Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1744
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 7665
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 234
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 755
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1992 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARININ GEÇERSİZ OLDUĞUNUORTAYA KOYAN A.A.D.NIN KARARI

ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARININ HUKUKEN GEÇERSİZ OLDUĞUNU ORTAYA

KOYAN AVRUPA ADALET DİVANININ KARARI :17.0.2004

 Tarih 20 Temmuz 1987’da Avrupa parlamentosu C-190 esas nolu kararı ile, Ermeni sorununun siyasi çözümü hakkında bir karar alır ve bir dizi ‘’çözüm’’ önerir. 

 Yıl 1999.

AB ve o anda başbakanı sayın Bülent Ecevit olan Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’nin AB’ne  üyelik için aday olup olamayacağı konusunda restleşmektedirler.

Başbakan Ecevit Avrupalıların restini görür ve ‘bizi istemeyeni biz hiç istemeyiz ‘ der ve nihayet, o hatırlayacağınız sahnelerle Başbakan sayın  Ecevit  ertesi gün  apar topar Helsinki’ye davet edilerek, Türkiye’nin AB üyeliğine adaylık kararı verilir 

Bunun üzerine adeta çileden çıkan Ermeni diasporası:  

-20 Temmuz 1987 tarihli Avrupa parlamentosunun C-190 esas nolu kararına atıfta bulunarak- ‘’Türkiye önce Ermenilere yaptığı soykırımı kabul etsin, ondan sonra üyeliğe adaylık statüsü verin, aksi takdirde AB akit dışı sorumluluğunu zedelemiş olur’’ diyerek, 

·         Avrupa Parlamentosu’na,

·         Avrupa Birliği Konseyi’ne ve

·         Avrupa Birliği Komisyonu’na karşı

 Avrupa Adalet Divanı’nda-AAD’nında-  dava açar. 

Bu dava, AAD’nın birinci dairesi tarafından 17 Aralık 2003 tarihinde Esas No: T-346/03 kararı ile ret edilir. Ermeni diasporası bunun üzerine temyize gider ve 

AAD’nın dördüncü dairesinde görülen  temyiz davası, 17.04.2004 tarihinde,

C-18/04 P Esas nolu  nihai karar ile yeniden reddedilir ve bu nihai kararla Ermeniler ayrıca 30.bin Avro’luk mahkeme masrafını da ödemeye mahkum edilirler .

 İstanbul Ticaret Üniversitesi Sayın Rektörü tarafından ocak ayının başında,  Ermeni sorununda çok büyük çalışmaları olan Şükrü Server Aya’nın (Soykırım Tacirleri ve Gerçekler) başlıklı, 30 bin belgeye dayanan bu çok değerli kitabını tanıtan toplantıda söz alan Y. Doçent Doktor Orhan Çekiç yukarda özetini verdiğim ve maalesef resmî kişilerin dikkatinden 2004 (iki bin dört)yılından beri kaçmış olduğunu(NASIL OLMUŞSA)farz edeceğimiz  belgeyi bilgimize sundu.

Onu, zaman geçirmeden okurlarımın ve tüm dünyanın dikkatlerine sunuyorum ACELE ve hemen kopyalanarak DAĞITILMASI  kaydıyla sunuyorum.Ayni belgeleri, Fransızca ve Almanca www.orhancekic.com adresinde bulabilirsiniz.

………………………………………………………

HABERLER / ERMENİ MESELESİNDE AAD DİVAN KARARLARI

 

Y.Müh.Refik Mor

Yeminli Tercüman ve Çevirmen

Neumünster-Meclis üyesi-CDU 
 Neumünster 25 Aralık 2008

OYUN  BITTI,  GAME OVER,  DER SPIEL IST AUS !!!!!!!!

ERMENİ DİASPORASININ GÜNCELLEŞTİRİLMESİNDEN KORKTUĞU

AVRUPA ADALET DIVANI’NIN (AAD) NİHAİ KARARI 
 

  • Ön bilği
  • Konuya giriş
  • Kararın Türkce çevirisi
  • Kararın Almanca aslı-AAD birinci dairesinin-
  • Kararın Fransızca aslı-AAD dördüncü dairesinin nihai kararı-
  • Kararın Almanca aslı-AAD dördüncü dairesinin nihai kararı-
  • Ön bilği

Avrupa Adalet Divanı(AAD):(European Court of Justice)

Merkezi Lüxemburg“da olan Avrupa Adalet Divanı- AAD,Avrupa birliği üyesi

Ülkeleri arasında, AB hukukunu ilgilendiren konularda son sözü söyleyen kurumdur.

Adalet Divanı’nın görevi, Avrupa anlaşmalarının yasaya uygun biçimde yorumlanması ve uygulanmasını sağlamak. Üye devletlerin anlaşmalarda öngörülen yükümlülükleri yerine getirip getirmediklerine karar vermek, ulusal mahkemelerin başvurusu üzerine topluluk hukukuna ilişkin çeşitli konuların yorumlanması ya da geçerliliği hakkında ön kararlar almak yetkileri arasında. 
Hukuki bir işlemin tartışmalı bir konu doğurması halinde ulusal mahkemelerden herhangi biri Avrupa Adalet Divanı’ndan ön karar isteyebiliyor. Ancak bunun yapılabilmesi için üye devlette daha yüksek bir temyiz mercii bulunmaması gerekiyor. Ve Divan kararı bağlayıcı oluyor.

Avrupa Adalet Divanı(AAD), merkezi Strasburg’da olan ve Avrupa konseyi’nin bir kurumu olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve merkezi Lahey’de olan Uluslararası Adalet-UAD- ile karıştırılmamalıdır

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), uluslararası bir teşkilat olan Avrupa Konseyi`ne bağlı olarak kurulmuş uluslararası bir mahkemedir. Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve ek protokolleriyle güvence altına alınmış olan temel hakların çiğnenmesi durumunda bireylerin, birey gruplarının, tüzel kişiliklerin ve diğer devletlerin, belirli usulî kurallar dahilinde başvurabileceği bir yargı merciidir. Avrupa Konseyi`ne üye olan ve aralarında Türkiye, Rusya, Sırbistan, Gürcistan ve Azerbaycan`ın da bulunduğu 47 Avrupa devleti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi`nin yargı yetkisini tanımaktadır.

Uluslararası Adalet Divanı-UAD- :UAD, BM`nin başlıca yargı organıdır. Uluslararası Adalet Divanı`nın merkezi Hollanda`nın Lahey kentindedir. Genel Kurul ve Güvenlik Konseyi`nden seçilen 15 yargıçtan oluşur. Yargıçlar değişik ülkelerden seçilir, böylece dünyadaki değişik hukuk sistemlerinin temsil edilmesi sağlanmaya çalışılır.

Divanın yetki alanı, bir uluslararası uyuşmazlıkta taraf olan ülkelerin kendisine getirdikleri davalar ile BM Antlaşması`nda ya da yürürlükteki uluslararası antlaşmalarda özellikle öngörülmüş konuları içine alır. Uluslararası Adalet Divanı Statüsü, BM Antlaşması`nın (BM Şartı) ayrılmaz bir parçasıdır ve Adalet Divanı`nın çalışma esaslarını belirler.

  • Konuya  giriş

Aşağıda Türkce çevirisini yaptığım AAD-nihai kararı, bu konuda, başta şu anda tozu dumana katan ‘özür diliyoruz’ kampanyasını yürütenleri zor duruma sokacağa benziyor. 

Avrupanın en yüksek yargı organlarından olan ve milli parlamentolarda siyasi olarak alınan sözde Ermeni soykırımı kararı veya kararları, en yüksek nihai hukuki bu karar karşısında  geçerliliğini artık tamamen kaybetmiştir. 

Sivil toplum örğütleri ve politikacılar hukuki temsilcileri kanalı ile veya bizzat, bu kararı Federal Almanya’nın diğer meclis üyelerine ve basına zaman kaybetmeden ulaştırmalıdırlar. Türkiye Cumhuriyeti dışişleri bakanlığındaki hukuk uzmanlarının da bu konuda artık harekete geçmeleri ve bu meclislerin aldıkları siyasi kararın  hukuken artık hiç bir değeri olmadığı bildirilmesi gerekmektedir.

Kararın çevirisi AB ülkelerinin tüm dillerine zaten yapılmiş durumda.

İhtiyaç halinde aşağıdaki adresten temin edilebilir. 

http://curia.europa.eu/jurisp/cgi-bin/form.pl?lang=de 

  • Şimden sonra da herhangi bir Avrupa ülkesi, sözde Ermeni soykırımı hakkında karar aldığında, yine Türkiye Cumhuriyeti dışişleri bakanlığı hukukcuları tarafından o ülke hakkında, AAD’nın bu konudaki kararını ihlal ettiğinden dolayı girişimde  bulunulmalıdır.

 

Demokrasinin olmazsa olmazı olan aşağıda sıraladığımız üç ayağı vardır (Medya’yı şu an saymayalım)  

  • Yasama -kanun koyucu-(legislative)
  • yargı  -mahkemeler-    (Judikative)
  • yürütme –Polis, Jandarma, asker v.s.kolluk kuvvetleri -(Exikutive)

Bu anlamda, AAD’nın bu nihai kararını-yarğıyı- kabul etmeyenin  hukukun üstünlüğü konusunda hazımsızlığı olduğu, böyle kişilerin  de asla demokrat olamıyacağı belirtilmelidir. 

Söz konusu davada,  Avrupa Adalet Divanı’nın Ermenilere son sözü:  

‘’Sözde  soykırımı önce ispatlayın, ondan sonra tazminat isteyin’’ olmuştur. 

Her ne kadar Ermeni diasporası tarafından bu dava ; 

‘’akit dışı sorumluluktan kaynaklanan maddi ve manevi tazminat davası’’ 

Olarak lanse edilse de, mahkemede bunu hak etmek için de, sözde soykırımın ve bu soykırımdan kaynaklanan zararın ispatlanması, davanın ana damarını –esasını- teşkil etmiştir. Ermeniler bu dava ile kıyısından bucağından göle bir maya çalmaya çalışmışlardır ama tutmamıştır.  

Bazı hukukçular bu gibi subjektif konularda, dolayısıyla tüm siyasi alanda doğan problemlerin mahkemelerin yetkilerinin içine girmediğini (doctrine of political question) iddia etseler de, peki o zaman adama: ‘AAD’ı bu davayı neden kabul etti’ diye sormazlarmı.?

Tüm medeni ceza kanunlarının mihenk taşı-çoğu zaman birinci maddesi- içerik olarak hemen hemen aşağıdaki gibidir.

‘’Nulla poena sine lege, nullum crimen sine lege’’

’’Kanunsuz ceza kesilmez, kanunsuz suç olmaz’’ 

„keine Strafe ohne Gesetz, kein Verbrechen ohne Gesetz“,

Kanunsuz ceza kesilmez. Bir eylemin cezalandırılabilinmesi ise,  bu eylemin yapılmasından önce kesinleşmiş bir kanunla  ancak mümkündür. Diğer bir deyişle,  örneğin  2000 yılında kesinleşmiş bir kanunla,  kalkıpta 1999 yılında işlenen bir suçu yargılayamazsınız.  

Bu anlamda,  Ermeni’lerin  şu andaki soykırım hukukunu, siyasi zorlamalarla  geçmişe uyğulamaya kalkmaları, abesle iştigaldir. 

Böyle hallerde, kanunun makabline şümul yasağı veya yeni Türkçe ile söyleyecek olursak: Geçmişe uygulama yasağı vardır. (Rückwirkungsverbot). 

Gerçi bazı hukukçular insanlığa karşı işlenen suçlarda hukukun geçmişe uygulama yasağının geçerli olamıyacağını v.s. savunuyorlarsa da, şu anda henüz bu konuda herkesin bir noktada birleştiği kesinleşmiş uluslararası bir karar bulunmamaktadır. 

İspat yükünün davacıda olduğu  bu davada, sözde Ermeni diasporası, kendilerinden istenilen ‘sözde ermeni soykırımı’nı ispatlama konusunda, siyasi söylem ve iddiadan başka hiçbir varlık gösterememişlerdir

Bu ‘’tazminat’’ davasının kazanıldığını ve bir de  ondan sonra koparılan velveleyi düşünebiliyormusunuz. Bu dava kazanılsa idi,  anında EMSAL dava olarak kainata ilan edilirdi ve sonucunda ise:

  • Türkiye Cumhuriyeti AB’ne üye olması için, önceden Ermeni soykırımını kabul etmek mecburiyetinde kalacaktı.
  • AAD’nın bu nihai kararı EMSAL karar olarak gösterilip, Ermenilerin ardı arkası kesilmeyen isteklerinin yanı sıra, Türkiye’den bir şeyler koparmak isteyen bazı devletlerin siyasi santajları..v.s ile karşı karşıya gelinecekti.

 AAD’nın rededtiği T-346/03, C-18/04 P Esas sayılı davanın 25 nolu gerekçesinde, hakim aynen söyle demektedir: 

25.((Hüküm vermenin))  şartına gelince; davacıların gerçekten somut olarak zarara uğramış olmalarının tespit edilmesi gerekir. Davacıların dava dilekçesinde talep ettikleri,  

şahıslarının ve Ermeni cemaatinin uğradığı, genel tarifi ile yetindikleri sözde manevi zararın ispatı konusunda, ki davacılar bu konuda  ne kapsamı, ne de varlığı hususunda zerre kadar  somut  bilği sunmuş değiller. Davacılar  bununla, kendilerinin gerçekte,  somut olarak zarar görüp    görmedikleri  hakkında mahkemenin hüküm verebilmesi için yeterli bilği  verememişlerdir. (AAD’nın bu konuda 2 Temmuz 2003 tarihli T-99/98, Hameico Stutgart /konsey ve komisyon davası kararı ve komisyonun no.68 ve 69, Slg.2003, II-0000 emsal kararları)’’

     Yine, iddianamenin 10.cu numarasında Davacılar:  

10. Davacılar ayrıca, bir çok temel insan haklarının, özellikle 4.Kasım 1950 yılında

      Roma’da imzalanan insan hakları ve temel özgürlükleri koruma altına alan 

      Avrupa  sözleşmesinin 3. ve 8. maddesine dikkat çekerek, burada sözü

      edilen,  özel yaşam  hakkının kutsallığı,  aşağılayıcı  veya insanlık dışı 

      Muameleye tabi  tutulmama haklarının ihlal  edidiğini,  savunmaktadırlar. 

      Hakim ise, bu iddiaya istinaden  aşağıdaki cevabı vermiştir

21.Temel hakların sözde ihlali konusunda ise, (yukarıdaki 10. numaraya  

       bakınız) davacıların, böyle  temel insan haklarının ihlali iddiası ile sınırlı

       kalıp, bunun davalı organlara atfedılen suç ile ne kadar ilgili olduğunu  

       açıklayamamasını belirtmek yeterlidir.  

Olayların gelişimi: 

Tarih 20 Temmuz 1987’da Avrupa parlamentosu C-190 esas nolu larari ile, Ermeni sorununun siyasi çözümü hakkında bir karar alır ve bir dizi ‘’çözüm’’ önerir. 

Yıl 1999.

AB ve o anda başbakanı sayın Bülent Ecevit olan Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’nin AB’ne  üyelik için aday olup olamıyacağı konusunda restleşmektedirler.

Başbakan Ecevit Avrupalıların restini görür ve ‘bizi istemeyeni biz hiç istemeyiz ‘ der ve nihayet, o hatırlayacağınız sahnelerle Başbakan sayın  Ecevit  ertesi gün  apar topar Helsinki’ye davet edilerek, Türkiye’nin AB üyeliğine adaylık kararı verilir 

Bunun üzerine adeta çileden çıkan Ermeni diasporası:  

-20 Temmuz 1987 tarihli Avrupa parlamentosunun C-190 esas nolu kararına atıfta bulunarak- ‘’Türkiye önce Ermenilere yaptığı soykırımı kabul etsin, ondan sonra üyeliğe adaylık statüsü verin, aksi takdirde AB akit dışı sorumluluğunu zedelemiş olur’’ diyerek, 

  • Avrupa Parlamentosu’na,
  • Avrupa Birliği Konseyi’ne ve
  • Avrupa Birliği Komisyonu’na karşı

Avrupa Adalet Divanı’nda-AAD’nında-  dava açar. 

Bu dava, AAD’nın birinci dairesi tarafından 17 Aralık 2003 tarihinde Esas No: T-346/03 kararı ile reddedilir. Ermeni diasporası bunun üzerine temyize gider ve 

AAD’nın dördüncü dairesinde görülen  temyiz davası, 17.04.2004 tarihinde,

C-18/04 P Esas nolu  nihai karar ile yeniden reddedilir ve bu nihai kararla Ermeniler ayrıca 30.bin Avro’luk mahkeme masrafını da ödemeye mahkum edilirler 
 

  • Kararın Türkce çevirisi

 

Y.Müh.Refik Mor

Yeminli tercüman ve çevirmen, Neumünster /meclis üyesi-CDU

AAD’nın birinci dairesinde, 17.Aralık 2003 de görülen davanın Türkce çevirisi: 
 

AVRUPA ADALET DİVANI 

BİRİNCI DAİRESI 

K A R A R I 

17.ARALIK 2003 

Esas No  T-346/03 

Şansolye  H.Jung

Başkan   B.Vesterdorf

Hakim    P.Mengozzi

Hakim    E.Ribeiro 

Davacı   Gregoire Krikorian, Bouc-Bel-Air (Fransa) ikametli

Davacı   Suzanne Krikorian Bouc-Bel-Air  ikametli

Davacı  Avrupa Ermeni Birliği, Marsilya (Fransa)

Vekili    Av.  P. Krikorian 

Davalı    Avrupa Parlementosu

Vekili    R.Passos ve A.Baas, Tebligat adresi Luxenburg 

Davalı   Avrupa Birliği Konseyi 

Vekili   S.Kypriakopoulou ve G Marhic 

Davalı   Avrupa Birligi Komisyonu

Vekili   F.Dintilhac ve C. Ladenburger. Tebligat adresi Luxenburg  

Dava   ‘Birliğin akit dışı sorumluluğu ve davanın esassızlık  (gerekcesizlik) konumu ‘

Davacı, verdiği manevi tazminat dava dilekcesinde, güya, özellikle de Türkiye Cumhuriyetine Avrupa Birliğine girmesi için adaylık statüsü tanındıgından dolayı, zarara ugradıklarını beyan etmiştir. 

1.    1915 de  Türkiye’de yaşayan Ermenilere  yapılmış olan soy kırımını  kabul etmeyi redettiği halde,  Türkiye Cumhuriyetine Avrupa Birliğine girmesi için üyeliğe adaylık statüsü tanındıgından dolayı, güya, özellikle kendilerine  maddi zarar verildiğini beyan eden davacılar, 9.Eylül 2003 tarihinde  mahkemeye ulaşan dava dilekcesinde aşagıda sözü edilen tazminat davasını açmışlardır.

 

2.    Davacılar dilekcesinde ayrıca,

·        Avrupa Parlementosunun 18.Haziran 1987 tarihli, Ermeni sorununun siyasi çözümü konusunda aldıgı kararının, (Esas: C-190,  resmi gazete sayfa 119)Avrupa Birliği için de hukuken bağlayıcı olduğununa,

·         Davalıların, birlik hukukunu  vasıflı olarak , davacılara zarar verecek şekilde ihlal edip etmediğine,

·         Davallıları, her davacıya bir Euro, tazminat olarak ödemeye mahkum etmeye,

·         30.000 Euro mahkeme masraflarının faizi ile birlikte olmak üzere, davalılara yüklenmesine,

 

3.    Davacılar ayrıca, mahkemeye 9.Ekim 2003 tarihinde ulaşan geçici tedbir kararı alınmasını istediği  özel  dilekcesinde de, davalılardanTürkiye Cumhuriyetinin Avrupa Birliği üyeliği  statüsünün   incelenmesinin ertelemesini ve  görüşmelerin tekrar  başlaması için ise,  bu  devletin  sözü edilen soykırımının önce kabul etmesinin,  karara bağlanmasını talep   etmiştir.

      Kararın gerekçeleri

      Tarafların beyanı   

4.   Davacıların görüşüne göre, Avrupa Birliği için akit dışı sorumluluk gerektiren ilk durum, Avrupa  Konsey’inin Türkiye Cumhuriyeti’ne  10 ve 11 aralık 1999 Helsinki’deki (Finlandiya)  toplantısında, resmi olarak Avrupa birliği üyeliği statüsünü verirken,  bu devletin, sözü edilen soykırımı önceden tanıması şartına bağlamaması ile hasıl olmuştur. Davacılar ayrıca,Türkiye Cumhuriyetinin üyelik ortaklığından faydalanarak, küçümsenemeyecek yardımlar alarak, geriye dönüşü olmayan üyeliğe doğru yol alabileceğine dikkat çekmektedirler.Bu konuda çeşitli kaynaklar göstermektedirler. Örneğin  Konseyin 26 Şubat 2001 tarihli  Türkiye ile 

           yakınlaşma stratejisi çerçevesinde Türkiye’ye yardım konulu(EG) 390/2001

nolu kararnamesi ve bilhassa üyeliğe hazırlık hakkında 17 Aralık 2001 tarihinde konseyin  (EG) Nr.2500/2001 (Abl.L 58, S 1)  nolu kararnamesi.Ayrıca(EWG)No.3906/89,(EG)No.1267/1999,(EG)no.1268/1999 ve(EG)No.555/2000 (ABl.L342,S 1) ve yine konseyin 8.Mart 2001  2001/235  sayılı kararları. (ABl.L85, S13) 

5.    Bu sebeplerden dolayı da, davalı organlar Helsinki kararını ayan beyan bir şekilde ihlal etmiş olmuşlarmış. Avrupa Parlamentosunun bu kararı, Türk hükümetinin sözü edilen soykırımını kabul etmemesini, Türkiye Cumhuriyeti’nin AB’ne olası üyelik statüsünün görüşülmesinde, aşılması mümkün olmayan bir engel olarak görüyormuş.

 

6.    Davacılara göre, 1987 yılında alınan parlamento kararı, aynı zamanda tavsiye  ve mutelaa  olarak hukuki sonuçlar oluşturabilecek, hukuki bir eylemdir.

(AAD’nın13 Aralık 1989 tarihli C-322/88 esas nolu Grimaldi kararı, Slg.1989, 4407). 1987 ylında alınan bu parlamento kararının, Görüşülen bu davada hüküm oluşturduğu (inkişaf ettiği) veya parlamentonun sıradan işlerinin çerçevesini aşan, hükümler oluşturacak boyutta olduğu savunulmaktadır. (AAD’nın 2 Ekim 2001 tarihli T-222/99, T-327/99 ve T-329/99 esas nolu kararları, Martinez /Parlamento, Slg. 2001, II-2823).

Parlamento , sözü edilen  soykırımının önceden tanınmasını şart koşan  bu kararı ile, Türkiye Cumhuriyeti’ne, kamu oyu önünde olağanüstü üyelik şartları koymuştur, denmektedir. 

7.    Davacılar, 1 Haziran 1987  tarihinde uzlaşılmış Avrupa Birliği Dosyasının yürürlüğe girmesi ile   237 EWG/akit maddesinin yürürlükten kalktığını hatırlatarak, parlamentonun artıkTürkiye Cumhuriyeti’nin üyeliğine karşı gelme salahiyetine sahip olduğuna dikkat çekip, parlamentonun artık şimden sonra Avrupa Birliği hakkındaki  onaylayıcı mütalasının, akitin 49.maddesine göre vermesi gerektiğini beyan ederek, 1987 deki parlamento kararının bu tarihten sonra, yani 20 Temmuz 1987 tarihinde yayımlandığını ve bundan dolayı ancak bilgileri olduğunu özellikle vurgulamışlardır.

 

8.    Bundan dolayıdırki, 1987 deki parlamento kararı davacılarda, parlamentonun Türkiye Cumhuriyeti’nin üyeliği söz konusu olduğunda veto hakkını kullanacağı doğrultusunda haklı bir güvenç doğurduğu veya genel olarak ifade etmek gerekirse,  şüpheli soy kırımını onlar tarafından (Türkiye Cumhuriyeti) tanınmadığı müddetçe, Avrupa Birliği organları Türkiye Cumhuriyeti’nin üyeliğinin incelenmesine karşı geleceği kanısı hasıl olmuş.Yukarıda 4.numarada sözü edilen hususlar da haklı güvencenin ihlali olarak beyan edilmektedir.

 

9.    Davacılar, Avrupa Birliğinin kendi kendisini ((kusursuz)) davranış ve başarı sorumluluğu ile mükellef tuttuğunu, oysa ki, burada birlik hukukunun kafi derecede vasıflı ihlalini ispat etmek için, 1987 parlamento kararının öngördüğü kriterlerinin  hafiften dahi olsa ihlal edildiğini tespit etmek yeterlidir, denmektedir. .

    10. Davacılar ayrıca, bir çok temel insan haklarının, özellikle 4.Kasım 1950 yılında   

      Roma’da imzalanan insan hakları ve temel özgürlükleri koruma altına alan 

      Avrupa  sözleşmesinin 3. ve 8. maddesine dikkat çekerek, burada sözü

      edilen,  özel yaşam  hakkının kutsallığı,  aşağılayıcı veya insanlık dışı

      Muameleye tabi  tutulmama haklarının ihlal  edidiğini,  savunmaktadırlar. 

11. Davacılar  en nihayet olarak,  Ermeni toplumunun üyesi  ve de sözde   

      soykırımdan kurtulanların zürriyetleri olarak manevi zarara uğradıklarını iddia   

      etmektedirler. 

12. sözü edilen soykırım  gerçeği hatırlanıldığında ve tüm  Ermenilerin onurunu 

      oluşturan tarihi gerçek  hakkındaki kaygı da göz önünde  bulundurulduğunda,  

      davacılar, davalı kurumların davranışının onurlarını yaraladığını iddia 

      etmektedirler.Bu soykırımı, Ermeni halkının kimliği ve ermeni tarihinin 

      vazgeçilmez bir parçası olduğundan, davacıların kimliği, davalı kurumların 

      davranışlarından dolayı, tamiri mümkün olmayan bir biçimde zarar gördüğü

      iddia edilmiştir. Eğer sözü edilen soykırım gerçeğinden şüphelenilirse, nihayetinde

      Ermeni toplumunun kendisini düşük değerli hissetmesine ve marjinalleştirilmesine   

     Yol açacağı beyanında bulunulmuştur.Türkiye Cumhuriyetinin tutumunun davacıyı

     adeta kanı helal ilan ederek, onları ikinci sınıf mağdur sınıfına soktuğu beyan 

     edilmiştir. Bu durumun davacıyı, çok derin bir  haksızlığa uğramışlık hissi ile  

     doldurduğu ve  yasını dahi  yeterli derecede  tutamadığı belirtilmiştir.

             Gereği düşünüldü, mahkemenin takdiri: 

13. Eğer bir davanın,  alenen, he rtürlü hukuki bir dayanağı yok ise, Mahkeme, 

      mahkemenin  111. yargılama hükmüne göre yargılamayı devam   

      ettirmeyerek,  hüküm verip, gerekceleri ile karara bağlıyabilir.

      Mahkeme, dava dilekcesini göz önünde bulundurarak, davalı kurumları

      dinlemeden ve sözlü duruşmayı açmadan da, söz konusu davanın 

      gerekçeliliği hakkında  karar verecek durumda olduğu kanaatindedir. 
 

14. Daha önce verilen emsal kararlara göre, Avrupa birliğinin  akit dışı    

      sorumluluğu, birliğin 288.maddesinin 2.paragrafında  belirlenmiş olup, 

      bir sürü şartların yerine getirilmiş olmasına bağlıdır. Yani buna göre, 

      Kurumlara atfedilen kanun dışı davranış ile gerçekte var olan ve telafisi 

      istenen  (madi ve  manevi) zarar arasında sebep-sonuç ilişkisinin olması

      gerekmektedir.  (Bu konudaki AAD’nın:29 Eylül 1982, esas   

      no.26/81, Oleifici MediteraraneiEWG,Slg.1982,  3057, Randnr.16 ve yine 

     11 Temmuz 1996, esas no.T-175/94, Internatıonal Procurement 

     Servıces/kommıssıon, Slg.1996,  II-729,II-1343, Randnr.30. ve yine 11

     Temmuz 1997 esas no. T-267/94,Oleifici İtaliani/Kommission, Slg.1997,II-

     1239, Randnr.20, emsal kararlarıdır). 

15. Bu şartlardan herhangi birisinin yerine getirilmemesi durumunda, birligin 

      akit dışı sorumluluğunu belirleyen geriye kalan diğer sartlara bakılmaya 

      gerek görülmeden, dava tümden rededilir.(Bu konuda AAD’nın 14 Ekim 

     1999 tarihli esas no.C-104/97 P, Atlanta/Avrupa Birliği,Slg.1999,I-6983, 

      Randnr.65 kararı). 

16. Davacılar burada, birincisi, 10 ve 11 Aralık 1999 tarihinde Avrupa konseyinin   

     Türkiye Cumhuriyeti’ne Helsinki’de AB’ne üye olabilme statüsünü vermiş  

     olması ve digeri ise,Türkiye Cumhuriyeti’nin bu konumdan  çıkar elde etmiş

     olması hususu olarak, birliğin akit dışı sorumluluğunun devreye girmesi 

     gerektiği, iki  husus  belirtmektedir. 

17.Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa birliğine  üyeliğe adaylık statüsünün 

      tanınmasına gelince; bu kararın, EG’nin 7. maddesi gereği birliğin 

      organı olmayan, Avrupa konseyinin tasarrufunun sonucu olduğunu tespit 

      etmek  gerekir. Kaldı ki, 14.ncü numarada belirtildiği gibi, yalnız birliğin organı    

      olan bir kurumun davranışı, akit dışı sorumluluğu doğurabilir.Bundan  dolayıdır     

      ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa birliğine  üyeliğe adaylık statüsünün 

      tanınmasının, birliğin  akit dışı sorumluluğunu doğurduğu  gerekçesinin 

      reddedilmesi gerekir. 

18.  Davacılar burada, Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği ile olan ortaklığından 

yararlanmasının, 1987 de alınan  karara ters düştüğünü ve davalı organın davranışının hukuki geçerliliğinin olmadığını, savunmaktadır.

       

19.1987 ‘de alınan kararın, saf siyasi bir açıklama içeren, her an  parlamento   

     tarafından tekrar değiştirilebilinecek  bir  döküman olduğunun tespitini   yapmak 

    yeterlidir. Bu sebeplerden dolayıdır ki,  bu kararın, kararı alanlara  karşı   

     hukuki bağlayıcılığı olmadığı gibi,  hele hele diğer davalı orğanlara karşı da     

     hiç bir bağlayıcı hukuki sonuçlar inkişaf  ettirmez. 
 

20.(yukarıda 19”da) yapılan bu tesbit,  davacılarda haklı olarak oluşabilecek;   

     ‘’bundan sonra artık AB-organları,   Avrupa Parlamentosu’nun 1987 ‘deki 

     kararının içeriği doğrultusunda hareket edecekler’’ hissini bertaraf etmek için   

     yeterlidir. (Bu  anlamdaki AAD’nın  11 Temmuz 1985 tarihli 87/77, 130/77, 

     22/83, 9/84 ve 10/84, Salerno / Avrupa komısyonu ve Avrupa konseyi davası  

    ve Slg.1985,  2523, no 59 ve 28 Kasım 1991 tarihli  Esas no C-213/88 ve C-

          39/89, Lüxenburg/Parlamento davaları, komisyonun Slg. 1991, I-5643,no.25 kararı). 

21.Temel hakların sözde ihlali konusunda ise, (yukarıdaki 10. numaraya  

       bakınız) davacıların, böyle  temel insan haklarının ihlali iddiası ile sınırlı

       kalıp, bunun davalı organlara atfedılen suç ile ne kadar ilğili olduğunu  

       açıklayamamasını belirtmek yeterlidir.  

22 .Bu arada, bir şeyi  de zikretmek gerekir ki, o da,  davacıların neden-sonuç-

      ilişkisini belirleyen şartların yerine getirildiğini açıkca ıspatlıyamadığıdır. 

23.sürekli veilen yargısal (emsal) kararlara göre, sözü edilen organların işlediği  

     sözde hata ile, iddia edilen zarar arasında, neden-sonuç-ilişkisi olması  

     mecburiyeti olup, bunun da   ispat yükü davacıya aittir.(AAD’nın 24 Nisan 2002     

     tarihli, esas no.T-220/96,EVO/Rat davası kararı ve Komisyonun Slg.2002, II-

     2265, no.41 ve orada yapılan karar alıntısı)  Ayrıca,sözü edilen organın hatalı      

     davranışı, bu zararın doğmasına  doğrudan ve tayin edici neden olması   

     gerekmektedir. (AAD’nın 15 Haziran 2000 tarihli, esas no.T-614/97, Aduanas   

    Pujol Rubıo  /konsey davası kararı ve Komisyonun Slg.200, II-2387,no.19 kararı

     ve AAD’nın T-16 Haziran 2000 tarihli, esas no.T-611/97, T-619/97 

     Transfluvia/konsey davası kararı ve komisyonun Slg.2000, II-2405, no.17   

      ve AAD’nın 12 Aralık 2000 tarihli esas no.T-201/99 Royal Cruıses /konsey 

      davası kararı ve komisyonun Slg. 2000, II-4005, no. 26 kararı. Temyiz 

      edilen bu karar da, ayrıca AAD’nın 15 Şubat 2002 tarihinde verdiği, 

      resmi gazetede yayınlanmamış olan  Royal Olympıc Cruıses/Konsey ve 

      Komısyon davasında esas no.C-49/01 nihai kararı ile tasdik edilmiştir.) 

24.Davacıların dava dilekcesindeki gerekcelerinden, iddia edilen manevi   

tazminatın, suçlanan organların davranışlarından değil de,

Türkiye Cumhuriyeti’nin sözde soy kırımı tanımadığından kaynaklandığı

anlaşılmaktadır. Davacılar bununla,  davalı organlara atfedilen suçlu   davranışın, iddia edilen zararın  ortaya çıkmasında, doğrudan ve tain edici bir unsur olduğuna dair hiç bir ispat ortaya koyamamıştır.  

25.Davacıların gerçekten  ve somut zarar  görmüş olduklarını gösteren deliller 

    konusuna  gelince; davacılar, dava dilekçesinde genel ifadelerle Ermeni 

    birliğinin uğradığı manevi zararın talebi ile sınırlı kalmış olup,  ne bu konuda, 

    ne de şahsen kendilerinin uğradığı  zararın kapsamı hakkında  zerre kadar 

    dahi delil gösterememiş olmalarıdır

            Davacılar  bununla, kendilerinin gerçekten ve somut olarak zarar görüp 

            görmedikleri  hakkında mahkemenin hüküm verebilmesi için yeterli bilği 

            verememişlerdir. (AAD’nın bu konuda 2 Temmuz 2003 tarihli T-99/98, 

            Hameico Stutgart /konsey ve komısyon ((Emsal))davası kararı ve komisyonun

            no.68 ve 69, Slg.2003, II-0000 kararı) 

26.Davacılar bu konuda, açıkca, birliğin akit dışı sorumluluğunun olduğunu    

Ispatlıyamamışlardır.  

27.yukarıdaki nedenlerden dolayı tazminat davasının açıkça esassız olması            

                itibariyle reddine. 

               Masraflar : 

28. (Yargılama) masraflarının, yargılama usulünün 87.ci maddesinin 2.ci  

      paragrafına göre,  dilekçe vererek, davayı kaybedene ödettirilmesine, 

29.Davacıların, davaya cevap dilekçesini  ve masraf dilekçesini mahkemeye

     ibraz  etmeden önce, şu anki  dava hakkındaki karar, yargılama usulünün  

     111.ci  maddesine göre  veriliyor. Onun için, mahkemenin herhangi olağan     

     üstü bir  durum tespit ettiği  durumlarda masrafları paylaştırabileceği,

     yargılama usülünün 87.ci maddesinin 3. paragrafının uygulanmasına, 

          30.Davacıların mahkemeyi kaybeden olduklarından, masrafların onların

               tarafından ödenmesine, 

Bu sebeplerden dolayıdır ki; 

1.davanın reddine,

2.yargılama masraflarının davacılar tarafından ödenmesine, 

AAD’nın((Avrupa Adalet Divanı’nın))  birinci dairesi tarafından 

Karar vermiştir. 

Lüxenburg. 17.Aralık 2003 

Şansölye                                                        Başkan                            

H.Jung                                                         B.Vesterdorf 

Not:16 Ocak 2004’de temyize verilen bu dava, yine 29.Ekim 2004 tarihinde, AAD’nın dördüncü dairesi tarafından Fransız dilinde görüşülmüş ve

Esas No: C-18/04 P ile rededilerek nihai karar verilmiştir

Daha fazla bilği için, ADD’nın bilği bankasının adresi:

http://curia.europa.eu/jurisp/cgi-bin/form.pl?lang=de
 
  -------------------------------------------------------------------------------

 

        AralIk .2008 

“Özür diliyoruz” kampanyacılarına ; 

HUKUK DİYORSA EVET, ÖZÜR DİLERİZ....!!

SIYASETCILER DIYORSA HAYIR,  ÖZÜR DİLEMİYORUZ...!! 

‘’ERMENİ SOYKIRIMININ’’  HUKUKİ     BİR  DAYANAĞI  YOKTUR . 

Türkiye’de bır kısım ‘Entellektüel’ şu sıralarda Ermeni’lerden ‘özür diliyoruz’ diye bir kampanya başlatmıştır.Bu kampanyanın hedefi, hukuki bir dayanağı olmayan ‘sözde Ermeni soykırımına’ kamu oyu baskısı ile siyasi bir kılıf uydurarak, hukukun üstünlüğünü delmeye yöneliktir. 

‘Özür diliyoruz’ diye verilmeye kalkışılan mesaja ve ‘1915 olaylarına’ gelince; 

Demokrasinin olmazsa olmazı olan aşağıda sıraladığımız üç ayağı vardır (Medya’yı şu an saymayalım)  

  • Yasama -kanun koyucu-(legislative)
  • yargı -mahkemeler-    (Judikative)
  • yürütme –Polis, Jandarma, asker v.s.kolluk kuvvetleri -(Exikutive)

Bu üç ilkenin birisini ihlal ettiğiniz  zaman, siz artık demokrat sayılmazsınız ve sizin yeriniz artık  herhangi bir muz cumhuriyetidir. 

Tüm medeni ceza kanunlarının mihenk taşı-çoğu zaman birinci maddesi- içerik olarak hemen hemen aşağıdaki gibidir.

‘’Nulla poena sine lege, nullum crimen sine lege’’

’’Kanunsuz ceza kesilmez, kanunsuz suç olmaz’’ 

Kanunsuz ceza kesilmez. Bir eylemin cezalandırılabilinmesi  ise,  bu eylemin yapılmasından önce kesinleşmiş bir kanunla  ancak mümkündür. 

Diğer bir deyişle,  örneğin  2000 yılında kesinleşmiş bir kanunla,  kalkıp da 1999 yılında işlenen bir suçu yargılayamazsınız.  

Bu anlamda,  Ermeni’lerin  şu andaki soykırım hukukunu, siyasi zorlamalarla  geçmişe uyğulamaya kalkmaları, abesle iştigaldir. 

Böyle hallerde, kanunun makabline şümul yasağı veya yeni Türkçe ile söyleyecek olursak: kanunun geçmişe uygulama yasağı vardır. 

Çünkü demokrasinin uygulamalı yaşandığı ülkelerde ceza kesilmeden önce ; 

    • suçun hangi hukuki tanıma göre verildiği hakim tarafından gerekçelendiriler ve okunur. Yerel ve uluslararası hukuk bunu emreder.

Örneğin: „suçu” hafifletici ve ağırlaştırıcı nedenler var mıdır?. Kamu vicdanı ne durumdadır   savaş veya barış ortamı var mıdır? Vatana ihanet, nefsi müdafaa söz konusu mudur ? Ülkeden toprak talebi veya silâhlı ayaklanma var mıdır.... v.s., v.s. 

Bunların hiç birini veya bir kaçını göz önünde bulundurmadan birisini veya birilerini yargılamaya kalkarsanız kanunsuz ceza vermiş olursunuz, ki bu da yukarıda sözü edilen tüm ceza kanunlarının birinci maddesi olan ; 

„Hiç kimse kanunsuz cezalandırılamaz“ 

İlkesine ters düşer. Yoksa her kes her önüne gelene, senden şu kadar alacağım var, veya bana şunu yaptın deyıp iddia bazında ceza kestiremez.  

Almanlar Nürnberg’de yargılanıp mahkum edildiler.

Türkler hakkında ise yalnız ve yalnız siyasi iddia bazında suçlamalar vardır. O kadar. 

O halde bizim entellektüel ‘Özür diliyorum’ kampanyasını yürütenlerin kast ettiği o zamana dönelim ve duruma bir bakalım.  

Yıl 1912, İtalyanlar, Osmanlı toprağı olan Trablusgarp’ ı işgal ettirmiş, güney ve batı Anadolu Fransızlara; Suriye, Adana, Mersin İngilizlere; Ege bölgesi Yunanlılara; boğazlar ve doğu Anadolu Ruslara vaat edilmiş ve ülke şimdiki İrak gibi resmen işgal altındadır. Ermenilere’ de doğu Anadolu’da kurulacak bir Ermenistan vaat edilmiştir. İşte tam da bunun için Ermeniler kendilerince, vatandaşı oldukları Osmanlıya karşı “haklı” bir savaşa girişmişlerdir. 

Ermenililer bu savaşta Osmanlıya karşı işgalcilerle özellikle Ruslarla ve Fransızlarla bir olup, Türkleri arkadan hançerlemişlerdir. Ermenililer Antep kuşatmasında Franzsılarla birlikte Türklere karşı nasıl savaştıklarını, ben şahsen bu savaşa katılan akrabalarımdan canlı dinlemişimdir. Osmanlılar işgalcilere karşı cephede savaşı kazanmak için cephe gerisindeki bu iç savaşı önce önlemeleri gerekirdi.

İşte tam da bunun için Ermeniler, Osmanlı toprağı olan şimdiki Suriye ve Irak olan topraklara zoraki göçe tabii tutuldular.  

Amerikalılar ikinci dünya savaşında, japonların Pearl Harbour limanına saldırısından sonra da aynı Osmanlı’nın bu yöntemine baş vurdular ve bu bölgedeki yaklaşık yarım milyon Amerikan vatandaşı japon’u  iç bölgelere zoraki göç ettirdiler, ki japonlar saldırgan japonlarla iş birliği yapmasınlar diye. Amerikalılar soykırımı mı yaptılar? Hayır.  

Çekoslovaklar, ikinci dünya savaşında, Naziler’e misilleme olarak Çekoslovakya’dan tam bir buçuk milyon Alman’ı (Sudetendeutschen) şimdiki kuzey Almanya’ya, yani Schleswig-Holstein’ a zoraki göç ettirdiler. Çekoslovaklar soy kırımı mı yaptılar? Hayır.  

Irak’ da işgalden beri tam bir milyon ikiyüz bin  kişi, batılılar tarafından öldürüldü. Beş milyon yetim çocuk ve bir o kadar insanı sakat bıraktılar. Soykırımı mı yaptılar? Batılıların yanıtı hayır.  

Onlara göre, hukuki ‘’haklı’’ nedenleri var olup savaş durumu hakim diyorlar.  

Şimdi gelelim soy kırımı kavramının uluslararası tanımına:  

„Soy kırımı, silahsız ve savunmasız bir toplumun bütün bireylerinin ayrım gözetmeksizin, silahlı bir toplum tarafından ve planlı bir biçimde, yalnız belli bir ırka tabii olduklarından dolayı, yok edilmesidir “ 

Örnek: Almanların Yahudilere ve Afrikalı Herero halkına ve Sırpların 1999 Boşnaklara yaptığı gibi. Ayrıca, soy kırımına uğradığını ileri süren tarafın savaş halinde düşmanla iş birliği yapmaması ve silah kullanmaması gerekiyor. Saldırıya uğrayan gurubun silahsız olması gerekiyor. Aksi takdirde her silahlı çatışmayı ve savaş anındaki kitle katliamını – Hiroşima’ da bir çırpıda 250 bin kişinin ölümünü – soy kırımı kabul edersek ve soy kırımı yapanların bir listesini çıkartmak istersek, Türkiye,Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere , Belçika ve diğer bir çok ülkeden sonra listedeki en son isim olur.  

Hiç eveleyip gevelemiyelim, eğer Türkler o savaşta yenilseydi – Sevr(Sevres) antlaşması kalsaydı- biz Ermenilerin, Ermeniler’ de bizlerin konumunda olacakdı. Savaşdık ve biz galip geldik. 

Anlaşılan odur ki, o dönemin işgalci emparyalist güçleri, Anadolu’da uğradıkları o korkunç hezimeti hala içlerine sindirememişler ve hala revanşı oynamaya kalkışıyorlar. 

Medeni bir Millet olarak biz  Türkler, bu konuda şunu diyoruz:

Kavga, döğüş ve savaş yaptıksa, bunlar iyi şeyler olmadığından dolayı, tekrar barI$mak icin,  birbirimizden özür dileyebiliriz. Ama tek taraflı değil. 

Çözüm önerisi: 

  • Taraf ülkeler olarak Türkiye’den ve Ermenistan’dan eşit sayıda tarihci  davet edilsin.
  • Amerika, Almanya, Fransa, İngiltere Türk  ve Ermenistan gibi tüm ülkelerin arşivleri  bu tarihçilerin emrine verilsin.
  • bu tarihçilerin elde ettikleri sonuçlar, tarafsız bir kuruma, örneğin UNESCO’ya verilerek değerlendirilsin.
  • sonuca herkes katlansın.
hodri
Arzu Kaya ÖZOK


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.