Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1793
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8167
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 233
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2000 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
CAMİ İLE CEM EVİ BİRBİRİNE ALTERNATİF DEĞİLDİR
Abdurrahman Küçük: “Cami ile Cem evi birbirinin alternatifi değildir”
Yerel seçimlerin de yaklaşmasıyla partilerin seçim kampanyalarında “açılımlar”la gündeme oturan Aleviler, siyasi partilerin oy hedefi haline getiriliyor. Hükümetin Alevi dedelerine maaş, Cem evlerine devletin maddi desteğinin sağlanması gibi “açılımlar”ı

Abdurrahman Küçük: “Cami ile Cem evi birbirinin alternatifi değildir”

Yerel seçimlerin de yaklaşmasıyla partilerin seçim kampanyalarında “açılımlar”la gündeme oturan Aleviler, siyasi partilerin oy hedefi haline getiriliyor. Hükümetin Alevi dedelerine maaş, Cem evlerine devletin maddi desteğinin sağlanması gibi “açılımlar”ı gündeme getirmesi,  Alevi taleplerinin hükümet tarafından doğru bir şekilde anlaşılmadığını ortaya koyuyor. Yerel seçimler öncesinde partilerin “Alevi açılımlarını” ve Alevilerin taleplerini, Eski MHP Ankara Milletvekili Prof. Dr. Abdurrahman Küçük ile konuştuk.

Sayın Küçük, Aleviler hakkında, yerel seçimlerin de yaklaştığı şu son dönemde “açılımlar”ın gündeme getirilmesi ve sanki bugüne kadar bu topraklarda Aleviler yaşamıyormuş gibi davranılarak, Alevilerin yeniden keşfi yapılıyormuşçasına her kafadan bir sesin çıktığı bu ortam hakkında sizin görüşleriniz nelerdir?

Bilindiği ve sorunuzda da yer aldığı gibi Alevîlik; son günlerde Türkiye gündeminin en önemli konusu olmuştur. Bunu doğrudan Yerel Seçimler ile ilişkilendirmek tek başına isabetli cevap olmayabilir. Ancak Yerel Seçimlerden bağımsız olarak görmek de mümkün değildir. Bu; Türkiye"nin siyasî gündemi ve dünyadaki gelişmeler ile ilgili bir konudur. Ama Türkiye"nin önde olan siyasî partilerin bu konudaki yaklaşımları kamuoyunda bu kanaati oluşturmaktadır. Hâlbuki Partilerin Türk Milleti ve Türk Milliyetçiliği felsefesine, Türk Milletini hangi ortak paydada buluşması gerektiği görüşüne, Parti Programlarına, Tüzüklerine, Seçim Beyannamelerine ve bu konuda yayınlanmış çalışmalarına bakmak gerekmektedir. Bu resmi belgelere bakılınca hangi partinin Türk Milleti"nin sorunlarına ve “Alevilik- Bektaşilik Konusu”na samimî olarak çözüm aradığı/önerdiği görülecektir. Genel ve Yerel Seçimlerden önce yoğun olarak gündeme getirilmesi kamuoyunda “Seçim Yatırımı”/“Seçim Açılımı” olarak yorumlanmasına yol açmıştır/açmaktadır.     

Alevilik Konusu"nun “yeniden keşif” gibi algılanmasının, her kafadan bir sesin çıkmasının, sorunların sıralanmasında ve sorunlar için önerilen çözümlerde de çeşitliliğin olmasının (her kafadan bir ses çıkması) birkaç temel sebebi vardır. Bunlar arasında;  bu konuya Türk Milleti"nin oluşumu ve ortak paydası çerçevesinde bakılamamasının, siyasî ve ideolojik politikaların dışında yaklaşılmamasının, Türk Milleti"nin menfaatinin/birliğinin-dirliğinin dikkate alınarak bilimsel ve kalıcı çözüm üretilmemesinin yanında konunun karmaşıklaştırılmasının da önemli rolü vardır. Çünkü Alevîlîk-Bektaşîlik; İslâm ve Türk Tarihi"nde en karmaşık/paradoksal hâle getirilen konulardan olmuştur.

Aslında Alevîlik; gelişim süreci dikkate alınılırsa, anlaşılması ve anlatılması zor ve karmaşık olmaması gereken bir konudur. Çünkü Alevîliğin oluşumu; dinî ve örfî değildir, siyasî ve dünyevîdir. Karmaşık/paradoksal olmasının başında isim konusu gelmektedir. Alevî kelimesi “Ali"ye ait olmak, Ali"ye mensup olmak” gibi anlamlar içermektedir. Ancak bu kelimeye İslâm Tarihi"nde ve Tasavvuf Edebiyatı"nda daha farklı ve geniş anlamlar yüklenmiştir. Bu anlamlar arasında “Hz. Ali"yi sevmek, saymak ve her konuda ona bağlı olmak” vardır. Günümüzde Alevîliğe; bu anlamların yanında, değişik bölgelerde ve ülkelerde başka anlamlar da yüklendiği dikkati çekmektedir. 

 Alevîlik; Hz. Ali"yi sevmek, saymak, ona bağlı olmak ve onun yaptıklarını yapmak olan  “İslâmî Anlayış”ın ortak adıdır. Hz. Ali"yi seven, sayan, ona bağlı olan ve onun işlediği fiilleri yapan Müslüman"a da “Alevî” denilmektedir.

Türkiye"deki Alevîlik-Bektaşîlik; ne İslâm"ın ilk dönemindeki “Şia” ile ne de genel olarak Şia karşılığında kullanılan “Alevîlik” ile ilgilidir. Türkiye"deki Alevîlik-Bektaşîlik, İran Alevîliğinden de Arap Alevîliğinden de farklıdır; hem oluşumu hem muhtevası hem de teşkilatlanması bakımından Türk Milleti"ne özgüdür. Bundan dolayı Türkiye"deki Alevîlik-Bektaşîlik, özet olarak “Türk Alevîliği/Bektaşîliği”dir. Bu oluşum; Türklerin İslâm öncesi inanç ve anlayışından getirdiği motifler ile İslâm anlayışının karmasıdır/sentezidir; “Eski Türk İnanç ve Gelenekleri”ni ortaya çıkararak İslâmî bir anlayışla yoğurma, “Türk"e özgü İslâmî anlayışla yorumlama” şeklidir.

Alevilerin devletten beklentilerini dile getirmeleri sırasında birbirinden çok faklı taleplerin dile getirildiğini gözlemliyoruz. Alevi yurttaşlarının devletten beklentilerini ana hatları ile bir de sizden dinleyebilir miyiz? 

Alevîlik-Bektaşîlik, günümüzde Türkiye"nin önemli meseleleri arasında yer almaktadır.  Anadolu"da hâkimiyet kurduktan bir müddet sonra Türkler, bir taraftan iç, diğer taraftan dış meselelerle karşı karşıya kalmıştır. Türk Milleti"nin tarihi boyunca savaşsız ve sorunsuz, barış ve huzur içerisinde geçen dönemi, ortalama olarak 25-30 yılı geçmemektedir. Bu tespit çerçevesinde Türk Tarihini, iç ve dış mücadeleler tarihi olarak nitelemek mümkündür. Günümüzde Türkiye"yi doğrudan olmasa da dolaylı olarak yakından ilgilendiren “savaşlar" ve her çeşit "bölücülük" faaliyetleri devam etmektedir. Bölücülük hareketleri dışarıdan teşvik edilmiş olsa da içeriden de buna uygun ortam hazırlanmakta ve destek verilmektedir. Türkiye"deki bu sorunlardan birini de "Alevîlik-Bektaşîlik" oluşturmaktadır. Alevîlik-Bektaşîlik; diğer bazı sorunlarda olduğu gibi dış ve iç boyutu bulunan ve “inanç temeli”ne dayandırıldığı için gelecekte daha da büyük sorunların habercisi olacağının sinyallerini veren bir konudur.

Türkiye"de günümüzde tartışılan Alevîlik-Bektaşîlik meselesini üç ana konu altında toplamak mümkündür. Bunlar; Cem Evlerinin Durumu ve İbadet Yeri Olarak Kabul Edilip Edilmemesi, Diyanet İşleri Başkanlığının Konumu ve Alevîliğin Temsili, Zorunlu Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersleri... Bu konuların önceliği ve muhtevası Alevî-Bektaşî Dinî Kimliği"nin tanınmasına veya grupların kendilerini tanımlama şekline göre değişmektedir. Bundan dolayı Alevîleri temsil ettiği iddiasıyla ortaya çıkan grupların, dernek ve vakıfların  “dinî kimlik” tanımı da, Alevîlik-Bektaşîlik tanımı da, Türk Tarihi"nde Alevîlik-Bektaşîlik için belirlenen yer de birbirinden farklılık göstermektedir. Bundan dolayı öne sürülen “ortak sorunlar” konusunda da, çözüm önerilerinde de örtüşme olmamıştır. Aynı “dinî köken”e mensup oldukları iddiasında olanların, aynı sorunlara farklı yaklaşmalarının ve çözümde de değişik önerilerde bulunmalarının temel sebebi; “Alevîlik-Bektaşîlik Dinî ve Kültürel Kimliği”nin farklı şekilde tanınmasıdır.  “Dinî ve Kültürel Kimlik” konusunda ortak bir zemin oluşturulamadığı sürece çözüm önerilerinde de netlik sağlanamayacağı ortaya çıkmaktadır.

Alevîlik-Bektaşîlik meselesine kalıcı ve kapsayıcı çözüm bulunması; Alevîlik-Bektaşîliğin ne olduğu veya ne olmadığı “Dinî Kimlik” kavramının netleşmesine bağlıdır. Bu bağlamda Alevîlik-Bektaşîlik; “İslâm"ın içinde mi, dışında mı; İslâm"ın kendisi mi,  alt birimi mi; mezhep mi, tarikat mı; Türk yorumu/anlayışı mı,  meşrep mi?” gibi sorulara muhatap olmaktadır. Bu sorulara cevap aranırken de; “Kuran ve Sünnete göre mi, Alevîlik-Bektaşîlik temel yazılı kaynaklarına göre mi; Sözlü Geleneklere göre mi, günümüzde yaşayan Alevîlik-Bektaşîlik olgusuna göre mi, Batı ve Akdeniz Alevîlik-Bektaşîlik Anlayışına göre mi, Doğu ve Güneydoğu Alevîlik-Bektaşîlik Anlayışına göre mi, İç Anadolu ve Karadeniz Alevîlik-Bektaşîlik Anlayışına göre mi?” aranacağı gündeme gelmektedir. Çünkü bu anlayışlar birbirinden farklılık göstermekte ve aralarındaki ortak paydanın  “Alevî-Bektaşî”  ismi olduğu dikkat çekmektedir.

Türkiye"deki Alevîlik Bektaşîlik sorunlarına yaklaşım bölgelere göre olduğu gibi “Ana Kollar”a göre de değişiklik göstermektedir. Ülkemizdeki Alevîler-Bektaşîler, genel olarak şöyle iki ana kola ayrılmaktadır: Ocakzadeler ve Bektaşîler. Ocakzadeler, ocakzade dedelere bağlıdır. Bektaşîler ise Dedeganlar(Çelebiler) ve Babaganlar şeklinde iki kola ayrılmaktadır. Ocakzadeler, Doğu Anadolu, Ege, Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde; Dedeganlar (Çelebiler), İç Anadolu, Karadeniz ve Marmara bölgelerinde; Babaganlar ise İç Anadolu, Ege, Akdeniz, Karadeniz ve Marmara bölgelerinde yaşamaktadır.               

Türkiye"deki Alevîlerin-Bektaşîlerin bir kısmı, özellikle büyük şehirlerde ve Batı ülkelerinde dernek, dergâh ve vakıf şeklinde teşkilatlanmışlardır. Bu sivil oluşumların öne çıkanlarının ve yaygın olanlarının başında;  Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtma Dernekleri ile Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, CEM Vakfı  (Cumhuriyetçi Eğitim ve Kültür Merkezi), Ehl-i Beyt Vakfı, Karaca Ahmet Sultan Vakfı, Semah Kültür ve Araştırma Vakfı, Alevî-Bektaşî Eğitim-Kültür Vakfı gelmektedir. Ülkemiz Alevî-Bektaşî  toplulukları tarafından dergâh olarak nitelendirilen önemli  merkezler de; Hacı Bektaş Dergâhı, Abdal Musa Dergâhı, Sücaettin Veli Dergâhı, Karaca Ahmet Sultan Dergâhı ve Şahkulu Sultan Dergâhı"dır.

Hacı Bektaş Veli Kültür ve Tanıtma Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri; Alevîliği-Bektaşîliği “Anadolu"nun otantik öğretisi” olarak görmektedir. Buna karşılık CEM Vakfı ve Ehl-i Beyt Vakfı gibi oluşumlar ise Alevîliği-Bektaşîliği  “İslâm`ın Özü” ve  “İslâm`ın Türk Yorumu” olarak kabul etmektedir. Bu gruplandırma geneldir ve tanımlara yüklenilen anlamlar da değişebilmektedir. Belirtilen dernek ve vakıflara bağlı veya ayrı bazı dernek ve vakıfların bunlarla örtüşen veya ters düşen yorumları/yaklaşımları ve uygulamaları vardır. Dinî anlayış ve kimlik konusundaki farklılıklar, temel alınan kaynaklarla ilgilidir. Alevîlerin-Bektaşîlerin bir kısmı Alevîliğin Yazılı Kaynaklarını referans alırken, bir kısmı "Sözlü Geleneği ve Yaşayan Kültürü" esas almakta, diğer bir kesim ise hem Yazılı Kaynakları hem de sözlü gelenekleri/yaşayan kültürü temel kabul etmektedir. Bu kabuller ve referans alınan kaynaklar; Alevîlik-Bektaşîlik konusuna yaklaşımı da etkilemektedir. Dinî tecrübe, dinî yaşayış ve anlayış; Ocakzadeler, Çelebiler ve Babaganlar arasında da farklılık göstermekte, dinî yaşayış ve anlayışın bu gruplar arasında da tam olarak örtüşmediği dikkati çekmektedir.

Türkiye"deki Alevîler-Bektaşîler arasında “dinî kimlik” tanımında netleşmenin olmamasında 1517 yılından bu tarafa takip edilen resmî Devlet politikasının da rolü büyüktür. Fatih ile Uzun Hasan arasında meydana gelen 1473 tarihli Erzincan-Otlukbeli Savaşı"nda "su yüzüne çıkan"  ve 1517 Çaldıran Savaşı ile belirginleşen bu Sorun"a uygun ve yerinde çözüm üretilmemesi; konunun derinleşerek, “iç ve dış tahriklere açık bir alan” olarak günümüze gelmesini sağlamıştır. Günümüzde de bu meseleye köklü, uygun, makul ve kalıcı bir çözüm bulunamaz ise gelecekte çok daha tehlikeli boyuta ulaşması ve çözümsüzlüğe doğru gitmesi ihtimal dâhilindedir.

Alevi Bektaşi Federasyonu öncülüğünde Ankara Sıhhiye Meydanı"nda gerçekleştirilen Alevi mitinginden sonra, AKP hükümetinin yaklaşan yerel seçimleri de dikkate alarak “Alevi açılımı”nı yeniden gündeme getirdiğini gözlemliyoruz. AKP"nin, Alevi kökenli Milletvekili Reha Çamuroğlu ile başlattığı “Alevi açılımı” sürecindeki tüm gelişmeleri değerlendirdiğinizde bu açılım hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Benim bu konulardaki genel kanaatim; Türkiye"de bir sorun varsa, Türk Milleti"nin kendi içerisinde bir meselesi varsa bunların dışarının dayatması ile AB Raporlarında yer alması veya mitingler ile değil Türk Milleti"nin özellikleri dikkate alınarak, bölücülüğe götürecek isteklere fırsat verilmeden, ortak bir zeminde ve “Millî Model”de çözülmesi yönündedir.

AKP; iktidara geldiği 2002 yılından beri “bazı açılımları” dillendirdi, hatta Türkiye"yi bölmeye götürebilecek bazı “alt kimlik” söylemlerine sarıldı. Ancak bunların uygulamaya konulmasının tehlikeleri fark edildi ki dönüş yapıldı; Tek Devlet, Tek Millet, Tek Bayrak söylemleri öne çıkarıldı. “Alevîlik Meselesi” de dillendirilen konular arasında idi. Büyük çoğunlukla iktidara gelindiği 2002 yılından 2007 yılına kadar ciddi sayılabilecek bir atılıma rastlanmadı. 2007 Genel Seçimler öncesi bazı kesimlerce bu konu hatırlatılınca ve gündeme getirilince Alevî olarak bilinen birkaç isim Milletvekili listelerine konuldu, “Genel Rüzgâr”ın etkisi ile alt sıralardaki bu isimlerden 4-5 tanesi Milletvekili seçilebildi. Reha Çamuroğlu, Hüseyin Tuğcu bunlar arasındadır.

Reha Çamuroğlu"nun,  Başbakan Recep Tayip Erdoğan"ın Alevîler ile ilgili danışmanı olduğu ve Alevilik-Bektaşîlik konusunda somut bir gelişme olmadığı gerekçesiyle bu görevinden ayrıldığı basına yansımıştı. Bundan sonra Muharrem Ayı dolayısı ile lüks otellerde yemek verildi, konuşmalar oldu ama sonuçta bir şey çıkmadı. Bu konuda bazı çalışmalar yapıldığı duyuldu; “ses var ama görüntü yok” misali günler gelip geçti. Bu süreçte belirttiğiniz miting yapıldı. Mitingde Türkiye"deki bütün Alevî-Bektaşî kesimi / kuruluşları yer almadı. Burada da amaç ve yöntem ayrılıkları ortaya çıktı. Buna rağmen bazı talepler dile getirildi. Hükûmet, bu konuda bir şeyler yapma gereği duydu ve bazı çalışmalara girişildi. Bu dönemde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Bey"in, Alevîlik konusunda,  samimî ve siyasî hesap dışı açıklamaları oldu. Bahçeli"nin bu açıklamasından sonra Başbakan Erdoğan"ın destek bulmanın veya insiyatifi elden kaçırmanın endişesi ile olacak ki bazı açıklamalarda bulundu ve Mitinge katılmayan CEM VAKFI başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan ve ekibi ile İstanbul"da bir araya geldi. Bu buluşmada konuşulanların içeriği hakkında basına yansıyanlar dışında bir şey bilinmemektedir ve basına yansıyanlar da bilinen şeylerdir.

Ben bu kadar gelişmeler üzerine kalıcı ve köklü bazı çözümler bulabilecek adımlar atılmasını bekliyordum. Bu kalıcı ve köklü çözüm de hem Türk Milletinin birliğine hem İslâm Dinine zarar verecek ve   “yeni kimlik” oluşumuna götürecek çözüm olmamalı; “ortak kültürün ve aklın ürünü” çözümler olmalıdır. Bu konuya çözüm;  siyasî ve ideolojik bakışların dışında, Millî Model"de çözümler olmalıdır.

Özellikle dini konularda AKP"nin “açılımları” ile Alevi temsilcilerinin taleplerinin örtüşmediği ortaya çıkıyor. “Açılım” ya da “talepler”de ısrar etmek yerine, ortak paydalar belirlenip uzlaşı sağlanamaz mı?

AKP"nin açılımları ile Alevî temsilcilerinin taleplerinin örtüşmediği doğrudur. Bunun bana göre üç sebebi vardır. Biri; Alevî temsilcilerinin taleplerinde birlik olmaması ve taleplerin bazılarının üniter yapıya zarar verebileceği endişesidir. Diğeri; “AKP Temel Kadrosu”nun yetişme tarzı, yetiştikleri “Milî Görüş Ortamı” ve tabanın anlayışıdır/ baskısıdır. Üçüncüsü de Avrupa Birliği"nin dayatmaları ve İlerleme Raporlarına giren yaklaşımlardır. Dışarıdan benim anladığım ve ulaştığım kanaat; AKP Yönetimi"nin bu üç baskı arasında kalması;  “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali kıskacında olması yönündedir. Onun için işin zamana bırakıldığı ve “zaman en iyi ilaçtır” yaklaşımının güdüldüğü anlaşılmaktadır.

          Bu konuda çözüm; Türk Kültürü Ortak paydasında buluşmak gibi görünmektedir. Çünkü Türkiye"deki Alevîlik –Bektaşîlik Türklere özgüdür. Dış ve iç bazı çevrelerin iddia ettiği gibi Türkiye"deki Alevîlik-Bektaşîlik diğer dinlerden etkilenmemiştir. Diğer dinlerde var olan bazı inanç, anlayış ve uygulamaların Alevîlikte de olması sebebiyle o dinlerden etkilendiğini ileri sürmek bilimsel verilere ve Dinler Tarihi bulgularına aykırıdır. Çünkü bu benzerlikler, etkilenmekten daha çok, Dinler Tarihi Bilimine göre  "paralelizm"dir. Farklı yerlerde, farklı zamanlarda ve farklı dönemlerde insanların, birbirinden habersiz olarak benzeri şeyleri düşünmesi ve bunu kendi kültürüyle bütünleştirip kendi ifadesiyle sunması karşılaşılabilen bir durumdur.

Milletler, herhangi bir dini, kendi inanç ve kültürü çerçevesinde kabul etmektedir. Sonradan kabul edilen din, eski inanç ve geleneklerin olumlu esasları üzerine oturmaktadır. Bu süreçte toplumlar, sonradan kabul ettiği dinin kurallarıyla çatışan inanç, gelenek ve göreneklerini ya terk etmekte ya da yeni dine uydurarak devam ettirmektedir. Bu konuda yüzlerce örnek vardır. Ben, burada bu örneklerden sadece birine dikkat çekmek istiyorum. Belki bu örnek ve bu yorum, ilk defa, bu röportaj vesilesi ile burada dile getirilmiş olacaktır. Bu örnek Tavşan ile ilgili anlayıştır/inanıştır. Bilindiği gibi Tavşan; Türkiye"nin belirli yöresindeki Türkmen Alevîlerin bir kesiminde yenilmemektedir ve uğursuz sayılmaktadır. Yenilmemesinin ve iyi görülmemesinin sebebi olarak da İslâmî bir yorum yapılmaktadır. Bu yorumlar arasında; Hz. Ali"nin kedisine benzemesi, “aybaşı” olması ve bunlardan dolayı “necis” sayılması vardır. Bu anlayışın kaynağının Orta Asya ve Totem anlayışı olduğu anlaşılmaktadır. Orta Asya ve Altay Türkler arasında (örnek olarak Tatar ve Teleüt Türk boylarında) Tavşan Totem"dir. Totemler de Tabu"dur ve bundan dolayı dokunulmazdır, yenilmezdir. Kanaatime göre İslâm öncesi Totem"i Tavşan olan Türk boyları, bunu İslâmîleştirmiş ve kendilerine özgü yorumlar ile günümüze getirmişlerdir.

Türklerin toptan İslâm"ı kabul etmesinde “Eski Türk İnanç ve Örf Motifleri”nin rolü büyük olmuştur. Bu oluşum sürecinde İslâm"a uygun olmayanlar İslâm"a uydurulmuş ve aykırılığı açık olanlar atılmış; İslâm"a aykırı olmayanlar ise “örf” olarak yaşatılmıştır. Örf kabilinden olan esaslardan hareket eden Ahmet Yesevî; Türklere anladıkları dille, “millî motifler” ile İslâm"ı anlatmış ve “Türk Kültürü merkezli yorumlar”a ağırlık vermiştir. Bu yöntemle Ahmet Yesevî, İslâm ile Türklüğe ait bazı unsurları birleştirerek / bütünleştirerek  “Türk İslâm Anlayışı”nı oluşturmuştur.

Ahmet Yesevî"nin  “Hikmetleri”nin fikir yönünü Kuran ve Sünnet, şekil yönünü de “millî unsurlar” oluşturmuştur. Onun “Tasavvuf Anlayışı”nda bu iki “unsur”, bazen iç içe, bazen de yan yanadır. Yesevîlik, önce Seyhun çevresinde, sonra bütün Türkistan"da hızla yayılıp yerleşmiş ve zamanla da Seyhun ötesindeki  “Bozkırlar”a kadar genişlemiştir. Bu İslâm Anlayışı/Yaklaşımı, XIII. Yüzyılda da Ahmet Yesevî"nin halifesi kabul edilen Hacı Bektaş Veli vasıtasıyla Anadolu"ya taşınmıştır. Hacı Bektaş Veli"den feyz alan ve onun anlayışına benimseyen insanlar  “Bektaşîlik”i oluşturmuşlar ve bu anlayışı yaşayıp yaşatanlar da "Bektaşî" olarak anılmıştır. Hacı Bektaş Veli, Ahmet Yesevî"nin inanç ve anlayışı üzeredir. Her ikisinin kaynağı/referansı da Kuran-ı Kerim ve Hz. Muhammed"dir. Yesevî"nin “Divan-ı Hikmet”i ile Hacı Bektaş Veli"nin “Makalat”ı, Kuran ve Hz. Muhammed"in Sünneti"nden beslenmiştir

Türk Milletine ait geçmiş bazı değerlerin, gelenek ve göreneklerin yaşatılarak günümüze getirilmesinde, kendilerini "Alevî-Bektaşî" olarak niteleyen Müslüman Türk kitlesinin katkısının büyük olduğu bilinmektedir. Türk Dili"nin yaşatılmasında da "Alevî-Bektaşî Deyişleri"nin ve dualarının(Gülbank) rolünün büyüklüğü kabul edilmektedir. Bunun yanında Alevî ve Sünnî Türkler, yaklaşık 1200 yıldan bu tarafa beraber yaşamış ve aralarında ciddi sayılabilecek olaylar olmamış; aynı kültürün, aynı dinin, aynı değerlerin ve aynı Türk Milletinin ayrılmaz parçaları olmuşlardır.

Tarihin bir döneminde meydana gelmiş ve Türklerin içinde yer almadığı bazı olayların tarafı gibi gösterilme gayretlerinin bir yana bırakılması, karşılıklı hoşgörünün öne çıkarılması, sıkıntılara beraber göğüs gerilmesi, güzelliklerin birlikte yaşanması, birliğin ve bütünlüğün korunması, dirlik ve düzenlik ile gelişmişliğin ve kalkınmışlığın sağlanması günümüzdeki ortaklaşa gerçekleştirilecek önceliklerdir. Dünyada “diyalog dönemi” yaşanmakta ve “Dinlerarası Diyalog” gündemde tutulmaktadır. Ortak paydaları oldukça az olan topluluklarla diyalogun önemsendiği böyle bir dönemde müşterekleri % 95"lerde olan Alevîsi ile Sünnîsi ile Türk insanın öncelikle kendi içerisindeki diyalogu gerçekleştirmesi, sorunlarını başkalarına bırakmadan çözmesi gerekmektedir. Sorunlara birlikte makul çözüm bulmak; iç ve dış odakların, “ajan provakatörler”in de oyununu boşa çıkaracaktır. Bu durum da sorunların, ortak paydanın ve kalıcı çözümlerin ortaya konmasına bağlıdır.

AKP dışında sağ çizgide yer alan partilerin, özellikle MHP"nin, Alevilerin talepleri konusunda bir açılım düşüncesinde olduğunu Devlet Bahçeli"nin bu konudaki demeçlerinden çıkarabiliyoruz. Alevi yurttaşların Anadolu topraklarının Türkleşmesinde tarihi rolünü de değerlendirdiğimizde MHP"nin bugüne kadar Alevilerle arasında hep bir mesafe olması ve bugün MHP"nin bu mesafeyi kaldırma çabaları hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? 

Sayın Gökbulut, öncelikle sorundaki bir ifadeyi, yanlış anlaşılmış ve yanlış anlaşılacak olan bir anlayışı/ifadeyi düzelterek cevaplamak istiyorum. Bu ifade/anlayış “…MHP"nin bugüne kadar Alevilerle arasında hep mesafe olması ve bugün MHP"nin bu mesafeyi kaldırma çabaları…”  şeklindeki ifadedir. Bu ifade, doğru değildir; dış ve iç bazı odakların ısrarla MHP"yi Alevîlere, Alevîleri de MHP"ye özellikle Türk Milliyetçiliğine karşı gösterme oyunlarının/politikalarının bir ürünüdür. Kesinlikle MHP"nin, Türk Milliyetçiliğinin Alevîlere karşı olumsuz bir politikası olmamıştır. MHP; hep Alevîlerin Türklüğünü, Müslümanlığını ve Türk Milleti"nin temel öğesi olduğunu vurgulamış, kurulduğundan beri en yetkili organlarında Alevîlere yer vermiştir.  Bunu ben,1965 yılından beri merhum Alparslan Türkeş ve yakın bazı arkadaşları ile tanışmamdan, o günden beri Türk Milliyetçiliği felsefesini benimsemiş olmamdan ve ilgilenmemden dolayı biliyorum. Zaten tersinin olması yanı Alevîleri dışlaması demek Ziya Gökalp-Atatürk çizgisini benimseyen, Türk Milliyetçiliğini Orhun Abidelerine kadar geri götüren ve Anadolu"nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması sürecini benimseyen Türk Milliyetçiliğini inkâr olur. Böyle bir inkâr da Türk Milliyetçiliğini temel felsefe yapmış siyasî oluşum olan bilinen Milliyetçi Hareket Partisi"ne de aykırı olur ve kendini inkâr anlamına gelir. Geçmişte Kahramanmaraş"ta, Erzincan"da, Çorum"da yaşanan talihsiz olaylar tamamen dış kaynaklıdır ve “provokatif” olaylardır, tezgâhtır. Zaten bu güne kadar gerçek faillerin bulunmaması ve bir müddet önce faillerinin yabancılar olduğunun basında da yeralması Türk Milleti için nasıl tehlikeli oyunlar oynandığını, Alevîsi ile Sünnisi ile Türk Milletinin sağduyusu, akl-ı selimi ile bu tür provokatif oyunları nasıl boşa çıkardığını ortaya koymaktadır.

Bu soru dolayısı ile Milliyetçilikten ve Türk Milliyetçiliğinden ne anladığımızı, bu konudaki tarihî süreci ve bu süreçte Türk Milletine bakışımızı ortaya konulursa konu ve Devlet Bahçeli"nin Alevîler açılımı daha iyi anlaşılacaktır.

Günümüzde Türkiye"de,  Ortadoğu"da ve dünyada önemli gelişmeler/olaylar olmaktadır. Ateş çemberi içerisine alınmış Türkiye; içeride bölücülerin ve “yabancı ajanlar”ın cirit attığı, dışarıda “köşeye sıkıştırılmış”  bir ülke konumuna gelmiştir. 

Her gün, ortalama, Türkiye"de 3-5 insanımız şehit olmakta, yakın komşumuz Irak"ta, Filistin ve Lübnan"da binlerce insan can vermektedir. Hem ülkemizde hem Ortadoğu"da hem de dünyada olanlar karşısında hakem olacak, akıllı ve kalıcı çözüm üretecek, ağırlık koyacak güçlü ve etkili ülke konumundaki Türkiye; basiretli ve geçmişi “iyi okuyup” geleceği değerlendirecek “yönetim kadrosu”ndan yoksun bulunmaktadır. Olanlar karşısında AKP Hükûmeti; günü kurtarmak ve tabanına mesaj vermek amacıyla propagandaya yönelmiştir. Bu gelişmelerin AKP İktidarının “tutarsız, beceriksiz, omurgasız ve tavizkâr”  tutumundan ve yönetim anlayışından kaynaklandığı “genel kanaat” haline gelmiştir.

Aslında olanlar ve Hükûmet edenlerin özellikle 1970"li yıllardan beri savundukları düşünceler ile işbaşına geçtikten sonra yaptıkları uygulamalar; düşünen, bilen ve olacakları sezen “aklıselim sahibi insanları” endişelendirmiştir.  Türkiye"nin ve Türk Milleti"nin geleceğinden endişe duyanlar ile günümüzdeki gelişmelerin Türkiye"yi tehlikenin eşiğine getirdiği kanaatine ulaşan değişik kesimler, farklı toplum grupları ve Türk Milleti"nin hâkim çoğunluğu; 73 milyon Türkiye nüfusunun “omurgası ve ortak buluşma noktası” olan Türk Milliyetçiliği"ne yöneltmiştir.

Günümüzdeki gelişmeler ve hissedilen endişeler; Türk Milleti"ni bir bütün olarak görenlerin ve bu bütünlük içinde kalkınmasını/gelişmesini isteyenlerin birlikte hareket etmesini zorunlu kılmaktadır. Çünkü Türk Milliyetçiliği, o ülküyü benimsemiş kimseye, meseleleri “bilim, akıl ve sağduyu” üçgeninde değerlendirme sorumluluğu yüklemektedir. Günümüzde yetkili mevkilere ulaşmış bazı kişilerin, birtakım yazarların ve bazı sivil toplum örgütlerinin mensubu insanların ısrarla Türk, “Türk Milleti” diyememesinin; “Türk Milliyetçiliğine savaş açmaları”nın; bilerek veya bilmeyerek ırkçılık ile milliyetçiliği birbirine karıştırmalarının altındaki “gerçek niyet”in çok iyi bilinmesi gerekmektedir.   Etnik ayrımcılık yapanların, “azınlık ırkçılığı” peşinde koşanların, “bölücülüğü temel yaklaşım sayanların”; herkesi kucaklayan ve bütünleyen Türk Milliyetçiliğini anlamaması ve milliyetçilere karşı “şer cephesi” oluşturması normal karşılanabilir. Ancak bazı yazarların sembollere, bazılarının da Türk Milleti"nin tamamını kucaklayan, Ziya Gökalp ile başlayıp Atatürk ile uygulamaya konulan anlayışa, acımasızca ve “belirli bir kesime mesaj vermek veya muhalefet etmek gayesiyle” tavır aldıkları da dikkatlerden kaçmamaktadır.

Günümüzde, tartışmaların bir kısmı Millet, Milliyetçilik ve Türk Milliyetçiliği  gibi  terimlere yüklenen anlamlardan kaynaklanmaktadır. Bunun için öncelikle bu terimlerin tanımından yola çıkmak gerekmektedir.          

Türk Milliyetçileri; Türkiye"de ve Türkiye dışında yaşayan, bu millete mensup olma bilincini taşıyan ve Türk Milleti demekten korkmayan herkesi “kucaklamakta ve kardeş bilmektedir”. Bunların birlik ve bütünlük, barış ve huzur içinde yaşamalarını, kalkınmalarını sağlamak, Türk Milliyetçilerinin amaçlarındandır.

Yaşadığımız olaylar ve Türkiye üzerine oynanan oyunlar; Türk Milliyetçiliğinin ve Türk Milliyetçilerinin önemini eskisinden daha çok ortaya koymuştur. Ülkemizde ve çevremizde yaşananlar; Türk Milliyetçilerinin bir araya gelmesini ve “aynı çatı” altında buluşup yollarına devam etmesini zorunlu kılmaktadır. Çünkü atalarımızın bize emanet bıraktığı Türk Yurdu üzerinde “kara bulutlar” dolaşmaktadır. ABD elçilerinin, AB Komiseri"nin, İngiltere Prensi"nin ve bazı “Batılı Yetkililer”in “Mardin-Diyarbakır -sevdası” ve “yeni kimlikler oluşturma gayretleri” bile tek başına Türk Milleti"nin ve Türk Milliyetçilerinin daha dikkatli olmaları için yeterli bir sebep olmalıdır. 

Günümüzde Türk Milliyetçiliği, Türkiye"de yaşayanların olduğu kadar, Türkiye dışındaki 300 milyon Türk"ün de “ortak felsefesi”dir.  Türkiye"deki 73 milyonu kucaklayan Türk Milliyetçiliğinin temsilcisi olan siyasî oluşumun da MHP olduğunu bilmeyen yoktur. Bundan dolayı MHP, Türk siyasetinde merkezde bir partidir. Bu merkez de 73 milyon Türk Milleti"dir ve Türkiye"de yaşayanların tamamıdır.         

Birikim Dergisi"nin 1995 yılındaki Özel Sayısı"nın Önsözünde yer alan “...Eğer Türkiye"deki azınlıklar birliktelik oluşturmazlarsa Türk Kültürü içinde eriyeceklerdir” mealindeki “öneri(!)”yi gerçekleştirmek için “kolları sıvadıkları” unutulmamalıdır. Türkiye"nin ve Türk Milleti"nin içinde bulunup kendini “başka bir köke, başka bir millete mensup hissedenler” bilmeli ki; Türk Milleti, bir bütündür ve bu düşüncede olanları “provokatör” olarak görmektedir, onların oyunlarını boşa çıkaracak kararlılıktadır. Buna en güzel örnek ve “azınlık sevdalıları”na en anlamlı cevap “Boşnak” olarak nitelendirilen Balkanlı Türklerden gelmiştir. Onlar, azınlık olmayı reddetmiş ve Türk olmakla iftihar ettiklerini bütün dünyaya ilan etmişlerdir. Daha azınlık meselesi bu kadar gündemde değilken, 21-24 Ekim 1996 tarihleri arasında İstanbul"da yapılan II. Avrasya İslâm Şûrası"nda Sancak Müftüsü mealen şöyle demişti: “Ben Boşnak"ım, ama Türk"üm. Yugoslavlar, bize "siz Türk değil Boşnaksınız ve Türkler sizi zorla Müslümanlaştırmışlardır" diyorlardı. Biz de onlara "Hayır, biz Türküz" diyorduk. "Ne zamandan beri Türksünüz" diye soruyorlardı. Biz de onlara "Kalu Bela"dan beri Türküz" cevabını veriyorduk. Biz Boşnak"tık, ama Türk"tük. Çünkü biz Türk Kültürüyle Müslüman"dık ve kendimizi Türk hissediyoruz. Biliyoruz ki kimliğimiz, Türk Kültürü ile oluşmuştur. Bu kimlikten bizi kopararak yok etmek istiyorlar...”  Bu net tavır, “azınlık ırkçılığı” yapanlara en güzel ve anlamlı cevap değil midir?   Azınlık ırkçılığı ve bölücülük peşinde koşanlar bazen “ırk”ı, bazen “dinî inanışları”, bazen “bölge”yi, bazen de akıllarına gelen her şeyi kullanmakta bir mahzur görmemektedirler. Yüzde 99"u özbeöz Türk ve Müslüman olan “Türkiye Alevîleri/Bektaşileri”ni azınlık gösterme düşüncesinde olan “dış ve iç odaklar”ın iyi niyetli olmadıklarına, art niyet taşıdıklarına bu yaklaşım yeter bir örnek olmalı ve herkesin gözünü açmalıdır. 

Tarihî süreç içerisinde millet terimi farklı tanımlanan ve değişik şekillerde yorumlanan terimlerden biridir. Çünkü her toplum, millet tanımını kendi özelliklerini dikkate alarak yapmıştır. Almanlar ile Slavlar din ve dili, Fransızlar arzu ve iradeyi, İtalyanlar dil ve coğrafyayı milletin oluşumunda temel almışlardır. Türkiye"de yapılan millet tanımları da din ve dil, soy -sop, coğrafya ve kültür ağırlıklıdır. Bu çeşitli tariflerden biri de Türkçülüğün Esasları"nın yazarı Ziya Gökalp"e aittir.

Gökalp, milleti şöyle tarif etmektedir: “Millet; lisanca, dince, ahlâkça ve bediîyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir”(Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Ankara 1986,s.18). Gökalp, bu tanımını açıklarken, maneviyatın, mefkûrenin ve terbiyenin önemine vurgu yapmıştır. Bu yaklaşımını da şöyle açıklamıştır: “...Memleketimizde vaktiyle dedeleri Arnavutluk"tan yahut Arabistan"dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunlar Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk mefkûresine çalışmayı itiyat etmiş görürsek sair milletdaşlarımızdan hiç tefrik etmemeliyiz. Yalnız saadet zamanında değil felâket zamanında da bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizden hariç telâkki edebiliriz. Hususiyle, bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakârlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler ifa etmiş olanlar varsa, nasıl olur da bu fedakâr insanlara "siz Türk değilsiniz" diyebiliriz. Filhakika, atlarda şecere aramak lâzımdır, çünkü bütün meziyetleri sevk-i tabiîye müstenit ve irsî olan hayvanlarda da ırkın büyük bir ehemmiyeti vardır. İnsanlarda ırkın içtimaî hasletlere hiçbir tesiri olmadığı için şecere aramak doğru değildir. Bunun aksini meslek ittihaz edersek, memleketimizdeki münevverlerin ve mücahitlerin birçoğunu feda etmek iktiza edecektir. Bu hal câiz olmadığından "Türküm" diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur” (Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s.18-19).  

Gökalp"ın anlayışını, yapılmış çeşitli tarifleri, günümüzün şartlarını, gelişmeleri ve stratejik konumu, dış ülkelerin ve “Şarkiyatçıların/dinî ve siyasî misyonerlerin” oyunlarını da dikkat alarak Millet"i şöyle tarif ediyorum: “Millet; ortak değerler ve ülküler etrafında, belirli bir inanç, dil, fikir ve kültür etrafında oluşmuş şuurlu bir topluluktur”.(Bu tanımı kısaca ifade edersek “millet; ortak değer ve ülküler etrafında oluşmuş bilinçli bir topluluktur”). Bu bilinçli toplumun oluşmasında; ortak değerlerin ve ülkülerin taşıyıcısı dilin önemli yeri vardır. Türk Milleti için bu dil de Türkçedir.  

Millet tarifimizde iki temel hususa vurgu yapılmıştır. Bunlardan biri ortak değerler, diğeri de ortak ülkülerdir. Din/İslâm, tarih, örf ve âdetler, kültürel değerler, kahramanlık duygusu, ahlâk anlayışı, iyilik ve fazilet hissi gibi hususlar Türk Milletinin ortak değerlerindendir. Bir devlete ve bir vatana sahip olma, huzur içerisinde bir arada yaşama, sosyal refah seviyesine ulaşma, inanç ve geleneklerini yaşatma, bilim ve teknikten iyi şekilde yararlanma, millî kimlik ve kişiliğini koruma, hür ve onurlu olarak yaşama isteği de ortak ülkülerdendir. 

Genel olarak, milleti yüceltme, yükseltme, ileri götürme, refah ve huzur içinde yaşatma, diğer milletler arasında saygın bir duruma kavuşturma ülküsü de milliyetçiliktir. Türk Milletine özgü olan milliyetçiliğin adı da, Türk Milliyetçiliği"dir. Her milletin milliyetçiliği, kendi adını ve damgasını taşımaktadır. Bundan dolayı Türk Milliyetçiliği, Türk Milletinin adını ve damgasını taşımak zorundadır. Türk Milleti; Türkçe ve Türk Kültürü etrafında din, tarih, örf ve âdetlerle oluşmuş bilinçli bir topluluktur. Çünkü Türk Milleti ifadesiyle; dini, dili, tarihi, örf ve âdetleri bir olan; kendini Türk Milletine mensup sayan; başka bir millete mensubiyet bilinci ve özlemi duymayan; kendini Türk hisseden ve “Türk"üm” demekten çekinmeyen herkes kastedilmektedir. Bu ölçüye, Türkiye"de yaşayan, dini ve kökeni ne olursa olsun, ortak değer ve paydaları olan herkes girmektedir.

Geçmişte de günümüzde de Türk Milleti ve Türk Kimliği; temel kimliktir,  bölünmenin ve parçalanmanın önündeki en önemli kalkandır, her şeyi ve herkesi sarıp kucaklayan sıcak bir bağdır. Türk Kimliğinden başka bir kimlik aramanın, kasıtlı veya başkalarını yıpratmak gayesi ile kapsayıcı ve kucaklayıcı tanımları farklı noktalara çekmenin,  bölücülerin işine yaradığı ve yarayacağı unutulmamalıdır. Çünkü dünyada hemen hemen saf ırk olmadığı gibi tek başına ırkın milleti oluşturmaya ve tanımlamaya yetmediği de göz ardı edilmemelidir. 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti"ni, Türk Milleti esası ve Türk Milliyetçiliği temel felsefesi üzerine kuran, “Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk Milliyetçisiyiz” diyen Atatürk; yıllarca horlanan, itilip kakılan, Anadolu"yu yurt kılan “ana unsur” için ortak payda olarak “Türk Kültürü”nü kabul etmiş ve “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” sözüyle herkesi içine alacak (efradını cami, ağyarını mani) bir tanım yapmıştır. O, yıllarca Türk Kimliği"nden “utanır konuma getirilmiş” Türk Milleti"ni,  “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözüyle onurlandırmış ve genel çerçeveyi de belirlemiştir.

Atatürk"ü ve onun görüşlerini Türkiye"de en iyi anlayanlardan biri de Merhum Başbuğ Alparslan Türkeş"tir. Türkeş, Atatürk geleneğinin temsilcisi olmuş ve onun başlattığı anlayışı siyaset zeminine taşımıştır. Türkeş"in Türkçülük ve Türk Milliyetçiliğine bakışı da şu ifadelerinde özetlenmiştir: “Türkçülük, Milliyetçilik anlayışımız; manevî şuurlanmaya dayanır. Bu temel üzerinde Türklük şuuruna erişmiş, samimî olarak "Ben Türküm" diyen herkes Türk"tür. Türkçülük ve Türk"ün tayininde, sapık ölçülere, özellikle mezhepçiliğe, coğrafyacılığa, laboratuar ırkçılığına inanmıyoruz.  Başka milletleri küçük gören, dünya barışını tehlikeye koyan antropolojik ırkçılık, Türk Milliyetçilik ülküsünün dışındadır. Milliyetçilik anlayışımız; maneviyatçı, akılcı, demokratik,  çağdaş milliyetçiliktir...”(Alparslan Türkeş, Temel Görüşler,  İstanbul 1975,s.23).

Çerçevesini çizdiğimiz Türk Milliyetçiliği, aynı zamanda, İslâm"da da istenen milliyetçiliktir. Türk Milliyetçiliğine karşı olmak İslâm"ı iyi anlamamak demektir. Çünkü Türk Milleti"nin %98"i İslâm"ı; isteyerek ve bilerek, kendi inanış ve yaşayış tarzı ile örf ve âdetlerine uygun görerek, kimliğinin ve benliğinin korunmasına imkân tanıdığını fark ederek, din olarak kabul etmiştir. Türkler, İslâm"ı kabul etmekle de kalmamış, İslâm"ın yayılması ve korunması yolunda canını ve malını feda etmekten çekinmeyen yegâne millet olmuştur. Günümüzde her türlü “milliyetçiliğe” hatta “ırkçılık”a İslâm adına yeşil ışık yakanlar ve teşvik edenler, Türk Milliyetçiliği söz konusu olunca İslâm dairesini daraltmakta ve onu İslâm"a aykırı göstermek için büyük gayret sarf etmektedirler. Türk Milliyetçiliğine karşı yıllarca devam ettirilen olumsuz tutumun ne kadar kasıtlı olduğu, kendi  “gerçek niyet ve kimliklerini saklamak” için İslâm"ı kalkan olarak kullandıkları günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır  (Millet, Milliyetçilik, Türk Milliyetçiliği ve İslâm konusundaki yaklaşımlar için bkz. Abdurrahman Küçük, İslâm ve Türk Milliyetçiliği,    Ankara 1999).

Biz; Sünnî-Alevî, Türk-Kürt, Çerkez-Boşnak, Gürcü-Abaza gibi nitelendirmeleri sun"i bir ayırım, Türk Milleti"ni bölmek, Türkiye"yi parçalamak isteyenlerin bir tuzağı kabul ediyoruz. Türk Milleti şemsiyesi, Türkiye"de ve Türkiye dışında yaşayan, kendisini bu millete ve Türkiye"ye mensup hisseden herkesi kucaklayacak bir şemsiyedir. Bütün “iç ve dış odaklar”ın oyunlarını bozacak / boşa çıkaracak “anahtar söz”; Türkiye"de yaşayan herkesin hep bir ağızdan, “Ne Mutlu Türküm Diyene!” ifadesini telaffuz etmesinde saklıdır. MHP de, bu “misyon”un siyasî oluşumudur. Bundan dolayı da sorumluluğu bulunmaktadır. MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli; bu sorumluluk ile hareket etmekte ve Türk Milleti"ne ait sorunlarının Türk Milleti ve Türk Devleti tarafından çözülmesinden yanadır. Bahçeli"nin Alevîlik konusundaki yaklaşımı bu sorumluluk bilincinin gereğidir. TBMM Parti Grubunda 18.11.2008 tarihinde yaptığı, içerisinde Alevî-Bektaşî yazarların, kurum ve kuruluşların, ilim adamlarının olumlu karşıladığı ve açılım olarak sundukları konuşmadan birkaç cümleyi buraya almakta yarar görmekteyim:

Sayın Bahçeli, konuşmasında,"Bugün karşı karşıya bulunduğumuz sorunlardan birisi de, milli ve manevi değerlerimizin toplumsal çatışma alanına dönüştürülmesi ve Türkiye"nin inanç ve mezhep temelinde çok tehlikeli bir ayrışma ve cepheleşme sürecine çekilmek istenmektedir” tespitini yaptıktan sonra  “ Bu konuyu inancın dışında başka mecralara çekme, ideolojik muhteva ve nitelik kazandırma ve politik bir akım haline getirerek siyasallaştırma çabalarına itibar edilmemelidir… Bir inancın ifadesi olan bu anlayış, karşıtlık ilişkisi ve zıt kutupların çatışması denklemine hapsedilmemeli, Sünni-Alevi; Cami-Cem evi karşıtlığı olarak görülmemeli ve bu noktaya indirgenmemelidir.” şeklinde temennilerini de dile getirmektedir.

Bahçeli, “Bu alanlardaki temel sorunların, Türkiye"nin milli birliği ve bütünlüğü içinde makul çözümlere kavuşturulamaması, bu yöndeki tahrik ve istismarların hayat bulacağı müsait bir ortam yaratmaktadır… Bu tehlikeli süreci durdurmak ve milli dayanışma ruhuyla Türkiye"yi birlik, bütünlük ve huzur içinde onurlu ve aydınlık bir geleceğe taşımak siyaset kurumunun en önemli ve öncelikli görevi ve sorumluluğudur…” diyerek hassasiyetini ve “Ortak amacımızı kronik gerginlik kaynağı haline gelen toplumsal huzursuzluk konularının, toplumumuzu kucaklayan bir sağduyu ve hoşgörü ortamı yaratılması yoluyla gündemden çıkarmak olmalıdır. “ ifadesi ile de amacını samimî olarak ortaya koymaktadır.

Alevîlere bakışını da “Yaşayış, hayata bakış, insanlar arası ilişkiler, milli kültüre katkı ve vatana bağlılıkları itibariyle biz olan ve bizden olan Alevi kardeşlerimizin sorunlarının kaynakları ve çözümleri..” ifadesinde özetleyen Bahçeli; parti olarak yapacağını da  şöyle ifade etmektedir: “Milliyetçi Hareket Partisi Alevi kardeşlerimizin sorunlarının çözümü için bu konuda "karşılıklı anlama ve anlaşılma" süreci başlatılmasına katkıda bulunmaya samimiyetle hazırdır.”

Yukarıda Sayın Dr. Devlet Bahçeli"nin Gruptaki konuşmasından çok az bir kısmına işaret edildi. Bu özet ifadeler bile konuya nasıl bakıldığını göstermektedir. Yukarıda da işaret ettiğim gibi MHP Geleneği"nin da ayrımcılık değil, kuşatıcılık ve kucaklayıcılık vardır. MHP"nin Alevilik-Bektaşilik konusunda çözüm üretme teşebbüsü kurulduğu günlere geri gitmektedir. Bahçeli"nin bu konudaki “resmî yaklaşımı” MHP Genel Başkanı seçildiği yıllara dayanmaktadır. Genel Başkan seçildikten sonra Bahçeli Bey; 1998 yılı Bütçesi"nden aldığı paranın % 15"ini AR-GE çalışmalarına ayırmıştır. Türkiye"de siyasî partiler arasında ilk AR-GE çalışmalarını Bahçeli başlatmıştır demek bir hakkın teslimi olacaktır. O dönemde/1998 yılında 9 Grup oluşturulmuştu ve yaklaşık 500 kişilik uzman grubu çalışıyordu. Bu Gruplardan biri benim başkanı olduğum Sosyal Araştırmalar Grubu idi. Başkanı olduğum Sosyal Araştırmalar Grubu olarak Eğitim, Din Hizmetleri, Kadın ve Aile konularında çalışmalar yaptı. Yapılan bu çalışmalar kitap olarak basıldı. Basılan bu kitapların sayısı 25 kadardı ve baskı yılı 1999 yılının ilk aylarıydı. Türk siyasetinde ilke imza atılmıştı.1999 Genel Seçimlerine MHP, bu projelerle ve hazırlıklı tek parti olarak girmişti.

Başkanlığımda hazırlanan “21.Yüzyılda Türk Millî Eğitim Sistemi” ile “Diyanet İşleri Başkanlığı ve Din Hizmetleri Politikası” kitabında Türkiye"nin önemli meseleleri tartışılmış ve çözüm yolları ortaya konulmuştur. Benimle yaptığınız röportajın konusu da tartışılan ve çözüm aranan konulardandır. Örnek olarak Devlet Bahçeli Bey"in Önsözü ile yayınlanan “ Diyanet İşleri Başkanlığı ve Din Hizmetleri Politikası”(Ankara -Şubat 1999) kitabında(s.45), Alevîlik-Bektaşîlik konusuna, Diyanet İşleri Başkanlığının yeniden yapılandırılmasına ve Türk Milleti"nin tamamını kuşatacak konuma getirilmesinin tartışılmasına işaret edilmiştir. 2002 Seçimlerinden sonra MHP Genel Merkezi"nde AR-GE çalışmaları devam etmiş ve 14 Grup faaliyet göstermiştir. Bu gruplardan biri de yine benim başkanlığımda çalışan Eğitim, Kültür ve Sanat Grubu"dur. Bu Grup"ta akademisyen, uzman, eğitimci ve sivil toplum kuruluşu temsilcilerinden oluşan 200 civarında kişi görev yapmıştır. Bu Grupta; Türk Millî Eğitiminde Yeni Vizyon(Ankara 2007), 21.Yüzyılda Türk Kültür ve Sanatı   (Ankara 2007) ve Çağımızda Din Hizmetleri Raporu (Ankara 2007)  ismi altında üç Rapor/Kitap hazırlanmıştır.

Çağımızda Din Hizmetleri Raporu"nda(MHP AR-GE, Ankara 2007) da Alevîlik – Bektaşîlik konusu tartışılmış ve sorunun giderilmesi için makul ve kalıcı çözümler üzerinde durulmuştur. Bu Rapor"da(s.22-23,28-30); özet olarak şunlara yer verilmiştir: Türkiye"de Alevilik ve Bektaşilik konusuna, üzerinde ittifak edilebilecek makul bir çözüm bulunacaktır. Alevîlik ve Bektaşilik konusunda doğru bilgi verilecek, Alevîlik ve Bektaşiliğin temel kaynakları ilgili kurumlarca yayınlanması sağlanacak ve ilgili araştırma birimleri oluşturulacaktır. Türkiye"deki Aleviliğin ve Bektaşiliğin Türkiye"ye/Türk Milleti"ne özgü olduğu, tamamına yakınının (%98) Türk kökenli ve Müslüman olduğu görüşü bilimsel çalışmalarla doğrulanıp hem Türk hem de dünya kamuoyuna sunulacaktır. Ülkemizdeki Alevilerin-Bektaşilerin Türk Milleti"nin ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nin esas unsuru ve ayrılmaz/vazgeçilmez öğesi olduğu; Türk kültürünün bazı değerlerinin bozulmadan günümüze gelmesinde Alevi-Bektaşî kültürünün önemli köşe taşlarını oluşturduğu gerçeğine vurgu yapılacaktır. Kendini Alevî-Bektaşi olarak tanımlayan kişilere, gerçek Alevilik-Bektaşilik çerçevesinde yaşanan problemlerin çözümüne yardımcı olunması için birimler oluşturulacaktır…

Görüldüğü gibi sunulan bu bilgiler ve belgeler MHP"nin, Alevîlik konusuna çözüm aramada samimiyetinin göstergeleri olmalıdır.     

Diyanet İşleri Başkanlığının lağvedilmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılması gibi Alevi temsilcilerinin ilettiği talepler, sizce ne kadar gerçekçi ve uygulanabilir isteklerdir?       

Alevîlik/Bektaşîliğin Diyanet İşleri Başkanlığı"nda temsili veya başka model arayışları, Diyanet İşleri Başkanlığı"nın kaldırılması, Anayasa"da yer alan Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersleri"nin kaldırılması güncel olarak tartışılan konulardandır. Bu konuda, Türkiye"de ne Alevîler/Bektaşîler arasında ne de diğer kesimler arasında bir birlik ve “makul ve ortak öneri” vardır. Bu konuda olgunlaştırılmış ve bütün yönleriyle düşünülüp netleştirilmiş bir model ortaya konulamadığı gibi ortaya konulabilen çözüm önerileri de günübirlik, kişilere ve “gruplar”a özgü olmanın ötesine geçememiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı, kuruluş felsefesi ve yürürlükteki Anayasa gereği genel idare içerisinde yer alan, siyasî görüş ve düşünüşlerin dışında, mezhep/anlayış ve meşrep ile tarikat ve oluşumlar üstü bir hizmet kurumudur. Bu kurum;  kamu hizmeti kabul edilen din hizmetlerini,  inanca ve ibadete ait esaslarını yürütmek, ibadet yerlerini kontrol etmek, dinî konularda bütün Müslümanları aydınlatmak ve temsil etmek üzere kurulmuştur. Diyanet İşleri Başkanlığı bizzat Atatürk"ün talimatı ve Türk Milletine özgü bir kurum olarak Türk Devlet yapısı içinde yerini almıştır. Bu kuruma günümüzde daha büyük ihtiyaç vardır. Bir anlık böyle bir kurumun olmadığını düşündüğümüzde; ne kadar çok “kurum /kuruluşun ” ortaya çıkacağı, her cami/mescit bir anlayışın temsilcisi olacağı, sokaklarda “imanometre ile iman ölçenler”in çoğalacağı ve her cami/mescit önünde darağaçlarının kurulabileceği göz ardı edilmemelidir.

Günümüzde bu Kuruma değişik gerekçelerle karşı çıkılmakta ve resmî Devlet Kurumu olmaktan çıkarılması veya Alevîlerin-Bektaşîlerin de temsili istenmektedir. Ancak Alevîliğin-Bektaşîliğin Diyanet İşleri Başkanlığı"nda temsil konusu, günümüzde, Türkiye Alevî-Bektaşî çevrelerinin tamamınca benimsenen ve savunulan bir konu değildir. Alevîliğin-Bektaşîliğin konumu ve temsili konusunda Alevîler-Bektaşîler arasında farklı birkaç görüş bulunmaktadır. Onların bir kısmı, Alevîliğin-Bektaşîliğin İslâm Dini ile ilişkilendirilmesine karşı çıkmakta; bir kısmı “Alevî İnanç Başkanlığı /Alevî Diyanet İşleri Başkanlığı” kurulmasını savunmakta hatta böyle bir kurum kurmaktadır/kurmuştur (Cem Vakfı gibi); diğer bir kısmı da Diyanet"te temsil edilmesi görüşünü benimsemektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı`nda Alevîliğin-Bektaşîliğin temsili konusundaki görüşte de netlik oluşmamıştır. Alevîliğin Diyanet İşleri Başkanlığı"nda temsilini savunan çevreler de; Alevîliğin/Bektaşîliğin nasıl, hangi statüde ve kimlerce temsil edileceği, Cem evlerinin dinî, hukukî ve sosyal konumunun ne olacağı sorunlarına cevap bulmuş değildir.

CEM Vakfı Başkanı İzzettin Doğan, “Alevîlik İslâm Dışı Değildir” başlıklı makalesinde, Bektaşîliğin Alevîlikten ayrı bir inanç olmadığını, temel dinî kaynağının Kuran ve Hz. Muhammed olduğunu vurgulamakta, Diyanet İşleri Başkanlığı"nın “Türkiye"deki değil sadece Alevîlere, tüm inanç kesimlerine hizmet götürecek şekilde,  yeniden düzenlenmesi” görüşünü ifade etmektedir. O, makalesine şu paragrafla başlamaktadır: “ Alevî İslâm anlayışı, İslâm"ın insanlığı aydınlatan evrensel ilkeleriyle hayat bulan, Türklerin Orta Asya"dan Batı"ya ilerleyişlerinde Maveraünnehir"de Ehlibeyt Seyyitlerinin önderliğinde inanç kaidelerini oluşturarak Anadolu ve Balkan topraklarında bugün de tüm erdemleriyle yaşayan bir İslâm tasavvuf anlayışının adıdır” (İ.Doğan, agm, Türk Yurdu Dergisi, Ankara 2005, s.67-71).

Diyanet İşleri Başkanlığı"nın devamını, ancak Alevî-Bektaşî topluluğuyla güven verici, bilgiye dayalı olumlu ilişkilerin kurulmasını isteyen kuruluşlar ve kişiler de bulunmaktadır. Organize kuruluşlar dışında bireysel olarak düşüncelerini dile getiren ve bu isteklerini gazetelere ilân vererek gösteren Alevî-Bektaşîlere de rastlanmaktadır. Buna Malatya Hacı Bektaş Veli Kültür Merkezi Başkanı Hasan Meşeli ile Cem Çankaya isimli iş adamı örnektir. Hasan Meşeli,  bu konuda şunları dile getirmektedir: “Diyanet İşleri ağırlıklı olarak Sünnî kardeşlerimize hizmet veriyor. Alevî kardeşlerimize yönelik neredeyse hiçbir hizmeti yok. Oysaki Alevî kardeşlerimiz de Sünnî kardeşlerimiz gibi "Dinimiz İslam, kitabımız Kur"an, Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), Vatanımız Türkiye, kıblemiz Kâbe ve mezarlarımız bir"  diyor. Diyanet, mevcut hâliyle hizmetlerini sürdürmeye devam etsin. Alevîler Diyanet"te yer almasın. Yine Alevîlere farklı bir Diyanet kurulmasın. Çünkü bizim cem evleri camilere alternatif olarak kurulmamıştır... Bizim tek isteğimiz, devletin Alevî kültürünü, inancını, anlayışını tanıtan meşru, doğru ve yasal vakıflar ile derneklere ekonomik anlamda destek olması. Yani bütçeden pay ayırması.” (Bkz. 6.01,2004 tarihli Yeni Şafak ve Vakit gazeteleri). Cem Çankaya da, Milliyet Gazetesine, “Kamuoyuna Duyuru” başlığıyla verdiği ilanda, Alevîlerin başka bir dinden gösterilmesine tepki göstermekte ve “...Mabedimiz camilerdir. Alevîler ibadetlerini camilerde ve her Müslüman gibi evinde de yerine getirirler” şeklinde dile getirmektedir. (Bkz. 7.01.2004 tarihli Milliyet Gazetesi).

Burada genel ve toplumun bütün kesimlerinin tasvip edebileceği, çoğunluğun benimseyip ortak karar altına alabileceği çözümü bulmak gerekmektedir. Bu konuda yapılması gereken öncelikle Alevî-Bektaşîleri temsil edecek kurumların netleşmesi, temsil konusunda netleşen kurumların bir araya gelerek, Üniversiteler ve İlâhiyat Fakülteleri ile Diyanet İşleri Başkanlığı"nın katılımıyla, Türkiye gerçekleri, İslâm`ın temel esasları ve Türk Kültürü temeline dayalı bir Şûra`da tartışması ve “ortak noktaların oluşturması”dır. Şûra öncesi Türk Milletinin konumunu, ihtiyacını ve beklentilerini ortaya koyacak "ihtiyaç ve beklenti analizi" yapılması gerekmektedir. Bu analiz sonucu toplanacak Şûra"da ortaya konulacak ortak görüşlere göre Diyanet İşleri Başkanlığı`nda yeni bir yapılanmaya gidilebilir.  

Alevîlik ve Bektaşîlik ile ilgili kişi ve kuruluşlar arasında, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersleri"nin Anayasa"da yer alması ve zorunlu olarak okutulması konusunda da değişik görüşler bulunmaktadır. Alevî-Bektaşî bazı gruplar, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersinin okutulmasını, ancak Alevîlik-Bektaşîlik konusuna da yer verilmesini savunurken; diğer bazı gruplar, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersinin zorunlu olarak okutulmasına karşı çıkmakta, seçmeli olması gerektiğini ileri sürmektedir.

Lâik Türkiye Cumhuriyeti Devleti"nde zorunlu Din Eğitimi-Öğretimi olmayacağı yönünde, 1982 Anayasası"nın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bazı grupların itirazı olmuştu ve günümüzde de benzeri itirazlara rastlanmaktadır. Bu itirazlara Batılı ülkeler örnek gösterilmektedir. Ancak Batılı ülkelerin çoğunda din eğitimi-öğretimi, ya doğrudan devlet tarafından veya devletin kontrolü ve işbirliği içerisinde kiliseler tarafından verilmektedir. Devletin yönetim tarzı nasıl olursa olsun toplumun bir dini benimsediği ve bu dini de en doğru şekilde öğrenmek istediği bilinmektedir; çünkü din vazgeçilmez bir ihtiyaç ve “kimlik”in ayrılmaz parçası olarak görülmektedir. Bir ihtiyaç ve kimliğin belirleyici unsurlarından sayılan dinin en uygun yerde, en uygun zamanda ve doğru olarak verilmesi gerekli görülmektedir. Bu durum; insanların benimsemiş olduğu dine,  kültürüne ve tarihine olduğu kadar başka din ve milletlere saygı duymaları için de gereklidir. Ancak 21.Yüzyıl"da dinin bilimin konusu yapılması ve “çağdaş yöntemler” ile öğretilmesi zorunlu hâle gelmiştir. Çünkü günümüzde insanların, geçmişle karşılaştırıldığında, geleneksel ölçüler içerisinde “toplumsal dindarlık”tan “bireysel dindarlık”a doğru yöneldiği dikkat çekmektedir. Bireysel dindarlıktan kastımız; iletişimin, bilgi edinme imkân ve yollarının artmasına bağlı olarak insanların kendine özgü yorumlara başvurması, eski/önceki yorumları ve yaşayışı sorgulamasıdır. Buna paralel olarak toplumun genel bilgi ve ilgi düzeyi, ihtiyacı ve beklentisi de dikkate alınarak Türk Milleti"nin tamamının ihtiyacına cevap olabilecek şekilde Din"in/İslâm"ın bazı konularının yeniden yorumlanması da önem taşımaktadır. 

Küreselleşen dünya ve Türk Milletine yönelik “fitne çalışmaları” ölçeğinde; “etnik bölücülük” yanında dinî nüanslar bahane edilerek yurt içinde ve dışında “dinsel bölücülük”ün gündeme getirilmesi göz ardı edilmeyecek noktaya ulaşmıştır. Bu konuların başında Alevîlik-Bektaşîlik gelmektedir. Yurt dışında bazı odaklar Alevîlik-Bektaşîlik"i “din” olarak ortaya çıkarmaya çalışırken ve yurt dışındaki ilgili dernekleri bu hedefe doğru yönlendirirken, Türkiye içindeki gruplar da Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersini, dolayısıyla Devletin resmi okullarındaki “Din Öğretimi”ni gündeme taşımaktadırlar. Bazı çevreler ve Alevî Gruplar, son yıllarda, Türkiye"de, İlköğretim 4.sınıftan Ortaöğretimin son sınıfına kadar Anayasa gereği zorunlu okutulan Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi konusundaki itirazlarını değişik şekillerde gündeme taşımışlardır. Bunlardan; bir grup Lâik ülkede zorunlu Din Öğretimi olmayacağını, bir başka grup Din Dersi olarak Alevîlik-Bektaşîlik"in okutulmasını ve diğer bir grup da Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersinde Alevîliğin-Bektaşîliğin geniş bir şekilde öğretilmesini istemektedir. Bu üç grup altında topladığımız itirazların üzerinde ittifak ettikleri noktalardan birisi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi"nde “Sünnî İslâm Anlayışı”nın okutulduğu yönündedir.

Öncelikle Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi"nin zorunlu okutulması uzun yıllar her türlü yöntemin (okutulmama, seçmeli okutma, İlkokulların 4.ve 5.sınıflarında okutulup diğer kademelerde seçmeli olma gibi) denenmesinden sonra Türkiye şartlarına ve Türk Milletinin özelliklerine en uygun durumun “Din Dersi”nin zorunlu olarak Devletin denetimi ve gözetiminde okullarda verilmesi olduğunda ittifak oluşmuştur. 24-25 Nisan 1981 tarihlerinde Ankara İlâhiyat Fakültesi"nde yapılan “I. Din Eğitimi Semineri”nde, 9-10 Mayıs 1981 tarihlerinde Dedeman Oteli"nde yapılan “Millî Eğitim ve Din Eğitimi Semineri”nde bu konular çok yönlü tartışıldı ve bu tartışmalar sonucunda Din Öğretimin okullarda zorunlu ders olarak okutulması Anayasa"nın teminatı altına alındı. Zorunlu olması ve Devletin okullarında olmasının faydaları sunulan tebliğlerde ortaya konuldu. Bizzat ben, yıllarca İlk ve Orta Okulda, Lise ve Fakülte"de görev yapan bir eğitimci olarak, iki toplantıya da sunduğum tebliğlerde, Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersi`nin zorunluluğunu ve okullarda öğretilmesinin faydalarını, Din Dersinin isteğe bağlı olarak verilmesinin sakıncalarını dile getirmiştim(Bkz. Abdurrahman Küçük,”İlkokullarda Din Eğitimi ve Öğretimi”, I.Din Eğitimi Semineri, Ankara 1981,s.124-133; Abdurrahman Küçük, “Temel Eğitimde Din Eğitimi”, Millî Eğitim ve Din Eğitimi (İlmî Seminer), Ankara 1981,s.238-250).  

Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersinin zorunlu olarak okutulmaya başlandığı 1983 yılından bu tarafa, bu dersle beraber “ortak bir omurga” oluştuğu, Din konusundaki istismarların ve düşmanlıkların azaldığı gözlenmektedir. Ancak Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi ders programlarının, ilk zamanlar acele hazırlanmasından ve kitapların da bu çerçevede yazılmasından kaynaklanan eksikleri olmuş ve bunun giderilmesi yönünde çalışmalara başlanmıştı. Zamanla birtakım değişiklikler yapılmış, fakat programlarda yapılan güncelleştirmeler günümüz şartları ve itiraz edilen konulara cevap olma konusunda yeterli olamamıştır. Gelişen ve değişen şartlar, itirazlar ve beklentiler, 26  yıllık uygulamayla ortaya çıkan tecrübeler de dikkate alınarak, YÖK- Üniversiteler ve Millî Eğitim Bakanlığı ile ilgili kurumların,  sivil toplum kuruluşlarının, Alevî-Bektaşî Dernek ve Vakıflarının   katılımı ile  “Türkiye"de Din Öğretimi ve Eğitimi Toplantısı” yapılıp zorunlu olarak okutulması gereken Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersinin Programı ve yazılacak kitabın çerçevesi çizilebilir. Bu çerçeve; Laik eğitim sisteminde, toplumsal birlikteliğin kurumsallaştırılmasına katkı sunacak, mezhepler üstü /anlayışlar üstü, birleştirici din öğretimi modeli bulunabilir. Bulunabilecek ortak model, büyük ihtimalle, dinin özünün ve genel ilkelerinin/temel değerlerinin öğretilmesi, ayrılık sayılan teferruatın, seçmeli dersler veya seçmeli konularla verilmesi şeklinde olabilir. 

Yaklaşık 15-20 yıldan bu tarafa Dinlerarası Diyalog Türkiye"nin gündemdedir. Diyalog ve Dinlerarası Diyalog kapsamında diğer dinlere özellikle Hıristiyanlığa mensup insanlarla iyi ilişkiler içinde olma, barış ve huzur içinde bir arada bulunma, birbirilerinin dinlerine saygı göstererek bir arada yaşama temel ilkeleri öne çıkarılmıştır /çıkarılmaktadır. Türkiye"de bu diyalogu gündeme getiren ve Hıristiyanlara “sıcak/dostça bakılması” gerektiğini öne çıkaran cemaatlerin/grupların yıllarca Alevî-Bektaşî kesime farklı baktığı, “dışlayıcı yaklaştığı” bilinmektedir. Farklı dinden, farklı milletten, farklı kültürden insanlara/toplumlara sıcak bakıldığı ve onlarla diyalogun öne çıkarıldığı bir dönemde “bizim olan, bizden olan, aynı Dini, aynı kültürü, aynı Dili, aynı gelenekleri ve görenekleri” paylaştığımız Alevî-Bektaşî kesimi ile arada olan nüanslara çözüm aramamak, “ortak payda”yı bulmaya çalışmamak büyük yanlış olur, ihmal olur hatta “ihanet” olur. Çünkü yapılan bazı sosyolojik araştırmalar; büyük çoğunluğun İslâm konusundaki “Alevî Yorum”u ile “Sünnî Yorum” farklılığının, genelde, temel konulardan ve aşkın olan Allah ile ilgili teolojik konulardan çok tarihî, coğrafî, siyasî ve kültürel konularla ilgili yorumlarda olduğunu ortaya koymaktadır. Ancak kasıtlı ve art niyetli bazı kimseler/kesimler, Alevî Yorumu ile Sünnî Yorum farkını, temel imanî/inancî teolojik noktalara taşımakta ve bilimsel temele dayanmayan kendi görüşlerini daha da ileri götürerek Alevîlik ile Sünnîliği farklı iki din gibi göstermeye gayret etmektedirler. Alevîliği farklı din gibi göstermenin, Türkiye ve Türk Milleti için tahmin edilemeyecek tehlikeleri bulunmakta; farklı “millet” ve farklı “kimlik” oluşturarak “kamplaşma/ çatışma” ortaya çıkarma hedeflenmektedir. Aslında Türkiye"deki Alevîliğin-Bektaşîliğin “omurgası/sıklet merkezi” olan büyük çoğunluk, hemen hemen bütün Alevî Ocakzadeler; Allah, Kur`an ve Peygamber üçlüsünde ittifak etmektedir. Yapılan anket çalışmalarının sonuçları da bunu doğrulamaktadır

Sünnîsi ile Alevîsi ile Türk Milleti, ortak Türk Kültürünü ve değerlerini benimseyip uygulamakta,   Allah`a, Hz. Muhammed`in Peygamberliğine, kitap olarak Kur`an`a ve öldükten sonra dirilmeye inanmaktadır. Genel olarak Alevî-Bektaşî Türkler ile Sünnî Türkler arasında ayrılık noktalarının -yüzde ile belirtilirse- yüzde 5"i aşması mümkün değildir. Böyle olunca ortak hususlar yüzde 95 civarındadır. Ancak günümüze kadar genelde yapılan; yüzde 5"lik ayrılık noktalarının öne çıkarılması ve onların vurgulanması olmuştur. Bundan sonra yapılması gereken ise; ortak olan yüzde 95`lik ortak noktaların/ hususların öne çıkarılması ve vurgulanmasıdır. Buradan hareketle Sünnî veya Alevî olmak bir ayrıcalık değil birbirinin varlık sebebi ve zenginlik olarak görülmelidir. Bu bağlamda altı çizilecek olan şey; her iki kesimin, öncelikle birbirini iyi/doğru tanıması ve önyargılardan kurtulması, birbirini dışlamaktan ve incitmekten vazgeçmesi, birbirini "kardeş" görmesi ve hoşgörü göstermesidir. Zaten İslâm`ın ana kaynaklarında olduğu gibi, Türk Kültüründe ve Alevî-Bektaşî metinlerinde; barış, kardeşlik ve birlikte yaşama ortak noktalardandır. Bu anlayış yerleştiğinde araya sokulmak istenen fitne de düşmanların ve “bölücülük oyunu” oynayanların oyunu da boşa çıkacaktır.

Sonuç Olarak; Günümüzde gündeme getirilen sorunlardan birinin de Alevîlik-Bektaşîlik olduğunu yukarıdaki sorulara verdiğim cevaplarda temas ettim. Bu sorunun Avrupa Birliği sürecinde artarak devam edeceği anlaşılmaktadır. Çünkü önceki raporlarda olduğu gibi sonraki AB Raporları"nda da Alevîlik-Bektaşîlik meselesinin yer almış olması bunun önemli belgesidir. Bazı Batı Ülkeleri, XIX. Yüzyılın sonlarında gündeme getirip XX. Yüzyılın başında uygulamaya koyup destekledikleri “Ermeni Terör Örgütleri”, 1980`li yıllarda destekledikleri ASALA ve ASALA"nın sadece “kılıf/şekil” değiştirmişi olan PKK gibi, günümüzde bunlara “Alevîlik-Bektaşîlik Meselesi”ni ekleme gayreti içindedirler. Alevîlik-Bektaşîlik, “inanç temelli” olmasından dolayı diğerlerinden daha tehlikeli olma potansiyeline sahiptir. Bundan dolayı konuya, ilim-akıl-gerçekler çerçevesinde yaklaşıp sorun daha fazla derinleşmeden, inisiyatif tamamen başkalarının/dış güçlerin eline geçmeden çözüm bulunması gerekmektedir. Alevîlik-Bektaşîlik konusuna bulunacak çözüm, toplumun bütün kesimlerinin tasvip edilebileceği ve çoğunluğun benimseyip “ortak karar” altına alabileceği çözüm olmalıdır. 

Türkiye`de Alevîlik-Bektaşîlik konusunda yapılacakları ve önerilerimi iki ana noktada toplamak istiyorum. Bunlardan biri “olmazsa olmaz olanlar”/“kırmızı çizgiler"dir; diğeri “olabilir olanlardır / üzerinde uzlaşma sağlanabilecek olanlar”dır.

Olmazsa Olmazlar/Kırmızı Çizgiler, taviz verildiğinde yeni din olarak kabul edilmeye, yeni “millet olmaya” götürebilecek hususlardır. Bunları şöyle üç madde altında toplamak mümkündür:

      1-  Alevîlik-Bektaşîlik ayrı bir din değildir, İslâm dairesi içindedir.

      2- Cem evleri Cami`nin alternatifi değildir, ayrı bir dinin/inancın ibadet yeri gibi görülmemeli ve böyle anlaşılmasına yol açacak yaklaşımlara imkân verilmemelidir.    

 3- Alevîler-Bektaşîler “kültürel azınlık” değildir, özbeöz Türk ve Müslüman"dır, Türk Milletinin ayrılmaz bir parçası ve bizzat kendisidir.

Olabilecek / uzlaşma ile çözüm üretilebilecek konular ve yapılacaklar şöyle sıralanabilir:

1- Alevî ve Sünnî Türkler arasındaki ortak noktaların yüzde 95 civarında olduğu, ayrı düşülen noktaların yüzde 5"lerde kaldığı bilimsel olarak ortaya konulmalı ve ayrıldıkları değil buluştukları noktalar öne çıkarılmalıdır   

2- Türk Milletini dinî konularda bilgilendirmek ve yönlendirmek ile görevli olanlara bu konularda önemli sorumlulukların düştüğü de unutulmamalıdır. Bu tespit doğrultusunda din görevlilerinin, Alevîlik-Bektaşîlik konusunda doğru bilgiler ile donatılması, bu konudaki gelişmeleri ve bilimsel araştırmaları takip etmesi gerekir. Bu yolla; araştırmalarda ortaya çıkan önemli sonuçlar ve doğru bilgiler Türk Toplumuna aktarılarak “Alevî-Sünnî Gerginliği"nin ve birbirini dışlamasının önüne geçilebilir. 

3- Toplumun genel bilgi ve ilgi düzeyi, ihtiyacı ve beklentisi de dikkate alınarak Türk Milleti"nin tamamının ihtiyacına cevap olabilecek ve Naslara da (Kuran, Hadis)  ters düşmeyecek şekilde İslâm Dini`nin bazı konuları yeniden yorumlanabilir.

4- Gelişen ve değişen şartlar, itirazlar ve beklentiler, 24 yıllık uygulamalardan ortaya çıkan tecrübeler de dikkate alınarak, YÖK- Üniversiteler ve Millî Eğitim Bakanlığı ile ilgili kurumlar, sivil toplum kuruluşları, Alevî-Bektaşî Dernek ve Vakıfları temsilcilerinin katılımı ile  “Türkiye"de Din Öğretimi ve Eğitimi Toplantısı” yapılıp zorunlu olarak okutulması gereken Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Dersinin Programı ve yazılacak kitapların çerçevesi çizilebilir.

5- Alevîlik-Bektaşîlikte referans alınan yazılı kaynaklar aynen yayınlanmalı, Sözlü Gelenek ve Yaşayan Alevîlik-Bektaşîlik ideolojik yaklaşımdan uzak bir şekilde derlenmeli, değerlendirilmeli ve günümüze göre yorumlanmalıdır.

6- Alevî-Sünnî her iki kesim; öncelikle birbirini iyi/doğru tanımalı ve önyargılardan kurtulmalı, birbirini dışlamaktan ve incitmekten vazgeçmeli, birbirini "kardeş" görmeli ve hoşgörü göstermelidir. Karşılıklı hoşgörü öne çıkarılmalı, kardeşlik temel alınmalı, farklılıklar zenginlik kabul edilmeli ve Türk Kültürü temel payda bilinmelidir. Bu durumun; safların sıklaşmasını sağlayacağı, araya “fitne”nin ve “ajan provokatörler”in/düşmanların sızmasını önleyeceği ve oynanmak istenen  “oyunlar”ı boşa çıkaracağı unutulmamalıdır

7- Alevîlerin-Bektaşîlerin önem verdiği “Dedelik/Babalık” kurumunun önde gelenleri ile İmamlar, İslâm, Alevîlik-Bektaşîlik, cem evleri, dede/baba kurumu gibi konularda Hizmetiçi Eğitim"den geçirilebilir ve Yaygın Eğitim yolu ile yetiştirilmeleri sağlanabilir.

8- Alevîlik-Bektaşîlik çerçevesinde yaşanan sorunların çözümüne yardımcı olabilecek  “birimler” oluşturulabilir. “Alevî-Bektaşî İslâm Anlayışı”nın Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde yer alabilmesi tartışılabilir veya başka çözüm yolları araştırılabilir.  

9-  Mescitler ve Camiler; mezhepler/anlayışlar ortaya çıkmadan önce de var olan ibadet yerleridir. Bu ibadet yerleri, Sünnîlere veya Alevîlere has bir ibadethane olmayıp mezhepler üstü genel bir ibadethanedir. Türkiye`de bazı Alevî beldelerinde/köylerinde Cami ile Cem evi yan yanadır, bazılarında da aynı binadadır.

Cem evleri Caminin alternatifi değildir, Caminin/Mescidin alternatifi Kilise"dir, Havra"dır/Sinagog"dur, Vihara"dır/Pagoda"dır.

Cami/Mescit ile Cemevleri"nin birbirine alternatif yapılmasına / karşı karşıya getirilmesine  ve  birbirine rekabet etmesine imkân verilmemeli; Türkiye"nin birçok ilinde (örnek olarak Ankara, Amasya, Aydın, Balıkesir, Çorum, Kırıkkale, Kütahya) olduğu gibi yan yana götürülmelidir. Cami/Mescit ile Cem evlerinin yan yana yaşatılmasına Ankara-Beypazarı- Karaşar Beldesi ve Çubuk"un birçok köyü günümüz için yaşayan en güzel örnektir.

 

 

“Sorunlara birlikte makul çözüm bulmak; iç ve dış odakların, “ajan provakatörler”in de oyununu boşa çıkaracaktır. Bu durum da sorunların, ortak paydanın ve kalıcı çözümlerin ortaya konmasına bağlıdır.”(Barem Dergisinden alınmıştır)



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.