Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1763
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 7747
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 234
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 756
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1994 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
DERİN SAYFALARIYLA MİLLİYETÇİHAREKET-5-

Başbuğ Türk Dünyası ile hayatının her döneminde yakından ilgilenmiştir. Türk Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını ilan etmeye başladıkları sırada Başbuğ Mecliste tarihi bir konuşma yapıyordu, 17 Aralık 1991 tarihinde yaptığı konuşmanın tam metni aşağıdadır.

                Alparslan Türkeş (Yozgat): “Sayın Başkan, değerli milletvekilleri; dünyada meydana gelen gelişmeler, iletişimdeki büyük gelişmeler dünyayı küçültmüştür. Bunun için, dış politikada eskiden olan uzak yakın mefhumu da değişmiştir. Bugün devletlerin kendi menfaatleri için dış politikalarını planlamaları sırasında cihana açılma ilkesi, göz önünde bulundurulması lazım gelen bir ilke haline gelmiştir.

            Cumhuriyetimizin kurulduğu tarihten beri dış politikamıza temel olan bazı ilkeler vardır. Bunların başta geleni, “Yurtta barış, cihanda barış” ilkesidir. Bunun yanında, komşularımızla dostluk, iyi münasebetler, barışçı münasebetler de, devletimizin dış siyasetinde takip ettiği diğer bir ilke olmuştur. Bunların çerçevesi içinde, dış politikamızın diğer konularını dikkate almak, memleketimizin çıkarları bakımından gereklidir.

            Bu esasları dikkate alarak, Sovyet Rusya’da meydana gelmekte olan değişiklikleri hesaba katıp, ona göre dış politikamızı yeniden düzenlemek, planlamak zorundayız.

            Bilindiği gibi, Sovyetler, Marksist yönetimi terk ederek, Marksizmin totaliter yönetiminden vazgeçerek, “perestroika” ve “Glasnost” denen ilkelerin ışığında yeni bir yapılanmaya yöneldikten sonra, dünya siyasetinde tesirini gösteren Sovyet tehdidi ortadan kalkmış; gerçi İslav Cumhuriyetlerinin sahip olduğu potansiyel tehdit tamamıyla kalkmış kabul edilmezse de, Sovyet tehdidi eskisi gibi söz konusu olmaz duruma gelmiştir. Bunun neticesinde, NATO ittifakının anlamı değişikliğe uğramıştır. Bu değişiklik dolayısıyla, Batı dünyası ile Türkiye’nin ilişkilerinde göze çarpan bir takım hafiflemeler, değişiklikler meydana gelmiştir. Bütün bunların ışığında, Sovyetlerde meydana gelen değişiklikleri de dikkate alarak, orada bulunan Müslüman Türk Cumhuriyetleri ile politikamızı yeniden düzenlemek ihtiyacındayız.

            Sovyetler Birliğinde yaşayan Müslüman Türk Cumhuriyetleri başlıca 5 tanedir. Bunların yanında da muhtar bölgeler, muhtar cumhuriyetler bulunmaktadır. Müslüman Türk Cumhuriyetlerinden Kazakistan, diğer cumhuriyetlere göre farklılık göstermektedir. Kazakistan’da Rus nüfusu fazla bulunmaktadır. Diğer cumhuriyetlerde ise Müslüman Türkler çoğunluktadır. Her cumhuriyetin kendisine göre özelliği vardır. Azerbaycan Cumhuriyetinin, gerek lehçeleri, dilleri itibariyle, gerek sahip oldukları milli kültürleri, kaynakları ve jeopolitik konumları itibariyle diğer cumhuriyetlerden farklılıkları vardır. Sovyetlerdeki Türk cumhuriyetlerinin muhtar bölgelerinin genel olarak Hazar Denizinin batısında olanların Türkiye ile tarih boyunca çok yakın ilişkileri olmuştur. Hatta, zaman zaman Osmanlı İmparatorluğunun yönetimi altına geçmişlerdir ve Kırım da bunun içindedir.

            Hazar Denizinin doğusunda olanlar, bildiğiniz gibi, Türkmenistan Cumhuriyeti, Özbekistan Cumhuriyeti, Kırgızistan Cumhuriyeti ve Kazakistan Cumhuriyeti ile Başkurt muhtar bölgesi ve Kazan Tatar bölgesidir. Bunların dışında, daha doğuda ve kuzeydoğuda olan bölgeler, Çavuşlar gibi, Saha Türkleri gibi, küçük küçük nüfuslara sahip muhtar Türk bölgeleri vardır; fakat, bugün dış politikamızı yakından ilgilendirenler, bağımsızlıklarını ilan etmiş olan Müslüman Türk Cumhuriyetleridir.

            Dünyanın değişen dengeleri içinde, bilhassa Sovyet tehdidinin kalkması sonucunda, NATO’ da karşılaşılan değişiklikler ve Batı Avrupa’nın kendi arasında yeni bir Batı Avrupa Devletleri Birliği kurması, bunların kendi aralarında kendi savunmalarını sağlayacak şekilde yeni bir takım bölümlere gitmeleri, Almanya ile Fransa’nın kendi aralarında yeni bir müşterek savunma ittifakı yapmaları, Türkiye’yi yakından ilgilendirmektedir.

            Bu gelişmeler karşısında Türk diplomatlarının, dışişleri ile ilgili aydınlarımızın ortaya getirmiş oldukları Karadeniz Refah ve İşbirliği Bölgesi Teşkilatlanması konusu da, tabii dış politikamız için üzerinde durulacak önemli bir konudur.

            Bunun ışığında, Türkiye, yeni dengeler getirmek zorundadır. Dünyadaki bu gelişmeler ve Türk Cumhuriyetlerindeki uyanış ve bağımsızlık ilanı, Türkiye için yeni fırsatlar meydana getirmiştir. Bu fırsatları ilmi bir şekilde, süratle bir plan hazırlayarak, devletimiz değerlendirmek mecburiyetindedir.

            Değerli milletvekilleri, bunları yaparken, başta işaret etmiş olduğum “yurtta barış, cihanda barış”, “komşularımızla dostluk ve barışçı iyi münasebetler” ilkelerinin çerçevesinde politikamızı planlamak gereklidir.

            Türk Cumhuriyetlerini tanıma, onlarla ilişkilerimizi geliştirme meselesi, “Bir Turan İmparatorluğu kurulacak” şeklinde propagandaların yapılmasına meydan ve imkan vermeyecek şekilde düzenlemek ve planlamak zorundayız. Şimdiden Türkiyemizin karşısında olan bir çok devlet, bu şekilde propagandalarla dünya kamuoyunda aleyhimize tesirler yapma çabası içindedirler. O bakımdan, Türkiyemizin, insan haklarını geliştirmek, barış ve dostluk içinde karşılıklı saygıya dayanan dostluklar kurmak, ekonomik, kültürel münasebetler geliştirmek gayesiyle dış politikasının tanzim ettiği her zaman vurgulanmalı ve dünya kamuoyuna da anlatılmalıdır.

            Bu görüşler ışığında, gerek Azerbaycan Cumhuriyetiyle, gerek Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan cumhuriyetleri ile süratle, çok yakın kültürel, ekonomik ve siyasi dostluk ilişkileri içine girmek, devletimiz için çok yararlıdır. Yaşadığımız dünyada, bilindiği gibi, devletler, çeşitli devletler ve toplumlarla münasebetlerinde başarılı olmak ve çıkarlarını temin edebilmek için, çeşitli ülkelere kendi kültürlerini ve ideolojilerini ihraç etmeye çalışmaktadırlar. Bu maksatla, çeşitli ülkelerde okullar açarlar, kendi dillerini öğretip yerleştirmeye, kendi kültürlerini yaymaya, kendi ideolojilerini aşılamaya çalışırlar. Bu maksatla, yurdumuzda da kurulmuş olan, çeşitli milletlere, devletlere ve bunların kültürlerine ait kuruluşlar vardır;bunların hepsini biliyoruz. Bu Türk cumhuriyetlerinde ise, Türkiye için, kendi kültürümüz ve soy birliğimize dayanan, yararlanacağımız bir çok imkanlar kendiliğinden vardır; hepsi Türkçe konuşmaktadırlar-gerçi lehçe farkı vardır; ama, aynı dili konuşmaktayız- aynı soy birliği şuuru vardır, aynı dine mensubuz; onların hepsi Müslümandır. Bunların içinde ufak bir grup hariç-Gagavuzlar, Saha ve Yakut Türkleri gibi ufak grupların dışında- bütün bu Türk Cumhuriyetlerinin hepsi Müslüman Cumhuriyetlerdir. Bu bakımdan da, aramızda birlik mevcuttur. Bunlara dayanarak, bunların bağımsızlıklarını elde etmelerini de değerlendirmek suretiyle, çok yakın münasebetler kurmamızın, devletimiz için yararlı olacağı kesindir. Ancak, bu münasebetleri kurarken, bu bölgelerin, bu cumhuriyetlerin sahip olduğu değerli hammadde kaynakları, değerli ekonomik potansiyel, başka devletlerin de ilgisini çekmektedir. Bu cumhuriyetlerle Batılı devletleri, özellikle Almanya, Amerika Birleşik Devletleri de yakından ilgilenmektedirler. Bunların yanı sıra da, İran ve özellikle Suudi Arabistan da bu cumhuriyetlere yakın ilgi göstermektedir. İran ve Suudi Arabistan’ın ilgisi, daha ziyade, kendi itikat, mezhep ve ideolojilerini bu ülkelere yerleştirme gayreti şeklindedir. Bu çabaların da asıl gayesi, Türkiye’nin, bu ülkelerde sahip olduğu potansiyeli zayıflatmak, Türkiye’nin etkisini önlemek ve bu ülkeleri mümkün olduğu kadar kendi etkileri altına almaktır.

            Değerli milletvekilleri, bu gerçekler karşısında, tabii ki yıllarca bu ülkeleri sömürmüş olan sömürgeci ülkeleri dikkatten uzak tutmamak lazımdır. Bunlar, bildiğiniz gibi, Ruslardır; bugün üç cumhuriyet halinde birlik kurduklarını ilan etmiş olan Rusya, Beyaz Rusya ve Ukrayna Cumhuriyetleridir, yani İslav kökenli cumhuriyetlerdir. Bunların, bu gelişmeler dolayısıyla, bu bölgelerdeki menfaatlerinden ve ilgilerinden kolayca vazgeçecekleri kabul edilemez; ama, bu bölgelerde Amerika Birleşik Devletleri gibi Avrupa Devletleri gibi, Almanya gibi devletlerin nüfuz kazanmasındansa, Türkiye’nin bu bölgelerde, söylediğim prensipler çerçevesinde, cumhuriyet kurulduğundan beri takip ettiğimiz geleneksel barışçı, dostluk, iyi komşuluk esaslarına dayanan dış politikamız ışığında, çerçevesinde, diğer cumhuriyetlerle, yani İslav cumhuriyetleriyle de kültürel, ekonomik, siyasi münasebetler kurup geliştirmesi, diğer devletlerin buralarda yerleşip ilgi ve menfaat elde etmesine karşı, bu İslav cumhuriyetleri tarafından tercih edilebilecek bir durum olabilir, onların kendi çıkarları bakımından da olması kuvvetle muhtemeldir. Binaenaleyh, bu politikamızı ayarlarken, İslav cumhuriyetleriyle olan komşuluk, dostluk esaslarına dayanan barışçı ve iyi münasebetlerimizi daima göstermek ve o çerçeve içinde bu cumhuriyetlerle olan münasebetlerimizi de geliştirmek gerekmektedir.

            Bunlarla beraber, Türk olmayan diğer cumhuriyetlerle münasebetlerimizi de, Müslüman Türk cumhuriyetleriyle yürüteceğimiz dış politikamızla-ayarlamamız gerekmektedir. Bu konuda en önemlisi Ermenistan meselesidir, Ermenistan Cumhuriyetidir.

            Meclis Başkanı: “Sayın Türkeş, süreniz 10 dakikaydı, konuşmaya başlayalı 15 dakika oldu. Sözlerinizi toparlar mısınız?”

            “Peki efendim. Bilindiği gibi Ermenistan Cumhuriyetiyle sınırdaşız; fakat, Ermeniler, devamlı Türk düşmanlığına dayanan bir politika içindedirler Türkiye’ye karşı da düşmanlık politikası güdülmüştür; fakat, bizden daha fazla , Azerbaycan’a karşı düşmanca bir politika takip etmektedirler. Bilhassa Karabağ meselesi, sömürgecilerin de ustaca kurcalamaları dolayısıyla, Azerbaycan Türkleriyle Ermeniler arasında her gün çatışmalar meydana getirmektedir. Bugün Ermenistan, gerek Azerbaycan, gerekse Türkiye tarafından çevrili durumdadır ve ekonomik yönden büyük sıkıntı içindedir. Bilhassa, “siyasi münasebetleri geliştirmeden çok, ‘evvela ticari ve ekonomik münasebetlerimizi geliştirelim; bunun neticesinde siyasi münasebetler de gelişir” şeklinde, bize teklifler ileri sürmektedirler. Çünkü, çok sıkıntıdadırlar; ama, biz Türkiye Cumhuriyeti olarak Azerbaycan Cumhuriyetiyle kuracağımız siyasi münasebetlerimizi planlarken, Ermenistan’ın ve Gürcistan’ın durumlarını göz önünde bulundurmak zorundayız ve Ermenistan’ın Azerbaycan’a karşı da düşmanca politikalarından vazgeçip, dostluk ve barış politikasına dönmesini istemeliyiz. Ancak böyle bir gelişmeyle Ermenistan’ı tanımak, dış politikamızda menfaatımıza uygun olabilir.

            Bunun yanı sıra, bu cumhuriyetlerin yaşamış oldukları tarih dolayısıyla, bugün ideolojik bir boşluk içinde olduklarını göz önünde bulundurmak mecburiyetindeyiz. Çünkü, Marksist ideoloji çökmüştür, iflas etmiştir. Bu cumhuriyetlerde yetmiş yıldan beri her şey Marksist ideolojiye göre ayarlanmıştır. Bundan dolayı, burada yaşayan insanlar, bugün ideolojik ve manevi bir boşluk içindedir. Bu manevi boşluktan yararlanılarak, burada bazı Ortadoğu devletleri tarafından bir takım köktenci akımlar yayılmaya çalışılmaktadır. Türkiye’nin, İslamın gerçek, güzel manasına dayanan, barışçı, kardeşliği esas alan, insan haklarını esas alan, hoşgörüyü esas alan manevi değerlerini bunlara götürmesi, anlatması, hem bu ülkeler için hem de gelecek münasebetler için iyi bir netice verir kanaatindeyiz.

            Bütün bunların ışığında, bu cumhuriyetlerin, “Türkistan” dediğimiz bir mefhum içinde birbirleriyle münasebetlerini geliştirmeleri yönünde de bunlara yardımcı olmak yararlı olur. Yıllardan beri uygulanmış olan, gerek Çarlık döneminin sömürgeci politikaları, gerek Sovyetlerin sömürgeci politikaları neticesinde, bunları, birbirine düşman, birbirinden farklı etnik gruplar haline getirerek, parça parça ederek, birbirinden farklılaştırarak ve birbirleriyle zıtlaştırarak, “Böl ve yönet” ilkesini uygulayarak yönetmeye çalışmışlardır. Bunu gidermek için de politikamızda gerekli ilkeleri tespit etmemiz lazımdır.

            Ayrıca, bu bölgede , yine sömürgeciliğin sömürge gayesiyle uyguladığı “monokültür” dediğimiz, sadece pamuk ekimi yaptırmak ve buna göre bir sömürü uygulamak siyaseti, bölgede büyük zararlara yol açmıştır.

            Ayrıca Kazakistan’da yapılan atom denemeleri, bu bölgede toprakların geniş ölçüde radyoaktif kirlenmeye maruz kalmasına sebep olmuştur ve bunun neticesinde hayvancılık büyük zararlar görmüş, ayrıca insanlarda ağır hastalıklar baş göstermiştir; bilhassa kanser, Kazakistan’da büyük tahribatlar yapmıştır ve yapmaktadır. Bu monokültüre dayanan pamuk ziraatı dolayısıyla, Türkistan’ı sulayan iki büyük nehir üzerinde yapılmış olan sulama kanalları, ilaçlama, havadan yapılan ilaçlamalar, büyük ölçüde çevre kirlenmesine yol açmış, kadınlarda ölü doğumlara, düşük yapmalara, erken ölümlere ve bir çok hastalıkların baş göstermesine sebep olmuştur. Dolayısıyla nesiller, ırklar, toplumlar, büyük tahribata maruz bulunmaktadır. Buralardaki çevre kirliliğinin önlenmesi yönünden, Birleşmiş milletlerin bu konuyla meşgul olan teşkilatları içinde Türkiye’nin bunlara yardımcı olacak şekilde öncülük etmesinde büyük yarar vardır; bu da, onlarla kuracağımız dış politikamızı olumlu yönde etkileyecektir. Bu sulamaların neticesinde Aral Gölünün suları 18 metre alçalmış, genişliği de 114 kilometre küçülmüştür. Bunun neticesinde, evvelce gölde meydana gelen buharlaşma nedeniyle kuzeyden gelen soğuk rüzgarları önleyen set kaybolmuştur.

            Meclis Başkanı: “Sayın Türkeş, istirham ediyorum...”

            Türkeş: “Bağlıyorum Sayın Başkan.

            Bu ekolojik sıkıntılar da dikkate alınmalı ve ilmi araştırmalar yapılarak, ilmi esaslara dayalı bir dış politika planlanmalıdır. Bunu yapabildiğimiz takdirde, bu bölgelerden Türkiyemiz büyük destekler elde edecektir;Hem Birleşmiş Milletlerde bize daima destek olacak yeni üyeler kazanacağız, hem de ekonomik ve kültürel alanda büyük faydalar hasıl olacaktır.

            Bütün bunları Yüce meclisin ve Sayın Hükümetin dikkatine arz ediyor, saygılar sunuyorum.”

            Aynı tarihlerde 12.12.1991’de bir genel görüşme önergesinin kabulü sebebiyle Başbuğ’un mecliste yapmış olduğu konuşma ise şöyleydi:

                “Sayın Başkan, sayın milletvekilleri; sözlerime başlarken muhterem heyetinizi en derin saygılarımla selamlıyorum.

            Konuşan arkadaşlarımızın, verdiğimiz önergenin kabul edilerek Yüce Meclisimizde görüşülme açlmasını desteklediklerinden dolayı bütün gruplara şükranlarımızı arz ediyorum.

            Konu çok önemlidir. Tabii, Türkiye’nin dış politikası, genel görüşme konusu yapılmalıdır. Biz önergemizde Türkiye’nin dış politikasını söz konusu etmedik. Sovyetlerde bulunan Türk cumhuriyetleriyle, muhtar bölgelerde yaşayan Türklerin oluşturduğu yeni birimlerin ve faaliyetler karşısında Türkiye’nin izlemesi icap eden dış politikanın ne olmasının görüşülmesi konusunda önergemizi hazırladık. Türkiye’nin dış politikası ayrı bir konudur. Balkanlara önem vermek, bütün cihana açılan bir dış politika takip etmek, bugünkü dünya gelişme gösterdiği bir ortamda gereklidir. Bizim, özellikle bu konuyu genel görüşme yapılması için Yüce meclisin huzuruna getirmemizin sebebi, bu konu diğer dış meselelerden ayrı özellikler taşımakta olmasıdır. Bir defa, Sovyetler’deki Türk Cumhuriyetleri ve muhtar bölgelerdeki Türk yönetimleri konusu, bugüne kadar Türkiye’nin dış politikasında hiç yer almamıştır. Türkiye, dış politikasını Sovyetler Birliğine göre ayarlamıştır;ama dünyadaki gelişmeler, burada güzel konuşmalar yapmış olan değerli grup temsilcilerinin de ortaya koymuş oldukları glasnost, perestorika gibi gelişmeler, Sovyetlerdeki yeni oluşumlar ve dünyanın diğer yerlerdeki yeni gelişmeler, Türkiye’nin önüne Sovyetler’de bulunan Türklerle diplomatik münasebetler kurmak, onları tanımak, bundan sonra ilişkilerini nasıl ayarlayacağı gibi konuları getirmiş bulunmaktadır. Daha Türk dışişleri bu konularla meşgul olmamıştır. Türk dışişleri doğrudan doğruya Sovyetler Birliğini hedef almış, bunların içinde bulunan Türkler hiç konu edilmemiştir;hatta Türkiyemizde çeşitli sebeplerle Türkiye dışındaki Türkler konusunu ele almak, hele siyasi alanda korkulu bir konu olarak görülmüştür, zararlı bir konu olarak görülmüştür, bunu söz konusu eden suçlanmıştır, küçük görülmüştür.

            Bildiğiniz gibi, siyaset alanında uzun zamandan beri bulunmuş eski bir arkadaşınız olarak, ömrümün 55 yılını bu konularla uğraşarak geçirdim. Birleşmiş Milletlerin son zamanlarda yapmış olduğu istatistiklere göre, yer yüzünde en çok konuşulan diller arasında Türkçe beşinci sırayı almaktadır. Birinci sırada Çince, ikinci sırada İngilizce, üçüncü sırada İspanyolca, dördüncü sırada Arapça ve beşinci sırada Türkçe geliyor, yani bu sıralamaya göre bir çok felaketler yaşamış olmasına rağmen, hala Türk milleti yeryüzündeki en kalabalık milletlerden birisidir. “200 milyon insan Türkçe konuşuyor” demek, “200 milyon Türk vardır” demektir.

            Yeryüzündeki Türklerin bir kısmı imparatorluğumuzun dağılmasından sonra terk ettiğimiz topraklarda kalan kardeşlerimizdir; bir kısmı da, imparatorluğumuza dahil olmamış olan anayurdumuzda ve yaşadığımız diğer bölgelerde varlıklarını sürdürmüş olan soydaşlarımızdır ki, bunlarla da çok yakın kültür ve soy birliğimiz bugüne kadar devam etmiştir.

            Bunlardan Sovyetler Birliğinde yaşayan beş cumhuriyet var. Bu beş cumhuriyetin dışında da , muhtar cumhuriyetlerde yaşayan soydaşlarımız var. Son zamanlarda Sovyetler’de meydana gelen gelişmeler karşısında, bunlar da kendi bağımsızlıklarını ilan etme yoluna gitmişlerdir; bunların bir kısmı bağımsızlıklarını ilan etmiş, bir kısmı da ilan etmemiştir.

            20nci yüzyıl, bilindiği gibi, imparatorlukların yıkıldığı bir yüzyıldır. 20nci yüzyılın sonlarına geldiğimiz ve 21nci yüzyıla yöneldiğimiz şu günlerde dünyada, insan hakları, hürriyet ve bağımsızlık ve demokrasi rüzgarları esmektedir. Bu rüzgarlar bütün imparatorlukları çökertmiştir.

            Son günlere kalan Sovyet İmparatorluğu ile, Çin imparatorluğu da sarsıntı geçirmektedir; bu arada Sovyetler İmparatorluğu dağılmaya ve çözülmeye başlamıştır. Burada yaşayan beş Türk cumhuriyeti bulunmaktadır; bunlar Azerbaycan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Kazakistan’dır. Bunların Kazakistan dışında kalanlar, bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Evvelce bunlarla bir münasebetimiz olmamıştır; Dışişlerimizde, dış politikamızda bunlar bir yer tutmamışlardır; ama, şimdi bağımsız devletler olarak ortaya çıkmaktadırlar. Bu Türk cumhuriyetlerinin dışında kalan Ermenistan, Gürcistan, Ukrayna, Beyaz Rusya, Rusya gibi topluluklar da bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Son zamanlarda, İngiliz Milletler Topluluğuna benzer bir “bağımsız milletler birliği” şeklinde Sovyet Rusya’da bir oluşum söz konusu edilmektedir. Böyle bir oluşum, gelişse bile, demek ki, gene bunların içinde Türk Cumhuriyetleri bağımsız varlıklarını koruyacaklardır.

            Sovyetlerle ve onların elçilik mensuplarıyla yapmış olduğumuz görüşmelerde biz onlara daima “Bugüne kadar Türkleri sömürge olarak kullandınız;ama bundan sonra bunu sürdüremezsiniz. Esasen, kendini insan bilen toplulukların, başka toplulukları haksız bir şekilde sömürmesi, hürriyetlerden mahrum etmesi, insanlık onuruna aykırıdır. Sizin kendi içinizden de bunu doğru bulmayan insanlar çıkmıştır, yazılar yazmışlardır. Onun için, siz, Türklerin de hakkını teslim ederek, onlara da insan haklarını ve bağımsızlığını tanıyarak, eşit şartlarda ve barış içinde münasebetlerimizi yeni esaslara göre anlaşmalı şekilde ayarlamalısınız” dedik. Şimdi, ona doğru bir gidiş, bir gelişme var demektir.

            İşte, bütün bunları dikkate aldığımız zaman, Türk Cumhuriyetleriyle, Türkiye’nin dış münasebetleri, dış politikası ne olmalıdır; o cumhuriyetlerin jeopolitik özelliklerini dikkate alarak, sahip oldukları ekonomik imkanları, kaynakları dikkate alarak, sosyal yapılarını dikkate alarak ve Türk olmayan diğer birimlerin, Ermenistan gibi, Gürcistan gibi ve diğerlerinin de durumlarını dikkate alarak, Türkiye’nin politikası ne olmalıdır diye, akılcı ve ilmi esaslara dayalı yeni bir siyasi plana ihtiyacımız vardır. Böyle, hazırlıksız, rasgele, ayaküstü tutumlarla bu dış politika düzenlenemez. Nitekim son yıllarda hepimizi üzen bazı şeylerle karşılaştık. Bir gün baktık ki bir devlet adamımız, Azeriler için “Bunlar Şiidir, bunlar bizden çok İran’a yakındır” deyiverdi. Ne kadar üzücü bir şey! Tabi onları da çok üzdü, bizi de çok üzdü...

            Onun için bunlar soy itibariyle, kültür itibariyle bizimle aynı olan insanlarımızdır, kardeşlerimizdir ve kendileri, bize karşı sevgi beslemektedirler, Türkiye’yi sevmektedirler, Türkiye’den önderlik beklemektedirler. Binaenaleyh, onların bu özelliklerini de dikkate alarak ve Türk olmayan diğer cumhuriyetleri tanımamızın da , bunlar üzerinde ne gibi etkileri olacağını dikkate alarak, yeni, ilmi esaslara dayalı bir politika planlaması yapmaya ihtiyaç vardır.

            Geçenlerde yine bir haber yayınlandı:”Türkmenistan’ı tanıdığımıza göre, Ermenistan’ı da tanıyabiliriz” denildi. Ermenistan, uzun zamandan beri hem Azerbaycan’a karşı, hem Türkiye’ye karşı bir düşman politikası güdüyor, düşman tavrı içindedir. Ermenistan’ı tanırsak, Azerbaycan bundan memnun olur mu, olmaz mı? Olmayacağı aşikardır. Tanımamız bize ne sağlayacaktır? Ermeniler “evvela ticaret yapalım, sonra da siyaseti ayarlayalım” diyorlar. Evvela siyaseti ayarlayalım da, sonra ticaret yapalım. Evvela , Türkiyemizin menfaatlerini ve kardeş ülke Azerbaycan’ın menfaatlerini gözetelim, diğer cumhuriyetlerin menfaatlerini de düşünelim, ona göre politikamızı ayarlayalım.

            Bütün bu konular, Yüce meclisin huzurunda, geniş bir şekilde görüşülürse, yeni hükümete de yararlı olacağı; Dışişleri Bakanlığımıza da ışık tutmuş olacağı kanaatindeyiz. Bu düşüncelerle bu önergemizi verdik.

            Konuşmacı arkadaşların bir kısmı, Sovyetlerdeki olaylar; perestroika ve glastnost üzerine geniş görüşmeler yaptılar, yararlandık; bazıları da, önergenin dar sınırlar içinde tutulduğunu söylediler.

            Tabii, dış politikamızı geniş olarak, ayrıca Meclisin huzuruna getirip, kısım kısım görüşmemizde de yine yarar vardır; ama, bunlar ortaya yeni çıkan cumhuriyetlerdir; evvela bunlarla bir münasebetimiz olmamıştır ve aynı zamanda konu aceleyi gerektiriyor. çünkü çeşitli ülkeler, bu cumhuriyetler üzerinde faaliyet yapmak ve bunlar üzerinde tesir meydana getirmek yarışı içindedirler. Bir kısmı, bu cumhuriyetlerin sahip olduğu hammadde kaynaklarından yararlanmak için veya kendi milli kültürlerini mezheplerini, itikatlarını buralarda yerleştirmek için veya Türkiye’nin bu cumhuriyetlerde sahip olduğu sempatiyi, etkiyi zayıflatıp silmek için yarış halindedirler.

            Bu cumhuriyetler, ilim adamlarıyla, aralarında yaptıkları toplu çalışmalarla, Türkiye’de kullandığımız alfabemizi benimsemeyi kararlaştırmışlardır. Yalnız bazı seslerin ifade edilebilmesi için, bizim yirmidokuz harfli alfabemize beş harf daha eklemeyi uygun görmüşler, otozdört harfli yeni bir alfabe meydana getirmişlerdir. Yeni değil, bizim alfabemizdir, ilave beş harf koymuşlardır.

            Bu, çok önemli bir gelişmedir. Eskiden de aramızda alfabe birliği vardı, sonradan bu alfabe birliği parçalandı. Şimdi, bu yönde güzel bir adım atılmıştır. Bunu önlemek için, komşu bazı müslüman ülkeler, oralara gönderdikleri dini temsilcileri vesaireyle “Sakın o alfabeyi kabul etmeyin, onu kabul edeceğinize, halen kullanmakta olduğunuz kiril alfabesini muhafaza edin veya bizim kullandığımız Arap alfabesini kabul edin” şeklinde yoğun propagandalar yapmaktadırlar.

            Halbuki bu, bizim için çok önemlidir. Bu alfabe birliği sağlanırsa, kültür birliğimizde önemli bir adım atılmış olacaktır ve rahmetli Gaspıralı İsmail Beyin, yüzkırk sene evvel bütün Türk toplulukları için ortaya koymuş olduğu “dilde, fikirde, işte birlik” ilkesine önemli bir katkı sağlayacaktır; o ilkenin büyük bir adımı atılmış olacaktır. Aramızda alfabe birliği oldu mu, onların yazdığını biz rahat okuyacağız, bizim yazdığımızı onlar rahatça okuyacaklar.

            İşte, bütün bu konuların, Yüce Meclisin huzurunda, genişliğine görüşülmesi, dış politikamızı aydınlatacaktır. Dışişlerimize da aydınlık getirecektir. Hükümetimize de yararlı olacaktır. Bu kanaatle bu önergeyi verdik.

            Diğer partilerimizin büyük bir anlayışla, bunu, lütfedip kabul buyurmalarından çok memnun ve mütehassis olduk. Tekrar teşekkürlerimi sunarak, Yüce Meclisi sevgi ve saygıyla selamlıyorum.  Sağolun.”

           

BAŞBUĞ’UN MECLİSTE YAPTIĞI DİĞER ÖNEMLİ KONUŞMALAR

            Başbuğ’un Türk Cumhuriyetleriyle ilgili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yapmış olduğu bu konuşmaların yanı sıra önemli konulara değindiği konuşmalarından bir bölümü aşağıdadır.

            Başbuğ’un 26.12.1991 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapmış olduğu konuşma metni:

                “Sayın Başkan. Sayın milletvekilleri; altı saatten beri, memleketimizi yakından ilgilendiren iç güvenlik konusu üzerinde değerli konuşmalar dinledik. Konuşmacıların hepsi, memleketimiz için yararlı bir çok görüşler ortaya koydu; ama, meseleye bakarken, memleketimizin tarihini özetleyerek konuya girmekte yarar görüyorum.

            Türkiye devleti kurulalı –1071 yılından başlatırsak- bugün 920 yılını doldurmuş, 921 yıla başlamış bulunuyoruz. Bu 921 yılda, bu memleketin bütün insanları aynı dine mensup olarak, aynı kıbleye secde ederek, aynı yüce peygamberin ümmeti olarak, aynı kutsal kitaba bağlı olarak haşır neşir olmuş, yaşamışlardır. Bildiğiniz gibi, Müslümanlar kendi aralarında kız alıp verirler, evlenirler. 920 yıldır Anadolumuzda yaşayan bütün insanlarımız birbirleriyle her bakımdan yoğrulmuşlardır, haşır neşir olmuşlardır ve memleketimizin düşmanlarına karşı, devletimizin düşmanlarına karşı beraber, vatan savunması için, tevhit için birbirlerinin kucağında şehit olmuşlardır.

            Milletimizin geçirdiği kültür tarihini de özetleyecek olursak; orada da dikkate değer hususlar vardır. Selçuklu İmparatorluğu kurulduğu zaman, devletin resmi dili yüz on yıl Arapça olmuştur. Bütün kayıtlar Arapça tutulmuştur, fermanlar Arapça yazılmıştır. Yüz on yıl sonra, Fars kültürünün cazibesine kapılan yöneticiler Arapçayı terk ederek, Farsça’yı resmi dil yapmışlardır. Bütün kayıtlar Farsça yazılmış ve Farsça konuşulmuştur. Ta ki, Osmanlı İmparatorluğunun başlangıcına yakın dönemde Karamanoğlu Mehmet Beyin Konya’yı zapt ederek, Farsçayı yasaklayıp, Türkçeyi devletin resmi dili ilan etmesine kadar... Ondan sonraki dönemde de, bugün Osmanlıca diye bahsettiğimiz, o günün aydınlarının ve devlet yöneticilerinin benimsediği dil kullanılmıştır. O dil de, bildiğimiz gibi Farsça ve Türkçe kelimelerden oluşmuş bir dildi.

            Cumhuriyet devrinden sonra, memleketimizin yöneticileri, kültürümüzü millileştirmek için, yabancı tesirlerden arıtmak için, bir çok tedbirlere başvurmuşlardır. “Osmanlıca” dediğimiz dil, bahsettiğim gibi Farsça, Arapça ve Türkçe kelimelerden oluşmuştu. Bugün, yurdumuzun doğu ve güneydoğu kesimlerinde, Kürt dediğimiz insanlarımızın, kardeşlerimizin bizden ayrı konuştukları dil, ilim adamlarının yaptıkları araştırmalara göre, bu üç dilin kelimelerinden oluşmuş, 8200 kelime olarak tespit edilmiş bir diyalektir.

            Bunu işaret ederek girmek istiyorum; çünkü, yıllardan beri önümüze getirilen mesele, vatanımızın bölünmesi, milletimizin bölünmesi meselesidir. Meseleyi iyi teşhis etmemiz lazımdır. İyi teşhis edersek, çaresini kolay bulabiliriz. İyi teşhis edemezsek, işte, yıllardan beri, bugüne gelinceye kadar geçirdiğimiz acı bir takım hadiseleri yaşamaya devam ederiz ve bu acı hadiseler her geçen gün devletimizi daha çok yıpratır.

            Memleketimizde terör her geçen gün artmaktadır. Yangın bacayı sarmıştır. Bunun arkasında, bir çok konuşmacıların belirttikleri gibi, yabancı güçler, emperyalizm vardır. Türkiye’den toprak koparmak, kendi milli çıkarlarını temin etmek maksadıyla milletimizin bölünmesi için, vatanımızın parçalanması için, ustaca bir plan uygulanmaktadır.

            Türkçemizde halk arasında bir çok zaman söylenen bir söz vardır:”Bir insana kırk gün deli derseniz, deli olur” derler. Psikoloji ilminde de bir takım kurallar vardır. Bir memleketin insanlarını elde etmek isterseniz, karıştırmak isterseniz, sosyal ve psikolojik yönünü iyice inceleyerek, analiz ederek, ona göre bir plan uygulama suretiyle, insanları kendi kardeşlerinden, kendi devletin soğutabilirsiniz; kendi devletine karşı, kendi insanlarına karşı harekete geçirebilirsiniz. Bu bir bilimdir, bu bir sistemdir ve bir çok ülkeye karşı kullanılagelmiştir, şimdi de Türkiye’ye karşı kullanılmaktadır. Halbuki, tarih özetinde bahsettiğim gibi, doğulusuyla,batılısıyla, memleketimizin insanları birbirlerinin kardeşleridir. Kürtçe konuşan kardeşlerimiz ne kadar Kürtse, biz de onlar kadar Kürtüz; biz ne kadar Türksek, onlar da bizim kadar Türk.

            Milletimizin gücü, devletimizin ayakta durması, her şeyden evvel, milli birliğimizin sağlam tutulmasına bağlıdır. İç güvenlik dediğimiz zaman, dış güvenlik bundan ayrılmaz. İç güvenliği olmayan bir devletin dış güvenliği de olmaz. Onun için, memleketimizin dışa karşı da güçlü olabilmesi bakımından iç güvenliğimizin sağlam tutulması lazımdır.

            Şimdi, burada konuşan bazı değerli arkadaşlarımız, bu olayların arkasında haksızlıkların yattığından bahsettiler, vatandaşlarımızın bir çok ihtiyaçlarının ihmal edildiğinden bahsettiler. Bazıları ise, adeta, bu terör cinayetlerine mazeret teşkil edecek sebepler ortaya koymaya çalıştılar. Bunlar yanlıştır, söylenilenler de gerçeklere aykırıdır.

            Değerli milletvekilleri, söylediğim gibi, bunun arkasında, Türkiye’yi parçalamak isteyen, Türkiye’den parça koparmak isteyen yabancı güçlerin faaliyetleri vardır, suikastler vardır ve kandırabildikleri, aldatabildikleri insanlarımızı memleketimize zarar verici bu hareketlere sürüklemiş olmaları durumu vardır.

            Gerçeği olduğu gibi görmemiz lazımdır. Türkiye, bölgede nüfusu 60 milyona ulaşmış, 30 kadar üniversite açmış, sanayileşme ve kalkınmaya çalışan güçlü bir devlet durumundadır. Bu durumdan hoşlanmayanlar vardır. Ortadoğu’yu Pazar olarak, sömürge olarak kullanmak isteyenler ve kullananlar bundan endişe duymaktadırlar.

            Ayrıca, güneydoğu bölgemizde-henüz bol miktarda çıkaramıyoruz ama-zengin petrol yatakları vardır. Petrol kokusu emperyalizmin ağzını sulandırmaktadır.

            Ayrıca, zamanımızda petrolden daha önemli olarak da su meselesi vardır. Biliyorsunuz ki topraklarımızdan çıkan Fırat ve Dicle Nehirleri Suriye ve Irak olmak üzere iki ülkeyi meydana getirmektedir. Bu iki nehir olmasaydı bu iki ülke olmazdı. Bu iki nehir üzerinde inşasına başlamış olduğumuz GAP, güzel bir projedir. Bu projeyle, iki nehir ve bunların kolları olan ırmaklar üzerinde 22 baraj inşa edilmektedir. Bu proje tamamlandığında, Türkiye’nin geleceğini refaha götürecek büyük imkanlar doğacaktır. Proje tamamlandığı zaman yılda 27,5 milyar kilovatt ilave elektrik enerjisi kazanacağız. Bölgede, sulama kanalları ve 57 kilometre uzunluğunda iki tünel hizmete açılmıştır. Sulu tarıma geçildiği zaman, Diyarbakır, Urfa ve Mardin ovaları yılda üç defa ürün verecektir. Bunlar da bir çok dış güçlerin iştahını uyandırmaktadır.

            Bu bölgede kukla bir devlet kurdurarak, bunu istismar edip, kullanmak ve bu sulara el atıp, bu sulardan yararlanmakta olan Ortadoğu ülkelerini istedikleri gibi sömürmek, bu dış güçlerin iştahlarını kabartmış durumdadır.

            Bütün bunlara ilave olarak, Sovyetlerde yaşayan Türklerde büyük bir uyanış vardır. Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını ilan etmişlerdir. Bunların gözü Türkiye’dedir ve Türkiye ile yakın ilişkiler kurma çabası içindedirler. Gördüğünüz gibi, her gün bunların devlet adamlarından birisi Türkiye’ye gelmektedir. Bunlarla olan münasebetlerimizin gelişmesi neticesinde, Türk Milletinin, Türkiye’nin daha güçlü hale gelmesi bir çok devletlerin endişesine yol açmaktadır.

            Biz, bütün bu faktörlerin ışığında, güneydoğu topraklarımızda meydana gelen terörün dışarıdan beslendiği kanaatindeyiz; bunun delilleri de vardır. Kullanılan silahlar dışarıdan verilmektedir. Bu terör çeteleri dışarıdan finanse edilmekte ve dışarıda eğitilmektedir. Ayrıca, faaliyetlerine arka çıkacak şekilde, dışarıdan yapılan propagandalarla da moralleri güçlendirilmektedir. Yapılan bu propagandalarda kullanılan esas unsurda, insan hakları konusudur.

            Demokrasi iyi bir rejimdir. Hürriyet ve hukukun üstünlüğünü esas alan demokrasi, şüphesiz, insanların tarih içinde geliştirebildikleri en yararlı, en iyi yönetim biçimidir; ama, insanları öldürmenin, çete kurmanın, terör olaylarına girişmenin demokrasiyle bir alakası olamaz. Bunu hepiniz kabul buyurursunuz. Bugün karşı karşıya olduğumuz konu budur.

            Her gün insanlarımız katlediliyor, her gün devletimizin aleyhinde bu anarşik olaylar genişliyor. Görüldüğü kadarıyla, anarşinin hedefi, memleketi halk ayaklanmasına sürüklemektir; bilhassa güneydoğuda geniş bir halk isyanını başlatmaktır. Onun için, konu, milletimizin güvenliği bakımından, devletimizin yaşaması bakımından hayati önem taşımaktadır.

            Bazı arkadaşlar, baskılardan, haksızlıklardan şikayet ettiler. Şüphesiz, hepimiz baskılara, adaletsizliklere, haksızlıklara karşıyız; ama dışarıdan bir misal göstermek icap ederse, Amerika Birleşik Devletlerini ele alalım. Amerika Birleşik Devletleri, yetmişten fazla milletin meydana getirdiği bir memleket, bir devlettir. Çeşitli topluluklar vardır; Alman vardır, Fransız vardır, İngiliz vardır. Hintli vardır. Koreli vardır. Japon vardır. Çinli vardır; ama hepsi İngilizceyi temel alan Amerikan kültürü içindedirler, başka bir etnik kültür, etnik kimlik iddiasında değildirler ve olamazlar. Milyonlarca Alman yaşar, milyonlarca İtalyan yaşar; ama hepsi Amerikalıdır.

            Daha başka bir örnek sunmak istiyorum sizlere. İkinci Cihan Savaşında Japonlarla Amerika arasında savaş başladığı zaman, Amerika’da yaşayan 6 milyon Japon’u, Amerikan hükümeti tel örgülerle çevrili esir kamplarına topladı, kapattı. Savaş bitinceye kadar, hiçbir suç işlememiş oldukları halde, bu Amerikan vatandaşları, sırf Japon kökenli oldukları için ve Amerika aleyhinde bir faaliyet yapabilirler endişesiyle tel örgüler arkasında tutulmuşlardır. Amerika dediğimiz devlet, demokrasinin kalelerinden birisidir. Demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü, Amerika’da kabul edilmiş olan uygulanan bir sistemdir.

            Yani demek istiyorum ki, eline silah alıp insanları öldürmeye girişen, kendi devletine karşı isyana girişen, vatan topraklarını parçalamaya girişen insanlar, artık, kanun dışına çıkmışlardır. Kanun dışına çıkan insanlara karşı, devlet, güvenlik güçleriyle gerekli önleyici tedbirleri almak zorundadır.

            Sayın Başbakan çok güzel hususlara işaret buyurdular; dediler ki, “halkı kucaklamalıyız”. Evet, halkı kucaklamalıyız. O bölge halkını çok eskiden beri tanırım; çünkü, o bölgede yıllarca görev yaptım. Halkı kucaklamanın birinci şartı, bölgede, şeksiz şüphesiz kanun hakimiyetini ve hukukun üstünlüğünü tesis etmektir. Bölgede kanun hakimiyeti yoktur, bölgede eşkiyalık hakimdir. Halk, teröristlerin insafına kalmış durumdadır. Bu durumda, halk, mecburen teröristlerle birleşir; başka türlü, çoluğunun çocuğunun hayatını koruyamaz. O bakımdan, bu dertten memleketimizin kurtulabilmesi için, mutlaka kanun hakimiyetini kesin şekilde kurmak lazımdır; hukukun üstünlüğünü kesin şekilde kurmak lazımdır. Bu yola gitmek, halka karşı sevgi beslememek anlamına alınmamalıdır; çünkü, zorbalığa kalkana, mutlaka, devletin, gerekli önleyici gücü göstererek, mani olması lazımdır.

            Muhterem milletvekilleri, bazı değerli konuşmacılar da bazı meselelerden bahsettiler ki, gerçeklerle bağdaşmıyor. Bölgede meydana gelen bu anarşik olayların sebebi olarak, Türk Milletinin asimilasyonculuk yaptığı, ırkçılık yaptığı, sözleri söylendi. Tarih boyu Türk milleti kadar hoşgörü sahibi, asimilasyonculuktan uzak, ırkçılıktan uzak bir millet gösterilemez. Türk milleti asimile etmez, birçok ülkelerde kendisi asimile olur, olmuştur da. Yani, eğer bunu eksiklik saymak icap ederse, Türk milletinin böyle bir eksikliği var; başkalarını asimile etmez, kendisi asimile olur. Bunun örnekleri var. Bugün misal olarak elimize Suriye’yi alsak; Türkler, Anadolu’dan evvel Suriye’ye yerleştiler, ilk Türk Devleti Suriye’de kuruldu. Bugün, Suriye’ye, “Arab-i müsta’ribe” deniyor. Bunun anlamı , kökeni arap değil ama, Araplaşmış araptır. Neden Arab-ı müsta’ribe?... Çünkü, oraya yerleşen Türkler, zaman içinde Araplaşmışlardır, kendi dillerini bırakmışlardır, Arapça konuşur hale gelmişlerdir. Başka ülkelerde de öyle olmuştur; Hindistan’da, Çin’de, bir çok yerde... Türk Milleti, başkalarını asimile edici huyda, özellikte bir millet değildir; ırkçı da değildir.

            Osmanlı döneminde, daha başka dönemlerde devletimizi idare edenleri düşünelim: Sadrazamların kimisi Rum, kimisi Ermeni, kimisi Arap, kimisi Fars, kimisi Arnavuttur; yani, milletimiz böyle bir ayırım gözetmemiştir.

            Bu bölgedeki insanlarımıza karşı da, milletimiz hiçbir zaman, “diskriminasyon” diyebileceğimiz, horlama, aşağı görme gibi bir hata işlememiştir, zaten işleyemez; çünkü, o bölgede yaşayan insanlarımız da, bizden farklı olmayan, bizim kendi insanlarımızdır.

            Türkiye Cumhuriyeti kurulalı yetmiş yıl oldu; sekiz cumhurbaşkanımız göreve geldi ve bunların dört tanesi doğuludur. Birisi, Merhum İsmet İnönü’dür ve biliyorsunuz, kökü Bitlis’e dayanır, Kürümoğullarındandır. İkincisi Cemal Gürsel Paşadır, Erzurum’un Hınıs ilçesindendir. Üçüncüsü, Fahri Korutürk Paşa’dır, Erzincan’ın Kemahındandır. Dördüncüsü, şimdiki cumhurbaşkanımız da, biliyorsunuz, Malatyalıdır ve yeri geldiği zaman da kendisi, “bende de Kürt kanı var” diyor. Yani, Türk Milleti böyle bir ayırım peşinde değildir; sekiz cumhurbaşkanının dört tanesini oradan almış, başına oturtmuş.

            O halde, bu bölücü terörün arkasında, “ırkçılık yapıldı, asimilasyoncu politika takip edildi vesaire” sözleri, gerçeklere terstir.

            Gerçeği olduğu gibi görmeliyiz. Gerçek şudur: Milletimiz bölünmek isteniyor, vatanımız parçalanmak isteniyor, topraklarımızdan yağlı parçalar koparılmak isteniyor; bir kısım insanlarımız zorla, tedhişle, isteyerek veya istemeyerek koparılıp, bunlara kukla, ayrı bir devlet kurdurulmak isteniyor. Büyük Meclis, bunlara karşı gerekli tedbirleri alabilecek durumdadır mutlaka. Meseleyi, esas gerçeklere dayalı olarak düşünüp görerek tedbir bulmak zorundayız. Tedbiri ararken de, bu tehlikeye karşı global olarak bakmalıyız. Bununla şunu demek istiyorum: Mesele, iki ayrı bölümde cereyan ediyor. Birisi, bizim kendi sınırlarımız içindedir, diğeri de sınırlarımız dışındadır. O halde, meseleyi ele alırken yalnız sınırlarımızın içini düşünürsek; odamıza, evimize dolan sivrisineklerle uğraşıp, dışarıda onları üreten bataklıkları ihmal etmiş gibi oluruz. Bataklıklar kurutulmadıkça da, sivrisineklerle ne keder uğraşsak tüketemeyiz.

            Dışarıya savaş mı ilan edeceğiz? Hayır efendim, savaş ilan etmeyeceğiz; ama, diplomatik yollarla, siyasetle, finansman yollarıyla, aydınlatma faaliyetleriyle ilgili bir çok tedbirler vardır, bunları almalıyız.

            Ayrıca, Türkiye’de bugüne kadar birçok iktidarlar tarafından ihmal edilmiş olan bir konu var, o da, dünya halkoyunu arkamıza alabilmek. Bugün halkoyunu kazanmak bir uzmanlık işidir, bunun uzmanları vardır. Bunu elde edebilmek için, uzmanlardan kurulu bir teşkilat meydana getirmeliyiz. Hatta, bunu iki bölümde düzenleyebiliriz: Birisi, Türkiye sınırları içinde kendi vatandaşlarımızı, halkoyunu daima aydınlatmak ve yönlendirmek, diğeri de, dünya halkoyunu aydınlatmak, yönlendirmek, aleyhimizdeki bir takım yanlış bilgileri gidermektir. Halkoyunu arkamıza alırsak, bir çok dertlerimizi kolay çözebiliriz.

            Bizimle mücadele eden komşularımız, başka devletler, halkoyunu güçlü propaganda ağlarıyla, istedikleri gibi yönlendirdikleri için, milletlerarası birçok toplantılarda, birçok teşekküllerde davalarımız anlaşılmıyor ve kayba uğruyoruz. Bu meselede de halkoyu çok önemlidir. Bizim insan haklarına bağlı olduğumuzun, kimseye karşı düşmanlık beslemediğimizin, kendi insanlarımızı da sevdiğimizin, onlara karşı insan haklarında bir kusurumuzun olmadığını iyice anlatmamızın, devletimizin siyasetinin başarısı için çok yararlı olacağı kanaatindeyim.

            Bu geç saatlerde sizleri daha fazla yormamak için, sözlerimi burada bağlayarak, Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum.

 

***

 

BAŞBUĞ BİR KISIM CHP’Lİ BAKANLARI ÖVÜYOR

            O günlerde MHP, Başbuğ’un Adalet Bakanı Seyri Oktay ve Kültür Bakanı Fikri Sağlar için övücü sözler söylemesi sebebiyle çok tenkit edilmişti. Çünkü bu iki bakan CHP’liydi. CHP’liler de MHP tabanında pek sevilmezlerdi. MHP’liler de CHP tabanında pek sevilmezlerdi. Mesela ben 1991 yılından önce SHP’nin bir kurultayına davetli olarak katılmıştım. O sıralar her siyasi parti büyük kongrelerini yaptıkları sırada diğer partilere davetiye gönderirler ve böylece her partiden bir veya iki temsilci bu kurultaya katılırdı. Ben de SHP’nin MÇP’ye yaptığı davet üzerine, MÇP’yi temsilen SHP kongresine gittim. Kongrede Divan başkanı da sanırım Hasan Fehmi Güneş’ti. Kongrenin bir bölümünde misafirler tanıtılmaya başlanmıştı. DYP’den, ANAP’tan ve diğer siyasi partilerden gelenler takdim edildi. Sıra bana gelmişti. MÇP’den Rıza Müftüoğlu denince salondan yuh sesleri yükselmeye başladı. Kıpkırmızı olmuştum. Yapacak bir şey de yoktu. Divan başkanı hemen durumu toparladı ve misafirlerin iyi karışlanması gerektiğini anlatmaya çalıştı ve beni tekrar anons etti. Bu sefer eski gençlik kolları Başkanı Zeki Alçın’ının da gayretleriyle çok hafif bir alkış sesi yükseldi. Evet neden bu iki CHP’li için Başbuğ güzel sözler söylemişti. Bir gün bir grup toplantısındaydık. Başbuğ dedi ki: “Arkadaşlar Kültür Bakanından bir yazı geldi. Kültür Bakanlığının bütçesinin hazırlanması sırasında bizim ilave etmek istediğimiz yatırımlar varsa, bunları istiyor. Bize hiçbir bakandan böyle bir teklif gelmedi. Güvenoyu ise, hepsi için verdik. Üstelik böyle bir nazikliği bizden yetişme olan eski Kültür bakanlarından da görmedik.” Seyri Oktay ile olan ilişkiler ise yine çok sıcaktı. Sayın Oktay ve Sayın Sağlar’la olan bu hatıraları kendilerinin izni olmadan yazmamın sebebi bu olayların açık cereyan etmesi sebebiyledir. Evet, o günlerde Aydınlık gazetesi aleyhimizde çok yazılar yazıyordu ve hiç birinin de aslı astarı yoktu. Biz de tekzip ediyor ve mahkemeye veriyorduk ama bir netice çıkmıyordu. Bir gün Başbuğ bana Seyfi Oktay’ı aradığını beni beklediğini ve bu konuda kendilerinden yardım istediğimizi iletmemi söyledi. Adalet Bakanlığını gittim. Sayın Oktay’ın yanında üç kişi de vardı. Bunlar bakanlık görevlileri idi. Bana aynen şunu söyledi. “Sayın Türkeş’in bizi aramasından biz memnunluk duyarız. Ama böyle konular için bizi aramasına gerek yoktur. Siz Rıza bey, partinize ve evinize nasıl rahatlıkla gidiyorsanız bana da öyle rahatlıkla geliniz lütfen.” İşte Sayın Seyfi Oktay’ın da bize olan tavrı. İzinleri olmadan burada yazamayacağım başka önemli şeyler de vardır. Bu durumda Başbuğ bu iki kişi hakkında sorulan soruya nasıl müspet cevap vermesin? Sonra ne demişti, ilk resmi parti gezisine Samsun’a çıktığı vakit “Bütün siyasi partiler bu ülkenin evlatları tarafından kurulmuşlardır...”

              *** 

PKK ÜZERİNDE BİR STRATEJİ GELİŞTİRİP UYGULUYORUZ

            O sıralar PKK, olaylarını en üst seviyeye getirmişti. Artık Ankara’daki belli iş adamlarından bile haraç almaya başlamıştı. PKK korkusu yavaş yavaş toplumu sarmaya başlamıştı. Başbuğ ile bu konuyu görüşüyorduk. Bir plan yaptık. Önce bir çıkış yapıp PKK’nın elde etmeye çalıştığı psikolojik üstünlüklerini yerle bir etmemiz gerekiyordu. Başbuğ bu planı yaparken şunu söylüyordu bana; “Almanların planını bozduk. HEP meselesini hallettik. Şimdi şimdi sıra PKK’da”. Önce, Ekonomi Politika dergisiyle (EP Dergisi) bir mülakat yaptım. “Öcalan’ı Suriye’den alır, getirir asarız. Gerekirse de Suriye’ye vururuz’” dedim. Bu demeç ciddi bir yankı yapmıştı. Gerçekten de bir uyuşukluk vardı. Mesela biz 1991 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdiğimiz zaman, Komisyonlardaki, meclisteki konuşmalarda Bakanlar Suriye’den hep “Bir komşu ülkeden beslenen” diye bahsediyorlardı. 1991 yılında bu söylevlere son verdik. Komisyonlarda yaptığımız konuşmalarda “Nedir bu <bir komşu ülke> hikayesi. Suriye bize başkaldıran teröristlere kucak açıyor, bundan çekinmiyor, biz kibarlık gösterip sözde diplomatik bir lisan kullanıyoruz. Bu durumun artık diplomasisi falan kaldı mı? Açıkca beyan edin, hangi ülke destek veriyorsa, onu söyleyelim. Destek vermiyorlarsa da bu cümleyi kullanmayalım.”dedik. Bu çıkışımızdan sonra bir komşu ülke yerine Suriye kullanılmaya başlandı. Benim Öcalan’ı Suriye’den çeker alırız ve idam ederiz şeklindeki demecin arkasından bir müddet sonra Başbuğ “Biz PKK’yı altı ay hazırlık olmak üzere bir yılda bitirir, kökünü kazırız” diye ilan etti. Bu söz bomba etkisi yapmıştı. Arkasından da bir televizyon programında Türkiye bir mozaiktir diyenlere “Ne mozaiği lan...” diye azarladı ve diyebilirim ki o günden itibaren toplum ayağa kalktı. Başbuğ 1980 sonrası en ılımlı politikayı kendine şiar edinmişti. Ancak milli konularda çok hassastı ve hiçbir taviz vermiyordu. Mesela o tarihlerde merhum Sakıp Sabancı “Bask modeli”nden bahsedince onu da “Çizmeyi aşma Sakıp ağa” diye azarlamıştı. O günlerde bir kısım siyasiler “Canım Türkeş nasıl bir yıl içinde bu işi halledecek, devlet aynı devlet olmayacak mı” şeklinde tenkitler yapıyorlardı. Ama yanılıyorlardı. Gerçi biz ilk anda PKK’nın toplumda kurmak istediği psikolojik üstünlüğü yıkmak için bunları planlamıştık ama bizim o gün söylediklerimizi 6, 7 yıl sonra Türkiye gerçekleştiriyor ve Öcalan’ın yakalanmasını ve Türkiye’ye getirilmesini temin edebiliyordu. Biz o tarihlerde Suriye’ye gerekirse savaş açar, Öcalan’ı alırız demiştik. 6, 7 yıl sonra Kara kuvvetleri Komutanı Atila Ateş Paşa “Öcalan’ı sınır dışı etmezse, Suriye’ye vururuz” diyerek devletin kararlı tavrını ortaya koymuş ve Türkiye harekete geçmişti. Mısır Devlet Başkanının, Cumhurbaşkanı Demirel’e “Sakın Suriye’ye vurmayın” ricasında bulunmak üzere çok acele Türkiye’ye geldiğini hepimiz hatırlarız. Bu kararlı tutum, Öcalan’ın Suriye’den çıkmasını ve bir müddet sonra da yakalanmasını getirdi. Yani bizim dediğimiz 6, 7 yıl önce gerçekleşseydi, bu mesele o zaman bitmiş olacaktı. Yani Başbuğ ve MHP o zamanlar hiç de boşa konuşmamıştı.

(Atila Ateş paşanın resmi, Başbuğun resmi, Rıza Müftüoğlu’nun resmi))

            ***   

İKİ ŞEMA İLE SUSURLUK TAHMİNİ

            Bir gün Başbuğ beni grup odasındaki makamına çağırmıştı. Bazı konuları görüştükten sonra bana bir zarf verdi. İçindekini incele ve bana görüşünü bildir dedi. Odadan ayrıldıktan sonra, Meclisteki odama geçtim. Ve zarfı açtım. Baktım. Sonraları tekrar inceledim. İki sayfa teşkilat şemasıydı. Birinin başında CFR-TRILTERAL-BİLDERBERG yazıyordu. Onun altında GLADİO yer alıyordu. ABD Loca politikaları, Vatikan Psikoposu Paol Casimir Marcinkus, P2 üyesi ABD elçisi, CIA şefi Allen Dulles, ABD Kanada elçisi Lıcıo Gelli, Vito Micheli, Kızıl Tugaylar, Gladyator Gor. Serravelle gibi isim ve örgütlerin adları yer alıyordu. Diğer sayfada ise Yeni Dünya Düzeni başlığı altında C.F.R. altında ABD başkan ve adayları, CIA başkanları, Birleşmiş, Milletler, Dünya Bankası, IMF isimleri mevcuttu. Ortada Mossad-CIA-SADDAM (Şark ülke bir locasına bağlı). Diğer tarafta Bülent Ecevit, Erdal İnönü, Mesut Yılmaz, İsmet Sezgin, Ersin Faralyalı, Deniz Baykal isimleri vardı. Bir yerde de Ülkücü mafya yazılıydı. Yerel yönetimlerde Nurettin Sözen, Murat Karayalçın, Yüksel Çakmur isimleri vardı. Şekiller, oklar ve bazı dip notlar mevcuttu.

            Birkaç gün sonra Başbuğ’a bir yorum yapamayacağımı söyledim. Bana şunu söyledi. Bu şemaları herkes hazırlayamaz. Bu şemayı hazırlayan bir kavganın içinde. Yakında bazı olaylar patlak verir. İstihbarat örgütleri kendi içinde gruplara bölünürse, sonunda bir şeyler olur, bazı şeyler ortaya çıkarılır ve belli guruplar elimine edilir.

            5 ay sonra Susurluk kazası meydana geldi ve bir sürü şey ortaya kondu ve söylendi. Mahkemeler açıldı vs.

Başbuğun dediği olmuştu.      (şemaların fotokopileri)

            ***  

BAŞBUĞ NAZIM HİKMET’TEN DÖRTLÜK OKUYOR

            9 Kasım 1994’de MHP 4. Olağan kongresinde Başbuğ, Nazım Hikmet’in şiirinden bir bölümü (Dört nala gelip uzak asyadan, Akdenize bir kısrak başı gibi uzanan, bu memleket bizim.) okudu. Başbuğ’un konuşmasının ilk üç dört sayfasını birlikte hazırlamıştık. Metni biliyordum. Ama kapanış konuşmasında bu metni okumadı, irticalen konuştu, başka konulara değindi ve Nazım’ın şiirini okudu. Kendisine kongreden sonra sordum. “Neden Başbuğ’um?” dedim. Bana şunları söyledi: “Bölücüler azıttılar. Şu anda ülkemiz açısından tehlike arzeden bölücülüktür. Bölücüler karşısında bir milli blok oluşturmalıyız. Bu milli blokta solcular, Nazım’ı da sevenler bulunmalı. Ben bu dörtlükle onlara bir zeytin dalı uzattım. Milli konularda beraber olalım, beraber olmalıyız mesajını verdim”. Sonraları gazeteciler Başbuğ’u çok sıkıştırmaya çalıştılar ama Başbuğ daha fazla bu konu üzerinde durmadı. Çünkü neticede bir siyasi partinin genel başkanı idi ve bir seçmen kitlesi vardı. (Beyannattan küpür)

                        ***

SIKIYÖNETİM MAHKEMELERİNE TALİMAT VERENLERE, EMNİYETE VE BÖLÜCÜLERE NİÇİN VE NEDEN KIZILDI?

Başbuğ nadiren kızardı. Onun zaman zaman bize sert davranıyor gibi olması, bir kızgınlığının ifadesi olmamıştır. O bize bazı şeyleri iyi anlatabilmek için kızar gözükürdü. Ama kızdığı zamanlar farklı konulara dayanırdı. Mesela bölücülere ve benzeri zararlı akımlara karşı çok sertti. Örneğin, bir keresinde 1990’lı yıllarda, PKK eylemlerini yavaş yavaş artırmaya başladığı sıralar Strazburg caddesindeki MÇP genel merkezinde kendilerine, bölücü hareketlerin yaptıkları ve yapmak istedikleri üzerinde bilgi veriyordum. Odasında sadece ikimiz vardık. Başka hiç kimse yoktu. Bölücü hareketlerin marifetlerini anlattıkça yüzü şekilden şekile giriyordu. Bilgi arzım bittiğinde, şimşek gibi yerinden fırladı. Gözleri küçülmüş, bir ateş haline gelmişti sanki. Pencereye doğru yürüdü. Pencerenin kenarında ellerini yumruk yaparak havaya kaldırdı ve içten, tok bir sesle şunları söyledi “Bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz, böldürtmeyeceğiz, böldürtmeyeceğiz” Diyebilirim ki; gençlik yıllarımda ülkücü olmuştum. O zaman bize Türkeş’çi diyorlardı. Bu tabirle, ben o gün ikinci defa Türkeş’çi olmuştum. Ben şu anda Başbuğ’un o günkü durumunu taklit etmede zorluk çekerim. Başbuğ kılcal damarlarına kadar Türk Milliyetçiliğini özümsemiş bir liderdi. Evet, kızdığı başka bir an da, yanılmıyorsam Emekli Hakim Albay Kaya Alpkartal Başbuğ’a bir belge sunduğu andı. Bu belgede Polis Okulları eğitiminde “Devlet Güvenliği ve İstihbarat” adlı kitapta MHP’nin suçlandığı yer alıyordu. Beni çağırdı. Kızgınlığını hemen fark etmiştim. “Not al” dedi. Notlarımı aldım. Sonra “Bunları bir yazı haline getir ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gönderelim. Ben imzalayacağım” dedi. Kızgınlığı suçlamalara gerekli cevabı verdikten sonra Başbuğ’a şunları söyletiyordu: “Bazı planlı ve programlı cinayetlerin arkasında ülkücülerin yer aldığı iddia edilmişse de bütün cinayetlerin arkasında ya bir Mit mensubu ya da bir emniyet mensubu her zaman görülmüştür” Yazı aşağıdaki gibiydi. 23 Eylül 1993 tarihinde 639914 sayı ile Emniyet kayıtlarına girmişti. Cevabı gelmedi. (Emniyete yazılan yazı)

Başbuğ’un yine böyle bir kızgınlık anı da, MHP davası için son kararın verildiği gündü. O gün Askeri mahkeme Başbuğ’a ceza verilmesini kararlaştırmıştı. Yani Başbuğ dışarıdaydı, tahliye olmuştu ama Askeri mahkemeye göre suçluydu. Tabii son kararı Yargıtay verecekti ama Başbuğ bu karara tepki gösterdi. Beni aradı. “Yarın bir basın toplantısı yapacağım. Bir yer ayarla ve gerekli duyuruyu yapmak için basın kuruluşlarına davet yazısını hazırla ve bana getirir.” Basın kuruluşları için hazırladığım duyuru yazılarını imzalatmak yanına gittim. Gözlerini dışarıya dikmiş, düşünüyordu. Bana “Kalsın Rıza, yapmayalım basın toplantısını” dedi. Ama başka bir şey söylemek istemiyordu. Durumunu anladım. Hiçbir şey söylemeden dışarı çıktım. Belli ki bu konudaki kavgasını ertelemişti.

            ***  

ÖCALAN`IN KELLESİNİ KİMLER KURTARDI

            Başbuğ sadece bir siyasi partinin genel başkanı değildi. Kendini hiçbir zaman MHP Genel Başkanlığı ile sınırlandırmamıştır. O bir siyasetçi, genel başkan, bir bakan, başbakan, bir bürokrattı sırasında. Başbuğ bir keresinde bir yürütme kurulu toplantısında şunları söylüyordu “Siyasi partiler aynı zamanda kamu kuruluşlarıdır. İktidara hazırlanan, iktidar olan, muhalefet görevi yapan bir kamu kuruluşudur. Siyasi parti yöneticileri en azından bu açıdan bir devlet adamı gibi hareket etmek zorundadırlar. Başbuğ bunun içindir ki; particiliği hep ikinci plana itmiştir. Başbuğ’un bir siyasi partinin genel başkanı olarak partililerce en çok tenkit edildiği tarafı burası olmuştur. Bu tenkidi “Bize oy lazım neden oy kazanmak için hareket etmiyoruz ve hep devlet, millet diyerek bazı şeyleri yapmıyoruz” şeklindeki tenkidi hemen hemen her partili yapmıştır, diyebilirim. O bunu biliyordu.

            İşte bunun içindir ki; Şam’da ikamet eden Abdullah Öcalan’ın kellesini istemiştir. Hürriyet Gazetesi’nde çıkan bu hatırlara o zaman bir kısımları karşı çıkmış ve Başbuğ’un böyle bir şey yapmayacağını söyleyebilmiştir. Halbuki, bu meseleyi bugün itibariyle değil, o günkü şartlar itibariyle düşünmek gerekmektedir. Başbuğ tüm yaşamı boyunca bölücülüğü ülkemiz için birinci derecede tehlike kabul etmiştir. Başbuğ 1985 yılında tahliye olduğu zaman PKK terörü yeni yeni filizleniyordu. Ama 1990’lı yıllarda bölücü terör ülkemizin birliğini ve beraberliğini sarsacak boyutlara ulaşmıştı. Bütün bu olayları yürüten Abdullah Öcalan ise Şam’da oturuyor ve olayları buradan idare ediyordu. Her geçen gün olaylar büyüyor, askerlerimiz, polislerimiz, hakim ve öğretmenlerimiz ve vatandaşlarımız hayatlarını yitiriyorlardı. Devlet ise Şam’a giremiyordu. Girmeyi bir kenara bırakın Suriye’nin açık açık ismi bile uzun bir süre zikredilmemişti.

            1992 yılında parti genel merkezindeki basın toplantılarının birinde PKK terörü konusunu ayrıntılı bir biçimde dile getirdi. Toplantıyı izleyen arkadaşlarımızdan biri, V.K, Başbuğ’u makamında ziyaret ederek duygu ve düşüncelerini dile getirdi ve Başbuğ’a şunu sordu “Niçin Apo öldürülmüyor?” Başbuğ’un cevabı şöyleydi: “Hükümetimizin bu konudaki siyasetini bilmiyorum. Ama bu caninin kısa zamanda ortadan kaldırılması gerekir. Hatta mümkün olsa ibreti alem için bu meydanda asılsa”. Başbuğ bu gönüllü arkadaşımızı bu işle ilgili görevlendirdi. Üç ülkücü Suriye’ye gidip Öcalan’ın evini buldular. Hem de kolayca buldular, çünkü Öcalan sadece PKK’nın eylemlerini değil, bazı anlaşmazlıkları da bu evinden çözüyordu. Racon kesiyordu. Arkadaşlarımız bir süre sonra her şeyi hazırlamışlardı. Planlarını yapmışlardı. Milletimizin başına bela olan bu kişiyi ortadan kaldıracaklardı. Bu görev onlar için kutlu bir görevdi. Türkiye’de örtülü bir savaş vardı. Örtülü savaşta orduların yapacağı şeyler kısıtlıydı. Türk ordusunun Şam’a girmesi Türkiye Büyük Millet Meclisi kararına bağlıydı. Hükümetin öyle bir niyeti o sıralar yoktu. O zaman, örtülü savaşın mücadelesi zaman zaman da örtülü olurdu. Hem sonra Türkiye topraklarında değil, dış bir ülkede bu görev yerine getirilecekti. Zaman vardır, durum vardır tetiği çekersin katil olursun. Hiç kimse böyle bir olayı tasvip etmez. Cinayet dinimizde de yasaklanmıştır. Ama tetiği çekersin, kahraman olursun, sevap kazanırsın. Böyle düşünüldüğü ve böyle olduğu içindir ki; arkadaşlarımız huzur-u kalple gidiyorlardı. Bir defasında, V.K.’ne “Biliyorsun Öcalan katil ama, hala daha Türk vatandaşı. Yarın yargılayabilirler de. Bunu hiç düşündün mü?” dedim. Ülkücü kardeşim gülerek “Biz bu işi bitirelim de, cezaevinde de yatmaya hazırız” dedi.

            İşlerini bitirmeye giden ülkücüler bu sefer Öcalan’ın evinin etrafının tamamen Suriye görevlilerince sarıldığını gördüler. Hiçbir şey yapmak mümkün değildi. Tek yolları racon kesen Öcalan’a bu şekilde yanaşıp her halükarda işi bitirmekti. Geri dönülmesi istendi. Arkadaşlar geri döndüler. Öcalan’ın evinin etrafındaki bütün bu tedbirler, bu sırada Başbakan Çiller’in Hürriyet Gazetesinde çıkan demeci yüzündendi. Gazete Çiller’in ağzından şu haberi veriyordu: “Özel hareket dairesinin en uzman elemanlarından oluşan 4 ayrı tim, Abdullah Öcalan’ı vurmak için harekete geçti.” Bu haber üzerine Suriye devleti de gerekli tertibatı aldı. Hemen burada şunu kaydetmek gerekir ki bu demeç bizzat Çiller tarafından verilmemiştir. Çiller’in ağzından başka biri bu haberin verilmesini sağlamıştır. Çünkü bu işin ülkücüler tarafından yapılması bazı çevrelerce istenmemişti veya Öcalan korunmuştu. Çünkü Çiller’in bahsettiği 4 ayrı tim de bir şey yapamamış mıydı? Bu uzman kişilerin eli boş dönmesi mümkün müydü?

Öcalan konusunda önümüzde yalnız bu hadise durmamaktadır. 1994 yılında da ayrı bir operasyon gerçekleşemedi ya da gerçekleştirilmedi. Olay şöyleydi. Bir tesadüf eseri Suriye İç İstihbarat Başkanının yeğeni ile karşılaşmış ve bir anlaşma yapmıştık. Öcalan Türkiye sınırları içinde bize teslim edilecek ve bu teslimden sonra da karşılığı on milyon dolar verilecekti. Suriyeli bana “Duyuyoruz, Türk hükümeti bazı kelle avcılarıyla görüşmeler yapıyormuş, bunlara gerek yok, biz size teslim edelim” dediğinde ben yurt dışında daha fazla kalamamış, hemen Başbuğ’a koşarak bu bilgileri vermiştim. Başbuğ çok heyecanlanmıştı. Bu işin yapılması için hemen Başbakan’a gitti. Planımız bütün bu işlerin bizzat devletin elemanları tarafından yürütülmesi idi. Suriyeliyi ilgililere tanıştırıp biz aradan çekilecektik. Ama bu talebimize de hiçbir cevap gelmedi. Yine biri bu işin bizim vasıtamızla yapılmasını istememiş ya da Öcalan yine korunmuştu. Ama aradan bir süre geçtikten sonra Öcalan Türkiye’ye getirilmişti. Sanki bir merkez “ben istediğim zaman ve ben istediğim şekilde olacak” diyordu. Kimbilir Öcalan’ı piyasaya sürenler de, piyasadan çekenler de, ayrı ayrı roller verenler de aynı merkezdi.

            Herkes ve özellikle Türk Milliyetçileri şunu bilmelidirler ki; Türkiye tam bağımsız olmadan muammalar çözülmez ve bitmez. Bağımsız ve lider ülke olmak çok önemlidir. Her ülkenin eklem noktaları vardır. Her ülkenin yumuşak karnı vardır. Ama gelişmiş ülkelerde bunlar bir sorun teşkil etmez. Mesela Avrupa’da, %40-%60 oranlarına yakın oranlarda Katolik, Protestan Hristiyanlar vardır. Ama Avrupa’da bu ayrı mezhepler uzun bir süredir bir çatışma doğurmamaktadır. Fakat biz de Sunni Alevi çatışması belli zamanlarda hep olmuştur. Bundan sonra da bu vaziyette olma tehlikesi mevcuttur. Amerika Birleşik Devletleri yetmişikibuçuk milletten meydana gelmiştir ama hiç kimse “Ben Alman’ım. Dünyada da bir Alman Devleti vardır, ben de ayrı bir devlet kurmak istiyorum” dememektedir. Herkes “Ben Amerikan vatandaşıyım” demektedir. Fakat Amerika tarihinin yaklaşık dört katı bir süredir beraber yaşadığımız kürtçe konuşan vatandaşlarımız, bugün ayrı bir devlet kurma baskısı ile karşı karşıyadır.

Bütün bunların sebebi Devletimizin milli çizgide ilerlemesine sürekli engel olan dış güçler ve merkezlerdir. Milli bir devleti bunun için çok kısa bir zamanda oluşturmak mecburiyetindeyiz. Bunun için de çok kısa bir sürede güçlü bir devlet ve millet olmak zorundayız ki, savunmadan çıkıp hücum edebilelim. Biz de onların yumuşak karınlarına vuralım, onlar da kendi iç işleriyle uğraşmaktan bizimle uğraşmaya vakit bulamasınlar.

  (Türk bayrağı ve Başbuğun resmi)

            *** 

1991-1995 DÖNEMİNDE MHP TABANI EN ÇOK NELERİ SORUYORDU?

            1980 sonrasında ve özellikle 1991-1995 yılları arasında MHP tabanının konferanslarda, parti toplantılarında merak ettikleri ve sordukları konular MHP’nin bir kesitini vermek açısından faydalı olacaktır. Evet işte sorular:

- Bugünkü hükümetin milli ve dini açıdan durumu ortada iken hükümete yapılan desteğin fayda ve zararlarını açıklamada sıkıntı çekiyoruz. Neden güvenoyu verdik izah eder misiniz? Ayrıca fikirlerimizin kopya edilmesine (Merkez köyler gibi) neden sessiz kalıyorsunuz?

- Aleviler hakkında MHP olarak ne düşünüyorsunuz?

- MHP’nin, PKK için yapmak istedikleri nedir ve DGM’de yargılanan 15 DEP milletvekili neden asılmıyor?

- Milli savunma gücümüzün Rusya hariç diğer komşu ülkelerin toplamından iki kat daha güçlü olması meselesini açıklar mısınız?

- Son seçimdeki oy patlamasıyla partimiz ideoloji partisi olmaktan çıkıp kitle ve iktidar partisi olma yolunda, diyebilir miyiz?

- Memur sendikaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Koca kurdu ziyaret edip müjdeyi almadan gitme (Osman Gürses)

- Siyaset Meydanı programına neden MHP’liler az katılıyor?   

- Bir ülkücünün başarılı olabilmesi için hangi vasıflara haiz olması gerekir?

- Ülkü Ocaklarının birer ilim ve irfan yuvası haline getirilmesi konusundaki düşünceleriniz?

- Okullarda kızların başörtüsüyle ders yapması konusunda neden fazla tepki göstermediniz?

- ‘Türkiye’de bol petrol yatakları vardır. Ancak çıkarılmasına emperyalistler müsaade etmiyor’ görüşüne katılıyor musunuz?

- Yüzyıllar boyunca Türk insanının, Türklük bilincinin baskı ile zorbalıkla unutturulmaya çalışıldığı, Türkün Türküm demekten alıkonduğu görüşüne katılıyor musunuz?

- MHP iktidar olduğu takdirde ekonomik alanda izleyeceği politika ne olacaktır?

- Yüksek okulların politikaya alet edilmesi doğru mudur?

- Kıbrıs konusunda Rauf Denktaş ve orada yaşayan Türkler için mecliste partimiz ne gibi çalışmalar yapıyor?

- MHP Bosna Hersek meselesine ne kadar sahip çıkıyor?

- PKK’nın yok edilmesi için partimizin yapacağı çalışmalar nelerdir?

- Güneydoğuda şehit olan Türk askerlerinin kanları yerde mi kalacak? Bunlara cevap istiyorum.

- Avrupa’nın bu kadar düşmanlığına rağmen, hükümetin AB’ye girme isteğine ne diyorsunuz?

- Birlik ve beraberliğin sağlanmasında eksikliklerimiz nelerdir?

- Türkiye’ nin Dış politikadaki pasif kalma sebepleri nelerdir?

- Diğer kardeş Türk Cumhuriyetleriyle ilgili bir çalışmanız var mı?

- Ülkemizin meselelerinin çözüme kavuşturulmasında “Dokuz Işık Milli Doktrini”nin yeri ve önemini açıklar mısınız?

- Saniyelerle duyulan sesimizin saatlerce duyulması için çalışmalarınız var mı?

- Çeçenistan davasına nasıl bakıyorsunuz?

- Yeni demokrasi hareketi adlı batının casus kuruluşu, gelişen Türk Milliyetçilik hareketini ve iktidarını engellemek içindir. Buna ne diyorsunuz?

- Ameli ve itikati mezhepler iktidar mücadelesinin neticesi midir?

- Özelleştirme konusunda MHP’nin görüşleri nedir?

- MHP’nin bankacılık sistemi hakkındaki görüşü nedir? Faiz sisteminin durumu ne olacak?

- Biz ülkücü gençlik ile yönetici kadro arasında bir kopukluk var, bunu nasıl gidereceğiz?

- Türkiye nereye gidiyor, bunu öğrenmek istiyorum?

- Boyner’in ve Erbakan gibi insanların Kürt meselesi hakkındaki sözlerine ne yaptığınız?

- Laiklik hakkında ne diyorsunuz? Laiklik dinsizlik midir?

- Çekiç güç hakkında ne diyorsunuz?

- Dinin siyasete alet edilmemesi için ne yapılması gereklidir?

- Eğitim hakkındaki görüşleriniz nelerdir?

- Mevcut bulunan dini kuruluşlarımızı, Vakıf ve Dini talebe kuruluşlarını, vatandaşın hayırlarıyla oluşan bu müesseseleri Refah Partisi gibi siyasete karşı alet edecek misiniz?

- Bayanlar nasıl bir çalışma içerisinde olmalıdırlar?

- Gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

- Hatay ilimizi Suriye’deki bir çok gazete ve dergi kendi toprakları içinde göstermektedir. Buna karşı bir önlem nasıl alınabilir?

- Türkiye’nin gündemine sık sık getirilen “Demokratikleşme” hareketinin özü hakkında görüşleriniz?

- Türkiye dışındaki Türklerle ilgili bir bakanlığın kurulmasıyla ilgili MHP’nin çalışmaları nelerdir?

- MHP’nin köylerin kalkındırılması ile ilgili görüşleri nelerdir?

- İslamiyetle Türk Milletinin bağlarını açıklar mısınız?

- Türk Birliği ne zaman kurulacaktır?

- Türk milliyetçiliğinin bu günkü durumu nedir?

- ‘MHP’ye herkes gelmeli, Türk Milliyetçisi olmadırlar ama MHP’yi kendilerine benzetmek için değil, MHP’ye benzemeye gayret etmelidirler’ görüşüne katılır mısınız?

- Milliyetçilik ile ülkücülük arasındaki fark nedir?

- Bölücü hareketleri fikir bazında nasıl tesirsiz kılarız?

- PKK’ya karşı planlanan 6 ay hazırlık, 6 ay icraat planını açıklar mısınız?

- Türkiye bağımsız bir devlet mi?

 -MHP amaçlarını, mevcut sistem içinde mi? sistemi tamir ederek mi? yeni bir sistem içinde mi gerçekleştirecektir?

- Türkiye Azerbayacan’a yardımda neden pasif kalıyor?

- Apo denen eşkiyayı gazeteciler bulabiliyor, fakat hükümet bulamıyor mu? Yoksa bulmak mı istemiyor? Bu işte bir çıkar var mıdır?

- Ermenilere çikolata satan firma hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Sn. Alparslan Türkeş’in “Türk Cumhuriyetleriyle Türkiye arasında bir Yüksek Kurul oluşturulması...” yolundaki teklifi hükümet üzerinde bir gelişmeye yol açtı mı?

- Yayın organlarımız yetersiz, bu konuda ne düşünüyorsunuz?

- Din siyaset ilişkileri nasıl olmalıdır?

- Anayasal vatandaşlık hakkında tutumunuz neden sert?

- ABD’de başkanlar İncil üzerinde yemin edip göreve başlarken Türkiye’de niçin Kur’an-ı Kerim’e yemin edilerek başlanmıyor?

       ***    

BİR KELİME VE BİR CÜMLE ÇOK İŞE YARAYABİLİR DÜŞÜNCESİYLE VERİLEN BİLGİLER

            Başbuğ yabancı devlet adamlarıyla yaptığı her görüşmeyi yazılı bir şekilde önemine göre Başbakan’a ve herhalükarda Dışişleri Bakanına gönderirdi. Sheraton otelindeki bir kokteylde Dışişlerinden bir bürokrat; genel müdür yardımcısı yanımıza gelerek Başbuğ’a şunları söylemişti “Görüşmeleri hakkında bize tek bilgi veren genel başkan sizsiniz.” Başbuğ ise bilgi verme konusunda bize hep şunu söylerdi. “Bakarsınız tek bir cümle, ilgili bürokratın ve uzmanın büyük ölçüde işine yarar, bir kapı açılır, bir kapı kapatılır. Hem yabancı bir devlet adamı ile yapılan görüşme ile ilgili bilgi vermek her vatandaşın görevidir.”

       

            **

BAŞBUĞ’UN DIŞ İLİŞKİLERİ

            Başbuğ’un dış ilişkilerindeki yoğunluğu biraz da onun doluluğundan kaynaklanıyordu. Çok yönlü ilişkileri ise savunduğu Türk Milliyetçiliği fikrine dayanıyordu. Çünkü Türkiye merkezli bir ilişkiler ağı kurmuştu. Amerika ile ilişki kuruyorduk. Rusya ile de ilişki kurmuştuk. Yahudi lobisiyle, Ermeni lobisiyle ilişki kurmuştuk. Başbuğ’un ilişki kurmadığı Rum lobisi ve Avrupa  ülkeleriydi. Avrupa’da yaşayan Türklerin sahip olduğu en büyük teşkilat Başbuğ’un kurduğu teşkilattı (Türk-Federasyonu) ve Başbuğ en azından Türk Federasyonunun kongreleri nedeniyle Avrupa’ya gidiyordu ama hiçbir Avrupa ülkesi yetkilisi ile temas kurmamıştı. Başbuğ’un sadece 1980 öncesi Almanya’da bir iki ilişki kurduğu devlet adamı vardı. O da 1980 öncesinde.   

            Başbuğ’un önce Sovyetler Birliği ile olan ilişkisini anlatalım.

           

RUSYA İLE İLİŞKİLERİ

            Başbuğ’un dönemin Sovyetler Birliği Büyükelçisi, Çernişev ile ilişkisi Mayıs 1990 ayının ortalarında gerçekleşiyordu. 1980 öncesinde Rusya’nın desteklediği komünistlere karşı en büyük mücadeleyi veren lider 1980 sonrasında Rusya ile ilk temasını şöyle gerçekleştirmişti. İlahiyat Fakültesindeki bir öğretim görevlisi arkadaşım, Sovyetler Birliği Elçiliğinden iki kişinin benimle görüşmek istediğini söyledi. Ben Başbuğ’dan izin alarak bu görüşmeyi Bilir sokaktaki bir büroda gerçekleştirdim. İlk anda iki tarafta gergindik. Çünkü bir dönemin mücadele eden iki ekibinin mensupları olarak bir araya gelmiştik. Gerginliğimizi gidermek için söze Türkiye – Rusya ilişkilerinin müspet olması gerektiği noktasında başladık. Diplomatik bir üslupla sözlerimizi sürdürürken Elçilik mensuplarından Anatoli İ. Soukhonos “Sayın Alparslan bey’le, Sayın Büyükelçimizi görüştürebilir miyiz?” diye direkt konuya giriverdi. Ben de bunun mümkün olabileceğini belirttim. İş iki tarafın yer ve tarihte anlaşmasına kalmıştı.

            Ben bu görüşmeden sonra Çernişev’i partiye getirmenin yolunu düşünüyordum. Bu arada 2 Mayıs’ta Başbuğ apantisit ameliyatı olmuştu. Fatih Üniversitesi Hastanesindeki bu ameliyattan bir iki gün sonra da Başbuğ evde istirahata çekilmişti. Evde de birkaç gün yattıktan sonra partiye her gün birkaç saatliğine uğramaya başlamıştı. Hiç unutmuyorum Başbuğ ameliyat olduğunda Prof. Dr. Arif Özdemir kendisine “Başbuğ’um biliyor musunuz, apandisit genç hastalığıdır. Genç olduğunuzu bir kere daha gösterdiniz” diye takılmıştı. Ameliyatı Arif bey’le birlikte Prof. Dr. Ahmet Bey yapmıştı. Başbuğ’un apantisit ameliyatı Çernişev’i parti merkezine getirme fikrimi kolaylaştırmıştı. Hemen arkadaşımı aradım. “Ruslara söyle. Başbuğ apantisit ameliyatı oldu. Şimdi partiye günde iki üç saatliğine geliyor. Çernişev Başbuğ’u partide ziyaret ederse hem geçmiş olsun deme fırsatını da bulur. Onun için bu görüşme partide olmalı. Lütfen bu görüşmeyi böyle ayarlamaya çalış”dedim. Arkadaşım gerekli görüşmeyi yaptı. Teklifim kabul edilmişti. Mayıs 1990 ortalarında bu görüşme gerçekleşiyordu. Sovyetler Birliği’nin Türkiye Büyükelçisi Çernişev orak çekiçli Rus bayrağının dalgalandığı elçilik arabasını, Strazburg caddesindeki MÇP Genel Merkezi’nin önündeki 9 yıldızlı MÇP bayrağının dalgalandığı bayrak direğinin altına yanaştırıyordu. İlk görüşme Rus’ların talebi üzerine, MÇP genel merkezinde gerçekleşiyordu. Bu görüşmeden sonra biz Sayın Büyükelçiyi elçilikte ziyaret ettik. Çernişev bizi yemeğe davet etti. Akabinde biz de Sheraton otelinde kendilerine bir yemek verdik. Bir ara, uzaya çıkan ilk bayan Rus kozmonotun Türkiye’ye gelmesi üzerine Rus büyükelçiliğinde verilen yemekli ve müzikli toplantıya davet edildik. Ve bu görüşmeler belli aralıklarla devam etti. Sayın Çernişev Türkiye’den ayrıldıktan sonra yerine gelen sayın büyükelçiyle de görüşmeler devam etti.

(Bayan astronot-Çernişev-Türkeş fotoğrafı)

Bu görüşmelerde üzerinde durulan önemli konular şu şekilde özetlenebilir. Başbuğ “Mevcut coğrafyayı değiştirmenin çok zor olduğunu, bu coğrafyada beraber komşu olarak yaşamak durumunda bulunduğumuzu, bunun için sağlam dostluklar kuracak prensipleri geliştirmek gerektiğini” söylüyor ve özellikle Rusya’nın Türk topluluklarına karşı İngiliz İmparatorluğunun siyasetini takip etmesi gerektiğini belirtiyordu. Dikkatinizi özellikle şuna çekmek isterim. 1990 yılının Mayıs ayında Türk Cumhuriyetleri daha bağımsızlıklarını ilan etmemişlerdi. Sadece Sovyet Rusya’da Gorbaçov’un yürüttüğü politika hakimdi. Ruslar niye Başbuğ ile görüşmek istediler?, Başbuğ niye böyle bir sıcak ilişkiyi tercih etti? Ruslar Alparslan Türkeş’in o zaman Sovyet Rusya topraklarında yaşayan Türkler üzerindeki etkinliğini biliyorlardı. Ayrıca, Ruslar Türkiye’yi değerlendirirken Başbuğ’un ufkunu daima görmek istiyorlardı. Başbuğ ise Rusya ile yakın ilişkiyi hem Türkiye açısından hem de o bölgelerde yaşayan Türkler için gerekli görüyordu. Son zamanlarda sıkça tekrarladığı Türkiye - Türk Cumhuriyetleri - Rusya barış üçgeni projesine de çok önem veriyordu. Hatta bu barış üçgeninin Avrupa Birliğine karşı da kullanılacak önemli bir güç merkezi olarak geliştirilebileceğine inanıyordu. Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nı da çok önemsiyordu. Avrupa’dan ziyade, Türkiye’nin Türkiye - Türk Cumhuriyetleri - Rusya ilişkisini geliştirmesi gerektiğine ve Amerika ile de iyi ilişki kurulmasına dikkat çekiyordu. (Gorbaçov Türkeş fotoğrafı)

            ***

AMERİKA İLE İLİŞKİLERİ

Başbuğ bir tarafta Rusya ile ilişkilerini sürdürürken öte yanda Amerika’yı da ihmal etmiyordu.

            Beraber gittigimiz ilk Amerika seyahati 23.2.1993 tarihinde başladı. 10 gün sürdü. Tam 21 görüşme yapıldı. Cornegi Enstitüsünde bir konferans gerçekleştirildi. 3 resmi yemeğe katılındı. İki basın toplantısı yapıldı. Amerika’daki Türklerle de yemekli 4 toplantı yapıldı.

            25.2.1993 günü saat 17.30’da Sheraton Carlton otelinde, Başbuğ’un odasında Ermeni lobisinden Ross Vartion ve iki arkadaşı ile bir görüşme gerçekleşti. Bu görüşmede Başbuğ Azerbaycan’la Ermenistan’ın barış masasına oturması gerektiğini ve Karabağ sorununun bitirilmesinin şart olduğunu anlatmaya çalışıyordu. Gelen Ermeni lobisi Boşnaklar’a karşı olan bir lobiydi. Bu görüşme esnasında gelenlere daha önce kimlerle görüşecekleri belirtilmiş olmasına rağmen Başbuğ görüşmenin başında özellikle iki kere beni “Yardımcılarımdan Erzurum milletvekili...” diye takdim etti. Erzurum kelimesini bastırarak söyledi. Önce bu duruma bir mana verememiştim. Görüşmenin başında gelen Ermeniler Azerbaycan’ın yaptığı hataları kendilerine göre anlatmaya başladılar. Azerbaycan’ı sürekli tenkit ediyorlardı. Başbuğ büyük bir sükunetle onları dinliyordu. Yanındayken kendilerinin izni olmadan hiçbir zaman konuşmadığım halde bir ara bu prensibi bozup Ermenilere dönerek “Yani bütün suç Azerilerde mi? Hep Azerileri kötülüyorsunuz. Sizin hiç suçunuz yok mu?” dediğimi fark ettim. Bir anda oluvermişti. Görüşmenin havası bulanır gibi oldu. Başbuğ hemen konuya hakim oldu ve durumu düzeltti, eski mecrasına soktu. Ben hata yaptığımı anlamıştım ama iş işten geçmişti. Görüşme bittikten sonra Başbuğ ile baş başa kaldığımızda bana şunları söyledi. <Rızacığım niye böyle pat diye girdin? Bunlar Taşnaklar’a karşı. Benim maksadım bu lobiyi yumuşatıp Taşnak’lara karşı kullanmak ve barış çizgisine çekmek. Seni özellikle Erzurum milletvekili olarak takdim ettim ki bizim samimi olduğumuzu anlasınlar. Bunlar bizim, MHP’nin ne düşündüğüne çok önem veriyorlar. Ama sen dayanamadın> dedi. Ondan sonra da Ermenilerle ilgili hiçbir görüşmede bulunmadım.

            Halbuki Ermeniler ilk yardım istedikleri günden itibaren beni hep çağırırdı. Ermenilerle ilk görüşme Mesut yılmaz ilk defa Başbakan olduktan 3 ay kadar sonra gerçekleşmişti. Başbuğ’un özel bürosu, sahibi olduğum Yeni Düşünce Gazetesi ile aynı apartmandaydı. Kocatepe Caminin karşısındaki Binektaşı sokakta. Başbuğ bir gün beni çağırdı. <Yarın Ermeniler gelecek sen de yanımda bulun> dedi. Üç kişi geldiler. Biri Türk vatandaşı idi ve İstanbul’da ikamet ediyordu. Diğer ikisi Fransa’dan iki Ermeni idi. Kendileri Başbuğ’dan yardım istiyorlardı. Hatta bu isteklerini yerine getirirken Sayın Mesut Yılmaz’dan, kendileriyle pek ilgilenmediğini belirterek şikayetçi oldular. Ermeni lobisiyle ilk görüşme bu tarihte gerçekleşti.

            Gerçekten de bir kısım Ermeniler Taşnaklar gibi değildi. Onlar gibi düşünmüyordu. Bunun en güzel örneğine, bu Amerika gezisi sırasında da şahit olmuştuk. Ermeni lobisiyle görüştükten iki gün sonra kaldığımız otele Ermeni kökenli bir Amerikan vatandaşı gelmiş. Türkeş bey’le görüşmek istiyorum diye resepsiyona müracaat ederek görüşmede ısrar etmiş. Bana haber verdiler. Ben de Başbuğ’a ilettim. Bir saate yakın bir boşluğumuz vardı. “Hemen gelsin” dedi Başbuğ. Adam bize aynen şu bilgileri verdi.

            <Her yıl Amerika’da biz Ermenilerden, büyük ermeni zenginlerinden milyonlarca dolar toplanır. Bu toplanan paralarla Ermenistan’a silah, araç, gereç ve para gönderileceği söylenir ve yardımlar toplanır. Ancak, burada toplanan paraların ancak üçte biri Ermenistan’a gider. Gerisi, paraları toplayanlarda kalır. Para toplayanlar çok fanatiktirler ve sürekli barış karşıtı fikirler geliştirip üretirler. Barışın olmasını asla istemezler. Çünkü barış olursa bunlar büyük paralardan olacaklar. Bu mekanizma; bu karlı sektör ortadan kalkmadıkça bu barış kolay kolay sağlanamaz> dedi. Arkasından <sizin barış çabalarınızı duyuyorum, bu bilgileri bunun için öğrenmenizi istedim> diyerek izin alıp gitti.

Diyeceğim o dur ki Başbuğ hem çok iyi bir diplomattı, hem de iyi bir devlet adamıydı.  (Ermeni lobisinin fotoğrafı)

            *

BAŞBUĞ PENTANGON’U RET EDİYOR

Pentagon’dan üç kişilik bir grupla görüşme planlanmıştı. Başbuğ, programı eline aldığı ve incelediği vakit, ilk sorduğu sorulardan biri Pentagon temsilcilerinin rütbelerinin ne olduğu olmuştur. Heyet başkanının bir binbaşı olduğu söylenince de aynen şu talimatı vermişti <Bunlarla görüşmeyi iptal edin.>

            Programı düzenleyenler birkaç mazeret göstererek Pentagon yetkililerine görüşmeyi iptal ettiklerini belirttiler. Ancak Pentagon, konunun bir kere daha gözden geçirilmesi ricasını ısrarlı bir şekilde iletti. “Aradan birkaç gün geçsin konuyu tekrar açalım” dedik. Birkaç gün sonra durumu Başbuğ’a bildirdik, cevabı şu oldu: “Ben daha önce Türk Silahlı Kuvvetlerindeyken geldim buraya, biliyorsunuz. Pentagon’da da çalıştım. Onları iyi bilirim. Şimdi bunlar benim karşıma bir binbaşıyı çıkarıyorlar. Asla görüşmem. Bir general olsa hadi neyse. Bir Amerikalı binbaşıyla ne görüşeceğim”.

            Kendisine Pentagon’un ve diğer birimlerin önem verdikleri konular için uzmanları görevlendirdikleri, uzmanların da genellikle gençlerden oluştuğu bunun için bir binbaşının karşımıza getirildiği anlatılınca da, Başbuğ kızarak, yüksek bir sesle şu sözleri sarf etti: “O zaman söyleyin, bir general bu binbaşıyı ve ekibini yanına alarak bana gelsin”. (ABD’den bir resim)

            *

BAŞBUĞ AMERİKAN DIŞİŞLERİ BAKAN YARDIMCISINA KIZIYOR

            Başbuğ kızınca önce dudaklarını büzer, sonra da yüksek sesle bağırırdı. Bağırılması uygun olmayan yerlerde ve durumlarda dudakları ile bunu belli ederdi. Tıpkı Amerika seyahatinde Dışişleri Bakan Yardımcısı ile yaptığı görüşme sırasında olduğu gibi...

            Dışişleri Bakan Yardımcısı ile yapılan görüşme Başbuğ için çok sıkıcı oldu. Dışişleri bakan yardımcısı insan haklarından sorumlu bakan yardımcısı idi. O sırada CUMUK yasası Türkiye’nin gündemindeydi. PKK ve yandaşları CUMUK’un niçin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde uygulanmadığını, farklı bir uygulamaya dayanan bir kanunun çıkamayacağını söylüyorlardı. Bakan yardımcısı da, PKK ve yandaşları ne söylüyorsa aynı şeyleri söylüyor ve soruyordu. Başbuğ, PKK’daki aynı mantıkla ve hatta aynı cümlelerle karşılaşınca canı sıkıldı. Sonradan bize şunu söyledi “Görüyor musunuz, Amerika’nın dışişleri yetkilisi bize aynen PKK ağzı ile konuşuyor. Türkiye’de ne konuşuluyorsa burada da aynı şeyler. Bunlar mı onlara, yoksa onlar mı bunlara dikte ettirdi acaba? Ama durum ne olursa olsun iyi bir haber ağı kurulmuş.”

            Başbuğ’un yüz hatlarında ve özellikle dudaklarındaki büzülmeyi görünce kendisinden izin isteyerek Bakan yardımcısına durumu ben izah etmeye çalıştım. <Ben Türkiye’de 12 Eylül döneminde işkence görmüş, hapis yatmış bir milletvekiliyim. Eğer Ülkemizde işkence bir devlet politikası olmuş olsaydı ne olursa olsun önce ben karşı çıkardım. Ama işkence görmüş bir milletvekili olarak 12 Eylül döneminde bile işkencenin bir dönem için ve sadece baskı kurmak ve tutukladıkları insanlara kendi ihtilal eylemi gerekçelerine uygun ifade verdirmek için başvurulmuştur. Daha sonra bu durum yavaşlamıştır. Sivil hükümetler kurulduğunda da insan hakları konusunda sürekli bir gelişme söz konusu olmuştur ve devletin asla bir işkence politikası bulunmamaktadır.> dedim ve bunlara ilaveten CUMUK yasasında Güneydoğu bölgesindeki ayrı uygulamanın doğru olduğunu çünkü bu bölgede balistik muayeneyi yapabilen sadece iki ilin olduğunu, bu illerde de bu incelemenin asgari on gün içinde yapılabildiğini, kimlik tespitinin Amerika’da olduğu gibi bilgisayarla olmadığını, bu tespitin de en az üç beş gün aldığını, bu durumda CUMUK’un öngördüğü bir haftalık sürenin bu bölgede uygulanması halinde yakalanan bütün sanıkların bir hafta sonra bırakılması durumunu getireceğini anlattım.

            Bakan yardımcısı Amerika’da hiç duymadığı ve hayal dahi edemeyeceği “işkence görmüş bir milletvekili”den bu sözleri duyunca ve Başbuğ’un canının sıkıldığını fark edince hemen konuyu değiştirdi.

(ABD’den bir resim)

            *

BAŞBUĞ AGİK BAŞKANI’NA TARİH DERSİ VERİYOR

            Başbuğ’u tanıyanların çok iyi bildiği bir şey vardır. Başbuğ Türk tarihini çok iyi biliyordu. Başbuğ’un tarih sohbetleri ise dinleyenler için büyük bir ziyafet gibiydi. Tadına doyulmayan bir ziyafet. Ancak Başbuğ, Dünya tarihini de çok iyi bilmekteydi.

            AGİK başkanı Dennis Deroncini ile görüşmenin ilk bölümünde bölücülük meselesi gündeme gelince Başbuğ Amerikan tarihinden örneklerle anlatmaya başladı; “Biliyorsunuz sizin en ılımlı başkanlarınızdan biri Abraham Lincoln’dur. Ama Güney-Kuzey gerginliğinde, Güneyliler kuvvetli bir merkezi hükümete dayalı federatif yönetim biçimine karşı çıkınca ordularına yürüyün emrini vermiştir. Zencileri köle olarak çalıştıran ve çok güçlü ve zengin olan bu insanlar Kuzeylilerden farklı bir Amerikalı değillerdi. Ama kendi güçlerini aynen devam ettirmek için biraz daha kuvvetlendirilmiş merkezi hükümete ve devlete karşı çıkmışlar ve bunun üzerine ordular bunların üzerine gönderilmiştir. Yoksa işin aslı zencilere hürriyet sağlamak değildi. Yine Amerika İkinci Dünya savaşında Japon kökenli vatandaşlarının tümünü bir tel örgü içine alarak hapsetti. Gerçi sonra özür dileyip, tazminat ödedi ama Japonya ile olan savaşı bitene kadar bunları açık hava hapishanesine hapsetti. Şimdi siz Türkiye’nin bir bölgesinde ayrı bir devlet kurmak isteyen, asker, polis ve devlet memurlarımızın yanında bu bölgenin vatandaşlarını da öldüren bir terör örgütü için bana sual soruyorsunuz?” Bu izahat karşısında AGİK Başkanı, “Sayın Türkeş, ben Amerikan tarihini iyi bilmiyorum> demek mecburiyetinde kalmıştı.

(Dennis Derinini ile olan resim)

            *

AMERİKA GEZİSİNİN YANKILARI

            O zaman Başbuğ’un Amerika seyahati parti içinde çok tartışılmıştı. Bu tenkitleri kendisine aktarınca gülerek bana şunları söyledi.

            “Asıl seni tenkit ediyorlar Rıza. İnsanlar vardır, hiçbir şey yapmadıklarından, öyle oturup durduklarından dolayı tartışılır. Ancak bu tipler sadece arada bir ve çok az bir insan sayısı ile konuşulur. İnsanlar vardır icraatlarından dolayı konuşulur. Bunlar çok geniş bir kitle tarafından konuşulur. Kimisi iyi der, kimileri de kötüler. Her nedense hiçbir şey yapmayanlar çok şeyler yapanlar karşısında dedikoduda daima ileridirler. Bir de işin içine kıskançlık girince iş yapanlar nişangah haline gelir. Onun için liderin yanında yer alanlar bu gerçekleri bilmedirler”

Bu gezideki amaç neydi? MHP ve Başbuğ hakkında Dünya’da kötü bir imaj sergilenmişti. Mesela Başbuğ 12 Eylül ihtilalinden sonra tutukluluğu bitip hastahaneden çıkınca ilk anda Avrupa’da çoğu ülkeye girişi yasaklanmıştı. Başbuğ faşist ve ırkçı olarak gösteriliyordu. Dünya’daki bu imajı silmek için önce Amerika hedef alındı. Bu gezide bizim hazırladığımız programda öncelik MHP’nin nasıl bir siyasi parti olduğu ve liderinin de nasıl demokratik bir insan olduğunu anlatmaktı. Bunun için bir de İngilizce broşür hazırlamıştık. Ancak Başbuğ bir tek Dale Carnegi Enstitüsündeki konferansta soru üzerine MHP ile ilgili bir kısa açıklamada bulunmuştu. Bu broşürleri de bu konferansta dağıtmıştık. Bunun dışında Başbuğ bütün konuşmalarında Türkiye’nin meselelerini, Türk Cumhuriyetlerine yapılması gerekenleri anlattı. O Türkiye’yi ve Türk Dünyasını temsil eden bir devlet adamı gibi hareket etti.

(Cornaegi Enst. Konferanstan resim)

            Bu kötü imajın silinmesini temin edebildik mi? En azından bazı şeyleri sildik diyebilirim. Ama bu gezinin nasıl ortaya çıktığını anlatarak meselinin bazı yönlerini de ortaya çıkaralım.

            MHP meclise girdiğinde hazineden yardım alamayan partiler arasındaydı. Başbuğ bizi, yardım almak için yeni bir kanun teklifi verme çalışmasına soktu. Sayın Süleyman Demirel’den söz aldı. Bu çalışmaları yürütürken arkadaşlarla birlikte çok uğraştık. Kanunu son anda o zamanki DYP grup başkan vekili Turan Tayan’ın çok usta bir uygulaması ile çıkartabildik. Başbuğ bu kanun çıkınca çok rahatladı. “Artık bundan sonra MHP para sıkıntısı çekmeyecek” diye, gelecek için sevindi. O sırada Kültür Bakanlığı ABD’deki bir programı için, MHP’den bir milletvekilinin ziyarete katılmasını istedi. Başbuğ da, hazine yardımı kanunu çıktığı için mükafat olarak benim ismimi Kültür Bakanlığına bildirdi. Amerika’ya gittiğimde eski bir ülkücü arkadaşıma rastladım. Kendisi Amerika’da uzun yıllar kalmış, Amerika’nın devlet yapısını da çok iyi öğrenmişti. Belli metotlarla da, Türkiye’den gelen ve belli süreleri aşmış raporlara bir Amerikalı dostu vasıtasıyla bakabiliyordu. Başbuğ ile ilgili gelen raporları bana gösterdi. Bütün raporlar sadece bir döneme aitti ve hepsi de menfi idi. Bu dönem Ecevit’in başbakan olduğu dönemdi. Arkadaşımla birlikte bu raporların pasifize edilmesi gerektiğine karar verdik. Türkiye döndüğümde konuyu bütün detayı ile birlikte Başbuğ’a anlattım. Başbuğ zaten böyle bir geziyi kendisinin de düşündüğünü söyledi. Amerika’daki arkadaşımı da çok iyi tanıyordu. “Ahmet Ali bizim yetiştirdiğimiz taş gibi bir ülkücüdür. Onunla görüşerek bir gezi planı hazırlayın” talimatını verdi. Gezi genelde başarılı bir gezi oldu. Ancak bize bir kere daha gelinmesi gerektiğini söylediler. “Şu anda, menfilikleri büyük ölçüde sildiniz fakat bu kafi gelmeyebilir” dediler. Elçilik görevlileri de bizim bir kere daha gelmemizi istediler ve ayrılırken bize şunu dediler, “Bu görüşmeler Türkiye açısından çok yararlı oluyor. Bir kere daha Amerika’ya gelin lütfen, bu defa programınızı biz hazırlayalım. Hatta keşke diğer siyasi parti liderleri de gelseler. Çünkü biz temaslarımızda her şeyi anlatıyoruz ama neticede biz resmi görevliyiz. Karşımızdakiler bizim her halükarda Türkiye’nin lehine konuşacağımızı, daha doğrusu idarenin her uygulamasını savunacağımızı kabul ediyorlar. Onun için çoğu gerçekleri kabul ettirmede zorlanıyoruz. Ama bir siyasi partiden bir heyet geldi mi, bu tür görüşmelerde çok etkileyici oluyor. Bu geziniz ülkemiz için çok yararlı oldu”.

            Elçilik mensupları bizim bütün görüşmelerimizde bulundular. O sırada Amerika’ya gelen İzzet Begoviç’le yapılan görüşmede de büyükelçi Nusret Kandemir bulundu.

            Başbuğ İzzet Begoviç ile görüştükten sonra Birleşmiş Milletler Genel Sekreter yardımcısı Marrack Goulding ile 1 Mart 1993 günü saat:13.oo de bir görüşme yapmış ve bu görüşmede BM’nin siyasi işlerden sorumlu Genel sekreter yardımcısına şunları iletmişti. Bu görüşmede, Başbuğ ile birlikte Türkiye’nin Birleşmiş Milletler nezdinde Daimi temsilcisi Mustafa Akşin ve ben bulunuyorduk. Başbuğ dünyada sürekli bir barışın temininde başta BM olmak üzere herkesin üzerine düşen görevler olduğunu kaydetti. Ancak dünya barışını tehdit eden bölgelerdeki sıcak savaşları son buldurmak ve yeni dünya düzenini adil bir yörüngeye sokmada Birleşmiş Milletlere büyük görevler düştüğünü anlattı. Kıbrıs sorunu çözümünde iki tarafın eşitliğini gözeten, müzakereye dayanan adil bir çözümün bulunması gerektiğini ve Bosna–Hersek’teki insanlık dramının bir an önce durdurulması için adil bir çözüm bulunması ve bunun için de gerekirse askeri müdahalede bulunmaktan çekinilmemesini anlattı. Özellikle Bosna-Hersek sorununu dile getirdi.  (İzzet Begoviç ile resim)

            *** 

BİR AMERİKA SEYAHATİNDE MHP`NİN SİLAHLARI NASIL BULUNDU?

            Kültür Bakanlığı’nın Amerika’ya düzenlediği gezide, Başbuğ’un Amerika gezisinin temellerini atmıştık. Ama bu gezide bazı enteresan olaylar da olmuştu. Gezideki heyette CHP’den Salih Sümer, Mehmet Gülcegün, Mehmet Sevigen, ANAP’tan Osman Ceylan, RP’den Kazım Ataoğlu, MHP’den de ben vardım.

            Gezimiz Memphis şehrinden başlamıştı. Sonra Washington’a gittik, en sonunda da Newyork’tan Türkiye’ye döndük. Newyork’a gittiğimizde, Kültür Bakanlığı yetkilileri, tahsisatlarının bitmek üzere olduğunu, bunun için otelde tek kişilik odalarda değil, iki kişilik odalarda yatmamız gerektiğini söyledi. “Kim kimle olacaksa belirtsin lütfen” dedi. Osman Ceylan hemen atıldı ve “Ben Rıza Müftüoğlu ile beraber kalayım” dedi. Diğer arkadaşlar da sırayla belirttiler. Valizleri bırakmak için odaya çıktık. Şöyle bir nefeslenmek için oturduk. Osman Ceylan bana şunu söyledi : “Kaç yıldır ANAP’tayım. İl Başkanlığı bile yaptım. Bir sürü çalışmam oldu. Bir sürü insanla beraber oldum. Ama inanır mısın şu anda en rahat zamanım. Bir ülkücü ile beraberim ve aynı odayı paylaşacağım.” Osman Ceylan’ın MHP’ye gelişinin temelleri de böylece atılmış oluyordu. Daha sonra Osman Ceylan MHP’ye geçti.

            Newyork’ta iken silah almak istedik. Orada silah almak serbest ve bir sürü silah mağazası var. Konsolosluktan bir görevli bizi silah mağazalarının olduğu yere götürdü. Yanımızda ayrıca ülkücü gençlerden Selami Korkmaz vardı. Selami benim için gelmişti. Girdiğimiz ikinci mağazayı beğenmiş olacaktık ki, silahları incelemeye başladık. Herbirimiz de bir silah beğenmiştik. O sırada, Selami Korkmaz bana , dükkan sahibinin benimle görüşmek istediğini söyledi. Arka tarafa geçtik ama büro camekanlı olduğu için bizim görüşmemizi milletvekili arkadaşlar görüyor, biz de onları görebiliyorduk. Meğer bu kişi daha önce Selami’ye Türkiye’ye bayilik vermek istediğini söylemiş. Selami de zamanında bunu bana iletmiş. Ben de Türkiye’de böyle bir sistemin olmadığını, bütün silahları Makine Kimya Endüstrisi Kurumu’nun ithal ettiğini ve silahların ruhsatla vatandaşlara verildiğini, Amerika gibi olmadığını, ileride bir değişiklik olursa böyle bayilikler almak isteyenlerin çıkabileceğini, o zaman Türkiye için bayilik düşünebileceğini söylemişim. Meğer bu adam, mağazasına girdiğimiz adammış. Selami’yi görmüş, onu çağırmış, bizim kim olduğumuzu öğrenince de benimle görüşmek istemiş. Ben görüşmede bir kanun çıkarsa o zaman Türkiye`ye’bir şube açabileceğini, ama Elçilik vasıtasıyla Makine Kimya Endüstrisi Kurumu ile ilişkiye girmelerini tavsiye ettim. Silahlarımızı aldık ve dükkandan çıktık, minibüse bindik. Salih Sümer yüksek bir sesle şunları söyleyerek bana takılmaya başladı. “Arkadaşlar, şu anda MHP’lilerin 1980 öncesi silahları nereden temin ettiklerini tespit etmiş bulunuyoruz. Hepinizin gördüğü gibi, silah fabrikası ve dükkanı sahibi bu heyetten sadece Rıza bey’le görüşmüş ve bizlerden ayrı ve gizli görüşmüşlerdir.” Hepimiz gülmeye başladık. Ben de “1980 öncesi silahımızın çok az olduğunu, olanların da Karadeniz yapısı olduğunu, fikirleri milli olanların silahlarının milli olacağını” söyledim. Güldük. Geçtik. Ama Salih Sümer’in bana takılması hiç bitmiyordu. Aslında Salih Sümer DEP’ten ayrılarak CHP’ye geçmiş bir siyasetçiydi. İlk defa bir MHP’li ile birlikte oluyordu. Zaten Mardin CHP milletvekili Mehmet Gülcegün “İlk defa bir MHP’li ile birlikteyim. Hiç de öyle dedikleri gibi değilmişsiniz” şeklinde konuşmuştu. Çok samimi bir hava doğmuştu. Şakalaşıyor, gülüyorduk. Evet Salih Sümer bir defasında heyetimizin başında bulunan Kültür Bakanı Fikri Sağlar’a şunları söylüyordu. “Sayın Bakan, ben artık PKK’ya katılacağım. Bunun sebebi de Rıza bey’dir. Memphis’e gittik, bir kısım insanlar Rıza bey’i buldu, görüştü. Washington’da aynı şekilde. Burada öyle. Bunlar hepsi teşkilat. Bu durumda biz biraz garip kaldık. Ben artık PKK’ya katılayım da bari onların teşkilat mensupları da bana gelsin”.

 

            Başbuğ gerçekten de hem Türkiye çapında hem de Dünya çapında bir teşkilat kurmuştu. Bazılarına göre Ülkücü teşkilatlar dünyanın en büyük teşkilatı olarak kabul edilmektedir. Nerede Türk varsa orada bir ülkücü teşkilat ya da ülkücü görmek mümkündü. Başbuğ Türkiye dışındaki teşkilat çalışmalarına ilk Avrupa’da Almanya’da başladı. İşçileri tek tek gezdi, onlara anlattı ve Türk Federasyonu’nu (Avrupa Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Konfederasyonu) kurdu. Avrupa’daki bütün ülkelerde Türk Federasyonu’nun bölge teşkilatları, şehir teşkilatları mevcuttur. Keza Amerika’da ülkücü bir kuruluş vardır. Avustralya’da vardır. Avrupa’daki teşkilat; teşkilatlanma ve dernek sayısı açısından Avrupa’nın en büyük Türk derneğidir.

            Bu kadar güçlü teşkilatların kurulmasında en büyük etken Başbuğ’un karizması, teşkilatçılığı ve ülkücüler arasındaki “Gönül bağı”dır. Gerçi son dönemlerde belli dejenerasyonlar söz konusu olmuştur ama hala daha iki ülkücünün hemen kaynaşması ve bir birliktelik kurması çok doğal ve kolaydır.

            Türkiye’deki Ülkü Ocakları ise ülkücü kuruluşlar arasında en güçlü olan ve her tarafta teşkilatı olan bir kuruluştur. 1980 öncesinde Ülkü Ocakları’nın yanında (ÜLKÜM_BİR) Ülkücü Kamu Görevlileri Güçbirliği Derneği, (ÜİBD) Ülkücü İşçiler Birliği Derneği, (ÜLKÜ-BİR) Ülkücü Üğretmenler Birliği Derneği, (ÜLKÜ-TEK) Ülkücü Teknik Elemanlar Derneği, (ÜMİD-BİR) Ülkücü Maliyeciler ve İktisatçılar Derneği, (ÜLKÜ-ES) Ülkücü Esnaf Sanatkarlar Derneği, (ÜLKÜ-KÖY) Ülkücü Köylüler Derneği, (ÜLKÜ-HAN) Ülkücü Hanımlar Derneği, (ÜLKÜ-CEM) Ülkücü Gazeteciler Cemiyeti, (ÜLKÜ-SAN) Ülkücü Sinema ve Sanat Kültür Derneği, (MİSK) Milliyetçi İşçi Sendikası, Ak Ülkü Derneği, Ülkücü Hukukçular Derneği, (ÜS-BİR) Ülkücü Siyasalcılar Birliği, Ülkücü Ressamlar ve Heykeltraşlar Derneği, (TIB-BİR) Tıbbiyeliler Birliği, (TRT-BİR) Televizyon ve radyo teşkilatı Personeli Birliği Derneği, Sanat ve Teknisyen Okulları Mezunları Derneği, (POL-BİR) Ülkücü Polisler Birliği, (ÜNAY) Üniversite ve Yüksekokul Asisitanları Derneği, (İMESKİ) Sınırlı Sorumlu İşçi, Memur, Esnaf, Serbest Meslek, Köylü, İşveren Tüketim ve Yardımlaşma Kooperatifi vardı.

            ***

ÜLKÜ OCAKLARI VE ÜLKÜCÜ GENÇLİK

            Başbuğ’la gençlik meselesini zaman zaman konuşurduk.

            Başbuğ zaten gençlikle bizzat kendisi ilgilenirdi. Son yıllarında bile her hafta onlara seminer vermeye devam ederdi. Başbuğ’la Ülkü Ocakları arasında her zaman derin bir bağ, muazzam bir sadakat vardı. Ülkü Ocakları mensupları sadece Başbuğ’a bağlıydılar. Hatta bu bağlılık bazen öyle bir raddeye gelirdi ki; Ülkü Ocakları il, ilçe teşkilat başkanlarını, genel merkez yöneticilerini dinlemezler ve onları takmazlardı. Böyle durumlar doğduğu anda da şikayetler gelmeye başlardı. Gerçi çoğu zaman bazı parti yöneticileri Ülkü Ocaklarını kendilerine tabi kılma çabalarına da girerlerdi. İllerde bu tür çalışmalar çok olurdu.

            Ülkücülerle partililer arasında zaman zaman çıkan sürtüşmelerin iki cephesi vardı. Birincisi bazı gençlerin partililere karşı yanlış hareket etmelerinden kaynaklanmaktaydı. İkincisi ise bana göre milliyetçilikle ülkücülük arasındaki farktan kaynaklanıyordu. Çünkü her ülkücü milliyetçiydi ama her milliyetçi ülkücü değildi. Ülkücülükte ayrıca bir fedakarlık, bir çile ve bir yaşam tarzı vardı. Çoğu kez siyaset yapan milliyetçilerle, idealist ülkücüler arasında problem çıkıyordu.

            Bir ülkücü genç için en önemli şeylerden biri Başbuğ’a yakın olabilmekti. Başbuğ’dan zaman zaman azar işiten Ülkü Ocakları yöneticileri bu durumlarını özellikle anlatırlardı. Çünkü ortada bir azarlama vardı ama, bir ilişki de vardı. Önemli olan da ilişkiydi.

            Ben gençliğimde Başbuğ ile ilk defa, Gaziosmanpaşa’daki evindeki ziyaretimde yüzyüze gelmiştim. 1970-71 yıllarıydı ve biz Erzurum`dan Ankara`ya 9 Işık yürüyüşüne katılmak için gelmiştik. Ancak bir otobüs tutabilmiştik. Prof. Orhan Türkdoğan da bana, Başbuğ’a yazdığı bir mektubu vermişti. Bizzat Başbuğ’a vermemi de istemişti.

            Başbuğ’un evine gittiğimde, Başbuğ’un annesi rahatsızdı ve yatıyordu. Rahmetli eşi Muzaffer hanım hemen önüme bir tabak pasta ve çay koymuştu. Başbuğ mektubu açıp okuduktan sonra, mektubun üstüne adımı yazdı, İşletme Fakültesi Talebe Cemiyeti başkanı olduğumu da kaydetti. Kütüphanesinin üst tarafına yerleştirdi ve döndü bana sorular sormaya. "Erzurum`da en çok hangi gazete okunuyor?" İlk aklıma geleni söylemiştim. "Hayır Aziziye Postası" diyerek düzeltti. Erzurum’un nüfusunun kaç olduğunu sorunca da ağzımdan sadece "Evet efendim" çıktı. Pastadan bir parça alabilmiş ve çayı da sadece yarılayabilmiştim. Hemen izin isteyip ayrıldık. Başbuğ ve eşi bizi uğurlamaya kapıya kadar gelince de arkadaşımla birlikte botlarımızın bağlarını bağlamadan ve hatta botları tam giymeden hemen fırladık. O zamanlar öyleydi.

            Ülkü Ocakları, Başbuğ’un Genel başkanlığını koruyan bir fonksiyonu da icra ediyordu. Başbuğ’u demokratik ölçüler dahilinde de olsa tenkit eden partililerin önüne ilk Ülkücüler dikilirdi. Başbuğ hiç bir zaman Ülkücülere böyle bir görev vermemişti. Ama Ülkücü gençlerin öyle bir bağlılığı vardı ki, Başbuğ’un ayrı bir talimat vermesi de gerekmiyordu.

            "Lider, doktrin, teşkilat tartışılmaz" ilkesi Ülkücülerin dilinden düşürmedikleri ilkeydi.

            Aslında, ilk etapta bu ilkeyi hiç kimsenin demokratik bulması mümkün değildir. Ancak koyu bir antidemokratik ilke de değildir. Çünkü burada "tartışılmaz" tabiri "görüşülmez", "istişare edilmez" anlamını taşımamaktadır. Yani lider, doktrin, teşkilat bir tabu değildir.

            Lider tartışılmaz, çünkü lider tartışıldığı vakit siyasi hareket ve dava zaafiyet geçirir. Liderin tartışılacağı ve değiştirileceği yer ve zaman Büyük kongrelerin yapıldığı zamandır.

            Liderin yapmaması veya yapması gereken şeyler tespit edildiğinde de yapılması gereken şey bunu lidere direkt veya endirekt bildirmektir.

            Doktrin tartışılmaz çünkü hiç kimseye bu doktrin zorla kabul ettirilmemiştir. Doktrinde yapılması gereken değişiklikler ve ilaveler olacaksa, bunun da yeri Program Kurultayıdır.

            Teşkilat tartışılmaz. Çünkü milliyetçi hareket, bir ideal ancak organize bir şekilde hedefe varabilir.

            Eğer teşkilatta aksayan yönler varsa, tartışılacak olan bu aksak yönlerdir, Teşkilat değildir.

            Yani bu ilke tartışma zeminlerini Kurultaylar olarak kısıtlamakta, diğer zaman ve zeminlerde, "tartışma" yerine "istişare"yi esas almaktadır.

            Bu ilke çok demokratik değildir ancak antidemoktatik de değildir. Belli bir disiplin içinde ve ilkelerle bir çalışmayı öngörmektedir.

            Yine ilk bakışta çoğu kimsenin garipsediği bir durum vardır. Bu da çok kimseye "başkanım" diye hitap edilmesidir. Çoğu zaman MHP`de bu kadar "başkan" var mı diye sorulmuştur. MHP`de bu kadar başkan olmuş mudur? Hemen hemen olmuştur. Çünkü 1980 öncesi Ülkü Ocakları başta olmak üzere bütün yan kuruluşların genel başkanları ve şube başkanları  yılda bir değişirdi. Bir kaç istisna hariç bu değişim olurdu. Bu değişim çok sayıda lider  ülkücü yetiştirmek için özellikle yapılırdı. Bunun için bu gün çok kimseye "başkanım" diye hitap edilir. Sadece bir kısım ülkücüler ve partililer, Ülkü ocakları başkanlığı yapmamış olsalar da bunların yaptığı büyük hizmetler bilinirse, bunlara da "başkanım" diye hitap edilir. Yalnız MHP il başkanlığı yapanlar arasında, eski il başkanlarına "başkanım" diye hitap edenler çok azdır.

            Evet Başbuğ ile gençlik üzerinde sohbetlerimiz oluyordu. <ANAP iktidarının ve İhtilal yönetiminin gençlik üzerindeki etkilerini,

            - Türk-İslam Ülküsünün son hedefi ve hedeflerinin daha da açılmasını,

- 1980 öncesi olaylarının ve Mamak zindanlarının kısa zamanda aşılmasını,

            - Tek kutuplu bir dünyada Türkiye`yi içine kapatmadan Küreselleşme akımına karşı zırhlanmayı temin etme meselesini,

            - Gençliğin okumasını, araştırmasını, sahasında başarılı olmasını ama aktivitesinin kaybettirilmemesini,

            - Gençliğin  berrak bir su gibi olmasını, gerektiğinde taşmasını, selller gibi akmasını> görüşmüştük.

            Yetiştirdiği ülkücüler için "Sistemin elinden bir dönemi aldım" benzetmesi yapan Başbuğ’u, bu defa yaşadığımız 1993 yılında da sistemin ve sistemlerin yeni metotlarına karşı bir yol bulma çabası içinde görmüştüm.

            Ülkücü gençlik için yeni tasarılarını tatbik etmeye ömrü yetmemişti.

            Ama şu bir gerçekti ki o ülkücüleri, ülkücülerde onu çok seviyordu.

            (Bozkurt resmi)

ÜLKÜCÜ HAREKET VE ŞİDDET

        Önce kesinlikle söyleyebiliriz ki; MHP ve Ülkü Ocaklarındaki şiddet eğilimi, genel olarak Türk toplumunda var olan şiddet eğiliminin altındadır. Türk Toplumundaki şiddet eğilim derecesinin altında olunmasının nedeni "eğitim" ve "disiplin"dir. Çünkü MHP` de ve Ülkü Ocaklarında verilen bütün seminerlerde şiddeti dışlayan bir eğitim verilmiştir. Bir Ülkücü herhangi bir olay karşısında şiddete başvurma duygusuna kapılsa bile bundan ülkücü olması ve Ülkü Ocaklarına üye olması sebebiyle vazgeçebilir. Çünkü en azından sorgulanmaktan çekinir ve aldığı eğitim de şiddete başvurmayı engellemektedir. Aslında toplumu yönlendiren güçlerin Ülkü Ocaklarına ve ülkücülere yaklaşımı objektif olsa idi Türk Toplumunun şiddete olan eğiliminin düşürülmesinde Ülkü Ocakları çok etkili bir fonksiyon icra edebilirdi. Ancak belli önyargılar sebebiyle Ülkücü hareket sürekli olarak şiddetle ilişkilendirilmektedir.

            Milli konularda ise Ülkücünün durumu tam tersinedir. Türk toplumundaki genel eğilimin çok üstünde hareket eder ve şiddete başvurabilir. Bu durumuna da aldığı eğitim ve bilgiler etkilidir. Devlet ve millet düşmanlarına karşı tavizsiz, hoşgörüsüzdür. Ülkücüler en çok bu yönleriyle tenkit edilmişlerdir. Ancak bu tenkidi yapanlar, ülkücülerin devlet ve millet düşmanları olarak gördüklerini böyle görmedikleri için mi bu tenkidi yapmaktadırlar yoksa millet ve devlet düşmanlarına hoşgörü ile bakmak gerektiğine mi inanmaktadırlar? bu durum çoğunlukla tespit edilememektedir. Ülkücülerin tavizsiz ve hoşgörüsüz olduğu devlet ve millet düşmanlarına karşı şiddete başvurma eğilimi çok yüksektir. Ama burada bile bir ülkücü durup dururken şiddete başvurmaz. Onun eylemini görürse hareket eder. Yani düşünceye değil, eyleme tepkilidir. Eyleme dönüşmeyen düşüncenin değişebileceğine inanır ve bunun için de gayret sarfeder. Ancak eyleme dönüşen düşünceye karşı taviz ve hoşgörüyü kabul etmez.

            Milli konuların yanısıra Ülkücü bir de kendine saldırılırsa, sataşılırsa onun cevabını verir. Durumu ne olursa olsun bunu yapar.

            Ülkücüler çok cesurdur. Cesaretlerini ikiye, üçe katlayan güç de inançları ve idealleridir.

            "Devletin polisi var, ülkücülere ne oluyor?" sözünü kabul etmezler. Çünkü devletin güvenlik güçlerinin ilk işlerinin zararlı akımları ortadan kaldırmak ve yok etmek olduğuna inanırlar. Eğer bu akımlar ortadan kaldırılamıyorsa ve bunların parmakları toplumun gözünün içine değiyorsa ilk milli refleks Ülkücülerde harekete geçer. Bu sebeple Ülkücülerin milli refleksi çok kuvvetlidir.

            Normal durumlarda, toplum içindeki ilişkilerde ise ülkücüler çok saygılıdır.

            Ülkücüler, Dündar Taşer’in dediği gibi ipeğe sarılmış bir çeliktir.

            Ülkücü hareket ilk yıllarda genelde Anadolu gençlerinden ve orta ve fakir kesimlerden teşekkül etmiştir. Ancak son yıllarda bu durum oldukça değişmiştir. Mesela zengin çocukların çok olduğu bir çok özel Üniversitede ülkücü hareketin ciddi bir gücü ve hakimiyeti mevcuttur.

                        ***

(Gençlerin resmi)

 

BAŞBUĞ İLE İKİNCİ AMERİKA SEYAHATİMİZ

            Başbuğ ile birlikte Amerika’ya ikinci bir seyahatimiz oldu. Bu seyahat üç dört gün sürdü. Aynı tarihte Başbakan Tansu Çiller de Amerika’ya gidiyordu. Biz basına Başbuğ’un dizinin tedavisi için gittiğimizi açıklamıştık, ama aslında Başbakan’la birlikte bakacağımız bir konu için Newyork’a gidiyorduk.

            Sabah Gazetesinin Newyork muhabiri gerçek sebebi bulmak için o zaman çok uğraştı. Başbuğ ile görüşmek istedi. Bir şeyler sezmişti. Ama görüşemedi. Aslında biz bu ziyareti GAP projesine 20 milyar dolar kredi sağlamak isteyen bir grupla Çiller’i görüştürmek ve bu krediyi Türkiye’ye almak için yapmıştık. Bu grubun başında “Wall Street”teki güçlü banka ve kurumlarla ciddi ilişkileri olan ve bir defa Nixon’u, iki kere de Reagan’ı Beyaz Saray’a gönderenlerin başında yer alan John P. Sears ve Joel D. Hoppenstein vardı.

            Bu grup GAP için önceleri 10 milyar dolar kredi vermek istedi. 10 yıl vadeli çok düşük faizli bir krediydi. Türkiye’ye gelip GAP idaresinden birifing aldıktan sonra miktarı 20 milyar dolara çıkarttılar. Bu krediyi uluslararası büyük şirketlerin hisse senetleriyle halledeceklerdi. Bu aynı zamanda büyük uluslararası şirketlerin PKK karşısında da desteğini getirecek ve PKK’nın dış boyutlu desteği büyük ölçüde ortadan kaldırılacaktı. Avrupa eskisi gibi bir destek veremeyecekti. Bunu taahhüt ediyorlardı. Ayrıca Türkiye’nin İsrail’e Manavgat’tan su vermesi halinde değişik finansman yardımlarının olacağını da söylüyorlardı. Bu durum Başbuğ tarafından Sayın Çiller’e aktarılınca Başbakan Amerika’ya birlikte gitmeyi teklif etti. Amerika’da bu heyetle Sayın Çiller’i görüştürdük. Tekliflerini yaptılar ancak sonra bazı bürokratların engellemeleri olmuş. Bazıları “Bu anlaşmayı burada yaparsak, siz Türkeş’in gölgesinde kalırsınız, Amerika seyahati gölgelenir” gibi gerekçeler ileri sürmüşler. Bu ABD grubunun, GAP idaresinin bağlı olduğu Devlet Bakanlığına yazmış oldukları yazı, oradan Hazineye intikal eden talep öylece durdu. Başbuğ en sonunda “Anlaşıldı bunlar bize değil de bazılarına gitmiş olsaydı, ülke bu krediyi kazanırdı. Bilseydim baştan onlara gönderirdim. Yazık” şeklinde hayıflanmış ve üzüntülerini ortaya koymuştu.  (Yazıların baş tarafının fotokopisi)

Bu grup “Ortadoğu Su ve Barış Projesi” diye bir proje takdim etti. Bizden Ortadoğu Su ve Barış Konferansı tertiplememizi istediler. Başbuğ raporu okuyunca  çok beğendi. Önce bu konferansı tertipleyelim dedi. Bana, ne gibi hazırlıklar yapmak gerekir, tespit et talimatını verdi. Ancak bir müddet sonra bu konferansı tertiplemeden vazgeçti. Bana vazgeçme ile ilgili şu gerekçeleri anlattı: “Bu konferansı tertiplemek için devletin dışında bir yerden yardım alamayız. Başbakanlığa müracaat ettiğimizde bir sürü engellerle karşılaşırız. Bizi üzerler. Bir de bu konferansa CIA, MOSSAD’ın yanısıra bütün istihbarat birimleri katılacak, elemanlarını göndereceklerdir. Bunlar bizimle de ayrıca temas kurmak isteyeceklerdir. Benim pozisyonum ve dünya kamuoyunda bilinen ya da kabul edilen çerçevem şu anda buna müsait değil. Biz bu raporu ilgili yerlere verelim. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar”.

            *** 

 



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.