Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1811
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8387
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 234
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2008 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
HİTLER ZAMANA MUHTAÇTIR

ADOLF HİTLER ZAMANA MUHTAÇTIR

 

         Adolf Hitler için önemli olan hakikattir. Fakat O, bu hakikate erişmek için daima zamana muhtaç olduğunu söylüyor:

         “Biz Almanların dramı daima vaktimizin dar olmasıdır. Tarih boyunca şartlar her zaman bizi sıkıştırmıştır. Daima bir vakit darlığı içinde oluşumuz biraz da saha darlığı içinde bulunmamızdan ötürüdür. Ruslar geniş sahaları üzerinde, zaman içinde sıkışık bulunmamak lüksünü yaşayabilirler. Zaman daima onlar için çalışırken, daima bize düşmanlık yapıp bizi sıkıştırıyor.” (Hitler, 1968: 35-36).

         İkinci Dünya Savaşı bitiminin 65. yıl dönümü-09.05.2010 günü, Moskova’nın Kızıl Meydanı’nda Rusların zafer bayramı kutlanmıştır. Bu kutlamada NATO-ABD askerleri de boy göstermiştir. Bu vesileyle Batı, Pan-Slav Emperyalizmini alkışlama yanılgısını yaşamıştır. Zaten bu Rus zaferi, İkinci Dünya Savaşındaki Batı yanılgısının sonucudur. Ruslar için zafer sayılan bu gün, aslında insanlık için bir kara gündür. Eğer İkinci Dünya Savaşı Hitler’in-Almanların zaferi ile bitmiş olsaydı, günümüzün dünyası şöyle olacaktı:

         İnsanlığı derinden rencide eden, daima savaş kışkırtıcılığı ile ayakta duran Rus Emperyalizmi ile Çin Emperyalizmi artık günümüzde olmayacaktı. Dünyamız sadece komünizmden değil, Pan-Slavizm’den de arınmış olacaktı. Bugün Rusların ve Çinlilerin idaresi altında kan ağlayan Çeçenler, Tatarlar, Çuvaşlar, Başkurtlar, Uygurlar, Tibetliler, Moğollar gibi birçok ulus kendi devletlerinin koruması altında kendi medeniyetlerini geliştirmiş-yaşatmış olurlardı. Yüksek Alman bilimi ve medeniyeti, günümüz dünyasındaki geri kalmışlığa-cahilliğe son vermiş ve dünyamız insanlığın mutlu-savaşsız bir barınağı haline gelmiş olurdu.

         Adolf Hitler (1889-1945), seyrek rastlanan siyasi şahsiyetiyle insanlık tarihindeki ender isimlerden biridir. Derin tarih biliminden, yalın dürüstlüğünden yansıyan usta hatiplik yeteneğinin gereği O, zamanını aşan ululuğunun kurbanı olmuştur.

         Adolf Hitler’in en derin nefretle kınadığı Marksizmin-komünizmin çökmesinden 20 yıl geçmiştir. Bundan 65 yıl önce (1945’te) Onun, bu günleri görebilen şu deyişine hayran olmamak elbette elde değildir:

         “Ruslar olayların baskısı altında Yahudi Marksizminden kopup, yırtıcı ve vahşi ifadesiyle ebedi Pan-Slavizmi temsil edecektir(Hitler, 1968: 78).

         Onun “Pan-Slavizm” olarak tanımladığı bugünkü Rus Emperyalizmine henüz 20 yaş, çöküşü ise elbette zamana muhtaçtır. Cihanşümul hakikatlerin kanıtı daima daha uzun zamana, değişik bir değişle tarihe muhtaçtır. Rus Emperyalizmi paramparça olduğunda, artık Adolf Hitler aklanmış ve çok uzakları görebilmiş dahi kabul edilecektir.

         Hitler’in gençliğinde yazdığı ünlü “KAVGAM” adlı eserinden sunacağım bazı deyişler, Onun hayret edilecek bir zekaya, yüzyıllara meydan okuyan ileri görüşlülüğe sahip, olağanüstü yetenekli insan olduğunun ilk kanıtlarıdır:

         Komünizmin-Marksizmin baş kuramcısı olan Karl Marx’ın (1818-1883) Yahudi bir aileden gelmiş olması da, Hitler’in Yahudi düşmanlığını alabildiğine körüklemiştir. Çünkü Hitler, Yahudilik ile Marksizmi aynı olgu olarak algılıyordu ve doğrusu da bu idi. Hitler’e göre: “Kendimi zorlayarak Marksist basının yazılarını okumaya çalıştım. Fakat onlara karşı duyduğum tiksinti o kadar şiddetli oldu ki, bu beni, bu nefret-ihanet koalisyonunu meydana getirenleri daha yakından tanıma çabasına itti. Bunların hepsi, müdürlerinden başlayarak istisnasız Yahudilerden oluşuyordu” (Hitler, 2005: 59-60). Günümüz dünyasının “Serbest Pazar Ekonomisi ve Özelleştirme Hareketi” denilen çağdaş doktrinin değeri, Hitler’in şu tanımlamasından daha iyi anlaşılmaktadır: “Ekonomik hareket, şahsiyet ilkesinden ne kadar uzaklaştırılırsa ve ekonomik hareketin faaliyeti topluluğun etki ve gücüne ne kadar teslim edilirse, ekonomik hareketin yaratıcılık özelliği o kadar zayıflar. Sonuçta kaçınılması imkansız bir çöküş oluşur” (Hitler, 2005: 400). İşte komünizmin 1980-90’lı yıllardaki çöküşünü Hitler, 1920-30’lu yıllarda görmüştür; buna ileri görüşlü denilmezse, ne denilir!?

         Dünyada Adolf Hitler kadar sınırsız-sonsuz çok iftiralara duçar olan başka bir insan sanırım yoktur. Olsa olsa darağacına götürülen Uluğ Bey (1394-1449) ile Bruno (1548-1600)

olmuştur. Uluğ Bey ve Bruno üzerindeki iftiralar nasıl amaçlarına ulaştıysa, Hitler üzerindeki iftiralar da öyle amacına ulaşmıştır. Uluğ Bey, bilime öncülük yaptığı için, İslamcılar tarafından öldürülmüştür. Bruno, “Dünya dönüyor” dediği için, Engizisyon tarafından öldürülmüştür. Hitler ise, Churchill ve Roosvelt’in haince “ne olursa olsun yeter ki Hitler gitsin” anlayışının kurbanı olarak, intihara zorlanmıştır.

         Eski Almanya Başbakanı Helmut Kohl’un, “Yahudi soykırımı efsanedir” diyen İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’a destek veren sözlerinden de anlaşılacağı gibi, 6 milyon Yahudi’nin öldürüldüğü iddia, Rusların-Yahudilerin Hitler’den öç alma girişimlerinin ürünüdür-uydurmadır. 20 yıl başbakanlık yapmış yaşlı Alman siyasetçi şöyle demiştir: “Ahmedinecad’ın soykırım iddiaları ile ilgili söylediği sözler, kalbimizdekilerin yansımasıdır. Yıllardan beri bu ifadeleri kullanmak istedik. Ancak bunu söyleyecek cesaretimiz olmadı.” demiştir. (Kurban, 2007: 221).

         Bu ırkçılık konusuyla ilgili, Almanya’da okumuş ve birçok yıllarını Almanya’da tüketmiş bilgin Ahmet Temir şunları yazıyor:

         “Herkes insan olarak eşit muamele görüyordu. Irkçılık meselesi herhalde ancak kağıt üzerinde bazı şartlar altında işlem görüyordu, çünkü ben 7 yıl zarfında böyle bir muamele şöyle dursun bir pasaport kontrolüne bile rastlamadım. Savaş esnasında bile yerli yabancı, kim olursa olsun herkes aynı karneyi alıyor, aynı yemeği yiyordu. Sosyal ve sağlık kurumları kusursuz çalışıyordu.” (Temir, 1998: 31).

         Ahmet Temir’in açıklamalarına ek olarak ben, 30 yıl komünizmi yaşamış bir birey olarak şunları yazmak isterim:

         Komünizm kavramı ve ideolojisinin yaratıcısı Yahudiler olduğu gibi, ırkçılık kavramı ve ideolojisinin de yaratıcısı yine o Yahudilerdir. Bu iki ideoloji görünürde birbirine zıt algılansa bile, aslında birbirini tamamlayan bir bütünün iki parçasıdır ki, biri olmadan öbürü olamaz. Ruslar ve Çinliler bu her iki ideolojinin uygulayıcısı rolünü oynamıştır. Çünkü onların devlet yapıları gereği bu ideolojilere gereksinimleri vardı, her ikisi de emperyalist idi-işgalci idi. Onlara göre, komünizmi ancak bu iki ulu(!) ulus kuracakmış(!). Başkaları ise ancak bu nimetlerden(!) yararlanabilecekmiş. Ruslar nasıl “Velikorus” (Ulu Rus) sloganıyla başkalarını yutmaya-Ruslaştırmaya çalıştıysa, Çinliler “Vidadı Henzu” (Ulu Hen Ulusu) sloganıyla başkalarını yutmaya-Çinlileştirmeye çalışmıştı. Rusya’da “Ben Tatarım Urus olmam”, Çin’de, “Ben Uygurum Çinli olmam” diyebilmenin suç damgası “milliyetçilik”tir. Cezası Urus ile Çinli ne isterse o olur. Bu anlayış ve uygulama “ırkçılık”ın ta kendisidir.  

         Hitler’in 1933’te iktidara gelir gelmez el koyduğu ilk işi, gençlik ideali olan Alman birliğini elde etmek olmuştu. O savaşsız yollarla amacına ulaşmak üzere iken, arkasına Rusları alan Sırplar başta olmak üzere birçok ülkenin düşmanlığı ile karşı karşıya kalmıştır. Böyle bir ortamda Almanlara karşı Rus saldırısı her an gerçekleşebilirdi. Hitler korktuğunun başına gelmesini elbette bekleyemezdi. İşte 22 Haziran 1941 yılındaki Alman-Rus Savaşının gerçek sebebi-Alman birliğine karşı ortaya çıkan ve gelişen Pan-Slav tehdidinden başka bir şey değildir. Hitler haklı olarak savaşa karşı savaş ile savunmuştu ve arkasını genel mantığına dayadığı için, kazanacağından da emindi.     

         İkinci Dünya Savaşını körükleyen ve Hitler’i savaşa sürükleyen başlıca etken, Stalin’in dünya siyasetindeki kışkırtıcı rolüdür. Hitler’in bu savaştaki azimli tutumunu belirleyen güç-etken, Onun arkasına aldığı şu genel mantıkta saklıydı: İnsanlığın bir numaralı düşman olarak algıladığı komünizm ve onun arkasındaki yırtıcı güç olan Pan-Slavizm yok edilmelidir.

         Fakat, dünya dengesinde büyük güç olan İngiltere, Fransa, ABD ve Japonya’nın, Hitler’in bu genel mantığını devre dışı bırakıp, savaşa keyiflerine göre katılmaları, savaşın kaderini belirlemiştir. İşte bu keyfiliğin kurbanı başta Almanya olmak üzere Doğu Avrupa ve Japonya olmuştur. Savaş bitip aradan 60 yıl geçtikten sonra 2005’te, Başkan Bush “Yalta Konferansı tarihi bir hata idi” diyebilmiştir. İkinci Dünya Savaşında yapılan hataları tanımanın bu bir başlangıcıdır. Asıl ve büyük hatayı İngiltere Başbakanı Yahudi yanlısı Churchill (1874-1965) ile ABD Devlet Başkanı Yahudi Roosvelt (1882-1945) yapmıştır. Kendi isimlerinin ve makamlarının selameti gereği, Hitler’i düşman olarak algılayıp, kendi ellerinde bulunan devlet gücünü Almanya’ya karşı koymuşlardır. Oysa Hitler, doğal olarak bu devletleri hiçbir zamanı düşman kabul etmemiş; Ruslara karşı onların er geç yanında olacağını düşünmüştür. Onun içindir ki Hitler son günlerinde, “Birleşik Amerika ile yaptığımız bu savaş aslında bir dramdır. Mantığa aykırı ve hakiki sebepten yoksun bir savaştır” demiştir (Hitler, 1968: 60). Son anda Sovyetlerin tehlikeli oyunlarını fark eden ve “Meğer biz yanlış millete karşı savaşmışız, asıl düşman Rusya imiş” diyebilen Amerika Generali Patton (1885-1945), Roosvelt  hükümeti tarafından basit bir trafik kazası süsü verilerek ortadan kaldırılmıştır (Temir, 1998: 37).

         Ruslar güç kullanma olasılığı olmadığı zaman, devreye soktuğu tatlı dili ve satın alma yöntemiyle boy gösterirler. Rusya Devlet Başkanı Dimitri Medvedev 11-12 Mayıs 2010 tarihinde Türkiye’de bulunmuştur. O, Başbakan Erdoğan ile beraber birçok tarihi anlaşmalara imza attıktan sonra, neşeyle el sıkmış ve samimi görüntüler eşliğinde şöyle demiştir: “Türkiye ile Rusya sözde değil, özde ve gerçek stratejik partnerdir.” (VATAN Gazetesi, 13.05.2010). Medvedev, “sözde değil” derken, kimi kastetmiştir? Elbette ABD’yi ve NATO’yu. Rusya’nın şimdilik gizli olan amacı, Türkiye’yi satın alarak, NATO’yu dağıtmaktır.

         Vladimir Putin’in, “Rusya devletinin ulusunu yaratacağız” girişimi tüm hızı ile Rusya sınırları içinde cereyan ederken-Rus olmayanların Rus olması zorunluluğu, Rus kanunları baskısı altında hiç çekinmeden uygulanırken, Rus sınırları dışında ise Rus yalanları alabildiğine at oynatmaktadır. Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Vladimir İvanovskiy’nin, 26.04.2010 tarihli Ankara Palas Devlet Konuk Evindeki “Tatar Şairi Abdulla Tukay’ı Anma Gecesi” vesilesiyle ortalıkta boy gösterişi; Medvedev’in “gerçek stratejik partner” sözleriyle Türkiye’de boy gösterişi, tam anlamıyla tipik bir Rus oyunudur. Sanki Ruslar tüm dünya uluslarının gerçek dostuymuş.

         Türkiye’de boy gösteren bu Rus ikiyüzlülüğü, AKP hükümeti iktidarda kaldığı sürece ayakta kalabilir. Fakat Rusların, bundan 1000 yıl önce Moskova yöresindeki bataklıkta doğmasından günümüze kadar geçen 1000 yıl boyunca oynayageldiği bu ikiyüzlülük, artık tarih ve insanlık için sır değildir. Ruslar demek, ikiyüzlülük demektir. Rusların bu özelliğini, Tatarlar, Uygurlar ve Çeçenler çok iyi bilmektedirler. Çünkü onlar bu Rus ikiyüzlülüğünün kurbanlarıdır. Komünizmin çökmesi ve bugünkü Rusya’nın yurt içinde Pan-Slavizm ile, yurt dışında ikiyüzlülük ile insanlığa karşı meydan okuması, Hitler’in bundan 65 yıl önce söylediği sözlerinde ne kadar haklı olduğunu kanıtlamaktadır. Adolf Hitler ve Onun arzuladığı cihanşümul hakikat zamana muhtaçtır-tarihe muhtaçtır. Ruslara karşı tarih boyunca birikmiş Rus olmayan ulusların nefreti gereği Rus Emperyalizmi elbette dağılacak, Hitler parlayan güneş gibi yeniden doğacaktır.

         Slavların, batıda Avrupa’nın göbeğindeki Alman topraklarını işgal ettikleri gibi, aynı Slavların, doğuda tüm Türk topraklarını işgal ettiği gerçeğini tarih söylüyor-yazıyor. Bu tarihi hakikat, bu iki ulusun kader birliğini onaylıyor. Umarım bu ortak kader, yakın gelecekte ortak düşmana karşı ortak hareketin oluşumuna vesile olacaktır. Bu Alman-Türk kader birliği Hitler’in dikkatinden kaçmamış, Türk dostluğu Alman siyasetinin özünde daima var olagelmiştir. Bu Alman-Türk kader birliği, bu Alman-Türk dostluğu vesilesiyle yazımı, Almanları-Alman medeniyetini iyi tanıyan iki Tatar bilgininin sözleriyle sonlandırıyorum:

         Tarihçi Akdes Nimet Kurat (1903-1971): “Alman tarihi bazı yönlerden Türk tarihine çok benzemektedir.” (Temir, 1998: 4).

         Türkolog Ahmet Temir (1912-2003): “Türk ve Alman milletlerinin Slav dünyasına karşı savaşta ortak bir kader birliği vardır.” ; “Almanya dahiler ülkesi.” (Temir, 1998: XI).      

 

Kaynaklar

Hitler, Adolf, Siyasi Vasiyetim, İstanbul 1968.

Hitler, Adolf, Kavgam, İstanbul 2005.

Kurban, İklil, Gerçekler ve Yalanlar, Ankara 2007.

Temir, Ahmet, 60 Yıl Almanya, Ankara 1998.

VATAN Gazetesi, 13.05.2010.

 

İklil KURBAN

 

 

 

 



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.