya çoğunluk tarafından kaynaşılmayan ve farklı bir kültürü ısrarla yaşatmaya çalışan gruptur". Bu tanıma göre Türkiye`de ortak paydası olmayan, birbiri ile evlilik yapmayan, aynı kültür ortak paydasında buluşmayan ve birbirini anlamayan hiç kimse yoktur. Zoraki "azınlık" oluşturma siyasîdir ve genellikle dış kaynaklıdır. Azınlık meselesi; dış ve iç bazı odakların, Misyonerlerin başvurdukları "parçala ve yut" yönteminin araçlarından biridir, “ırkçılığı teşvik”tir.

    Irkçılık ise genel olarak, bir ırkın üstünlüğünü kabul etmek ve başka ırklara hayat hakkı tanımamaktır; zulüm üzere olan kavmine yardım etmektir. Peygamberimiz Hz. Muhammed, bunu, şu hadislerinde açıklamıştır: “Asabiyyet’e davet eden bizden değildir. Asabiyet üzerine savaşan bizden değildir. Asabiyet üzerine ölen bizden değildir." Bunun üzerine peygamberimize, "Ya Resulullah, Asabiyyet nedir?" diye sorulmuştur. O da, asabiyyet (kavimcilik, ırkçılık), "Zulüm üzerine olan kavmine yardım etmendir." diyerek açıklığa kavuşturmuştur (Tac Tercüme­si, VII /91). Bu hadislerden, asabiyetin (ırkçılık), bir kavmî, bir kabileyi körü körüne sevmek, haksız da olsa onu korumak ve kayırmak olduğu anlaşılmaktadır. Ya­sak olan budur; yani ırkçılık, kavmiyetçilik/ kavimcilik yapmaktır.(Bu konular,Eylül ayında  okuyuca sunulacak İslâmlık ve Türklük isimli kitabımızda çok yönlü ele alınmıştır).

    Irkçılığa kapalı olan İslâm, milliyetçiliği teşvik etmektedir. Çünkü Milliyetçi­likte Millet vardır, sevgi ve saygı vardır, başkalarını düşünme vardır, ortak değerlerde buluşmak ve kuşatmak vardır,kardeşlik vardır, “aynı kazanda kaynamak ve aynı kaderde buluşmak ” vardır. Millette farklı soylardan, farklı boylardan topluluklar bir araya gelip ortak değerler ve ülküler etrafında buluşmaktadır. Türk Milleti de din, dil, örf ve adetler, ortak vatan ve aynı kader etrafında bir araya gelmiş; İslâm, Türk Dili ve kültürü etrafında oluşmuştur. Türk ve Türk Milleti terimi; kapsayıcı, kuşatıcı ve kucaklayıcı bir terimdir. Günümüzde “36 etnik unsur (!)” diye ifade edilen Kürt, Türkmen, Çerkez, Gürcü, Arnavut, Boşnak gibi unsurlar, Türk Ulu Çınarı’nın dallarıdır, güzellikleridir. Türküm diyen de, Arnavutum diyen de, Kürdüm diyen de, Çekezim diyen de, Gürcüyüm diyen de, Boşnağım diyen de geçmişten günümüze kadar kendisini hep Türk olarak görmüş ve öyle açıklamıştır. Bu fitne oyununa gelen/fitne tuzağına geçmişte de günümüzde de düşenlerin oranı hiçbir zaman %5’i geçmemiştir. Çünkü onların %95’lik çoğunluğu, bunun bir tuzak ve oyun olduğunun, ırkçılık ve azınlık ırkçılığı olduğunun bilincindedir. Bütün bu fitneye rağmen  sonuçta galip gelen hep sessiz çoğunluğun sağduyusu ve “Müminin Feraseti” olmuştur ,yine olacaktır.

            “Açılım”ların, “Kürt Açılımı(!)”ın,Çalıştayların ve yeni sorunlar icat edip arkasından “çözüm önerileri sunma”nın moda olduğu bir dönemden geçilmektedir. Bu “açılım ve çalıştay”larda yeralan  akademisyenlerin, gazetecilerin  ve yazarların  büyük çoğunluğunun ortak özelliği; kendilerine Türk dışında bir  “soy/ kimlik” isnat etmeleri, hemen her konuda ve her dönemde önde olmaları, “taşları yerinden oynatmak  ve suyu bulandırdıkmak” ile  itham edilmeleridir. Türkiye genelinde bunlar; sağdan da sayıldığında 50’yi soldan da sayıldığında da 50’yi geçmemekte fakat “ iç ve dış destekleri veya getirildikleri konumları” dolayısı ile “Türkiye Gündemi”ni oluşturmakta etkili olabilmektedir.  Bu gibi kişilerin anlayışı ve tutumu, geçmişte,“Ben de Türk’üm!” feryadına yolaçmıştır ve günümüzde de ona doğru bir   tahrik gözlenmektedir.

     b. “Ben de Türk’üm !”

     Geçmişten günümüze Türkler; İslâm / İslâmlık uğrunda yaptıkları ile istisna oluşturmuş, bütün dünyada ikisinin birbirinin yerine kullanılmasına zemin sağlamış ve ”Türkler olmasa idi İslâm bir Ortadoğu dini olarak kalırdı” değerlendirilmesinin yapılmasına imkân sunmuşlardır. Günümüzde de İslâm / İslâmlık, Müslüman / Müslümanlık, Müslüman Millet ve Müslüman Ülke denilince herkesin/özellikle Batılıların aklına Türkler gelmektedir. Böyle bir “aynîliğin oluşması”nda tarih boyunca Türk Milleti’nin samimî ve ihlaslı Müslüman oluşunun çok büyük rolü vardır.  

   Türk Milleti; tarih boyunca, başka ırktan, başka milletten, başka dinden insanlara sevgiyle ve hoşgörüyle yaklaşmıştır. Bu hoşgörüsü ve sağlam kişiliği, himaye ettiği insanlarca-günümüzde olduğu gibi-her zaman hayırla anılmamıştır. Türk’ün güçlü olduğu dönemde “önünde secde edenler”, zayıfladığı zaman Türk ile alay etmiş, “Etraki bîidrak(=İdraksız Türk), Aptal Türk, Pis Türk”  diyebilmiş ve eline imkân geçince de aşağılayabilmiştir. Bu tutum; Türküm diyebilen insanları sindirmiş ve “Türk’üm!” diyemez noktaya getirmiştir.

        Günümüzde de benzerleri yaşanmakta ve bazı yöneticiler, bilim adamları, köşe yazarları, gazeteciler, program yapımcıları; kendilerini Türk’ten başka bir soya/boya ait göstermekte bir sakınca görmemektedir. Bunlardan bir kısmı; kendinin Kürt, Çerkez, Çeçen, Gürcü, Arap, Abaza, Arnavut, Sabatayist gibi olduğunu söylemeyi hatta bu konuda “azınlık ırkçılığı” bile yapmayı vazife bilir olmuştur. Bu kimseler; Türkiye’nin dinî ve etnik köken ile ilgili sorunların “baş mimarları(!)” gibi öne çıkmakta; “sözde sorunlar” çıkarıp “güya çözüm ürettikleri”ni iddia etmekte, bu konularda televizyon programları düzenlemekte veya katılımcı olmaktadır. Türkiye’nin gündemini belirleyen ve “üst perdeden atıp tutanlar” da bunlardır. Onların ayrı bir ırk/soy olarak takdim ettikleri Kürt, Çerkez, Çeçen, Gürcü, Arap, Abaza, Laz, Arnavut gibi nitelendirmeler sun’i bir nitelendirmedir, onlar ayrı soy değillerdir, onların herbiri birer Türk boyudur  ve Türk Milleti’nin kendisidir. Bunlar mutlaka bir ad ile nitelendirilecekse; geçmişten beri kullanılıp gelen ve gelenekleşmiş olan durum dikkate alınarak, “Büyük Türk Çınarı”nın alt dalları/ kolları, Türk Kimliği’nin “alt birimleri”, “Çiçek bahçesinin çiçekleri”  olarak nitelendirilebilir. 

  Günümüz Türkiye’sinde “ayrı kimlik hevesliliği”nin benzerine Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde de rastlanmıştır. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde bir tek “Türk’üm!” demek zordur/ sıkıntılıdır ve diğer herkes, rahatlıkla kendi kimliğini “iftihar(!)” ile söylemektedir. Bunun en tipik örnekleri, Osmanlı Saray Bahçesi’nde ve Ahmet Vefik Paşa’nın Bursa Valiliği Dönemi’nde yaşanmıştır.

  Saray’da görevli olan bir Arnavut, bahçıvanlık yapan bir Türk’e, “Pis Türk” diye haykırmıştır. Saray’ın penceresinde bu hakareti duyan Padişah II. Abdulhamit Han, Arnavut görevliye, “Unutma ki ben de Türk’üm!” diye seslenmiştir.

 Benzeri can alıcı bir diğer örnek de Ahmet Vefik Paşa’nın(1823-1891) Bursa Valiliği döneminde(1879-1882) cereyan etmiştir. Ahmet Vefik Paşa, Bursa’nın ilçelerinden birini teftişe çıkmış ve ilçenin girişinde karşılanmıştır. Karşılama sırasında Vali Paşa, sıra ile herkese kim olduğunu sormuş ve karşılama töreninde bulunan herkes kim olduğunu (Arnavutum, Gürcüyüm, Çerkezim, Boşnakım hatta Ermeniyim, Rumum, Yahudiyim gibi) gür bir ses ile söylemiştir. Sıra soluk bir ihtiyara geldiğinde ezile-büzüle ve cılız bir sesle; “Türk’üm Efendim” demiştir. Bunun üzerine Vali Paşa, “Niçin saklıyorsun öyle? Türk olmak bir kabahat mi? Bak Ben de Türk’üm!” demiştir. Çekingen davranan Türk, “Sahi mi Paşa sen de Türk müsün?  Demek Türk’ten de Paşa olurmuş ha!” şeklinde cevap vermiştir. Bu cevap karşısında Valinin gözleri dolmuş ve “Paşa da kim oluyor. Türklerden Padişah çıkar Padişah anladın mı?” dedikten sonra rahatça ağlayabilmek için tenha bir yere çekilmiştir.

    Yaşanmış bu olaylar, geçmişe ve günümüze ışık tutmaktadır. Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde özellikle Tanzimat’tan sonra geniş hürriyete kavuşan “etnik unsurlar” alenen Türk düşmanlığı yapmışlar, devletin asıl sahibi olan Türk’ü/ Türk Milletini ezmeyi ve onlara her fırsatta hakaret etmeyi gaye edinmişlerdir.

Ahmet Vefik Paşa’nın Bursa’da yaşadığı bu olaydan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması süreci başlamış ve Milletlere göre ayrılmışlardır. Samî soydan olan Araplar ile Batı kökenli Milletler Türkler’den ayrılmıştır. Ancak bugün ayrı “ırk ve ayrı millet” gösterilmek istenen ne Kürtler, ne Arnavutlar, ne Çekezler, ne Gürcüler, ne Boşnaklar ayrı “bir ırk ve ayrı bir millet” iddiasında bulunmamışlardır. Hepsi Türk’e/Türk Milletine mensup olmaktan gurur duymuş; ayrılmayı değil birleşmeyi, kurtuluşu savunmuş ve birlikte Kurtuluş Savaşı vermiştir.

  Türkiye’de ve Türkiye dışında, hem geçmişte hem de günümüzde, “azınlık ırkçılığı” yapanlara ders olacak gelişmeler yaşanmıştır. Bunların başında Millî Şairimiz Mehmet Akif Ersoy gelmektedir. Babası Arnavut ve annesi Buharalı olan Mehmet Akif Ersoy, Türk’e “Kahraman Irkım” demiş, Türküm demekte sakınca görmemiş ve Türk’ü Bedrin Arslanları ile mukayese etmiş, Allah’tan “İslâm’ın Son Ordusu” olarak gördüğü Türklere/Türk Ordusuna yardım etmesi için yakarmış, olumsuz gelişen bir süreçte Türkçülük yapmış ve o süreçte “millî bir görev üstlenmiş” Türk Ocakları açılmasını hararetle tavsiye etmiştir. O güne kadar “İslâmcılık” ile kurtulunacağını savunan Akif, gelişmeler  ve ihanetler  karşısında kurtuluşun Türk Milliyetçiliğinde olduğunu görmüş ve bu uğurda da çalışmıştır. O niçin Arnavutluğunu öne çıkarmadı, şimdi Gürcülüğünü, Kürtlüğünü veya başka boyunu öne çıkaranlardan daha mı az bilgi sahibiydi, daha mı az şuurluydu?

  Mehmet Akif’ten bir kaç yıl sonra veya aynı tarihlerde bir Boşnak erin Türklük vurgusu ibret vericidir. Slav Dünyası (Monde Slave) adlı eserden 1928’li yıllarda Tekin Alp tarafından yazılan Türkleştirme kitabına alınan bir Boşnak erine ait şu konuşma günümüzdeki bazı gelişmelere güzel bir örnek oluşturmaktadır: “-Nerelisin? –Bosnalıyım. -Hangi millettensin? -Türk’üm.- Türkçe konuşur musun? –Hayır! – Türkçe konuşmadığın halde, kendine nasıl Türk diyebilirsin? –Bilmem; bana Türk’sün dediler, ben de kendimi öyle bilirim.-Benimle ne dil konuşuyorsun? –Bilmem. –Ben seninle Sırpça konuşuyorum, sen de bana Sırpça cevap veriyorsun. Öyleyse ikimiz de Sırp’ız.- Hayır ! Sen Sırpça konuşuyorsun, ben Boşnakça cevap veriyorum. Öyleyse sen Sırp’sın, ben ise Türk’üm...” (Tekin Alp, Türkleştirme, Ankara 2001, 26).

 Benzeri bir örnek de Sancak Müftüsü’ne aittir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 1996 yılında İstanbul’da düzenlemiş olduğu II. Avrasya İslâm Şûrası’nda, tarafımdan “Türk Dünyası’nda Misyonerlik Faaliyetleri, Metotları ve Alınması Gereken Tedbirler” başlıklı bir tebliğ sunulmuştu. Bu tebliğ üzerine tartışmalar ve değerlendirilmeler yapılıyordu. Bunlardan biri  olan Sancak Müftüsü Muammer Zukorliç, Arapça yaptığı konuşmada, özet olarak ve mealen  şöyle demişti: “Ben Boşnağım, ama Türküm....Bize siz ‘Türk değil Boşnaksınız’ diyorlardı. Biz de onlara hayır biz Türküz ve  ‘Kalu Bela’dan beri Türküz’  cevabını veriyorduk. Biz Boşnağız, ama Türküz....”

Benzeri bir örnek de 14 Ağustos 2009 tarihinde  Bosna’da bir cami açılışında  yaşanmıştır. Bosna-Hersek Diyanet İşleri Başkanı Boşnak Mustafa Ceriç,Türk Milleti’nin bir ferdi olmaktan gurur duyduğunu belirtmiş ve  “Kim ne düşünürse düşünsün biz Türk’üz!” demiştir(Rıza Zelyut, “Başbakan’a Bosna-Hersek’ten Verilen Ders”, Güneş Gazetesi,15 Ağustos 2009)

          Mehmet Akif Ersoy’un, Boşnak erin, Sancak Müftüsü’nün ve Bosna-Hersek Diyanet İşleri Başkanı’nın açıklamaları ve ortaya koydukları bu net tavır; günümüzde de Türklüğü ve Türk Milleti gerçeğini reddederek “azınlık ırkcılığı” yapmaya çalışanlara en güzel ve anlamlı cevap olmalıdır.

Bu tavır ve anlayış sadece Boşnaklara, Arnavutlara özgü değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluşunda aynı kaderi paylaşmış, başkaları gibi ayrılmamış ve birlikte Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmuş, Türk Milleti oluşumu sürecine katkıda bulunmuş “Laz” denilen, “Kürt” denilen, “Gürcü” denilen, “Çerkez” denilen,”Arnavut” denilen  Türk boylarından, Türk Milleti’nin fertlerinden gelmiştir.

“Kürtçülüğün ilk öncüleri”nden olan ve 1912-1939 yıllarında yurtdışında yaşayan Erganili Mehmet Şükrü Sekban, 1933 yılında Fransa’da yayınlanan kitabında, Kürtler ile Türklerin aynı soydan ve kardeş çocukları olduğunu belirttikten sonra, Kürtler’i Gazi Mustafa Kemal’ın yoluna şu ifadelerle davet ediyor:

   “Bu iki halkın, iktisadî tesanüd, ırk ve din birliği, müşterek kültür gibi, çeşitli siyasî ve Millî birlik faktörleri dışında, çok kuvvetli, kudretli bir faktörleri vardır: Bu, Gazi’nin yüksek şahsiyetidir. Gerçekten, Devlet idaresinin en yüksek kademesinde Gazi Mustafa Kemal gibi bir lidere sahip olmak, bir millet için bir saadet, bir hazinedir... İşte, bu samimî düşüncelerin ışığı altında, bir art düşünceden uzak ve taraf tutmadan, kan kardeşim olan Türkiye Kürtlerini, şöhretli liderleri Mustafa Kemal’in pek mahirane bir şekilde çizdiği yola dâvet ediyor ve maddî refah bulacakları bu yolu takiple görevlendiriyorum.

Türkiye’nin kaderini tayin eden adamın, liderin ‘çizdiği yol’dan şunu kastediyorum: Geçmiş ile mutlak olarak alâkayı kesmek, milleti aynı düşünce ve zihniyet içinde kaynaştıracak olan tek bir ideal beslemek, memleketi yeniden teşkilatlandırmak, çağdaş ilimlerin yeni gelişmelerinden milleti zenginleştirmek ve bu suretle, yeni Türkiye’yi, ‘kültürce ilerlemiş devletler’ gurubuna sokmak.” (Sekban, Kürt Meselesi, Ankara 1979, 39-41).

     Günümüz Türkiye’sinde de “sözde etnik ve dinî azınlık sorunu” oluşturulmaktadır. Kürt sorunu da bunlar arasındadır. Türkiye’de dinî ve etnik “azınlık sorunu yoktur, Kürt sorunu da yoktur”, sorun varsa o da “bölücülük sorunu”dur, Türkiye’yi  “Büyük Ortadoğu Projesi” kapsamında bölme ve parçalama sorunudur. 

                  Sevindirici olan ve bundan sonra da olması gereken bugüne kadar Türkiye’de inanç ve ırk temelli bir çatışma olmamasıdır. Çünkü 72 milyon Türk Milleti bunun tuzak olduğunun bilincindedir, yarıya yakını “şu ve bu boy” ayırımı gözetmeden karma evlilik yapmıştır ve iç içe girmiştir. Bunlar birbirinden ayırmak mümkün değildir. Türkiye’de yaşayan herkes/Türk Milleti; “etnik temelli mesele”nin bir tuzak olduğunu bilmektedir ve bilme sorumluluğu vardır. Kim “etnik kimlik tuzağı”na düşerse bilsin ki; bölücülerin işini kolaylaştırmaktadır. Türk Milleti bir bütündür. Var kabul edilen küçük farklılıklar da; güzelliklerdendir ve zenginliklerdendir.

 Türkler/ Türk Milleti de; tarih boyunca ve hâkimiyetleri dönemindeki uygulamalarda Türk adını, dar anlamda değil, geniş ve kuşatıcı/kapsayıcı anlamda kullanmışlardır. Günümüzde olduğu gibi o dönemlerde de  “Türk olmak/Türk sayılmak” için Türk anadan  ve babadan gelmek değil, kendini “Türk’e mensup hissetmek, Türk kültürünü benimseyip yaşamak, Türklüğün faydasına çalışmak,  Türküm diyebilmek” yeterli görülmüştür.

 Sonuç  ve Bazı Öneriler

 1.Türkler; aleyhlerine de olsa ve sayısız ihanetlere uğrasa da “Soykırım” yapmamış, “farklı soyları/boyları” güzellikler saymış ve “Soykoruma” yapmıştır. Bu özelliği dolayısıyla Türk adı, dünyada, iyi niyetin, samimiyetin ve hoşgörünün adı olmuştur. Türkün  bu iyi niyetini ve samimiyetini istismar edenler, saf ve temiz duygularından yararlanmak isteyenler anlamalı  ki; “bu yol çıkar yol değildir”.  Mevkisi, makamı, konumu ne olursa olsun herkes bilmeli ki; Türk Milletinin samimî Müslüman oluşunu, saf ve temiz duygularını istismar edenler, bu duygulardan yararlanmak isteyenler; "onmamışlar"dır / “onmayacaklar”dır. Ülkemizde, çevremizde, yakın komşularımızda yaşananlar bunun en açık örnekleridir ve bu örnekler, Türkiye’deki bazı kesimlere ibret olabilmelidir.

 Türkiye’de herkesin bilmesi gereken şey; Batı’nın Türkiye’yi bölme arzularının Kurtuluş Savaşı’nda Türk Milleti’nin tamamının “dik duruşu”, azim ve iradesi ile reddedildiği ancak bugün “barış ortamı”nda “Sevr Projesi”nin uygulamaya konulmak istendiğidir. Türkiye’yi ırklara göre bölme ve Kürtler’den Araplar ile Türkler arasında tampon bölge oluşturma Amerika ile İngiltere’nin  temel projelerindendir. (Amerika ve İngiltere’nin Türkiye ile ilgili politikaları/projeleri hakkında sadece  biri Amerikalı, diğeri de Türk olan iki  yazarın iki eserine bakılması yeterli olacaktır. Bkz. Laurance Evans,Türkiye’nin Parçalanması ve ABD Politikası (1914-1924), İstanbul 2004, özellikle  24-47, 80-87,109-129, 156-158, 276-280,386-390 sayfalar; M.Kemal Öke, İngiliz Ajanı E.W.C.Noel’in “Kürdistan Misyonu”-1919, İstanbul 1982, çzellikle 29-41,71-82,112-117 sayfalar.  Amerika’nın günümüz düşünceleri için de ABD danışmanlarından  David Phillips’in raporları,önerileri ve açıklamaları önemli ip uçları vermektekdir).

2. Avrupa Ülkelerinin, ABD’nin ve İngiltere’nin Türkiye üzerinde hesapları hiçbir dönemde bitmemiştir. Bunlardan sadece Amerika’yı yakın tarihimiz açısından ele almakta fayda vardır. Son 10 yıllık süreçte yaşananlar bunun için önemli bir gerekçe olmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Bülent Ecevit, 2001 yılında, Amerika’da ve Beyaz Saray’da Bush ile görüşme yapmıştır. Görüşmede, 1980 yılından beri Amerika’da yaşayan Yılmaz Polat’ın yazdığı “Amerikan Şahinleri, Amerikan Kargaları”(İstanbul 2003) adlı kitapta yeralan bilgilere göre, Beyaz Saray’da Ecevit’e üç soru sorulmuş ve 57. Hükûmet olarak bu konulara nasıl bakıldığı öğrenilmek istenmiştir. Merhum Ecevit’e sorulan sorular ve verilen cevaplar özet olarak 3 ana konu etrafındadır: 1- Irak Meselesine nasıl bakıyorsunuz? 2- Kürt Sorununu nasıl çözeceksiniz? 3-Kıbrıs Meselesini nasıl halledeceksiniz?

  Ecevit, 57. Hükûmet’in bu konulara yaklaşımı temelinde soruları şöyle cevaplandırmıştır: 1-Saddam zâlimdir, gitmelidir ve Irak’ta demokrasi yerleşmelidir. Ancak orayı ayrıştıracak,bölecek bir dış operasyona karşıyız/müsaade etmeyiz. 2-Türkiye’de “Kürt Sorunu” yoktur. Sorun PKK sorunudur, bölücülük sorunudur. 3-Kıbrıs da bizim Millî Meselemizdir, ondan taviz veremeyiz.

  Bu sorulara verilen cevaplardan sonra Amerika’da Ecevit’siz ve MHP’siz bir TBMM ile Hükûmet arayışları başlamıştır. Ekonomik krizler, Türk Kamuoyu’nu MHP aleyhine oluşturmalar, Fazilet Partisi’nin ve DSP’in ortadan ikiye bölünmesi, yeni oluşumlar  ve MHP’yi dışlayan Hükûmet arayışları hep bu soruların cevaplarından sonra olmuştur. Amerika’nın MHP’i dışlamak isteyen politikalarına ve çalışmalarına Yılmaz Polat, Alo Washington(İstanbul 2002) isimli kitabında temas etmektedir. Bu süreci iyi takip ederseniz Türkiye’de, Irak’ta ve Kıbrıs’ta nelerin olduğunu göreceksiniz,taşları yerine oturtacaksınız ve günümüzde yaşanan “Açılımlar(!)”a bir anlam vereceksiniz.

Türkiye’de ve çevremizde 2001 yılından sonra neler olduğuna bakalım:

2.1-Fazilet Partisi ortadan ikiye bölündü. Adalet ve Kalkınma Partisi kuruldu ve hiçbir ciddi öneriler sunmadan iktidar oldu. Recep Tayip Bey, Anayasa’da değişiklik yapılarak Milletvekili olmasının önü açıldı, “bölücülük içerikli” konuşma yaptığı için mahkum edildiği ancak  kamuoyuna “şiir okudu mahkum oldu” diye propaganda edilen Siirt’te kullanılmayan 6-7 oy bahane edilerek seçim iptal edildi. Erdoğan,Milletvekili seçildi ve Başbakan oldu. 

2.2- Amerika, Irak’ta “Nükleer Silah Var” bahanesi ile Irak’a girdi.Irak’ta bir milyondan fazla Müslüman öldürüldü, 300 bin civarında insan sakat kaldı, yüzbinlerce kadın ve kız taciz edildi. Ayrıca yaygın kanaate göre  Irak’ta bir “Kürt Devleti” (Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı Başbakan Yardımcısı ve önemli yüksek makamlar Kürt olan) oluşturuldu ve ayrıca ikincisinin Irak’ın Kuzeyi’nde zemini hazırlandı. Bunlar; 57. Hükûmet’ten sonra yani AKP Hükûmet olduğu   Kasım 2002 ile Ağustos 2009 tarihleri arasında gerçekleşti.

 2.3-Kıbrıs’ta Amerika’nın istediği yapıldı ve Annan Planı kabul edildi. “Çözümsüzlük  çözüm değil” sloganı ile Kıbrıs’a çözüm arandı. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni ortadan kaldıracak  “Tavizci, Kimliksiz ve Kişiliksiz Kıbrıs Politikası” dönemi başladı.

 2.4- “Kürt Sorunu var, çözülmelidir” sözleri Hukûmet hatta “Devlet Adamları”nın söylemleri oldu. Açılımlar dönemi başladı. “Kürt Açılımı” Çalıştaylaı yapıldı. Bu konularda bilgisi de hassasiyeti de olmayan ve birbirine benzemezlerden oluşan “ekip”, “Türkiye’ye Kefen Biçme” olarak yorumlanacak önerilerini gündeme getirdi. Kuruluşu ve geçmişi ile Millî kurum  niteliği kazanmış sivil toplum  kuruluşu olan Türk Ocakları bile, kuruluş felsefesini ve 1912’den başlayan misyonunu unutarak, içinde nelerin bulunduğunu bilmediği “açılım”dan yana  olduğunu açıklayıverdi. Türkiye tehlikeli bir sürece ve nerde durulacağı belli olmayan bir sürece girdi.. .

   2.5- Türkiye’yi kültürel kimliklere göre ayrıştıracak olan ve bu ayrışmayı tek taraflı olarak Birleşmiş Milleti’nin yetkisine veren “İkiz Yasalar”, 20 dakikada, 4 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de kabul edildi. Günümüzde yaşanan ve endişe ile izlenen süreç; “İkiz Yasalar” adı ile Türk Kamuoyunda bilinen  “Siyasal ve Medeni Haklar Uluslar arası Sözleşmesi” ile “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslar arası Sözleşmesi”nin bir sonucudur. Birleşmiş Milletler tarafından, 1966 yılında Türkiye’ye özel hazırlanan fakat   hiçbir bir dönemde TBMM’inden geçirilemeyen Sözleşmeler, Adalet ve Kalkınma Partisi döneminde geçmiştir. Bu sözleşmeleri kabul etmek ile bugünkü süreci kabul etmek aynı sayılmaktadır. Çünkü orada her türlü yetki tek taraflı olarak Birleşmiş Milletler’e verilmiştir.

 2.6- Farklı Dil ve Lekçelerde Yayın, Farklı dil ve Lehçelerde Eğitim, Cemaat Vakıflarına İmtiyaz verilmesi ve İdam’ın kaldırılması da Amerika’nın Türkiye’ye özellikle MHP’ye karşı politikasının sonucu olduğu anlaşılmaktadır. Zikredilen 4 konu, MHP’nin karşı oluşu sebebiyle TBMM’ne Hükûmet tasarısı olarak getirilememişti. Avrupa Birliği’nden sorumlu Devlet Bakanı, bunların yasalaşmasında ısrar ediyordu. Hükûmet Tasarısı olarak TBMM’ne gelemeyince Milletvekillerinin Kanun Teklifi şeklinde gelme olasılığı vardı. ANAP’ın 3  Grup Başkanvekili’nin imzası ile komisyonlara havale edilmişti. Bu dört konunun kanunlaşması için TBMM’nde Devlet Bahçeli Bey’in ifadesi ile bir “Gökkuşağı Koalisyonu” oluşturulmuştu. Komisyonlarda, MHP dışında ittifak oluşturuldu. TBMM Meclis Zabıtları, Komisyonlarda ve Genel Kurulda MHP’lilerin mücadelelerinin, gayretlerinin, konuşmalarının ve muhalefet şerhlerinin en önemli şahidi. Benim Başkanlığını yaptığım Millî Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu’na ilgisi dolayısı ile sadece Farklı Dil ve Lehçelerde Eğitim sevkedilmişti. Bu tek madde, bizim Komisyon’da 8 saat görüşülmüştü. MHP’lli 6 üye dışındaki üyeler (SP’li, DSP’li, AKP’Lİ, ANAP’lı, DYP’li, YTP’li) olumlu oy vermişlerdi. Çoğunluğun görüşüne karşı biz MHP’li 6 üye, endişelerimizi ve  düşüncelerimizi ifade eden Muhalefet Şerhimiz  tutanaklarda yerini aldı.

   Bu 4 madde, 1-4 Ağustos 2002 tarihlerinde yapılan görüşmeler sırasında, TBMM Genel Kurulu’nda da çok sert tartışmalara yol açtı. Seçim kararı da alındığı için yapılacak tek şey vardı o da  “yıkım yasaları”nı TBMM’nde engellemekti.

  Tutanaklara bakan ve vicdan sahibi olan herkes, orada MHP’nin tutumunu, “canhıraş” gayretini görecektir. Her madde üzerinde ateşli konuşmalarımız, tarihe not düşmelerimiz oldu. En ilginç ve hararetli tartışmalardan birisi de İdam Yasası’nın kaldırılması sırasında yaşandı. İdam Cezası, diğer ortaklarının istememesine rağmen, MHP’nin gayreti ve ısrarı  ile 2001 yılında Anayasa’ya konulmuştu. Anayasa’nın 38.Maddesine, 3.10.2001 tarihli değişiklikle, “Savaş, yakın savaş tehdidi ve terör suçları dışında ölüm cezası verilemez” şeklinde bir fıkra eklenmişti. Böylece  ilk defa terör suçuna idam cezası Anayasa’ya girmişti..AKP İktidarı,2003 yılında, Anayasa’nın bu maddesini değiştirdi ve idamı Anayasa’dan da çıkardı.

    Türk Ceza Yasası’ndan İdam’ın   kaldırılması TBMM’ne geldiğinde Parti Grupları adına konuşmalar yapıldı. MHP dışındaki Grupların temsilcileri olumlu konuşmalar yaptı.Bu arada Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk de, Hükûmet adına, olumlu görüş bildirmek üzere kürsüye gelip konuşma yapmaya hazırlandığı sırada  MHP Grup Başkan Vekili ve Erzurum Milletvekili İsmail Köse, sert bir şekilde muhalefet etti ve “Bu Hükûmet Tasarısı değildir. Biz Hükûmet’in bir ortağı olarak idamın kalkmasına karşıyız. Siz Hükûmet adına konuşma yetkisine sahip değilsiniz. Lütfen Kürsü’den ininiz!..” diyerek Adalet Bakanını kürsüden indirdi. Bütün bunlar Meclis Zabıtlarında varken AKP’li yetkililerin bu gerçekleri ters yüz etmeye çalışması üzücüdür ve düşündürücüdür.

    Bütün bunlar “Amerika’nın üç önerisi”ne hayır denildikten sonra olması bir şey ifade etmiyor mu, üzerinde ciddi olarak düşünmeyi gerektirmiyor mu? Birileri hâlâ uyanmayacak mı?

 3.Terörün bitirilmesi, kanın durdurulması ve anaların ağlamaması 72 milyonluk Türk Milleti’nin ortak arzusudur.Bu arzu,MHP’nin iktidar ortağı olduğu dönemde gerçekleştirildi, terör sıfırlandı ve anaların gözyaşı durduruldu.

   Kanı kimin akıttığına, niçin akıttığına bakmak lazımdır. Ölen ve şehit olan her insan, Türk Milleti’nin ferdidir, bizim insanımızdır. 25 yıldır dağda olan ve 30 bin insanın ölümüne sebep olan kimdir? Bunları kim ortaya çıkardı ve kim destekledi? Ermeni Terör Örgütü ASALA’nın yokolması ile eşzamanlı olarak PKK’nın ortaya çıkması  düşündürmüyor mu, bir şey çağrıştırmıyor mu?

   Bu fitne başlatılıncaya kadar Türkiye’de  Türk-Kürt kardeşti ve hala da  kardeştir. Bu kardeşlikten kimlerin rahatsız olduğu hem geçmişte yaşanmış hem de yaşatılmak istenen süreçten iyice anlaşılmaktadır. Çok az bir azınlık hariç 72 milyonluk Türk Milleti bunu çok iyi bilmektedir.

Açılım derken “Makas Açılmamalı”, Ayrışma ve bölünme olmamalı,en az 5000 yıllık bir geçmişe  sadece Müslüman olmayı temel alırsak en az 1000 yıllık birlikteliğe ve kardeşliğe zarar verilmemelidir. Cehennemin yollarının da  “iyi niyet taşları” ile döşendiği hatırdan çıkarılmamalıdır. Tavizin taviz getirdiği,el verilince kolun gideceği unutulmamalıdır.Bu fitnenin ve terörün  bataklığı mutlaka kurutulmalıdır.Bu da,  âdil ve dirayetli bir iktidar yönetiminde,  eğitim, din, kültür, ekonomik ve  psikolojik gibi tedbirlerle yapılabilir.

4. Kırmızı çizgiler iyi korunmalıdır, Olmazsa olmazlar net bir şekilde vurgulanmalıdır,  endişelere yol açan  sözlerden, davranışlardan ve uygulamalardan kaçınılmalıdır, güven verici ortam mutlaka hazırlanmalıdır.

 Devleti yönetici makamlarında bulunanlar; sözlerine ve davranışlarına dikkat etmesi,  öfkelerine yenilmemesi ve hoşgörülü olması Devlet Adamı olmanın gereklerinden olduğunu unutmamalıdır.

5. Türk Milletinin tamamı kanunlar önünde eşittir, herkes vatandaşlık haklarından eşit şekilde yararlanmaktadır. Cumhurbaşkanlığından başlamak üzere bütün makamlara gelebilmektedir. Böyle bir durum varken, “sözde sorunlar oluşturma”yı ve ısrarla “etnik kimlikler” icat etmeyi iyi niyet ürünü olarak  yorumlamak mümkün değildir.Türkiye’deki sorunlar işsizliktir,geri kalmışlıktır, eğitim-öğretim yetersizliğidir, dinî bilgi yetersizliğidir ve hoşgörü eksikliğidir.

Bilebildiğimiz kadarı ile Türkiye’de 40 yıldan beri ekonomik paketler açılmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya projeler hazırlanıp uygulamaya konuluyor. Halen geri kalmışlıktan ve bölgelerarası dengesizlikten bahsediliyorsa bir yerde yanlışlık var demektir. Öncelikle yapılması gereken Türkiye’yi bir bütün olarak masaya yatırmak, âdil ve dengeli bir şekilde “Kalkınma Seferberliği” başlatmaktır. Yatırım için verilen kredilerin yerine harcanması, başka yerlere ve yurtdışına götürülmesi önlenmelidir. Yatırım için alınan   Teşvik Kredilerinin yerine harcamayandan/ yatırım yapmayandan mutlaka hesap sorulmalıdır. (Daha önce alınan teşviklerin ve kredilerin kağıt üzerinde veya temellerde  kaldığı ya başka bölgelere ya yurtdışına çıktığı ancak hiçbir yaptırım uygulanmadığı  bilinmektedir). 

  6. PKK bir terör örgütüdür ve ASALA’nın devamıdır. Bu böyle bilinmektedir. PKK ile Kürt kardeşlerimiz aynı kefeye konulmaktan kaçınılmalı; Terörist Başı da PKK da DTP de Kürtlerin temsilcisi olarak görülmemelidir. Bütün partilerin 72 milyon Türk Milleti’nin temsilcileri olduğu gibi Kürtlerin de  aynı derecede  temsilcileri olduğu vurgulanmalıdır.       

   Benim 40 yıldan bu tarafa Türk Milliyetçisi olan Ülkücü Kürt, Çerkez, Gürcü, Boşnak, Arnavut  gibi nice mücadele arkadaşlarım, dostlarım ve kardeşlerim vardır. Allah’ın izni ile kimsenin gücü bizim dostluğumuzu, kardeşliğimizi ve birlikteliğimizi bozmaya yetmeyecektir. Dün; Doğuluyu, Güneyliyi “Kürt”, “Kıro” diye aşağılayanların ve ayrıştıranların bu gün onların savunuculuğuna soyunması  sizlere garip gelmiyor mu, ufkunuzu açmıyor mu, düşündürmüyor mu? O halde gelin hep beraber düşünelim, “İşi kolay kılalım, sevelim, sevilelim dünya kimseye kalmaz” diyelim.

7. Türkiye’de herkes, Türk Milleti’dir. Bunun ispatı ve en yakın şahidi, 93 Harbidir, Balkan Harbidir, Çanakkale Zaferidir, Birinci Dünya Harbidir ve Kurtuluş Savaşı’dır. Birinci Dünya Harbinden sonra Araplar, Bulgarlar, daha önce Yunanlılar ayrıldılar. Ama bugün Türkiye’de bulunan ve Türk Milletini oluşturan hiçbir topluluk ayrılmadı ve ayrılmayı da düşünmedi. Çünkü Türkiye’de kalan,Kurtuluş Savaşını beraber veren ve günümüze gelen Türkiye’deki herkes,Türk Irkı’ndandır,Turanî’dir ve Türk Milleti’nin kendisidir.

 93 Harbi’nde, Balkan Harbinde, Çanakkale Zaferinde, Birinci Dünya Harbinde ve Kurtuluş Savaşında şu anda Türkiye’de bulunan herkesin ataları vardı. Onlar yan yana savaştı ya şehit oldu ya gazi kaldı.Onlar ve Bölücü Terör Örgütü tarafından şehit edilen Türk vatandaşı,askeri,polisi ve korucusu bugün mezarlarından kalksalar sıra ile “Ben de Türküm, Ben de Türküm, Ben de Türküm!” diye haykırırlar. Buna emin olun!...

              Evet !.. Ben de Türküm!..

 (Not: Bu Yazı,Kutlu Sesleniş isimli Aylık Fikir ve Kültür Dergisinin, 70.Sayısında, Ankara 2009, 17-25sayfaları arasında yayınlanmıştır).

 

 

 



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.