Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1780
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 7976
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 233
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1998 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
DEMOKRASİMİZ VE KRALLARI 4

İhtilaller çok sayıda eserde belirtildiği gibi dış kaynaklı olmazsa bile, ihtilal sonrası dış güçlerin etkilerden ve empozelerinden rahatlıkla bahsedebiliriz.

         Çünkü emperyalist merkezler için sömürülmeye en uygun olan ülkeler demokrasi ile idare edilen ülkelerdir. Hele bu demokrasi güçlü devlet kurumlarına sahip bulunmuyorsa  çok iyi bir ortam var demektir. Demokrasi ile idare edilmeyen ülkelerde devleti idare edeni Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi avladınız mı mesele kalmamaktadır. Ama ya Sovyetler Birliği gibi bir ülke olursa, Mao idaresindeki bir Çin ve hatta yakın zamana kadar her tarafa kafa tutan Kaddafi olursa, İran ve küçük bir adadaki Castro olursa bu avlama zor olmaktadır. Onun için yarım demokrasi ile idare edilen ülkeler emperyalistler açısından en mümbit arazilere sahip ülkelerdir. Birini ayarlayamazsanız diğerini ayarlarsınız. Demokrasinin ürünü olan kral sayısı çok olduğundan muhakkak bir kaçını ikna etme şansınız var demektir. Demokrasi ile idare edildiğini sanan bu ülkelerde çok önemli olan medyaya girme şansınız da yüksek olur.Bir medya kurumuna sızamazsanız diğerine sızarsınız.

         Bu konuda önemli olan bir makaleyi aynen aşağıya alıyorum:

        

“İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye’de

         -bazen askerler kullanılarak önceki askeri, sonra sivil darbeler yapılageldi,

         -bazen asker “gösterilerek” sivil darbeler gizlice yürütüldü.

         Askere perdeleme yapıldı. Askerler farkında bile değildi.

         Soğuk savaş sonrasında “asker gösterilerek “ sivil darbelerin yürütülüşü en geçerli araç oldu. Türkiye bu konuda  “bir laboratuvar” gibi kullanılıyor. Hem “laboratuvarın içindekiler” hem de dışındakiler birlikte çalıştılar.

         Sivil darbeler dünyadaki “paylaşım kavgasının araçlarıdır”. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ABD ve AB’nin paylaşım kavgasında, sivil darbeleri en etkili araçlar olarak kullanıyorlar.Soğuk savaş döneminde ABD Türkiye’de askerleri kendi paylaşım kavgasında kullandı. (Özalcılıkla” birlikte askerler ikinci plana itildiler. Sermaye ve açık (açılmış) toplum araçları daha garantili ve  “daha dinamik demokratik” araçlar haline geldi.

         -Üçyüz yıl önce Avrupa sömürgeler nasıl uygarlık götürüyoruz diyerek gidip sömürdüyse şimdi ABD ve AB “demokrasi götürüyoruz diyerek Türkiye’yi sömürgeliştiriyor”

         Türkiye bu gün “demokratikleştirme adı altında sömürgeleştirilip parçalanmaktadır”. Artık sömürgeleştirilme ve parçalamalar eskiden olduğu gibi Churchill’lerin, Stalin’lerin, Truman’ların masa başında anlaşma imzalamalarıyla yapılmıyor.

         Artık fiziki ve coğrafi parçalanmalar, cetveller, işgal orduları yok. Dev şirketler, bankalar Türkiye’nin piyasalarına, borsalarına, iletişim sistemlerine, madenlerine hakim oluyorlar.

         .... “Asker gösterilerek” sivil darbeler zamana yayılarak uygulanmaya başladı. Türkiye, “demokratikleşme adı altında sömürgeleştiriliyor”. (19.06.2006-Cumhuriyet Gazetesi- Erol Manisalı)

        

Bu nedenledir ki Menderes’in son yıllarda Amerika’dan istediklerini alamayınca Sovyetler Birliğine yanaşmasını 27 Mayıs ihtilalinin nedeni olarak görenler ve yine  Yunanistan’ın NATO askeri kanadına yeniden dönmesini sağlamak için de 12 Eylül ihtilalinin yapıldığını iddia edenler vardır. Hatta 12 Mart 1971 muhtırasının da İnönü’nün dönemin ABD başkanı Jonhson’a yazdığı mektubun sebep olduğunu belirtenler vardır.    

         Zaten bir mantık olarak ihtilal yapıp tekrar teslim etmenin izahını yapmak o kadar kolay değildir. İnsanlara kıyacaksınız, idamlar gerçekleştireceksiniz ve sonra da o koltuklardan kalkıp  “buyurun oturun” diyeceksiniz.

         Bu ihtilallerin hangisi, De Gaule’nin Fransa’ da yaptığı gibi, Franco’nun İspanya’da olduğu gibi memleketimizi yükselten işleri yapmaktan acizdi.

         Onun içindir ki Türkiye’deki ihtilallerin hiç biri, bir ihtilal olmayıp bu darbeleri de demokrasimizin bir parçası, sistemin bir ürünü olmaktan öteye düşünmemek gerektiği kanaatindeyim.

         Özetle 27 Mayıs da, 12 Eylül de sistemimizin bir ürünüdür. Bu nedenle bu darbeleri mevcut sistemi savunmak için kullanmak yanlıştır. İhtilaller dahil mevcut sistemimizi eleştirerek yeni bir sistem kurmanın yolunu bulmalıyız.

                           

***

 

Bütün bu gerçekler karşısında başta siyasetçiler olmak üzere aydınlarımız sistem üzerinde ciddi bir tartışmanın eşiğine gelemedik.

        

“Mevcut siyasetçilerle demokrasi ve anayasacılık olmaz. Çünkü onların bu kavramlarla lafta bağlı olduğunu herkes biliyor. Onlar için demokrasi kendilerinin seçilmeleridir.... Türkiye’de demokrasiye işin alfabesinden başlamak gerek.” (10.06.1998-Posta Gazetesi- Ömer Tarkan)

        

Düşünmek zorundayız.

         Cumhuriyet döneminde  medeniyetimizden bahsedebildik mi?

         Hangi sahada, dalda, branşta birinci olduk?

         Genç nüfusumuzdan ne kadar faydalanıyoruz ve dışarıya ne kadar beyin ihraç ediyoruz?

         Hangi firmamız dünyanın devleri arasına girebildi?

         Ve fert başına düşen milli gelirimiz ne kadar?

         Ve de dış borçlarımız ne kadar?

         Son olarak Dünyanın  kaçıncı ülkesiyiz?

         Çok vakit kaybetmedik mi? Bundan sonra kaybetmeye razı olacak mıyız?

                                      ***

        

Demokrasimizi irdelemeye devam edelim.

         Bir ülkede demokrasinin seviyesi o ülkedeki gelir dağılımından da çok kolay anlaşılır. “Kralların demokrasi”si mi var? yoksa halkın tümünü içine alan bir demokrasi mi var? bu gelir dağılımının durumundan  anlaşılır.Ülkemizde gelir dağılımında büyük uçurumlar vardır. Dünyanın büyük firmaları arasında yokuz ama dünyanın en zenginleri arasında yer alanlarımız mevcut. Bir tarafta 400 milyonla çalışanlar varken öte yanda bir gecede bir kaç milyar gece klüplerinde bırakanlar mevcut. Bu çelişkiler yumağı zaten demokrasimizin doğru işlemediğini göstermektedir. Çünkü demokrasilerde “seçim” esas unsurdur ama demokrasi sadece yalın olarak “seçim” esasına bağlanamaz. Aslında seçimin adilliği gelirlere anında yansır. Yansımıyorsa ortada  çok sayıda “krallar”ın rejimi var demektir. Evet demokrasileri sadece seçim esasına oturtursak Hitler’i ve Salazar’ı açıklamak mümkün olmaz.

         Demokrasinin bu gün yalnız zenginleri savunduğu görüşü oldukça yaygındır. Aşağıdaki tablo da böyle bir görüşün neden ortaya çıktığını açıkça göstermektedir kanaatindeyim.

         “ Bu ülkede 697.500 ailenin milli gelirde alabildiği pay yüzde 0,7’dir. Bu 1994 yılı itibariyle kişi başına yılda ortalama 300 dolar eder. Bu insanlar Türkiye nüfusunun en yüksek %20’lik diliminde yer alıyor ve bu dilimin de en yoksullarını oluşturuyorlar.

         Bu ülkede en yoksul %5’ni de kapsayan 2.590.000 ailenin milli gelirden alabildiği pay yüzde 4,86’dır. Bu kişi başına yılda ortalama 589 dolar demektir.

         Bu ülkede alt-orta gelir düzeyinde sayılan 2.590.000 ailenin milli gelirden aldığı pay yüzde 9,6 dır. Bu, kişi başına yılda ortalama 1.059 dolar eder.

         Bu ülkede orta gelir düzeyinde yaşayan 2.590.00 ailenin milli gelirden aldığı pay yüzde 14’dür. Bu, kişi başına yılda ortalama 1.550 dolar eder.

         Bu ülkede üst-orta gelir düzeyinde sayılan 2.590.000 ailenin milli gelirden aldığı pay yüzde 21,1 dir. Bu yılda kişi başına 2.330 dolar eder.

         Bu ülkede en zengin sayılan 2.590.000 ailenin milli gelirden aldığı pay yüzde 59,9 dur. Bu, yılda kişi başına ortalama 5.500 dolar eder.

         Bu ülkede en zengin sayılan 2.590.000 ailenin de en zenginini oluşturan yüzde 5’lik bir kesim de milli gelirden yüzde 23 pay alırlar. Bu, kişi başına yılda 10.200 dolar eder.

         ...Hatırlatalım gelir dağılımına ilişkin bu veriler, değerler ve mukayeseler 1994 yılı itibariyledir. Aradan geçen yıllarda bu tabloyu düşük gelir grupları lehine dengeye ve adalete doğru itecek hiçbir şey yapılmamıştır.” (05.07.2000-Dünya Gazetesi-Taylan Erten)

 

        

 

 

 

“ Firma kazanırken ekonomide kazanıyorsa o toplumda işler iyi gidiyor demektir. Firma ya da kişiler zenginleşirken ekonomi bozuluyorsa ne demokrasi, ne uygarlık, ne hukuk, ne toplumsal denge vardır.

         ...Türkiye’de siyasetçi, iş adamı, bürokrat ve mafya ortaklığına dayalı bir düzen vardır ve düzen sonuçta yaşadığımız büyük patlamaları doğurmaktadır.

         Para gücü, özellikle “kirli paranın gücü” siyasi partileri iktidara  getiriyor; iktidarı halk belirlemiyor. Göbekbağı ile “paraya bağlı” olan siyasi otorite ve bürokrasi, kirli işadamının ve kirli paranın toplumu kemiren eylemlerine “göz yumuyor” ses çıkarmıyor, hatta destek oluyor.” (08.11.2000-Cumhuriyet gazetesi-Erol Manisalı)

         Evet demokrasimiz ve krallarının bize sunduğu bir ayrı tablo da böyledir. 

                                      ***

 

Türkiye’deki demokrasi ile ilgili bir çarpıklık da demokrasi kavramın üzerindeki yorumlamamızda görülmektedir.

         Türkiye’de demokrasi hemen hemen herkes tarafından benimsenmekte, ancak demokrasi açıklaması ve yorumları farklı olmaktadır. Bu durum da demokrasiye nasıl ve hangi yönlerinden baktığımızı göstermesi açısından önemli olmaktadır.

         Liberaller, liberal demokrasi diyor. Sol kulvardakiler demokrasi istiyor, sosyal demokrasi, demokratik sol, gerçek demokrasi diyor. Hatta bazı muhafazakarlar insan hakları ekseninde demokrasi istiyor ve “müslüman demokrat” kavramını ortaya atıyor. Bölücüler de sadece insan hakları ve etnik bazı talepler çerçevesindeki bir demokrasi dayatmaya çalışıyor.

         Böyle bir tabloya bakan biri sormaz mı ki  bu demokrasi nedir ve hangisidir? Bu demokrasi nasıl bir şeydir?

         Bir dönem hemen hemen her görüş sahibi Atatürkçülük çadırı altında ideolojilerini anlatmaya çalışırdı. Asıl amaç Atatürk değil, kendi görüşleri idi. Şimdi de sanki herkes kendi tezlerine haklılık payı kazandırmak için önce demokrasiyi öne sürmektedir.

         Demokrasinin liberali, solu, sağı olmaz. Müslüman demokrat, sosyal demokrat, milliyetçi demokrat gibi kavramlar dibi boş kavramlardır ve demokrasi açısından bir mana taşımaz.

         Demokrasi, demokrasidir. Demokrasi en kabiliyetli, en ehil insanların milletin oylarıyla seçilmesini temin eden ve halk için , halkı esas alan bir yönetimi gerçekleştiren bir sistemdir, bir yönetim tekniğidir. Demokrasiden liberal görüş sahibi siyasetçiler de, sol görüş sahibi siyasetçiler de, milliyetçiler, muhafazakarlar da faydalanabilir ve bunların her birinin iktidarı demokrasiyi yaşatıp geliştirebilir.

         Sosyal demokrat tabiri çok yoğun olarak kullanıldığı için bu kavram üzerinde durmak gerektiği kanaatindeyim. Bu tabir sadece propaganda da çok çarpıcı ve bir kelime ile çok şey anlatan bir kavram olarak kullanılabilir. Yoksa demokrasinin bir türü olamaz. Demokrasinin kendisi zaten “toplumsal”dır. Halkçıdır. Biz demokrasiden yana olanları sosyal olanlar sosyal olmayanlar diye bir ayırıma tabi tutamayız. Ya da demokrasi dört çeşittir. Liberal demokrasi, sosyal demokrasi, milliyetçi demokrasi, muhafazakar demokrasi  diyemeyiz. Sadece demokrasiyi değil ama demokrasiden yana olanları belirleme ve tanıtma amacıyla bazı tanımlara ve kavramlara yer verebiliriz. Yoksa demokrasinin önüne veya arkasına bazı kavramları koyup ideolojik bir demokrasi ya da belli fikir ve düşüncelerle birlikte bir demokrasi belirlemesi yapamayız. Ben demokrasiden yana bir solcuyum veya liberalim ya da demokrasiden yana bir milliyetçiyim veya muhafazakarım demek mümkündür fakat sosyal demokratım demenin demokrasi açısından pek bir anlamanın olmadığı kanaatindeyim.

         Bu durumdan da anlamaktayız ki demokrasi hem dünyada hem de  ülkemizde tam anlaşılmış değildir ve ülkemizde demokrasi her gün bir ideolojik renk ile boyanmaya çalışılmaktadır.

                                      ***

 

Demokrasinin hem ülkemizde ve hem de dünyada tam çözemediği bir mesele de ulusal çıkarlar ile ferdi çıkarların buluşma noktasını belirleme meselesidir.

Demokrasi ulusal çıkarlarla ferdi çıkarlar arasında her zaman bir denge kuramamakta ya da net bir tavır sergileyememektedir. Bu durum da seçmenleri giderek ferdiyetçi yapmakta ve ulusal çıkarlar meselesinde çok duyarlı davranılmasını önlemektedir.

Toplumsal çıkarlarla ferdi çıkarlar dengesinde demokrasi bocalamakta ve büyük çelişkiler yaşamaktadır. Çünkü demokrasilerde seçmenler de siyasetçiler de zaman zaman ferdi çıkarlarla toplumsal çıkarları birlikte savundukları olabiliyor. Mesela aynı kişi hem bir siyasi partinin, hem bir sendikanın üyesi, bir meslek kuruluşunun ve bir şirketin mensubu ve üyesi olabiliyor. Bu durumda bu kişi belli zamanlarda belli çelişkileri yaşayabiliyor.

Milletvekillerimizin milletvekili olmadan önce yaptıkları ticari işleri bırakmaları gerekir şeklindeki tenkit edilmelerinin nedeni siyasetçinin sadece topluma yönelik hizmet yapması ve sadece bu rolü oynaması isteğinden kaynaklanmaktadır. Ancak bu tenkitler siyasetçiyi mesela sahibi olduğu şirketten hukuken ayırmakta ama fiilen bir ayrılık söz konusu olmamaktadır. Yani mesele, yüzeysel bir şekilde çözümlenmektedir. Yine bir avukat veya doktor olan siyasetçinin milletvekilliği bittiğinde bu mesleklerini devam ettirmeleri için mesleklerinde büyük kesintilerin olmaması gerektiği gerçeği, demokratik düzeni çözümde aciz bırakmaktadır. Özetle hangi tahlilleri, savunmaları ve tezleri ileri sürmüş olursanız olun bu noktada demokratik sistem sıkıntı  yaşamaktadır. Çünkü demokrasilerde seçkin bir siyasetçi sınıfı oluşmamaktadır ve ayrıca böyle bir sınıfın doğuşunu demokrasinin ruhuna aykırı bulmak da mümkündür.

                            ***

 

Demokrasinin toplumsal aşınmalarda, ahlak, fazilet, doğruluk, adalet gibi kavramları zedelemede demokrasi bir ideoloji olmamasına rağmen büyük pay sahibi olduğunu çoğu kimse söylemek ve kabul etmek istememektedir ama bu yıpranma ve zedelemede demokrasi büyük pay sahibidir. Demokrasi ile idare edilmeyen ülkelerde bol miktarda münafık ve muhbir vatandaş yetişmesi kaçınılmadır ama maalesef demokrasi ile idare edilen ülkelerde de bol miktarda nifakçılar yetişir ve bunların büyük bölümü dış güçler tarafından asrımıza uygun muhbirler haline getirilir. Özellikle dengelerini tam oturtamamış aksak demokrasilerde bu böyle olmaktadır. Ülkemizde ise bunların örnekleri çok fazladır.

“Partiler demokrasi”sinin hakim olduğu ülkemizde ise demokrasinin açtığı tahribat gerçekten fazladır.

Bunun en önemli sebepleri şunlardır:

Gazetelerde, kitap, dergi ve benzeri her türlü yayınlarda, televizyon program ve haberlerinde toplumsal değerleri yıpratmayı önleyecek olan denetim açısından demokrasi çok kısıtlı kalmaktadır. Çünkü denetim sıklaştığı an seçimlerde oy isteyen siyasilerin önüne oy hesapları getirilmektedir. Siyasi yönetim de ister istemez oy kayıpları ile bu sorunlar arasında net bir tercih yapma yerine bir denge kurmayı hesaplamakta, bu durum da dejenerasyonların zaman içinde giderek büyümesine sebep olmaktadır.

Demokrasilerde belli eleme araçları bulunmayan “seçim” esası, herkesin egoizmini çok fazla kabartmaktadır. İnsan yapı itibariyle sürekli isteyen bir varlıktır. Ve insan ihtiyaçlarının sonsuzluğu sadece ekonomi için geçerli değildir. İnsan umut gördüğü ölçüde arzularını kabartır. Bu durum da önce siyasi partilerde kıyasıya ve amansız bir yarışı doğurmakta, kulis, kötüleme aşırı methiyeler ve benzeri anlatım metotları çoğu kez belli insanları belli noktalara getirebilmektedir. Özetle gözlemlerimizi ve duyumlarımızı hatırlamaya çalışırsak şu tabloya hayır demeyeceksiniz. Bütün siyasi partileri belli çaptaki ilçe başkanları ve hemen hemen bütün il başkanları milletvekili olma isteği, çabası ve fırsatını kollama gayreti içindedirler. Çok azı bölgesindeki yetenekli, bilgili ve layık birini milletvekili adayı yapmak için ikna etmeye çalışır. Eğer böyle birine giderse de çoğunlukla bundan faydalanıp arkasına takılma hesabı yapmaktadır. Yine Türkiye Büyük Millet Meclisine seçilip de gelen bütün milletvekillerinin hemen hepsi bakan olmak isterler. Çok azı “hayır bakanlık görevini bilgi ve tecrübesi sebebiyle şu kişi veya kişiler yapmalıdır” şeklinde konuşur. Dağdaki çobanla bile memleket meselelerini konuşmaya başladığınızda bir müddet sonra çobanın “ben başbakan olsam şöyle yapardım” sözünü işitirsiniz.Yani demokrasinin “seçim” sistemi devlet yönetimini çok ucuz bir hale getirerek insanların egolarını fazlasıyla kamçılamaktadır.Ve zedelenmeye çok müsait olan bir kısım değerler de böylece heba olmaktadır.

                            ***

 

Demokrasi meselesinde en çok anlaşılmayan konulardan biri de “Sivilleşme” meselesidir. “Sivil anayasa” meselesidir.

Ne demek sivil anayasa, sivilleşme?

Demokrasilerde siviller ve askerler birlikte yaşar. Hiçbir demokrasi askeri kendi sistemi dışında tutamaz. Ve hiç kimse de askerler demokrasiden yana değil, onlar mesela faşisttir diyemez. Sonra demokrasi ile idare edilen ülkelerde gökten görünmeyen bir koruyucu tabaka inmekte ve bu ülkelere hiçbir dış ülke bir şey yapamamakta mıdır? Silahlı kuvvetler demokrasi ile idare edilen ülkelerde de temel kurumların başında gelmektedir.

Peki bu sözlerle anlatılmak istenen nedir?

Anayasalarımız hep darbelerde hazırlandı, biz darbelere karşıyız denmek isteniyor.

Bir kere askeri darbeler de bu sistemin bir ürünüdür. Bu sistemin bir parçasıdır.

İkincisi darbeler döneminde de anayasa sivil kişilerin çoğunluğunda hazırlanmıştır. Askerler empoze etti demek bir şey ifade etmez, çünkü  o zaman “sivil” sözü boşta kalır

Üçüncüsü darbeleri askerler yaptı ise darbe yapmayan askerlerin suçu ne?

En önemlisi ise darbelerden sonra halkın oyları ile  seçilen milletvekilleri Anayasayı neden değiştirmediler? Anayasa, halkın oyları ile gelen milletvekilleri tarafından değiştiriliyordu da askerler mi engel oldular? Avrupa Birliği istiyor diye Anayasa değiştirildi de, neden daha önce bu değişiklikler olamadı?

Ayrıca “sivilleşme” ile demokrat olma yarışı açtıklarını sananların hiç biri sivil iktidarlar döneminde çiğnenen Anayasa ilkeleri karşısında sivil-asker ayırımı mantığı ile bir belirleme yapmamışlardır. Şimdi “sivilleşme” gibi dibi boş kavramlarla ortaya çıkanlar aşağıda yer alan görüşleri ne zaman dile getirmişler veya bu görüşler karşısında ne diyebilmişlerdir?

 

“DP’nin tahkikat Encümeni (Soruşturma komisyonu) kurarak onu, gerektiğinde idama hükmedebilecek kadar geniş yetkilerle donatarak parlamenter demokrasinin temel öğesi olan kuvvetler ayrılığı ilkesini çiğneyip, yasamaya yargı yetkisi vermekle meşruiyetini yitirdiğine ve rejimin demokratik niteliğini sona erdirdiğine göre, darbecilerin demokrasiyi  ortadan kaldırma suçu işlediklerini söyleyebilir miyiz?” (30.08.2003-Cumhuriyet gazetesi- Ali Sirmen)

 

“Fakat elindeki gücü, demokrasi dışı yollardan yaşama geçiren kimi siyasetçiler varsa, halkı bunlara karşı kim koruyacaktır? Yani başka bir deyişle;demokrasi içinde gibi görünüp, demokrasi dışı yollara başvuranlara kim “dur” diyecektir?

Halk diyecektir.

Peki eğer uygulanan yöntemlerle halkın özgür iradesini dile getirmesi engelleniyorsa, o zaman ne olacaktır?

.... Eğer “sistem” bir “ tıkanma noktasına” gelirse, bu tıkanmayı açmak için gene bir darbe söz konusu olabilir.” (28.12.1999-Cumhuriyet Gazetesi-Toktamış Ateş)

 

“... ‘Demokrasi bugüne kadar bulunmuş en iyi yönetim biçimidir. En iyileri iktidara getiren sistemdir.’

Oysa son zamanlarda ne görüyoruz?

İran, daha liberal bir rejime gidecek diye düşünürken, Ahmedinejad gibi bir popülist lider iktidara geliyor...

Bir çok ülkede demokrasi neden tehlikeli halk goygoycularını iktidara getiriyor?

...Demokrasi, yolsuzluklarla baş edemediği zaman iki tehlikeli yolu açıyor:

Ya seçimle gelen popülist diktatörlerin yolunu...

Veya darbeyle gelen diktatörlerin.

Birincisinde halk, “en iyiye” değil, eski yöneticilere öfkesini en fazla giderecek kişilere oy veriyor.

İkincisinde ise oyu açık değil gizli oluyor. Yani askeri darbeyi ya destekliyor, ya da sessiz kalıyor.

...Diyorum ki, yolsuzluk, terör ve insanların hayat tarzına yönelik tehditler demokrasinin kimyasını bozuyor.

O nedenle demokrasiyi benimseyen, destekleyen insanlar, onun kimyasını bozan kötülüklere karşı mücadele etmelidir.” 28.09.2006-Hürriyet Gazetesi-Ertuğrul Özkök)

 

Evet askerlere başka nedenlerden dolayı sataşılacaksa bunu demokrasi şemsiyesi altında yapmaya gerek yoktur. Demokrasiden yana olan ve “demokrat” diye geçinenler askerlere sataşmak yerine önce demokratlığın asıl gereği olan konularda kahramanlık yapmalıdırlar.

Ülkemizde “sivilleşme” kampanyası ile at başı yürütülen bir konu da “resmi ideoloji”dir. Bunlar, Anayasamızın başlangıç hükümleri arasında yer alan ve değiştirilmesi hatta değiştirilmesi teklifinin yapılması dahi mümkün olmayan ilkelere saldırmayı, direk yoldan yapmak yerine “resmi ideoloji” tartışmalarıyla gerçekleştirmektedirler.

Ne demek resmi ideoloji? Ve nedir sivil ideoloji? Yani halk aslında başka bir ideolojiyi benimsiyor da şu anda halkın iradesi dışında bir resmi ideoloji mi oluşturulmuş?

Özetle günümüzde demokrasi, aslında rejime yapılan saldırıların bir kamuflajı olmuş durumdadır.

Demokrasi ile ilgili sorunlar böyle kuru tartışmalarla açık ve mert olmayan gizli saldırı metotlarını dikkate alarak çözümlenebilecek noktalardan da çok uzaktadır.

                            ***

 

Bazıları ise demokrasiye öyle bir kaftan biçmektedir ki demokrasinin ne olduğunu bilenlerin bile kafası karışmaktadır. Mesela: Türkiye’de uzun yıllar terör var. Adamlar çeteleşmiş, silahlanmış, asker, polis, memur, halk demeden öldürüyor. İnsanları katlediyor, tuzaklar kuruyor, katliamlar yapıyor. Bu kan nasıl durdurulmalıdır tartışması yapılırken adam diyor ki: “demokratikleşme bu sorunu çözecektir.”

Demokrasinin içinde bilinmeyen bir sihirli değnek var da bu pek bilinmediği için bu sihirli değneğe mi işaret ediliyor? Bu sihirli değneği şimdiye kadar kimler görmüş ve kullanmış?

Bu konuda tek bir gerçek vardır. Silahlar konuştuğunda silahları susturacak olan yine silahlardır. Silahı konuşturmanın nedeni ne olursa olsun bu böyledir. Bunun demokrasi ile, krallıkla, şu veya bu rejimle bir alakası yoktur.

Ve nedense en demokratik görünenlerde bu tür dibi boş tekliflerde bulunanlar olmaktadır.

                            ***

Demokrasimizde bir de “uzlaşma kültürü”nden bahsedilir. İki veya daha fazla siyasi parti hükümet olmak için koalisyon kuracaklarsa hemen  uzlaşma kültürü diye söze başlanır. Demeçler verilir, açık oturumlar düzenlenir. Koalisyonlar kurulduğunda da, bunun nedeni bu “uzlaşma kültürü”ne bağlanır ve gelişiyoruz diye övünülür.

Bana göre Türkiye’de hala daha ciddi manada bir uzlaşma kültürü yoktur. Şu anda önde olan uzlaşma kültürü değil “paylaşma kültürü”dür. İktidarı paylaşma, imkanları paylaşma, itibarı paylaşma.

Türkiye’de uzlaşma kültürü olsa bu kadar çok siyasi parti olur muydu?

Aynı ve benzer görüşü paylaştıkları halde uzlaşamayanlar ve hatta aynı  siyasi partiye mensup oldukları halde uzlaşmayanlar başka partilerle böyle üç beş gün içinde nasıl uzlaşırlar?

Onun için ülkemizde şu anda “paylaşma kültürü” “uzlaşma kültürü”nün çok fazla önündedir. Bu durum da büyük ölçüde mevcut olan sistemimizin bir ürünüdür.

                            ***

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Demokrasinin bir diğer zaafı, ürünü olan siyasetçileri koruyacak mekanizmaya sahip olmaması ve üstelik koruma yerine siyasetçiyi ateşe atan bir sistemi getirmesidir.

 

“...Bunlar siyaset adamlarını da şöyle tanımlıyorlardı;Demagog, laf ebesi kişiler... Oysa siyaset şerefli bir sanattır.

...Demokrasinin beşiği sayılan eski Yunan’dan beri, en iyi uygulandığı kabul edilen İngiltere’den bu yana siyaset “Hile ve desise”nin tuzaklarından, bir bakıma insanın doğasından kaynaklanan nedenlerle kendisini koruyacak bir zırha sahip olamadı.”(17.12.1998-Gözcü gazetesi-Kurtul Altuğ)

 

“The Economist dergisi 17 Temmuz tarihli sayısından bu yana “köklü demokrasilerde siyasetçilere ve siyasi kurumlara güvenin azalmasının, demokrasinin bunalımda olduğu anlamına gelip gelmeyeceğini” soruşturan bir dizi makale yayımlıyor. Çıkış noktası da Batı’nın en köklü 15 demokrasinin (Hollanda hariç) hepsinde siyasetçilere ve hükümetlere olan güvenin 1960’lardan bu yana sürekli azaldığını gösteren araştırmalar. Bulgulara göre, parlamentoya güvenin dikkat çekici bir şekilde azaldığı ülkelerin başında Kanada, Almanya, Britanya, İsveç ve ABD; yani demokrasilerinin gücüyle tanınan ülkeler geliyor.” (05.08.199-Milliyet-Şahin Alpay)

 

“Siyasetçi yedi mahallenin yetimi gibi;gelen vuruyor, giden vuruyor. Kime kızsanız, neye öfkelenseniz yükleneceğiniz isim belli...siyasetçi” (04.02.1998-Türkiye Gazetesi-Rahim er)

 

“...tüm uluslar bilir ki “yalan” politikacının bir aracıdır. Buna “hayal pazarlamak” da denebilir. Çünkü hiçbir devlet tüm beklentileri karşılayamaz. Halkın gözünde “yalan”la “vizyon”un karıştırılması da siyasetin kaderidir aslında.” (21.09.2006-Sabah-Mehmet Barlas)

 

          Demokrasi var diye siyasetçi olmanın oy alma dışında bir barajının olmaması aslında siyaseti ucuzlatmaktadır. Bu gün bir devlet dairesine odacı olmak isteyenden istenen belgeler ve bilgiler, Yüksek Seçim Kurulunun milletvekili adaylarından istediği belge ve bilgilerden daha fazladır. Herkes gazeteci olamıyor, genel müdür olamıyor, polis olamıyor, hakim savcı olamıyor çünkü her birinin ayrı ayrı birden çok  eleme mekanizmaları var. Ancak herkes “seçilme” meselesini halletti mi başka bir ölçü olmadan  milletvekili olabiliyor, partilerin yönetim birimlerinin  hepsine gelebiliyor. Halbuki siyasetçilerde de doktorluk gibi, mühendislik gibi, öğretmenlik gibi sahip olunması gereken meziyetlerin , bilgilerin ve tecrübenin olması gerekir. En azından yönetim biliminden, ülke sorunlarından, devletin işleyişinden, sosyolojiden, halkla ilişkilerden haberdar olunması gerekir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletvekilleri için bir okul özelliğinde değil yüksek lisans, doktora seviyesinde bilgiler veren bir yer olmalıdır.

         Aşağıdaki haber mevcut demokratik düzenimizdeki seçileceklerde aranan özellikleri irdelemek için en güzel örnektir sanırım.

 

“Hürriyet Gazetesi ve bütün gazeteler-31.Ekim.2006:

Muhtara inat köyün delilerini aza seçtiler
Halil ATAŞ, DHA

Bursa’nın İznik ilçesine bağlı ikibinüçyüzyetmişaltı nüfuslu Müşküle Köyü’nde, muhtar Emin Tektaş’ın çalışmalarından memnun olmadıklarını belirten 5 kişilik ihtiyar heyeti, geçen yıl yedek üyelerle birlikte topluca istifa etti.

Durumun ilçe Kaymakamlığı ve İlçe Seçim Kurulu’na geç bildirilmesi nedeniyle köylü, önceki gün ihtiyar heyetini belirlemek için sandık başına gitti. Toplam bin 329 seçmen yeni ihtiyar heyetini belirlemek için köyde kurulan 5 sandıkta oy kullandı. İlçe seçim kurulu yetkililerinin gözetiminde yapılan seçimlerde ilginç bir protesto yaşandı. Sandıklar açıldığında, en fazla oyu alan 5 kişiden 4’ünün akli dengesinin yerinde olmayan kişiler olduğu ortaya çıktı. Elindeki bastonuyla gün boyu köyde gezen ve konuşma güçlüğü çeken 49 yaşındaki Mehmet Olgun 222 oy alarak baş aza oldu. Akli dengesinin yerinde olmadığı ileri sürülen İsmail Talan 211, Süleyman Güleç 193, İbrahim Güvenç de 105 oyla aza seçildi. Muhtarı protesto etmek için, onun belirlediği isimlere oy vermediklerini belirten köylüler, önceki seçimlerde muhtar adayı olan Halil Özkabakçı’yı da 150 oyla ihtiyar heyetinin 5 kişilik asil listesine soktu.
”

SEÇİM GEÇERLİ
Sandıktan çıkan isimlerin akıllı veya akli dengesinin yerinde olmamasının seçimlerin iptalini gerektirmediğini belirten seçim kurulu yetkilileri, halkın oylarının esas alındığını belirterek, 5 kişilik asil listeyi Kaymakamlığa göndereceklerini söyledi. Akli dengeleri yerinde olmasa bile seçilmişlik hakkının, seçilen kişilerin elinden alınamayacağı kaydedilirken, ancak bu kişilerin kendi rızaları ile istifa etmesi durumunda yeniden bir seçim yapılabileceği açıklandı.”

 

         Yine demokrasilerde “oy” alarak iktidar olma durumu siyasetçileri halkın isteklerini dile getirmeyi ve bunların çözümünü vaat etmeyi kendiliğinden getirmektedir. Ancak bu vaatleri yapan siyasetçi Ankara’ya geldiğinde söz verdilerini gerçekleştirmede çok büyük ve aşılmaz engellerle karşılaşmaktadır. Seçmene bu durumun izahı artık dünkü gibi yapılamamaktadır. Onun için de yapılan kamuoyu araştırmalarının “Güvenilirlik” konusunda siyasetçi en arkalarda kalmaktadır. Demokrasi sözcülüğü yaptıklarını sananların “sivilleşme” adı altında yıpratmak istedikleri askerler her nedense bu araştırmalarda daima ilk sıralarda ve her zaman siyasetçilerin önünde yer almaktadırlar. Askerler genelde %80-90 oranında  güvenilir bulunurken, siyasetçilerin güvenirlilik oranı %50’yi geçememektedir.

         Siyasetçiler hakkındaki genel kanaat çok aşırıdır ve bu aşırılıkta da çok fazla söylenecek söz yok gibidir. Siyasetçilerin yaptıklarının dış komplolardan daha beter olduğunu bakınız bir yazar nasıl açıklıyor:

        

“Kim niye komplo yapsın Türkiye’de. Çok şükür öyle hükümetimiz, öyle bakanlarımız, öyle bürokratlarımız, öyle üçkağıtçılarımız var ki.Zaten komplo yapılmıştan beter durumdayız.” (15.12.2000- Posta gazetesi-Yazgülü Aldoğan)

        

“Bencil liderler, çıkarcı siyasetçiler, basiretsiz yöneticiler olmazsa Türkiye’yi kimse tutamaz. Öyle potansiyel var ülkede.” (18.02.1997-Sabah Gazetesi-Köşe yazısı)

        

Siyasetçiler ayrıca kendi ilinde veya çevresinde yer alanlardan milletvekili olmak isteyenlerin kötüleme ve tenkitlerine muhatap olmaktadır. Bu da siyasetçinin aldığı diğer bir darbe olmaktadır.

         Ve nihayet siyasi partilerin birbirleri için söyledikleri ve çok çeşitli karalamalar o dönem için bir siyasi partiyi belki biraz öne çıkartmaktadır ama genelde halk nezdinde siyasetçiler, siyasetçilerin sayesinde büyük itibar kaybına uğramaktadır. Toplumumuz zaten kamplaşmaya ve gruplar halinde kavga etmeye çok yatkın değildir demek zordur. Fransa’da 1968’lerde öğrenci hareketleri başladı. Bu dünyaya yayılma istidadı gösterdi. Sonra Fransa çok kısa sürede bu çatışmayı bitirdi. Bizde “Sağ”, “Sol” mücadelesi 10 yılı aşkın bir süre kanlı olaylarla gelişti, silahlı kavgalar ancak bir darbeye ile son bulabildi. Bu gün bile hala daha “sağ” “sol” gerginliği belli zamanlarda yaşanabilmektedir. Türkiye’ nin Avrupa Birliğine girme süreci ve bu süreci hızlandıran siyasi iktidar döneminde “ulusalcılık” akımı başladı da bu gerginlikler biraz azalma istidadı gösterdi.   

         Evet mevcut sistemimiz ise maalesef  yıpranmayı hak etmeyen siyasetçilerimizi korumaktan aciz kalmaktadır.

         Bu duruma, “kendini bitiren sistem” dersek yanlış olmayacaktır kanaatindeyim.

         Bir siyasetçi için her daima başka bir siyasetçi kötü ise, bu sisteme başka bir isim bulmakta zorluk çekersiniz.

                                      ***

        

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Türkiye’de çok sayıda siyasi partinin olması ise bir çok açıdan sakıncalı olmaktadır. Bilhassa dış güçler açısından çok sayıda siyasi parti çok büyük bir avantaj olmaktadır. Bunun en çarpıcı örneği Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde yaşanmaktadır. Bilindiği gibi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti dünyada Türkiye’nin dışında tanınmayan bir ülke. Tanınma sıkıntısının yanında, Türkiye’nin Avrupa Birliğine girme sürecinde bağımsızlığını bir türlü kaybetme tehlikesi ile de karşı karşıya. Nüfusu beşyüzbini, seçmen sayısı ikiyüzbini aşmamış. Ama Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde  onikiyi aşkın siyasi parti mevcut. Bunların arasında Rum’larla tekrar bir arada yaşamadan yana olanlar var, Türkiye’nin peyki durumdan çıkmalıyız diyenler var. İngiliz’lerden yana olanlar var. Halbuki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde bir veya en çok iki siyasi parti olmuş olsaydı bağımsızlık karşıtı görüş sahiplerinin sesi hiçbir zaman bu kadar  yüksek çıkmazdı.

         Çok sayıda siyasi parti ve bu siyasi partilerin amansız mücadeleleri daima dış güçlere bir avantaj sağlar ve bu güçler de bu avantajı her zaman kullanır. Çünkü “hırs” insana belli bir noktadan sonra her şeyi yaptırabilmektedir. Dış güçler bir tarafa siyasi sahnedeki “hırs”ların çarpışmasından ilk önce kaybeden ülke olur.

         Demokrasi herkesin her işi yapmasına müsaade eder diye bir kural bulunmamaktadır.Her sistemin kendine göre bir disiplini olduğu gibi demokrasinin de gerektirdiği bir disiplin bir sistem vardır. Çünkü hangi sistem olursa olsun, neye yönelik bir sistem olursa olsun, bir sistem belli parçaları veya unsurları ya da ilkeleri belli bir disiplin içinde bir araya getirdiği için sistem olmaktadır.

         Demokrasilerde siyasi özgürlüğün, siyasi rekabet özgürlüğünün var olması partiler anarşisini beraberinde getirmemelidir. Demokrasilerde anarşi söz konusu olursa, demokrasinin bizzatihi kendisi kendini aşındırmaya başlar.

 

         Bu güne kadar ülkemizde 1859 yılından itibaren üçyüzü aşkın  siyasi parti ve benzer teşkilatların kuruluş işlemleri gerçekleşmiştir. Bunların isimleri ve kuruluş tarihlerine ilişkin bilgiler aşağıda ki gibidir.

( Kaynak:Türkiye Büyük Millet Meclisi Kütüphane ve DokümantasyonMüdürlüğü-Kaynak: Emniyet Genel Müdürlüğü Güvenlik Dairesi. 2006)

 

         1859  yılından 1923 yılına kadar kurulan siyasi partiler (Fırkalar) ve siyasi partiler gibi faaliyet gösteren teşkilatlar:

 

(*cemiyet adı altında parti gibi faaliyet gösteren teşkilatlardır)

 

 

 



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.