Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1763
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 7747
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 234
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 756
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1994 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
DERİN SAYFALARIYLA MİLLİYETÇİHAREKET-4-

ALPARSLAN TÜRKEŞ`İN ÖZGEÇMİŞİ       

            Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Alparslan Türkeş’in özgeçmişi ise şöyle özetlenebilir:

            Alparslan Türkeş’in ataları Kayserili’dir. Büyük dedesi Arif Ağa, Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinin Yukarı Köşkerli köyünden göç ederek Kıbrıs’a yerleşmiştir. Türkeş 1917 yılında Kıbrıs’ta (Lefkoşe’de) doğmuştur. Babası Ahmet Hamdi Efendi, annesi Fatımül Zehra Hanım’dır. Türkeş ilk ve orta öğrenimini Lefkoşa`da yapmıştır. Daha sonra ailesi Türkiye’ye göç etmiş ve İstanbul’a yerleşmiştir.

            Küçük yaşlardan itibaren askerlik mesleğine gönül veren Türkeş, 1933’te Kuleli Askeri Lisesine girmiş, 1936’da üstün başarıyla mezun olmuş ve Harpokuluna geçmiştir. 1938 yılında Harpokulunu başarı ile bitirerek, Piyade Asteğmen rütbesi ile ordu saflarına katılmıştır. Orduda hizmetleriyle muntazam terfi etmiştir. Harp Akademileri imtihanını kazanarak Harp Akademisine girmiş, başarılı bir öğrenimle Kurmay subay olmuştur.

            1948’de Genel Kurmay Başkanlığınca açılan imtihanlarda başarı göstererek Amerika Birleşik Devletleri’ne tahsile gönderilmiş, orada Amerikan Piyade Okulu ve Amerikan Harp Akademisinde tahsil görmüş ve bunları da iyi derece ile bitirmiştir.

            1955’te kurmay binbaşı Türkeş, Amerika’da (Waşhington’da) bulunan “Daimi Grup” nezdinde Türk Genel Kurmayı Temsil Heyeti üyeliğine tayin edilmiştir. 1957 yılı sonuna kadar bu vazifeyi başarı ile ifa etmiştir.

            Alparslan Türkeş bu süre içerisinde “University of America”ya (Amerikan Üniversitesi) devam etmiş ve Uluslararası Ekonomi tahsili görmüştür.

            Yurda dönen Türkeş, 1956’da Almanya’ya ‘Atom ve Nükleer Okulu’na gönderilmiş, bu okulu da başarı ile bitirmiştir.

            27 Mayıs 1960 tarihine kadar Avrupa’da muhtelif NATO toplantılarında ve askeri manevralarında Türk Genel Kurmayı temsilcisi olarak bulunmuştur.

            27 Mayıs 1960 ihtilalinde Başbakanlık müşaviri ve Milli Birlik Kurulu’nun üyesi olmuş ve fiilen Başbakanlık görevini yürütmüştür. Daha sonra lideri bulunduğu 14’ler gurubu ile birlikte yurt dışına gönderilmiş, Hindistan’a Yeni Delhi Elçiliği’ne tayin edilmiş ve bu şekilde ihtilal yönetiminden tasfiye edilmiştir.

            Yurda tekrar dönen Alparslan Türkeş, önce (CKMP) Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin genel başkanı olmuş, sonra da bu partinin adı Milliyetçi Hareket Partisi olmuş ve Alparsalan Türkeş yıllarca MHP’nin genel başkanlığını yapmıştır.

            1977-1979 yılları arasındaki Milliyetçi Partiler koalisyonunda Başbakan yardımcısı olarak görev yapmıştır.

            12 Eylül 1980 ihtilalinde 577 arkadaşıyla birlikte Askeri mahkemece idamla yargılanmış, yaklaşık beş yıl içerde kaldıktan sonra tahliye olmuş ve beraat etmiştir.

            Alparslan Türkeş, , 12 Eylül askeri yönetimi bütün siyasi partileri kapattığı için, önce MHP’nin yerine kurulan Milliyetçi Çalışma Partisinin genel başkanı olmuş, ardından kapatılan partilerin açılmasından sonra da Milliyetçi Çalışma Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi ismini almış ve bu şekilde 12 yıl aradan sonra tekrar MHP genel başkanı sıfatını kazanmıştır. Hak’kın rahmetine kavuştuğu 4 Nisan 1997 tarihine kadar MHP Genel Başkanlığı görevini yürütmüştür.    (Başbuğun resmi)

            Başbuğun asıl adının Alparslan değil, Feyzullah olduğu gibi bazı iddialara açıklık getirmek için Başbuğ’un geçmişini biraz daha detaylandıralım ve ‘Şahinlerin Dansı’ adlı eserden, kendi ağzından ve Hulusi Turgut’un tespitlerinden belirleyelim.

            Başbuğ anlatıyor:

            “ <Doğum yerim Lefkoşa. Orada,-Haydarpaşa mahallesi veya Yeni Cami mahallesi de deniliyor- Kirlizade sokağı 13 numaralı evde doğmuşum. Halen sokağın adı değişmedi. Geçenlerde gittiğimde baktım, doğduğum ev de duruyor orada. Eskimiş olmakla beraber, hayli harabeye dönmüş olmakla beraber duruyor.

            1917 yılının 25 Kasım Pazar günü, orada doğduğumu annemden dinledim. Hatta doğduğum odayı da bana göstermiştir, öğle ezanı okunurken doğduğumu ifade etmiştir, annem bana.

            Birinci Dünya savaşının şiddetle sürdüğü yıllarda dünyaya gelmişim. Sıkıntılar içinde, harp içinde olunduğundan bahsediliyordu. O tarihte Kıbrıs, İngiliz işgali altında. Türkiye ile ilişkisi kesilmiş durumda.

            Babam Ahmet Hamdi Bey ise Kıbrıs’ın Tuzla kasabasında doğmuş. Aile yaygın bir aile. Hem Lefkoşe’de mülkü, hem de Tuzla’da çiftlikleri, tarlaları olan bir aile.

            Annem de Larnaka şehrinde doğmuş. Fakat, Lefkoşe ile irtibatlılar. Dedelerimin her ikisinin de adının, Ali olduğunu duydum annemden, babamdan.

            Doğduğum zaman bana Ali ismini göbek adı olarak vermek istiyorlar. Fakat, benden önce doğmuş olan bir ağabeyim var. Onun da ismi Ali olduğu için, iki Ali olmaz, diyorlar. Sonra, Ali ağabeyim vefat etti.>

            Hulusi Turgut belirliyor:

            <Türkeş’in anne babası, yeni doğan evlatlarına “Ali” göbek adını koymaktan vazgeçince, asıl adının ne olacağı konusunu tartışırlar. Daha sonra Koyunoğlu Ahmet Hamdi Bey, ilk erkek evladına “Arslan” adını verir. Türkiye’deki bazı kaynakların “Asıl adı Feyzullah” iddiasını ise Türkeş kesinlikle reddeder.

            Arslan, ilk erkek evlat olduğuna göre, daha önce sözünü ettiğimiz Ali, bu ailenin çocuğu değil mi? Şimdi o sorunun cevabına geçelim.

            Evet, Arslan, Ahmet Hamdi Bey’in ilk, ancak, Fatma Zehra Hanımın beşinci evladıdır. Çünkü, Zehra hanım, Ahmet Hamdi Beyle ikinci evliliğini yapmıştır. Bu konunun devamını Arslan’dan dinleyelim.>

            Başbuğ anlatıyor:

            <Baba tarafından dedem, Kıbrıs’ın Tuzla kasabasından Ali Ağa, onun dedesi de Kayseri Pınarbaşı’ndan, Avşar aşiretine mensup Arif ağa. Annem de Kıbrıs’a yerleşen Türklerden Zehra hanım. Eski Türkçe’de adı Fatıma-ül Zehra imiş. Konu komşu Zehra Hanım abla diye çağırıyordu.

            Babamdan önce ilk evliliğini 15-16 yaşında iken bir Jandarma onbaşısı ile yapmış. Atlı jandarmaymış. Ondan, annemin dört oğlu olmuş. Sonra bu adamcağız bir akşam ölü bulunmuş. Annemin anlattığına göre kafatası parçalanmış vaziyette bulunmuş.

            Uzun hikaye... Annem çok ızdırap çekmiş. Dört yetimle kalmış. Sonra babamla evlenmiş. Ben, babamın ilk, annemin ise beşinci evladıyım.

            Bu arada babam, annemin üstüne ikinci evliliğini yapmış, Ondan bir kızı olmuş. İkinci eşiyle geçinememiş, kız kardeşim on aylıkken, babamla üvey annem boşanmış.

            ...Hanım da, on aylık kız çocuğunu getirip, bizim kapıya bırakmış. Onu da annem almış, evlat edinmiş. Kızkardeşim, kendi annesini bilmiyor. O hanım da bir başkasıyla evlenmiş. Annemin dört oğlu evlenip barklanmış. Ben, kızkardeşimle birlikte büyüdüm. Aramızda iki yaş var.

            ...dedemin dedesi Arif ağa, Kayseri’nin Pınarbaşı’ndan. Avşar aşiretine mensupmuş. Bir takım hadiseler olmuş oralarda. Bunlar, Silifke’ye sürgün edilmişler.

            Oralara muhacirler yerleşince, birşeyler olmuş zannederim. Dedelerim Silifke’de çok durmamışlar, tekrar geri dönmüşler. Bunlar, bizim Türkler’de yaşanan acı olayların tesiri.

            Tekrar Pınarbaşı’na dönünce, olaylara karışmışlar. Onun üzerine, bu sefer Kıbrıs’a, yani suyun öbür tarafına, denize gönderelim de gelmesinler, diye sürmüşler herhalde.

            Pınarbaşı’nda arazilerimiz falan varmış. Salih Er diye orada bir akrabamız vardı. O, bana bir mektup yazdı. Bu sizin babadan kalma topraklarınız, bizim elimizdedir, gelin de görüşelim diye. Babam sağdı o zaman, babama da söyledim. Toprağı ne yapalım oğlum, dedi. Biz çiftlikle ilişkiyi çoktan kestik, cevabını verdi. Sonra Salih Er’le görüştüm. Kendisi bir ara bizim Pınarbaşı ilçe başkanlığımızı da yaptı.

            Şimdi onlar da terketmişler köyümüz Yukarıköşkerli’yi. Fakir ve tenhalaşmış bir köy orası. Yolum düştüğü zaman ziyaret ederim.

            Baba tarafımızın göç hikayesi böyle. Anne tarafımınkini bilmiyorum. Kıbrıs’a göçle mi gelmişler, yoksa Ada’nın eski Türk ailelerinden mi?

            Dört yaşında, dört aylık, dört günlükken okula başladım. O zaman adet öyleydi. Dört yaşında, dört aylık, dört günlükken okula verilirdi.

            O günkü adetlere göre annem beni süsledi, yıkadı, temiz giydirdi. Kendisine ait mücevherlerini, elmaslarını falan fesime taktı. Elmaslardan göğsüme de taktı.

            Ben bu dönemi pek hatırlamam. Fakat, fotoğraflarım var. Ama sarıklı hocamızı hatırlıyorum. Onun önünde diz çökerdik. Önce hocanın huzurunda Euzubesmele çektik. Çekince, Maşallah dedi. Böylece başladık.

            İslam gelenekleri aynen devam ediyordu. Fakat o zaman ben çok küçük olduğum için sıkılıyordum. Okula gitmek istemiyordum.

            Hatırladığım kadarıyla hergün bana ya 20 para, ya 1 kuruş verirlerdi. O zaman 20 para, 1 kuruş çok değerli. Yani onunla bir simit alınabilirdi. Okula heveslendirmek için cebime ya ağabeyim, ya babam, ya da annem para koyardı. Ama sınıfta sıkılırdım. Kaçardım okuldan. Yine okuldan kaçtığım bir gün yolumu bir adam kesti. Kısa boyumla, yolumu kesen adamı aşağıdan yukarı tetkik ederken, yelek cebinden sarkan saat kösteğinden babam olduğunu farkettim. Babam elimden tutup okula götürdü ve müdürümüz Mehmet Asım Beye teslim etti. Bu olaydan sonra kaçmadım. Ertesi yıl ise, birinci ve ikinci sınıf sınavlarını üstüste verip geçtim.

            Rüştiyenin o zamanki müdürü Kıbrıs’ta çok itibarlı olan Selahattin Bey’di. Rüştü bey isminde de sınıf öğretmenimiz vardı. İkinci sınıfta ise, sonradan Kıbrıs Türk’ünün mücadelesinde şöhret yapan Faiz Kaymak, öğretmenimiz oldu.

            Öğretmen Faiz Kaymak, Dr. Fazıl Küçük ve Avukat Rauf Denktaş, Kıbrıs kurtuluş mücadelesinde rol oynayan üç büyük isim...

            Rüştiye 3. Sınıfta, Osman Zeki bey isminde bir öğretmenimiz vardı. Sonra o, akciğer rahatsızlığından, yılın ortasında vefat etti. Çok üzüldük. Çok sevdiğimiz bir öğretmenimizdi.

            İşte o günlerde, Türkiye’den gelen bir hava esiyordu. Herkese bir de Öztürkçe isim veriliyordu. Mesela, adı Ahmet olana bir de Selçuk deniliyor, Ahmet Selçuk oluyordu.

            Hocamız, senin adın Alparslan olsun, dedi. Soyadı yok o zaman. Sadece aile lakaplarımız var. Dedemden gelen lakabımız Hoyunoğlu veya Koyunoğlu, babaannem tarafından gelen lakabımız ise Kırmızılı. İşte adım, o gün bugün Alparslan oldu...>”

            1993 yılında Sabah Gazetesini İstanbul’da ziyaret ettiğimizde Gazeteci Hıncal Uluç bey Başbuğ’a bir ara “Aslan amca” diye hitap etti. Meğer eskiden aileleri görüşürlermiş ve Başbuğ’a “Aslan amca” derlermiş.

            Alparslan Türkeş’in çok sayıda söylev ve makaleleri mevcuttur. “Temel görüşler”, “Türkiye’nin meseleleri”, “1944 Milliyetçilik olayı”, “Dış politikamız ve Kıbrıs”, “Yeni ufuklara doğru”, “Kahramanlık ruhu”, “Gönül seferberliği” ve “Dokuz ışık” adlı eserleri vardır.

            “Dokuz Işık” Milliyetçi Hareket Partisinin doktrinidir. Dokuz Işık; 1- Milliyetçilik, 2- Ülkücülük, 3- Ahlakçılık, 4- İlimcilik, 5- Toplumculuk, 6- Köycülük, 7- Hürriyetçilik, 8- Gelişmecilik, 9- Endüstricilik umdelerinden oluşmuştur.

            9 umde, 9 Işık kitabında şöyle özetlenmektedir:

1- Milliyetçilik: Her şey Türk Milleti için, Türk Milleti ile beraber ve Türk Milletine göre sözleriyle özetlenebilecek, Türk Milletine bağlılık, sevgi ve Türkiye devletine sadakat ve hizmettir.

            2- Ülkücülük: Türk Milletini en ileri, en medeni en kuvvetli bir varlık haline getirme ülküsüdür.

            3- Ahlakçılık: Türk milletinin ruhuna, örf ve adetlerine uygun yüksek varlığını korumayı ve geliştirmeyi ön gören esaslara dayanır.

            4- İlimcilik: Olayları ve varlığını ön yargılardan ve art düşüncelerden sıyırarak ilim mantalitesi ile incelemek ve girişilecek her çeşit faaliyette ilmi önder yapmak prensibidir.

            5- Toplumculuk: Her çeşit faaliyetin toplumun yararına olacak şekilde yürütülmesi görüşüdür. İçtimai ve iktisadi olmak üzere iki ayrı bölümü kapsamaktadır. İktisadi görüş olarak mülkiyeti esas kabul eden, fakat mülkiyetin millet zararına kötüye kullanılmasına karşı olan bir görüşü belirtir. Karma ekonomiyi ve ana stratejik iktisadi faaliyetlerin devlet kontrolunda bulunmasını öngörür. Sosyal görüş olarak sosyal adalet düzeni, fırsat eşitliği, sosyal güvenlik ve sosyal yardımlaşma teşkilatı kurulmasını kabul eder.

            6- Köycülük: Köyleri tarım kentleri halinde birleştirerek kalkındırmayı öngörür. Köylünün tefecilerin elinden kurtarılması ve ihtiyacı olan kredi ve diğer yardımların sağlanması için kooperatifleşmeyi hedef alır. Bilhassa orman bölgesinde yaşayan köylüleri öncelikle ve hızla refaha kavuşturmak amacını güder.

            7- Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik: Birleşmiş Milletler Anayasasında yazılı bütün hürriyetlerin sağlanmasını gaye edinmiştir. İnsanların şahsiyet olarak geliştirilmesini, toplumun kalkınması için yararlı bir yol olarak kabul eder.

            8- Gelişmecilik ve Halkçılık: İnsanlar ve medeniyetler daima daha iyiyi, daha güzeli, daha mükemmeli istemek ve aramakla gelişir. Elde edilenle yetinmemek ve daima daha ilerisini istemek ve bunu elde etmek için gayret göstermek şuurudur. Ancak bu gayret ve çabalarda Türk milletinin tarihinden, milli benliğinden ve kökünden kopmadan yükselmek ve ilerlemek gayedir. Yapılacak her işte halka doğru, halkla beraber olmayı, ilerlemenin, yükselmenin vazgeçilmezi olarak kabul eder.

            9- Endüstricilik ve Teknikçilik: Türk milletinin kalkınması için acele sanayileşmesi lazımdır.

            9 Işık, 1980 öncesi liberal görüşü benimseyenlerce “sol” görüş paralelinde gösterilmeye çalışılmış ve tenkit edilmiştir. Bir dönemde 9 Işık’ta yer alan iki umde; Milliyetçilik ve Toplumculuk birlkte kullandırılmaya çalışılmış ve “Milliyetçi-Toplumcu” kavramı da gençlik tarafından tercih edilmiştir. Sonra bu çevrelerce Milliyetçi-Toplumculuk; Nasyonel Sosyalizm ile eşdeğer gösterilerek, Ülkücüler Faşizm ile suçlanmıştır. Bir yıl süren Milliyetçi-toplumculuk modası daha sonra bizzat Başbuğ tarafından yasaklanmıştır. Milliyetçiliğin ve toplumculuğun 9 Işık’ta sadece iki umde olduğu, bunların yanında 7 umde daha bulunduğu, bu nedenle “9 Işık’çı” kavramının esas alınması gerektiği belirtilmiştir. Bu açıklama ve yasaklamadan sonra “Milliyetçi-Toplumculuk” tabiri kullanılmamıştır. Sadece bir marşta; ‘Çankaya yokuşunda Asya’nın Bozkurtları’nda bu kavram durmuş ve değiştirilememiştir.

9 Işık ilk defa Başbuğ 1965’de CKMP’nin başına geçtikten sonra küçük bir risale biçiminde basılmıştır. Normal bir kitabın yarısı eninde ve 24 sayfalık bir kitap...

            Kitabın başında “Dokuz Işık, Alparslan Türkeş’in, gençlik temsilcileri ile yaptığı bir konuşmada, tespit edilen prensiplerini ihtiva etmektedir. Türkeş’in bu prensipleri, yakında genişletilmiş olarak yayınlanacaktır.” notu vardır.

            Giriş bölümüne ise Mehmet Emin Yurdakul’un bir sözü ile başlanmaktadır. “Türkün herşeyi güzeldir ve herşeyden güzeldir”. Ve şöyle devam edip bitmektedir.

            “Gaye olarak düşündüğümüz şeyi evvela belirtmek ve ondan sonra bu gayenin gerçekleşmesini sağlayacak yolları görüşmek isabetli olacaktır. Gaye Türk Milletini, insanca usullerle, en kısa yoldan, kendi gücüyle ayakta durabilecek, kuvvetli, müreffeh, mutlu, hak ve şereflerine sahip bir millet haline getirmek ve modern uygarlığın en ön safhına geçirmektir.

            İnsanların nasıl herşeyden önce kendi kendilerine hürmetkar olmak, kendi benliklerini hürmet duygusu ile hissetmek mecburiyetinde iseler, milletlerin de kendi kendilerine hürmetkar olmaları, kendi varlıklarına güvenmeleri ve kendi varlıklarına duyulan saygı ve güvenle çalışmaları sayesinde mutluluğa ermeleri mümkündür.

            Bir insanın kendine saygısı yoksa, kendini aşağı görürse, kabiliyetsiz hissederse, o insanın büyük iş yapması, içinde bulunduğu çevreye yararlı olması mümkün olmaz. Bir insan bir hendeğe doğru “ben bu hendeği atlayamam, gücüm yetmez, kabiliyetim yoktur”endişesiyle ümitsiz ve tereddütlü gelirse, o hendeği aşamaz, atlayamaz. Bir insan kendine güvenerek “Ben kuvvetliyim, ben bu hendeği hiç yüksünmeden atlayabilirim” diye korkusuzca gelirse atlar. Zafer, hiçbir zaman mahvolduklarını zannedenler tarafından kazanılamaz. Milletlerin hayatı da böyledir. Milletler kendi varlıklarının değerini hissederler, kendi kudretlerine inanç duyarlar, kendi izzetinefislerini her şeyin üstünde tutabilirler ve kendi varlıklarına saygı duyarlarsa, uygarlık aleminde büyük varlık gösterirler, büyük eserler meydana getirirler, ve aynı zamanda kendi toplumları içinde yaşayan bütün insanları mutluluğa, refaha erdirirler. Bundan dolayıdır ki, biz prensiplerimizin başına milliyetçiliği koyuyoruz.”

            Sonra “9 Işık”, Başbuğ’un yazmış olduğu kitapların en hacimli olanını teşkil etmişti.

            9 Işık kitabının başta ekonomik rakamları olmak üzere tekrar yazılması ve güne uyarlanması, 1990’lı yıllarda gündeme gelmiş ve bir görevlendirme de yapılmıştı, ancak bu düzenleme hala daha yapılabilmiş değildir. Bu durum ise, milliyetçi hareketteki bir eksikliktir.

            Milliyetçi hareketçiler ve ülkücüler “sağcı” tabirini kullanmazlar. Kullandıkları kavramlar, “Ülkücü”, “Türk milliyetçisi”, “9 Işık’cı”, “MHP’li”, “Milliyetçi”, “Milliyetçi hareketçi”dir. “Sağcı”, “solcu” kavramlarını Batı’nın sosyal yapısından doğmuş kavramlar olarak kabul ederler. “Sağ” kavramı ile ilgili olarak söylenen tek söz şudur: Biz milletimizin anladığı manada sağcı olabiliriz. Biz ne sağcıyız, ne solcu, biz Türk milliyetçisiyiz. Milletimizin anladığı manada sağcılık ise maneviyatçılık anlamını taşımaktadır. Ülkücü hareket bunun içindir ki; “Sağcı” kavramını kullanmamak için “Kaynağını İslamiyetten alan Türk Milliyetçiliği”, “Kaynağını Türk-İslam ülküsünden alan Türk Milliyetçiliği” kavramlarını yeri geldikçe kullanmıştır.

Ekonomik kalkınma söz konusu olduğunda da, kapitalizmi ve kollektivizm kabul etmeyen  “Üçüncü yol” Türk Milliyetçilerinin ortaya koyduklarrı bir ayrı yol olmaktadır. Bunun nedeni ekonomik kalkınma meselesinde, Milliyetçi hareketin değişmeyen “Türk Milletinin menfaatine uygun olan en iyi yol” ilkesinin esas alınmasıdır. Bu değişmeyen ilke sebebiyle uluslar arası  bazı ilkelerin aynen alınmaması söz konusu olmaktadır. Kalkınmada aslolan Türk milletinin “toplumculuk” ilkesine uygun olarak  en akılcı ve uygun olan yolun tercih edilmesidir. Zamana, zemine ve çağa göre en uygun kalkınma yolu belirlenmektedir. Bu noktada MHP, sol diye adlandırılan siyasi partilerin veya sol fikir sahiplerinin savunduğu sosyal adalet, sosyal güvenlik, emek-semaye ilişkilerindeki  dengesizlik konularını dile getirmekte ve sömürü ve emperyalizme karşı tavır almaktadır. Öte yanda liberal görüş sahiplerinin savunduğu          hür teşebbüsü de kalkınmanın esas unsuru olarak kabul etmektedir. Böyle olunca da MHP’nin ekonomik kalkınma modelinde  Özel sektörü, Millet sektörü ve Devlet sektörünü görmek mümkün olmaktadır. Bu sektörlerin ağırlıkları ise yine  tesbit edilen kalkınma strarejisine göre değişmektedir.

Özetle MHP, Batı anlayışının dışında bir dünya görüşüne sahip bir siyasi harekettir.

BİR TEKLİF

            MHP’nin dünya görüşünü sembolize eden iki amblemi vardır. Üç hilal ve Bozkurt. Üç hilal parti bayrağıdır. Bozkurt, gençlik teşkilatlarının ve Ülkü Ocaklarının kullandığı amblemdir. Burada bir teklifi bu eserde, MHP’nin tarihçesinin yer aldığı bu bölümde yapmayı ve bunun ilk genel kurulda tartışılıp karara bağlanmasını önermek istiyorum.

            MHP’nin bayrağına, Başbuğ’un bozkurt işaretini yaptığı eli ilave edilsin. Bu şekilde MHP’nin bayrağı üç hilal ve yanında bir bozkurt işareti yapan insan eli olsun. Böylece Türk-İslam ülküsü de ayrı bir şekilde sembolize edilmiş olur. Ayrıca, Ülkücü gençliği yetiştiren Başbuğ, bu şekilde de bayraklaşarak ayrı bir anlam kazanır.

                                   (Üç hilal bayrağına bozkurt işareti yapan elin resmi)

ATATÜRK VE MHP

Başbuğ Emniyet Genel Müdürlüğü’ne 23.Eylul.1993 tarihinde yazmış olduğu bir yazıda 9 Işık’taki bu dokuz umdenin; Kuva-i milliyecilerin savunduğu ilkeler olduğunu, Atatürk’ün altı oku bu dokuz ilkeyi düzenlemek suretiyle Cumhuriyet Halk Partisi’nin programına soktuğunu yazmıştır. Bu paralelde mesela son dönemin en büyük sosyologlarından olan Prof. Dr. Orhan Türkdoğan, ‘CHP başta “Milliyetçilik” olmak üzere 6 ilkeyi tam olarak anlatıp tatbik etmiş olsaydı, MHP’nin kurulmasına  gerek kalmayabilirdi’ tespitini yapmıştır.

            Milliyetçi Hareket Partisi, Türk Milliyetçiliğini esas alan bir siyasi partidir. Milliyetçi Hareket Partisi mensupları da Atatürk’ü büyük bir Türk Milliyetçisi olarak kabul etmekte ve Türk Milliyetçiliği yolunda yürüyen herkesi aynı ülkü etrafında birleşenler olarak Ülkücü olarak görmektedirler. Genelde “Atatürkçüler” ile MHP ve ülkücülerin arasındaki tek tartışma Atatürkçüyüm diyenlerin Atatürkçülüğü Türk Milliyetçiliğinden ayrı bir kulvarda göstermeleri ya da Türk Milliyetçiliğini Atatürkçülük olarak algılamamaları ve bunu böyle empoze etmeleridir. Ancak bu ayrı görüntüyü bize bir ara en iyi bir emekli general izah etmişti. Emekli paşanın dedikleri şöyleydi: “Biz de biliyoruz ki Atatürk bir Türk Milliyetçisidir. Türk milliyetçisi olan herkes elbette ki Atatürkçüdür ve Atatürk’e saygı duyar. Ancak biz de sizin gibi Atatürkçülük yerine Türk Milliyetçiliği tabirini kullanırsak o zaman bir siyasi parti olan MHP ile aynı çizgiye geliriz. Halbuki biz, bütün siyasi partilere ve siyasilere aynı yakınlıkta durmak isteriz. Milletin bütününü kucaklamak isteriz. Onun içindir ki sizinle aynı çizgide değilmişiz gibi görünüyoruz...”     (Atatürk’ün resmi)

            Atatürk’ün ülkücü hareketteki yeri ve saygınlığını, 1 Kasım 1971 yılında Atatürk Üniversitesi’nin açılış töreninde Atatürk Üniversitesi öğrencileri adına yaptığım konuşma metninden anlatmak ve hem de 1970 muhtırasının ardından o günlerden bir kesiti ortaya koymak için aşağıya koyuyorum.

            “....Son birkaç yıldan beri Türk Milletinin ümidini bağladığı ilim yuvalarının çatısından kulakları sağır edecek tarzda büyük çatırdılar duyuldu. İlim adına Üniversitelerin temelinden oynatılan taşlara seyirci kalınmıştı. Manzarayı seyredenler ve seyredilenler birbirlerini suçluyordu. Şikayetler kasırgası milletimizi karanlık bir geleceğe doğru sürüklüyordu.

            Birden büyük kültürel merkezlerin sokakları silahlı çatışma meydanları, dershaneler gençlerin birbirlerini kurşunladıkları arenalar haline gelmişti.

            Nasıl olmuştu?

            Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Türk büyüklerinin resimlerini duvarlardan indirerek yerine Marks’ın, Lenin’nin ve Çhe Guavera’nın resimlerini asan, yüreği sevginin yerine kin dolu eli silahlı bu vatan hainleri nereden gelmişlerdi?

            Marksist devrimci olmayan üniversitelere alınmıyor, marksist devrimci tarafından kurşunlanan bir komünist için başkent sokakları karacubbelilerle dolup taşıyor, Türk Bayrağı yarıya indiriliyordu.

            900 senedir kader birliği ettiğimiz doğu ve güneydoğudaki ırktaşlarımızın ayrı bir etnik yapıya sahip olduğu iddia ediliyor, hatalar istismar edilerek komünist-kürtçü ayaklanma tertip ediliyordu.

            Bolivya’da tatbik edilen şehir ve kır gerillası uygulamaları, Lenin’in Asya tipi üretim tarzı ilkeleri, Ortadoğu’da kullanılan milli demokratik devrim stratejisi ve proleter devrim hareketi yer yer çete savaşları halinde sahneye koyuluyordu.

            “Bu manzara” üç-beş senenin, üç-beş kişinin eseri değildir, senelerin senelere taşıdığı yüktür.

            Büyük Türk Milletini, içine düştüğü dar boğazdan Kuva-i milliye ruhu içinde çıkaran Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletini ilmin murşitliğinde daha ileri seviyeye çıkaracağımıza inanıyordu.

            Türk Milleti’nin hür, bağımsız ve kuvvetli bir devlet olmasını arzulayan ulu önder Türk milletine aşık, milletini her şeyden çok seven ateşli bir milliyetçidir. O diyor ki: “Bizim ilim membağımız doğrudan doğruya Büyük Türk milletinin vicdanı olmuştur. Tarih, vukuat, hadiseler ve müşahadeler, insanlar ve milletler arasında milliyetin hakim olduğunu göstermiştir. Milliyet prensibi aleyhindeki büyük mikyasta fiili tecrubelere rağmen gene milliyet hissinin öldürülmediği ve onun yaşadığı görülmüştür”

            Biz de Türk gençliği olarak diyoruz ki: Solcu ve kozmopolitler mayamızdaki milliyet duygusunu bozamayacaklar, millete olan aşkımızı, milli kültüre olan bağlılığımızı kıramayacaklardır.

            Atatürk 10. Yıl nutkunda ve gençliğe hitabesinde, Türk soyunun ilimde ve teknikte çağdaş medeniyet seviyesine ulaşacağını müjdeledikten sonra “Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur” der.

            İşte bu gün Türklüğün son bağımsız kalesi olarak hediye edilen mirası yok etmek isteyenlere karşı Türk ordusu tarihi görevini yerine getirmektedir. Her yerde ve her şeyde olduğu gibi ihanetin en büyüğünü yapan vatan hainleri de cezalarını görmektedirler.

Ancak dünyanın en önemli jeopolitik noktasında bulunan Türkiye üzerinde yabancı ideolojilerin oyunları tükenmemiştir. Bu coğrafyada Türk’ün en güçlü ve kuvvetli olması tarihi bir emirdir. Bunun için de milli anlayışla modern milli görüşün rehberliğinde bütün müesseselerin yeniden tanzim edilerek kısa zamanda teknolojide ileri gitmiş devletlerin ön safhında yer almak mecburiyetindeyiz. Artık her şeyin Türk için, Türk’e göre, Türk tarafından olması vazgeçilmeyen bir hakikat haline gelmiştir.

Bu gerçeği yüreğinde nokta nokta duyan Türk ülküsünün yılmaz savaşçıları İlmin, tekniğin, sanatın ve filozofinin büyük kahramanları olarak, Türk Milleti sizleri yarınlarda saygıyla selamlayacaktır. Çünkü olanlar ve olmaya devam edenler kutlu savaşını doğrulamıştır.

Saygıdeğer misafirlerimiz, değerli arkadaşlarım,

Hadiselerin birbirini kovaladığı, ilmin yere çalındığı, özerkliğin suçu ve suçluyu saklamaya vesile olmuş zamanlarında bile her türlü tahrik ve hain emellere rağmen ilim yapan tek üniversite Atatürk Üniversitesi olmuştur. Ama bu büyük başarısına rağmen Üniversitemizi kötü gösterme gayreti içerisinde bulunulmuştur. Sayın rektörümüz Atatürk düşmanı, Üniversitemiz ise yobaz ve gericilerin barınağı olarak gösterilmek istenmiştir. Çünkü Üniversitemiz marksist devrimci eylemin dışında kalmıştır.

Bir defa daha belirtmek isteriz ki; hain emellerin idarecileri ve piyonları oyunlarını sahneye koyamayacaklardır.

Ne var ki onüç yıldan beri öğretim yapmakta olan Üniversitemiz, halledilmesi gereken bir çok problemleri de taşımaktadır. Bunlar...

Tekrar etmek isteriz ki;

Bugün vatana ihanet suçundan yargılananların %99’u üniversitelerden yetişen her türlü meslek mensubu bulunan, sözde aydın tiplerdir. Ne acıdır ki; küflenen çatıdaki çatlamalar Milletimizin üstüne yığılan enkaz yığınları haline gelmiştir....

Ne mutlu Türküm diyene. ”

1 Kasım 1971. Atatürk Üniversitesi öğrencileri adına Rıza Müftüoğlu.

         ***

MHP`NİN SEÇMEN TABANI VE BİR ÖZELEŞTİRİ

            MHP`nin 1987-1995 döneminde yoğun olarak oy aldığı iller; Kırıkkale, Kahramanmaraş, Kastamonu, Kayseri, Çorum, Tokat, Erzurum, Erzincan, Yozgat ve Konya illeri olmuştur. Bu dönemden sonra da yine bu illerde MHP`ye en yüksek oylar çıkmıştır. 1980 öncesinde de, MHP bu illerde güçlüdür. Yani MHP genelde orta gelişmişlik düzeyindeki yerleşim yerlerinde daha etkilidir. Bu yerleşim yerlerinde, sanayiden çok ticaret gelişmiştir ve tarım ağırlıklı sektördür. MHP`nin bu dönemde Türkiye genelinde en az oy aldığı iller; Edirne, Eskişehir, İstanbul, Diyarbakır, Hakkari, Manisa, Çanakkale, Denizli, Antalya, Artvin ve Bolu’dur. MHP, genelde bu illerde her dönem daha az oy almıştır. Güneydoğu’daki iller hariç diğer illerde sanayileşme ve hizmet sektöründeki gelişmişlik dikkate alınması gereken ilk özelliktir. Bu illerde bireysel çıkarlar daima öne çıkmaktadır.

            MHP’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesinde iddia edilenin aksine ciddi bir taraftarı vardır. MHP sadece büyük baskı kurulan bazı merkezlerde taraftarlarının oylarını alamamaktadır. MHP Kürtçe konuşan vatandaşlarımızı  Türk kabul eden ve bunu da her fırsatta dile getiren bir siyasi partidir. MHP, Ziya Gökalp’ı sürekli olarak anlatmakta ve bu bölge halkına örnek olarak göstermektedir. Orhun Yazıtlarında yer alan “Kürt beyi” belirlemesiyle de “Kürtler”le Ortaasya’dan beri beraber olunduğu vurgulanmaktadır. Bin yıla yakın bir zamandır Anadolu’da beraber kaynaşıldığını ortaya koyarak da çok samimi ve içten bir tavır gösterilmektedir. MHP, Kürtleri bir Türk boyu olarak vasıflandırmaktadır. Bu gün MHP’de Kürtçe konuşan çok sayıda partili ve ülkücü vardır. 1991-95 yılları arasına “Bozkurt” tan uyarlanarak “Bozkürtler” tabiri gazetelerde yer almıştır. Bir Kürt aşireti lideri de 1993 yılında ilk defa MHP genel merkezinde Kürtçe konuşmuş ve Kürtçe konuşmasında “Biz Ortaasya’dan beri beraberiz. Biz de Türküz” demiştir. Diyebilirim ki MHP  bu bölgede kanun hakimiyeti tam olduğu zaman  çok büyük bir oy patlaması yapacaktır.

            MHP`de 1993 yılında yapılan bir araştırmada parti oyları içinde ağırlıklı olarak genç oyların en yüksek olduğu parti MHP`dir. MHP seçmeninin %20.24`ü 18-24 yaş grubu, %17,13`ü 26-35 yaş grubu içinde ve %15,9`u 36-50 yaş grubundandır. 51 ve daha yukarı yaş grubunda yer alanların MHP`ye eğilimi %3,76`dır.

            MHP`li seçmenlerin çoğunluğu yüksek okul mezunudur. MHP`de asgari ücretle çalışanların oranı %14,63, düz memur, işçi, yanında bir kaç kişi çalıştıran esnaf vs. oranı %17,21, doktor, mühendis, avukat ve şube müdürü ve daha yukarı derecede devlet memuru olanların oranı %21,60, 5 kişiden fazla işçi çalıştıran işyeri sahibi, tüccar vs.nin oranı %20,79, gelirini ailesinden alan öğrenci, işsiz genç oranı %23,43`tür.

            MHP tabanı genelde ülke meselelerini sürekli takip etme imkanı ve isteğine sahip kesimlerden oluşmaktadır. Büyük şehirlerde, sanayi şehirlerinde yaşayanların mevcut olan propaganda hatlarından MHP’yi görebilmesi zordur. Çünkü bu kesim sabah işine gitmekte, akşam evine gelmekte ve ancak dinlenme süresi içerisinde belli gazetelerin manşetlerinden ve belli dizileri yayımlayan televizyon kanallarında gözüne çarpanlardan siyasi değerlendirmeler yapmaktadırlar. Her seçimde iktidara en yakın siyasi partilere oy verme alışkanlığı içinde olanların ise, MHP, çoğunlukla ilgi alanı dışında kalmaktadır.

            Onun içindir ki; MHP genelde, ülke meselelerine duyarlı olanların ilgi alanı içindedir.

            MHP için yapılacak en ciddi özeleştiri, MHP`nin kendini anlatmada ve propaganda yapmada yeteri kadar başarılı olamamasıdır. Bu başarısızlıkta en büyük etken güçlü merkezlerin her dönem MHP`nin karşısına dikilmeleri olsa bile, yine de MHP kendini anlatmada yeterli olabilecek bir başarıyı elde etmeliydi. Mesela MHP fikriyatını anlatan  bir gazete ve televizyon bile yoktur. %1 oy oranına  sahip olamayan bazı gruplar bile bu hususta MHP`den ileridirler.

            Bu duruma paralel olarak MHP’lilerin, MHP aleyhine yazı yazanlara, haber yapanlara demokratik tepkilerini  ortaya koymadaki reflekslerini kaybetmeleri de ayrı bir eleştiri noktasını teşkil etmektedir. Az okumaları ve daha çok MHP aleyhine olan yayınları takip edip bunları çoğu kez ölçü almaları bir ayrı analaşılamaz durum olamaktadır.

            MHP fikriyatını anlatan bir gazete ve televizyonun olmamasında, MHP`de maddi imkan sahibi olanların, MHP`den hemen uzaklaşmaları gerçeğini görmek mümkündür. Belki de ferdiyetçilikle toplumculuğun çatışması, bu imkan sahiplerinin Milliyetçi Hareket zemininden kaymalarını doğurmaktadır. Ya da imkanlarla idealizmin bir arada bulunmasını uygun görmeyenler, böyle bir durumu tehlikeli görenler bu imkan sahiplerini MHP`den dışlamakta ve bunların uzaklaşmalarını sağlamaktadır. Her nedense 1968 yılından beri Ülkücülükle zenginlik hiç bağdaştırılmamıştır.

            Özetle, Milliyetçi hareketten yetişme zenginlerin Milliyetçi Harekete olan hayrından daha çok hayır, MHP dışındaki iş adamlarından gelmiştir. Mesela 1980 ihtilalinden sonra herkes MHP`den kaçarken MHP`ye en büyük maddi imkanı sağlayan iş adamı İ.Y. `dir. İdris bey milliyetçidir, muhafazakardır ama hiç bir zaman siyasete bulaşmamıştır. Ne MHP`lidir, ne de başka bir partili. Büyük bir şirketin sahibidir. İş adamıdır. Ama o sıkıntılı dönemde MHP`ye yardım eden nadir iş adamlarının başında gelmektedir.

            MHP`liler için ikinci önemli özeleştiri; MHP`lilerin yeniliklere çok açık olmamalarıdır. Geleneksel yapıları o kadar güçlüdür ki, bazen bu durum ifrata kaçar ve politikada gündem oluşturmak yerine, bekle gör politikası tercih edilir. MHP`de yeniliklere açık olanlar da, çoğu kez "ekonomide liberal, kültürde milliyetçilik", "yeni milliyetçilik", “merkez parti” gibi kavramlarla uğraşarak, bilerek veya bilmeyerek, MHP`yi asıl mecrasından çıkarmaya çalışmışlardır. Bu durum, MHP`nin gelişen ve değişen şartlara göre hareket etmesini önlemiştir. Kendi özüne uygun yeni elbiseler giyememiştir.

            MHP`de yeni açılımlar yapmak isteyenler, tıpkı dini hayatımızda mevcut ortama göre tefsirlerin yeniden düzenlemesi yerine "dinde reform" isteme yanlışlığına düşenler gibi, yanlış hareket etmişlerdir. Bu durum da koyu gelenekçilerin yeni metotlara alışmasını önlemiştir.

            MHP`de yapılabilecek ciddi bir özeleştiri de, idealizmin MHP`de birliği beraberliği temin edeceği yerde bazen ayrışmaya sebebiyet verdiğidir. Bu durum, idealizm de meydana gelen dejenerasyondan mı meydana gelmektedir, yoksa başka nedenler mi var, bunun çok iyi irdelenmesi gerekmektedir. Baştan sadece şunu söylemek mümkündür. Genel bir durum vardır ki; bu duruma göre ideolojik hareketlerde ilk akla gelen ve kolay olması gerektiği kabul edilen “kollektif hareket etme” eğilimi, Milliyetçi harekette çok düşüktür. Milliyetçi harekette daha çok “inanma”dan sonra meydana gelen bir tabi olma durumu vardır. Ancak genelde Milliyetçiler, karakrer itibariyle egoist bir çizgiye varan bir liderlik yapısına sahiptirler. Bu nedenle “inanma”ları çabuk ortadan kalkabilmektedir. “Milli görüş” çizgisinde yer alanlarda ise “istişare” yerine “biat etme” daha ağırlıklıdır. Bu partilerde yönetim daha kolaydır. Buralarda zor olan “biat” edilen makama gelmektir.

            Geçmişte birbirlerini ölesiye tutan, herkesi imrendirecek bir menavi bağla birbirlerine bağlı olanların  mesela bir iktidar döneminde bir şube müdürlüğü için bile birbirlerini karalamaları ve manasız mücadeleleri anlaşılmaz ama çok iyi irdelenmesi gereken bir durumdur. Dün birbirlerine canlarını ve namuslarını emanet edenlerin bazı makamlar için farklı kulvarlara geçmeleri  bir iç tamiri gerekli kılmaktadır.

            Bu ve benzeri noktalar dikkate alındığında Milliyetçi hareketin yeni bir akid birliğine ve varılacak hedefin tekrar hatırlatılması ihtiyacında olduğunu söyleyebiliriz. Milliyetçi harekette var olan iç mücadelenin derecesi, var olması gereken dış mücadelenin derecesine yetişmek üzeredir. Bu durum hareketin geleceği açısından çok tehlikeli bir durumdur. MHP’de son zamanlarda birlik ve beraberlik sadece yönetimde yer alanlarla sınırlı bir duruma gelmek üzeredir. Bu noktada herkesin kendini sorgulaması ve öncelikle  herkesin kendinden başlayarak bir öz eleştiri yapması gerekir kanaatindeyim. Bu problemi ortadan kaldırmak için de ilk görev  ve ilk adım hemen akla gelen yönetimde olanlara değil tam aksine yönetimde olmayanlara düşmektedir. İlk adımlar yönetimde olmayanlarca atılmalı, yönetimde olanlarca da problemlerin ortadan kaldırılması sağlanmalıdır. Aksi takdirde hiç kimsenin “şehitleri” ve  “ Kusal davayı” ağzına alma hakkı kalmayacaktır. MHP’nin de “...sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiyi...” savunan siyasi partilerden farkı olmayacaktır.

                      **** 

 

MHP, ÖZAL`IN CUMHURBAŞKANLIĞINDAN İNDİRİLMESİNİ İSTİYOR

            O günlerde MHP’nin vermiş olduğu mücadeleye ayrı bir örnek vermek gerekirse bunu şöyle belgelendirebiliriz:

29 Nisan 1992’de Özal’ın cumhurbaşkanlığını tartışmaya açtık. Yaptığımız basın toplantısında Özal’ın bir dönem bölücülere vermiş olduğu cesareti, Özal’ın basına yaptığı açıklamalarla ortaya koyduk. Basından aldığımız başlıklar şöyleydi:

Cumhuriyet: Ankara, Baker’in kürt devleti kurulmamasına ilişkin açıklamasından memnun.

 Özal’dan batıya “kürt” sözü. – Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin Kürt politikasına ilişkin hedeflerini Batı’ya açıkladı. Özal’ın savunduğu plan, ilk aşamada Türkiye’deki kürtlerin haklarının genişletilmesini, ikinci aşamada Irak’taki kürtlerin hakları için Türkiye’nin garantörlük yapmasını, üçüncü aşamada silahlı eylemci Kürt örgütlerine karşı bölgede ortak mücadeleyi, son aşamada da Türkiye’de federatif bir devlet yapısına gidilmesini içeriyor.

Özal: Büyükannem muhtemelen kürttü.

Cumhurbaşkanı Özal’ın istediği anayasa: Kürtçeye serbestlik: Anayasının 26. Maddesinin 3. Fıkrasında yer alan, düşüncelerin kanunen yasaklanmış dillerde açıklanmayacağına ilişkin hüküm tamamen kaldırılıyor. Bu durumda kürtçe dahil bütün dillerden düşüncelerin açıklanması ve yayılması mümkün olabilecek.

Talabani’den Der Spigel’e ilginç iddia. “Özal Kürtlere özerklik verecek”

Kürt aydından Özal’a övgü.

Mitterand’la basın toplantısı düzenleyen Özal, Kürt kimliğinin korunacağını söyledi. “Kürt sorunu için zaman verin” dedi.

ANAP milletvekili Geylani’den Milliyet’e ilginç açıklama: “Özal PKK’ya af hazırlıyor.”

Özal koşullu affa açıklık getirdi: Apo dahil terör suçuna tecil.

Kürdistan Yurtsever Birliği lideri Celal Talabani’nin Cumhuriyet’e demeci: “Biz yalnız Özal’ı tanırız”

Talabani’den Ecevit’e suçlama: “Özal’la 3 yıldır temastayız”

PKK’nın Avrupa sözcüsü: “Özal bize ulaşmaya çabaladı” “Türk devleti ile şartlı görüşürüz”

The Ekonomist: Özal’ın amacı Öcalan’ı devre dışı bırakmak.

Bütün bu gazete küpürleri ilişikte olmak üzere, o gün basına yaptığımız açıklamada şunları söylüyorduk: (gazete küpürlerinin fotokopisi)

“Aslında 1984 yılından bu tarafa tırmanarak sürdürülmekte olan PKK terörü, özellikle Nevruz olaylarından sonra bütün Dünya kamuoyunun dikkatlerini üzerine çeken bir boyut kazanmıştır. İlk günlerde Almanya başta olmak üzere, bazı ülkelerce de desteklenen bu terör hareketleri, Türkiye tarafından gerçekleştirilen yoğun diplomatik girişim ve çabalar sonucunda bu günlerde, bu destekten oldukça yoksun kalmışa, hatta PKK terörü aleyhine bir hava Dünya kamuoyuna hakim hale gelmişe benzemektedir. Bir yandan Dünya kamuoyunun, diğer yandan da Türkiye’de Türk halkının kanlı terör olayları karşısında kesin bir tavır koyarak, bu işin haklı görülmediğine dair havanın yaygınlık kazanması üzerine PKK ve bu “örgüt”e arka çıkan yerli ve yabancı çevreler, artık taktik değiştirme gerekliliğine inanmak suretiyle başka çıkış yolları aramaya karar vermek üzeredirler. Bu sebeple PKK’ya destek ve akıl veren “yerli” ve “yabancı” çevrelerle PKK yönetimi, artık bu örgüte siyasi bir tüzel kişilik kazandırmanın ve bu suretle de, Dünya kamuoyu nezdinde daha çok propagandaya ve diplomasiye dönük girişimleri sürdürmenin doğru olacağı görüşüne varmış durumdadırlar. Herkesce bilindiği gibi, ideolojik terör örgütleri, yani ideolojilerini yayma konusunda terörü bir yol olarak seçen örgütler, terörü asıl amaçları olan ideolojilerini topluma bu yolla kabul ettirme ve tartışmayı başlatma ve sürdürme safhasını başardıktan sonra, terör hareketlerini büyük ölçüde bırakabilirler. İşte başta Almanya olmak üzere PKK’ya arka çıkan ve akıl veren ülkeler, bugün ülkemizdeki bölücü akım temsilcilerine terör metodunu terk etmeyi telkin etmekte; işin ideolojik yanını ise eskisinden daha büyük ölçüde destekleme taahhüdü vermektedirler.

            Almanya ve aynı kafa yapısına sahip batılı bazı çevreler şimdi PKK’ya “Terörü bırakın, legal bir yapıya kavuşun, işi azınlık ve etnik hakları savunmak noktasına getirin, size bu konuda tam destek verelim” demektedirler. Bu tavsiyeler, PKK’nın hoşuna gitmiş görünmektedir. İllegal ve kanlı terörist görüntüsünden kurtulmak suretiyle dünya kamuoyu nezdinde “hak arama” mücadelesi yapan bir konuma girmek isteyen PKK, şimdi en kısa zamanda “Kürdistan Meclisi”ini ilan etme yolunu aramaktadır. PKK’da yönetim ve metod değişikliği gündemdedir. Ayrıca terör unsuruna yer vermeyen geniş kitle eylemleri planlaması yapılmaktadır.

            İşte arza çalıştığımız bu muhtemel gelişme ve değişiklikler ile, Türkiye’nin tartışma gündemine sokulan, Anayasa değişikliği ile ilgili bazı teklifler ve GAP Televizyonundan Kürtçe yayın isteklerinin aynı dönemlere rastlıyor oluşu tesadüf değildir. Bu konuların Türkiye gündemine sürülmesi ile, batılı bazı çevrelerin PKK’ya tavsiyelerinin paralellik göstermesi bazı ciddi endişeleri doğurmaktadır.

            Biz inanıyoruz ki, hangi saikle olursa olsun “Türk-Kürt” ayırımı yapmak bölücülüğe dolaylı hizmet etmek demektir. Başbakan olduktan sonra ve özellikle Cumhurbaşkanı seçildikten sonra Sayın Turgut Özal, sürekli olarak teröre karşı olduğunu beyan etmekle beraber, bir yandan da bölücü terör örgütlerinin varoluş sebebi olan ideolojilerini destekler nitelikteki açıklama ve icraatlarıyla bölücülüğün hız kazanmasına hizmet etmiş; bölücülük fikir ve hareketlerine güç ve kuvvet vermiştir. Bölücü fikir ve hareketler, bölücü faaliyetler bugün bu noktalara gelebilmiş, bu seviyelere tırmanmış ise, bunda Sayın Özal’ın payı, hizmeti ve sorumluluğu çok büyüktür...

            Sayın Özal, Cumhurbaşkanlığı makamında çok tehlikeli konulara direkt girmiş ve “Türk-Kürt” ayrımını kamçılamıştır. Sayın Özal’ın tarafsızlığını koruyup korumadığı tartışmaları bile artık bu görünüm içerisinde önemini kaybetmiştir. Artık, asıl önemli olan mesele, Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan bu kişinin, ülkemizin en önemli meselesi üzerinde sözde reformist yaklaşımlar gerekçesiyle son derece tehlikeli, devlet ve millet varlığımızı hiçe sayan bir yörüngeyi tercih etmiş olmasıdır. Bu yapıda, bu fikirlere sahip bir kişi olarak Sayın Özal’ın artık hala bu makamda durması üniter devlet yapımız açısından, Devlet varlığımız, Millet ve vatan bütünlüğümüz “resmi dil”imiz açısından çok ciddi bir tehlikedir. Bu sebeple Sayın Özal’ın en kısa zamanda usulü ve yolu bulunmak suretiyle bu makamdan demokratik ve hukuki yollarla indirilmesi bir zaruret halini almıştır.

            Sizlere bu noktada, Sayın Özal’la ilgili olarak muhtelif tarihlerde ve muhtelif basın organlarında yer alan bazı haber ve açıklama metinlerinin örneklerini sunuyoruz. Görülecektir ki, Sayın Özal belli bir trend içerisinde devamlı şekilde bölücülük meselesini gündemde tutmuş, işi kaşımıştır, adeta yaranın azması için belli periyodlarla demeçler vermiştir. Kürtçülük hadisesinin haklılık ve yasallık kazanması için özel bir gayretin varlığı inkar edilemez şekilde ortadır. Bu işin T.C. Devletinin başı olan ve bu sıfatıyla Anayasa’daki ifadeyle “Türkiye Cumhuriyetini ve Türk Milletinin birliğini temsil” görevini üstlenmiş kişi tarafından oluşu çok vahim bir durumdur.

            Bölücülüğün kaynağı Bekaa mıdır, Çankaya mıdır, bu iş Sayın Özal sayesinde iyice karışmış bulunmaktadır...

            Sayın Özal’ın ABD gezisi evvelinde verdiği ve ABD seyahatı sırasında da sık sık tekrarladığı GAP TV’nundan kürtçe yayın yapılması yolundaki demeçleri, bırakınız bir Cumhurbaşkanı için, bir parti lideri için bile talihsiz bir beyandır. Sayın Özal, verdiği demeçlerde, beyanatlarında makamının gerektirdiği en ufak bir hassasiyeti, sorumluluğu göstermeden hareket etmektedir. Kendisi bir siyasi parti lideri değildir, bir siyasetçi hiç değildir, devletin başıdır, Cumhurbaşkanıdır; bu kadar hassas bir konuda son derece sorumsuz beyanlarda bulunmak ya gaflettir, ya da çok ciddi bir şekilde incelenmesi icap eden, tahkiki gereken bir yönetim biçimidir.

            PKK teröre, fikirlerini kamuoyuna duyurmak ve kabul ettirmek için başvurmuştur. PKK’nın asıl amacı, ideolojisini başarılı kılmaktır. “Kürt partisi”, “Kürtçe TV yayını”, “Eyalet”, “Federasyon” gibi kavramların toplumda konuşulur hale gelmesi bu konudaki başarıyı ortaya koymaktadır. PKK’nın terörle ve silahla gerçekleştirmeye çalıştığı ideolojik hedefler, bazı makam sahiplerinin başlattıkları tartışmalar neticesinde gerçekleşme sürecine girmiştir. PKK terörüne karşı çıkmak meseleyi halletmez, çünkü PKK için de asıl olan şey PKK’nın ideolojisinin başarısıdır. Şimdi, PKK ideolojisi yurt içi ve yurt dışı çevrelerin gayretleri sonucu başarı noktasına taşınmak istenmektedir. PKK ideolojisinin, Sayın Özal tarafından savunulmasından başka bir şey olmayan bu hadiseler halkımızca dehşetle karşılanmaktadır. Devletin Cumhurbaşkanı PKK’nın ideolojisi olan sözleri ifade etmektedir. Halkımız bu hususu dehşetle ve endişeyle izlemektedir. Bugün, Sayın Özal, bu fikir ve beyanlarıyla bölücülerle ve PKK yönetimiyle özdeşleşmiştir. Biz MÇP olarak, bu noktada TBMM’nde temsilcisi bulunan bütün siyasi partilere sesleniyor ve artık Sayın Özal’ı bu makamdan indirmenin demokratik ve hukuki yollarını bulmalarını istiyoruz. Çünkü, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”, “dili Türkçe”miz ciddi bir şekilde bu kişi tarafından saldırıya uğratılmaktadır. Anayasamızın 14. Maddesindeki “Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek” fiili bizzat Devletin başındaki şahıs tarafından yapılır hale gelmiştir. Cumhurbaşkanının devletin başı sıfatıyla ‘Türk milletinin birliğini temsil’ etmesi hali fiilen Sayın Özal sayesinde son bulmuştur. ‘103. Maddedeki <milletin bölünmez bütünlüğünü koruma> görevi’ Sayın Özal’ca askıya alınmış, üstelik bu bütünlüğü bozucu davranışlar olarak ortaya konmuştur.

            Türkiye’de henüz başlattıramadığı, ama ancak zamanlama olarak tartışmaya açtığı “Televizyondan Kürtçe yayın” konusunu, ABD’nde TV’den Kürtçe yayın başlatarak gerçekleştirten kişinin de Sayın Özal olması çok kuvvetli bir ihtimaldir. Ortada devlet sorumluluğu, devlet hassasiyeti, mensup olunan millete saygı gibi kavramların kalmadığı bir ortamı yaşıyoruz. Bizi bu ortama sürükleyen kişi ise maalesef Sayın Özal’dır. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin başında bulunan kişi, Barzani gibi, Talabani gibi, Apo gibi konuşamaz, onlar gibi düşünemez. Apo terörden vazgeçtiği anda, düşünceleri ve talepleri itibariyle Sayın Özal’la aynı noktaya gelmez mi?... Sayın Özal’ın sözlerine kimlerin hak verdiğine bakacak, kimlerin bu sözlere sahip çıktığına dikkat edecek olursak, artık Sayın Özal’ın bir “üniter devlet”i ve o üniter devletin vatandaşlarının büyük çoğunluğunu temsil eder noktadan çok uzaklaşmış olduğunu görürüz. Sayın Özal, Türkiye’de pek çok şeyi tartışmaya açmaktan bahsetmektedir. Türkiye’de bugün esas tartışılması gereken konu, Sayın Özal’ın Cumhurbaşkanlığı görevinin devam edip etmeyeceği hususudur... Bu manada TBMM’ne görev düşmektedir.”

            Buraya kadar ki açıklamalardan anlaşılacağı üzere bölücülerin istekleri bugün büyük ölçüde gerçekleşmiş durumdadır. Avrupa Birliğine girme uğruna verilen bütün tavizler, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden geçerek verilmiştir. Sanırım şimdi de milleti göreve çağırmak zamanıdır!!

            ***

ERZURUM`DAKİ 30 EKİM HAREKETLENMESİ

        1993-94 yıllarında PKK eylemlerini artırmıştı. Her hafta bir ilde bir köyü basıyorlardı. Erzurum da, özellikle hedef aldıkları iller arasında yer alıyordu.

            30 Ekim 1993 tarihinde Erzurum’da bir konferans verecektim. Onun için Erzurum’daydım. Konferans bittikten bir müddet sonra Pasinler Çiçekli köyünün basıldığını ve çok sayıda insanın hayatını kaybettiği haberi geldi. Hemen Çiçekli köyüne hareket ettik. Yanımda o zaman il başkanı olan Cezmi Polat, merkez ilçe başkanı Süha Dengizek ve o dönem Milli Eğitim İl Müdür Yardımcısı Mücahit Himoğlu da vardı. Erzurum çıkışı ve Çiçekli köyüne gitmek için sapılan yolun başı polislerce tutulmuştu. Polisler bizim köye bu kadar erken gitmemizin sakıncalı olacağını söyleyip beklememizi istediler ve köye gidişimize izin vermek istemediler. Kabul etmedik ve köye yöneldik. Köye ilk biz gitmiştik. Köylüler şaşkındılar. Şehit vatandaşlarımızın kanları hala yerde duruyordu. Odanın tahta zemini kana bulanmıştı. Kaymakamla görüştükten sonra İlçeye indik. İlçenin bütün giriş ve çıkışları vatandaşlar tarafından tutulmuştu. Araba lastiklerini yakıp yollara koymuşlardı. Gelip geçen arabaları durduruyorlar ve kontrol ediyorlardı. Çok öfkeliydiler. Bunlarla biraz konuştuk. Yanlışlıkla günahsız insanlara bir şey yapmamalarını anlatmaya çalıştık. Ama öfke giderek artıyordu. Bir ay önce de Çat ilçesinin Yavi köyünde yine PKK köy basmış ve otuzun üzerinde vatandaşımız hayatını kaybetmişti. Erzurum’lu "artık yeter" noktasına gelmişti.

            Biz Pasinler`de bu durumlarla uğraşırken, bir ara polisler yanımıza gelip Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar`ın bizi aradığını söylediler. MHP basın bürosundaki yardımcım Alper Gökaşan’da bu konuda sürekli beni arıyormuş. Karakola gittik ve oradan temas kurmaya çalıştık. Meğer bu arada Erzurum halkı caddelere dökülmüştü. Erzurum`a hareket ettik. Önce Polis evine gittik ve bilgi aldık ve hemen Cumhuriyet Caddesi üzerindeki Ülkü Ocakları binasına çıktık. Kalabalığı bir süre yukarıdan gözlemek istiyorduk. Kalabalık giderek artıyordu. Bu arada kalabalık bizim binaya doğru yöneldi. Çünkü Ülkü Ocaklarının bulunduğu binanın en üst katındaki bir dairede DEP vardı. Büyük sıkıntılar ve ezilmeler olacağını düşünerek hemen parti tabelasının sökülüp caddeye atılmasını istedim. Ama bunun çok kısa bir sürede olmasını belirttim. Ülkü Ocakları bölge başkanı Nurullah Ağrı ile görüşerek provokatörler için gerekli tedbirlerin alınmasını kendi imkanlarımız ölçüsünde sağladık. Ülkücülerin ikişerli olarak kalabalığa dağılmalarını ve dikkatli olmalarını ve bu tip insanları tespit edip haberdar etmelerini tembihledik. Ülkü Ocaklarından ayrıldık ve caddeye inip, kalabalığa katıldık. Kalabalığın en önüne geçtik. Erzurum Valisi Oğuz Berberoğlu, Erzurum Emniyet Müdürü Natik Canca hep birlikte yürüyorduk. Bu arada kalabalıktan bir grup Mahallebaşı’na doğru yönelmeye başladı. Mahallebaşı, Güneydoğudan göç etmiş kürtçe konuşan vatandaşlarımızın yoğun olarak ikamet ettikleri bölge haline gelmişti. Bu semte yapılacak bir saldırı yüzlerce insanın ölmesi demekti. Bu ilk hamle, o zaman il ikinci başkanı olan Lütfü Koç`un da büyük gayretleriyle önlenmiş oldu. Polis panzerinin üzerine çıkıp konuşmalar yapıyorduk. Aslında kimsenin konuşmaları dinlediği de yoktu ama bu hareketlerle kalabalığa “biz de sizinle beraberiz” mesajı vermek istiyorduk. Vali beyin de yürüyüşe katılması bu giderek öfkelenen ve giderek artan kalabalığın ertesi gün büyük bir miting yaparak dağılmasında çok etkili olmuştu. Böyle büyük halk hareketlerinde "sen haklısın, seninle beraberiz, ama şunu yapmayalım, şunu yapalım" üslubunun dışında bir üslubun hiç bir etkisi olmuyordu. Hele "ne yapıyorsunuz, bu yaptığınız kanunlara aykırı" gibi bir üslup tamamen ters etki yapıyor ve kalabalığı daha da tahrik ediyordu.

            Mahallebaşı’na yönelen halk, bu defa Cumhuriyet caddesinden Üniversite istikametine akmaya başlamıştı. Biz de bu kalabalığın başındaydık. Asker Havuzbaş’ında yolu kesmişti. Biz, Vali ve Emniyet Müdürü ile bu kalabalığı ne yapmamız gerekir noktasını düşünürken, Üniversiteden Cumhuriyet Caddesi istikametine doğru büyük bir kalabalığın gelmekte olduğunu gördük. Bu gelen kalabalık üniversitede okuyan gençlerden oluşuyordu. Bu iki grup kalabalık bir araya geldiği zaman çok büyük bir kitle meydana gelecekti. Böyle bir kalabalık da öyle kolay kolay durdurulamazdı. Toplum psikolojisi herkesi de etki altına almaya başlamıştı. Öyle ki; gelen grubun önündeki gence yüksek sesle bir şeyler söyledim, hiç bir tepki vermeyince elimle yüzüne hafifçe iki kere vurdum. Bunun üzerine gencin büyük bir şaşkınlık ve hayacanla "aa, milletvekilimiz de burada" diye yanındakine bağırdığını görünce artık bu kalabalığı ne yapıp yapıp dağıtmanın şart olduğunu düşündüm. Çünkü artık insanların gözü kararmıştı ve kimseyi göremez hale gelmişlerdi. Bu çok tehlikeli bir durumdu. Ben öğrencilik yıllarım sırasında da büyük bir halk hareketine şahit olmuştum. O tarihlerde halk, Üniversitedeki öğrenci yurtlarına yürümüştü. Yurtlarda ülkücüler ve sağ görüşlü öğrenciler çok fazla sayıda olmasına rağmen bir olayda komünistlere kızıldığından dolayı yurtlar basılmıştı. Hatta ben ayağı kırılan bir solcu öğrenciyi hastahaneye götürmüştüm. O zaman ki halk hareketi sadece Üniversite yurtlarını basmakla sınırlı kalmamıştı. Şehir merkezinde de bazı restoranları ve evleri de basmışlardı.

            Vali bey’e birer konuşma yapmamız gerektiğini söyledim. Vali bey’in konuşmasından sonra ben konuşmaya başladım. Amacım, ülkücülerin dikkatini çekmek ve ülkücülerin kalabalığın dağılmasında aktif rol oynamasını sağlamaktı. Konuşmamı yaparken elimdeki büyük telsiz telefonunu yukarıya kaldırıyordum. "Biraz önce Başbuğ Alparslan Türkeş`le konuştum. Hepinizin gözlerinden öpüyor" mühtiş bir alkış koptu, devam ettim "Başbuğ diyor ki: Dadaşlar bütün dünyaya büyük bir mesaj verdi, bu mesajı anlayan anlamıştır. Erzurumlu’ları tebrik ediyorum, kutluyorum", yine büyük bir alkış koptu, "Başbuğun hepinizden bir ricası var, bu isteğini size aktarıyorum" dedim. Kalabalık bu sefer sustu ve Başbuğ’un isteğinin ne olduğunu duymak istedi. "Yarın Cumhuriyet meydanında çok büyük bir miting tertipleyin, bu gece de dağılın ve evlerinize, yurtlarınıza dönün" kalabalıktan hiç bir ses çıkmadı. Alkış da yoktu. Hemen Cezmi Polat ve Nurullah Ağrı yarın ki miting için kalabalığın dağıtılması talimatını ülkücülere verdi. Kalabalıktaki ülkücüler bu işi yapabilirlerdi. Ama toplumun tansiyonunun aşağılara inmesi lazımdı. Süha Dengizek`e, Naim Hoca`nın kalabalığa dua okutmasını temin etmesini istedim. Bir müddet sonra Naim Hoca dualardan kısa kısa bölümler okuyor, kalabalık da tekrar ediyordu. Bazen okunan bölümler uzun kaçınca kalabalıktan gelen sesler de anlaşılmıyordu. Ama bu taktik kalabalığın tansiyonunu epey düşürmüştü. İl, ilçe, ocak başkan ve yöneticileri de kalabalık üzerinde "yarın ki büyük mitingte buluşalım, şimdi dağılalım" fikrini işliyorlardı. Bu arada bir kaç kişi Vali bey’e hitaben "Silah istiyoruz. Devlet Koruculara makineli veriyor, biz de istiyoruz. Bize silah vereceksiniz Vali bey" diye bağırmaya başladı. Vali bey bir cevap verme durumunda kaldı. Kulağına eğildim,"boş ver, veririz, yarın makamıma gelin de. Şimdi bunlara kanun kitap anlatamayız" dedim. Vali bey dediğimi söyledi. Onları da böylece susturduk. Ama bu olaylardan sonra bir kısım gazeteler "Erzurum valisi makinalı dağıtacak" şeklinde bir haber yaparak Vali bey’e yüklendi.

            Ülkücülerin büyük çabalarıyla kalabalık dağıldı, herkes evlerine ve yurtlarına döndü. Vali ve Emniyet müdürü ile birlikte İl başkanımızın Üniversite kampüsü içindeki şantiye binasına geçtik. Sonra Doğu Aktolga Paşa ve diğer üst rütbeli subaylar da geldi. Hepimiz büyük bir tehlikenin atlatılmasının tatlı yorgunluğu içinde sohbet ediyor ve çay içiyorduk. Şehirde kalabalığın tamamen dağıldığı haberi geldi. Sadece üç beş sarhoş CHP il binasının önündeymiş, bir şeyler söylüyorlarmış binaya doğru, ama ne söyledikleri anlaşılmıyormuş. Bu sarhoşlara güldük. Artık gülebiliyorduk.

            Erzurum’daki bu hareketlenme önlenmemiş olsaydı ve kürtçe konuşan vatandaşların kaldıkları evlere ve iş yerlerine hücum edilseydi, Türkiye bir iç savaşın eşiğine gelebilirdi. Böyle bir tehlikeyi önlemiştik.

            Ama gelin görün ki bu olayın ardından neler oldu? Neler dediler?

            Bakanlar kurulu toplantısında CHP`li bir devlet bakanı, benim Erzurum’da olduğumu ve ayaklanmayı benim planladığımın söylendiğini dile getirdi. Ancak 30 Ekim gecesi Erzurum’da olan Bakan Rıfat Serdaroğlu aynı bakanlar kurulu toplantısında "Bizim Rıza bey’e ve MHP`lilere teşekkür etmemiz gerekir. Ben o gece ordaydım. Herşeyi çok iyi öğrendim. Bakanlar kurulu olarak bizim teşekkür etmekten öte yapacağımız tek şey yok" diyerek gerçekleri söylüyor ve konuyu kapatıyor.

            Arkasından Aydınlık Dergisi bu halk ayaklanmasını benim organize ettiğimi ve o gün de bir konferans verdiğimi yazıyor. Dergiyi mahkemeye veriyorum, tazminat davası açıyorum ve kazanıyorum.

            Cumhuriyet gazetesinde Hikmet Çetinkaya bir yazı yazıyor. Yazı gerçeği yazıyor ama devleti küçük göstererek ve devleti tahrik ederek. Çetinkaya " Halk ayaklanıyor, ayaklanan halkın dağılmasını devletin polisi, askeri, jandarması temin edemiyor, Erzurum MHP milletvekili, MHP il başkanı temin ediyor" şeklinde bir yazı yazıyor. Bir katliamı bizim önlediğimiz gerçeğini ortaya koyuyor ama dolaylı da suçluyor. Hani 1980 öncesi derlerdi ya "siz devlet içindeki devlet misiniz?" diye.

            Diğer büyük gazeteler ve televizyonlarda bu büyük hareketlenmeyi Naim Hoca`nın önlediğini yazıyor ve bizden tek satır olsun bahsedilmiyor. Yani MHP halk nezdinde puan alsın istenmiyor.

            Türk Milliyetçilerinin karşılaştığı olaylar çoğu kez hep böyle sonuçlanmıştır. Bir kısım çevreler görmemezlikten gelmiştir, bir kısım çevreler gördüklerini tersine yorumlamışlardır, bir kısım çevreler ise kötülemişlerdir. Onun içindir ki Türkiye`de Türk Milliyetçisi olmak ve Türk Milliyetçiliği yapmak çok zordur.

            ***  

BAŞBUĞ’UN BÜYÜK ORGANİZASYONU: BİN YIL SONRA TOPLANAN TÜRK KURULTAYLARI

            DYP-SHP koalisyonunda Başbakan Demirel’di. Başbuğ, Başbakan’a gidişinde çoğunlukla beni yanına alırdı. Sayın Demirel’le Başbuğ arasında çok sıcak bir ilişki mevcuttu. Başbuğ’un bazı bürokratlarla ilgili taleplerini Demirel samimi bir şekilde alıyor ama bu taleplerin büyük bir çoğunluğu yerine getirilmiyordu. Ancak Türk Kurultayı tertipleme konusunda Demirel’in diğer tekliflerin aksine tam bir sahiplenme içine girdiğini gördük. Başbuğ o sıralar bin yıldır hiçbir araya gelmeyen Türk topluluklarını bir kurultayla bir araya getirmek istiyordu. Projesini Demirel’e sundu. Demirel anında kabul etti ve hemen gerekli talimatları verdi.

            MHP’nin 1980 sonrası döneminde Başbuğ’un en yakınında yer alma şerefine nail olanlardan biri de bendim. Bu yakınlığa dayanarak söylüyorum ki; Başbuğ’u en neşeli ve keyifli gördüğüm an, Türk Kurultayı’nın Antalya’da tertiplendiği zamandı. Tabii bugün böyle bir kurultay insanda büyük bir heyecan meydana getirmeyebilir. Ancak bir yüzyıla yakın bir süredir esaret altında olan Türk topluluklarının bağımsızlık yolunda ilerlemeleri ve dünyanın o iki kutuplu döneminde birbirleriyle hiç haberleşemeyen, birbirleriyle temas kuramayan 300 milyon Türk’ün temsilcilerinin Türkiye’de bir araya gelmesi çok müthiş bir olaydı. Başbuğ’daki sevinç böyle bir olayı planlayan olmaktan çok böyle bir olayı yaşamış olmasından kaynaklanıyordu. Bu noktada Başbuğ’un nasıl bir idealist olduğuna insan bir kere daha şahit oluyordu. İşte bu görüşümü ispat eden başka bir hadise. Türk Kurultayı’na Demirel Başbakan olarak katılıyordu. 1944 yılında Turancılık davasından Başbuğ’un tırnaklarını söktüren İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü de Başbakan yardımcısı olarak katılıyordu. Ancak o zaman Cumhurbaşkanı olan Özal’ın kurultaya katılıp katılmayacağı belli değildi. Özal bu kurultayın MHP gösterisi haline geleceğinden endişe ettiğini Sayın Demirel’e iletmişti ve gelmeyebileceğini ima etmişti. Bunun üzerine Başbuğ Demirel’e şunları söylüyordu. “Ben bu kurultayda bir konuşma yapmayayım. Hatta bu kurultaya gelmeyeyim. Önemli olan bu kurultayın bin yıl sonra olmasıdır. Bin yıl sonra Türklerin bir araya gelmesidir. Böyle bir kurultayda Cumhurbaşkanını ve devlet erkanının olması çok önemlidir.” Başbuğ’un tarihe geçecek bu sözlerine Sayın Demirel’in cevabı da yine tarihe geçecek bir cevap oluyordu. “Sayın Türkeş siz bu kurultaya geleceksiniz, konuşma da yapacaksınız. Ben Cumhurbaşkanını da bu kurultaya getireceğim.”

            1.Türk Kurultayının düzenleme kurulu Dursun Yıldırım, Mustafa Dağcı, Sencer İmer, Hüseyin Cevizoğlu, Atila Şimşek, Abdulhaluk Çay, Ahmet B. Ercilasun ve Muzaffer Kılıç’tan oluşmuştu. Devletin bütçesinden yapılan bu kurultaya; Dünyadaki bütün Türklerin temsilcilerinin katıldığı Türk kurultayına o zaman Cumhurbaşkanı Özal, Başbakan Demirel, Başbakan yardımcısı İnönü ve bazı bakanlar, milletvekilleri gelmişlerdi. Hepsi Türklerin Ergenekon’dan çıkışını sembolize eden demir dövme sahnesine katılmışlar, hepsi örs üzerinde demir dövmüşlerdi. O gün başta Başbuğ olmak üzere bütün ülkücülerin gözleri sevinçten pırıl pırıldı. (Türk kurultayından çeşitli  resimler)

Başbuğ Türk dünyasının bin yıldan sonra bu ilk bir araya gelişine çok önem veriyordu. Ancak batılı ülkelerin ve Rusya’nın ürkmesini de istemiyordu. Onun için Amerika Birleşik Devletleri, Sovyet Rusya, Fransa, Almanya, İngiltere büyük elçilerine birer mektup yazarak onları Kurultay’a davet etti. Bu davette Kurultayın ilkelerini de anlatarak, Kurultay hakkında sonradan yapılabilecek spekülasyonları da önlemeyi hedef aldı.

(ABD elçisine yazdığı mektup örneği)

           

Antalya’da 21 Mart 1993 tarihinde yapılan 1. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı’nda Başbuğ’un Düzenleme Kurulu Onur Başkanı sıfatıyla yaptığı açılış konuşması:

            Milli bayramımızın, yani Nevruz bayramının birinci günü bugündür. Şerefli varlıklarınızın katılmasıyla burada Türk Cumhuriyetleri ve Türk toplulukları, Kardeşlik ve İşbirliği Kurultayı toplanmış bulunmaktadır. Hepinize ‘hoşgeldiniz’ diyerek, teşriflerinizden dolayı şükranlarımızı sunarız. Nevruz Bayramınız kutlu olsun.

            Değerli konuklar, dünyada büyük değişiklikler olmaktadır. İnsanlar, renk, kültür, milliyet ve etnik farklılıkları ikinci plana iterek birleşmeye doğru gitmektedir. Çağımızda iletişim araçlarında meydana gelmiş olan büyük gelişmeler dünyanın en uzak köşelerinde yaşayan insanları dahi birbirleriyle çok yakınlaştırmıştır. Sona ermekte olan 20. yüzyıl, imparatorlukların yıkılış ve sömürgeciliğin ölüm yüzyılı olmuştur. Eşiğinde bulunduğumuz 21. yüzyıl, bütün insanlık için, demokrasi, insan haklarına dayalı hürriyet, kardeşlik ve işbirliği çağının açılmakta olduğunu müjdelemektedir. Sömürgeciliğin insanlar için yüz kızartıcı bir insanlık suçu olduğu kabul edilmeye başlanmıştır. Zorbalıkla milletleri esir etmek ve tahditler, baskılar yoluyla toplumları sömürmek, yüksek insanlık şuuruna erişen kimseler için büyük bir ahlaksızlık kabul edilmektedir.

            Bazı bölgelerde yaşayan etnik arındırma ve din farklılıklarından dolayı insanların soykırımına uğratılması bugünkü dünya düzeni için büyük bir leke teşkil etmektedir; fakat bu olay, milletler arasında gelişmekte olan birleşmeye ve her alanda samimi ve köklü işbirliği kurmaya yönelik kuvvetli akımların tesiri altında sönüp yok olacaktır.

            Yaşadığımız son yıllarda iki Almanya birleşti. Batı Avrupa devletleri 12 devlet ve millet, bir birleşik Avrupa teşkilatı kurmaya başladı. Amerika’da ise, Amerika devletlerinin kendi aralarında işbirliği sağlamak üzere kurmuş olduğu Pan Amerikan Teşkilatı faaliyet göstermektedir. Afrikalı devletler kendi aralarında Afrika Birliği kurulması yönünde güçlü bir akım teşkilatlanma faaliyeti içindedir. Bu olaylar ümit verici gelişmelerdir. İnsanlar kendi aralarında sosyal, kültürel ve ekonomik ve siyasi işbirliğini ne kadar çok geliştirirse halkların refahı ve mutluluğu o ölçüde çoğalır ve artar.

            Bugün, dünya üzerinde yaşayan 200 milyondan fazla nüfusa sahip Türk toplulukları olarak bizler de aramızda gerek kültür, gerekse ekonomik ve ticaret alanlarını kapsayan sıkı bir işbirliği kurabiliriz, kurmalıyız. Böyle bir işbirliğini gerçekleştirmemiz vatandaşlarımızın hızla kalkınmasını ve refaha ermesini sağlayacaktır.

            Türk toplulukları arasında yakınlaşma ve sıkı işbirliğinin kurulması başkalarına hiçbir zaman zarar vermek ve saldırıda bulunmak gayesini gütmeyecektir. Gerçekleştirilmesi istenen dayanışma ve işbirliği faaliyetlerinin gayesi, dünyada barış içinde refah ve mutluluğu temin etmek olacaktır. Türkler, dünyanın hangi bölgesinde bulunurlarsa bulunsunlar, başka milletten olan komşularıyla veya içiçe yaşadıkları diğer topluluklarla dostluk ve iyi niyete, barışa dayalı yakın işbirliği içinde bulunmayı istemektedirler. Bunu belirttikten sonra, Rus’larla sürmekte olan münasebetlerimiz hakında birkaç söz söylemek gerekli görülmektedir.

            Sövyetler Birliği dağılıncaya kadar bir çok Türk bölgeleri, Rus sömürgeleri olarak yaşatılmıştır; fakat 21. yüzyıla girmekte olduğumuz bu dönemden ititbaren bu durum değişmelidir. Türkler, coğrafyanın ve tarihi olayların bölmüş olduğu çeşitli bağlantılar dolayısıyla Rus’larla dostça ve insan haklarına dayalı, demokrasi prensiplerine uygun çok sıkı bir işbirliği düzenlemelidir. Rus’larla kurulacak bu yeni münasebet düzeni başlıca şu ilkelere dayanmalıdır. Birinci ilke, mütekabiliyet ilkesidir. Her meselede aramızda münasebetler aynı ölçü, aynı nitelik içinde olacaktır.

            İkinci ilke ise, içişlerine karışmama ilkesidir.

            Üçüncü ilke, münasebetlerde taraflar eşit şartlarda ve eşitlik içinde bulunacaklardır.

            Dördüncü ilke, taraflar daima eşit haklara sahip olacaklardır.

            Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları arasında kültürel, ekonomik ve sosyal işbirliği düşüncelerimizin bütün dünyaya karşı iyi niyetli, barışçı bir gaye taşıdığını dünya halkoyuna devamlı olarak anlatmaya çalışmalılıyız.

Meydana getirmiş bulunduğumuz bu asil gayeli yüksek kurultay, çok büyük neticeler sağlayacak olan tarihi bir olaydır. Hepinizi bundan dolayı kutlayarak başarılar diler, saygılar sunarım.

            Başbuğ’un Türk Kurultayı’nın kapanışında; 23.3.1993 günü yapmış olduğu konuşma:

                “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Başbakanı Sayın Eroğlu, TC. Devlet Bakanı Sayın Kilercioğlu, sayın bakanlar ve Kardeş Türk Toplulukları ve Türk Cumhuriyetlerinin değerli temsilcileri, hürmetli kardeşlerimizi, Sayın basın temsilcileri, sayın Divan,

 Bin yıldan fazla bir zamandan beri toplanamamış olan ve bütün Türkleri temsil eden bu kurultay, şerefli varlıklarınızın bir araya gelmesiyle Türkiye’nin Antalya şehrinde milli bayramımız Nevruz bayramıyla Ramazan bayramında toplanmış bulunuyoruz. Nevruz Bayramıyla Ramazan Bayramı 30 yılda bir aynı zamana rastlamaktadır.1993 yılı bu bakımdan hem dünya Türklüğü için, hem de bu tarihi kurultay için uğurlu bir başlangıç teşkil etmiştir. Yaptığınız bu kurultay Büyük Türk Milletinin tarihinde çok büyük bir olayı vurgulamaktadır.

            Dünya Türklüğünün yüksek asil duygularla her taraftan temsilcilerini göndermek suretiyle bir araya gelerek üç gün, üç gece başbaşa millet meselelerini ve halklarımızın dertlerini görüşmeleri gayet doğru ve yerinde bir faaliyet olmuştur. Hepinize teşriflerinizden ve katkılarınızdan dolayı minnet ve şükranlarımı sunuyorum.

            Büyük Kurultayın son gününde çok kıymetli ve hürmetli şahıslarınıza ve bütün dünya Türklerine bazı tavsiyelerde bulunmak isterim. Genel olarak hepimiz için Kırım’ın yetiştirdiği büyük Türkoğlu Gaspiralı İsmail beyin “Dilde, fikirde, işde birlik” sözü daima yolumuzu aydınlatan düstur olmalıdır.

            İstiklallerine kavuşan ve kavuşmak isteyen Türk cumhuriyetlerinin başarıya ulaşabilmeleri cahillikten ve geri kalmışlıktan tamamiyle kurtulmaları bilim ve teknolojide hızla en yükseğe çıkabilmelerine bağlıdır. Türk cumhuriyetlerinin varlıklarını muhafaza edebilmeleri ve yükselmeleri ekonomi ve siyasi rejim açısından hür dünya ile bütünleşmelerini gerektirmektedir.

            Batı ile kurulacak münasebetlerde sömürülmemek ve yararlı bir kalkınma sağlayabilmek için 900 yıldır hür dünya ile içiçe yaşayan Türkiye Cumhuriyetinin tecrübelerinden istifade edilmelidir. Türkiye ile diğer Türk dünyası arasındaki münasebetler hızla kapsamlı bir şekil almalı ve üst düzeyden tabana kadar yaygınlaştırmalı, karşılıklı olarak çok sayıda öğrenci ve uzman mübadelesi yapılmalıdır.

            Türk Cumhuriyetlerinin ABD başta olmak üzere batının kapital yatırımı olmadan çağdaş refah seviyesine erişmeleri mümkün değildir. Bunun için Japon sermayesi dahil batı sermayesinin Türk cumhuriyetlerine yatırımını sağlamak için onlara cazip şartlar sunulmalıdır.

            Türkiye ile diğer Türk Topluluklarının alfabe birliği, yazı ve imla birliği en kısa zamanda temin edilmelidir. Latin alfabesine geçiş Türk Birliğinden ziyade çağdaş teknolojiye kolay ve hızlı geçişi sağlamak için elzemdir. Refah ve zenginliğin anahtarı Latin alfabesidir.

            Dünya insan hakları, demokrasi ve hürriyet rüzgarlarıyla yükselmektedir. Bütün Türk toplulukları süratle insan haklarını temel yapan ve hukukun üstünlüğüne dayanan çok partili hürriyetçi demokrasiyi kurmalıdırlar.

            Bütün Türk toplulukları dünya ile bütünleşmeli, hür dünyanın bütün siyasi, teknik, ekonomik kuruluşlarına girmeye gayret etmelidirler.

            Sosyal dayanışmayı geliştirmek ve “kabile” düzeyinden “Millet” düzeyine tamamiyle yükselmek için boylar, kabileler arasında yaygın evlenmeler sağlanmalıdır.

            Kurultayımız Dünya Türklüğüne hayırlı olsun diyerek hepinize en derin saygılarımı, sevgilerimi sunarım.”

           



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.