Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1812
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8403
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 235
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 753
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2008 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

Ölümünün 33 Yılında

HÜSEYİN NİHAL ATSIZ

 

OĞUZ ÇETİNOĞLU

 

 

Türkçülük akımına bayraktarlık etmiş olan  yazar şair ve eğitimci 
HÜSEYİN NİHAL ATSIZ  
11 Aralık 1975 tarihinde İstanbul`da, 70 yaşında iken Hakk`a yürüdü.
Doğumu: İstanbul, 1905.

 

Atsız Beğ`in babası Gümüşhane`nin Torul/Dorul kazasının Midi köyünün Çiftçi-oğulları ailesinden Deniz Güverte Binbaşısı Mehmet Nail Bey, annesi Trabzon`un Kadı-oğulları ailesinden Deniz Yarbayı Osman Fevzi Bey`in kızı Fatma Zehra Hanım`dır.

İlkokula 6 yaşında iken, Kadıköy`deki Fransız okulunda, Latin harfli öğretim ile başladı.  Bir müddet sonra, Kızıldenız`de bulunan Malatya Gambotunun süvarisi olan babası Mehmed Nail Bey`in yanına giden Atsız, Türk-İtalyan Savaşı`nın çıkması üzerine Mehmed Nail Bey`ın Osmanlı Bahriye Nezareti`nde Süveyş`e sığınması emrini alması ile, Süveyş sokaklarında İtalyan çocukları ile döğüşmesi, Atsız`ın milliyetçi mücadelesinin ilk örneklerindendir.

Babasının İstanbul`a dönme emrini alması ile İstanbul`a gelen Atsız, Kasımpaşa`daki Cezayirli Gazi Hasan Paşa mektebine kaydolmuş ve Arap harfleri ile öğrenime başlamıştır. Ailesinin Kasımpaşa`dan Kadıköy`e taşınması ile Hususi Osmanlı İttihad Mektebi`nde öğrenimine devam eden Atsız, babasının önyüzbaşı  (Kolağaşı ) olarak Birinci  Dünya Savaşı`na  gitmesi yüzünden Hususi Osmanlı İttihad Mektebi`nden Kadıköy Sultanisi`nın Rüştiye ( ortaokul ) kısmında öğrenimine devam etmiştir. Buradan da İstanbul Sultanisi`ne geçen Atsız, 1922 tarihinde lise öğrenimini tamamlamıştır.

1922 yılında imtihanla Askeri Tıbbiye`ye girmiştir.

O yıllarda Tıbbiye`de komünistlik ve bir takım azınlık milliyetçiliği güden öğrenciler vardı. Bu öğrenciler ile Türk öğrenciler arasında sık sık tartışmalar olur, Bu tartışmalar ara sıra da yumruk kavgasına dönerdi. Bu kavgaların içinde Atsız da yer alırdı. Bu yüzden birçok defa disiplin ve hapis cezası almıştır. Ziya Gökalp`in cenaze töreninin yapıldığı günün akşamı, Türk öğrenciler ile diğer öğrenciler arasında çıkan bir kavga sonuçunda, Atsız`a gayet ağır bir ceza verilmiştir. Bu ceza, öğrenciliği sırasında işleyeceği herhangi bir suç neticesinde Atsız`ın Askerî Tıbbiye`den çıkarılacağıdır.

Atsız, Askeri Tıbbiye`nın 3. sınıfında iken, Arap asıllı olduğu için Bağdatlı Mesud Süreyya Efendi adlı bir mülazım (Teğmen`in) kastî bir şekilde lüzumsuz bir yerde istediği selâmı vermediği için, 4 Mart 1925 tarihinde Askerî Tıbbiye`den çıkarılmıştır.

Bu hadiseden sonra üç ay Kabataş Lisesi`nde yardımcı öğretmenlik yapan Atsız, daha sonraları Deniz Yolları`nın Mahmut Şevket Paşa adlı vapurunda kâtip muavini olarak vazife görmüş ve bu vapurla İstanbul-Mersin arasında birkaç sefer yapmıştır.

1926 yılında İstanbul Darülfünunu`nun Edebiyat Fakültesi`nin Edebiyat Bölümü`ne ve İstanbul Darülfünunu`nün yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi`ne kaydolan Atsız, bir hafta sonra askere çağırılmış, tecil isteği kabul edilmediğinden  askerliğini 28 Ekim 1926-28 Temmuz 1927 tarihleri arasında, 9 ay olarak  İstanbul`da Taşkışla`da  Beşinci Piyade Alayı`nda er olarak yapmıştır.

Ahmet Naci adlı arkadaşı ile birlikte hazırladığı "Anadolu`da Türklere ait yer isimleri" adlı makalelerinin Türkiyat Mecmuası`nın ikinci cildinde yayınlanması ile hocası olan M. Fuad Köprülü`nün dikkatini çeken Atsız, 1930 yılında Edirneli Nazmi`nin Divanı üzerinde mezuniyet çalışması yapmış  ve aynı yıl Edebiyat Fakültesi`nden mezun olmuştur. Atsız`ın sınıf arkadaşları arasında Tahsin Banguoğlu, Ziya Karamuk, Orhan Şaik Gökyay, Pertev Naili Boratav, Nihad Sami Banarlı… gibi isimleri sayabiliriz.

Okulu bitirdikten sonra, Edebiyat Fakültesi Dekanı olan hocası Prof. Dr. M. Fuat Köprülü, Maarif Vekâleti nezdinde Atsız için tavassutta bulunarak, Yüksek Öğretmen Okulu`nu öğrenci olarak bitirdiği için, liselerde yapması gereken 8 yıllık mecburi hizmetini affettirmiş ve 25 Ocak 1931 tarihinde   Atsız`ı kendisine asistan almıştır. 

Atsız, 15 Mayıs 1931`den 25 Eylül 1932 tarihine kadar Atsız Mecmua`yı,  toplam 17 sayı çıkarmıştır. M. Fuad Köprülü, Zeki V. Togan, Abdülkadir İnan gibi edebiyat ve tarih bilginlerinin de dahil bulunduğu bir kadro ile yayın hayatına atılan bu Türkçü ve Köycü dergi, devrinde ilim, fikir ve sanat alanında çok tesirli  Türkçü bir çığır açmış, adeta Cumhuriyet devri Türkçülüğü`nün öncüsü olmuştur. Atsız, kendisini tanıtmaya başlayan ilk yazılarını H. Nihal imzası ile, hikayelerini de Y.D. rumuzu  ile, bu dergide neşre başlamıştır.

1932 Temmuz`unda Ankara`da toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi esnasında, ilmî olmayan bir tarih tezine karşı çıkan Prof. Dr. Zeki Velidi Togan`a  Dr. Reşid Galip`in yaptığı haksız hücum üzerine Atsız, içerisinde i eşi Bedriye Hanım`ın  da  bulunduğu sekiz arkadaşı ile, Dr. Reşid Galib`e Zeki Velidi`nin talebesi olmakla iftihar ederiz. Diye bir protesto telgrafı çekmiş ve bu telgraf üzerine mimlenmiştir. 19 Eylül 1932`de Dr. Reşid Galip Maarif Vekili olunca,  Atsız`ı  13 Mart 1933 tarihinde üniversiteden uzaklaştırmıştır.  Üniversite asistanlığından çıkarılan Atsız (Mart 1933) Malatya Orta Okulu`na Türkçe öğretmeni olarak tâyin edilmiş, buradan Edirne`ye gönderilmiştir. Atsız`ın Edirne`deki Edebiyat öğretmenliği de hemen hemen dört ay kadar kısa bir müddet devam etmiştir.

Edirne`de iken Atsız Mecmua`nın devamı mahiyetindeki Aylık Türkçü Dergi  Orhun`u 5 Kasım 1933  tarihinden  16 Temmuz 1934 tarihine kadar  9  sayı yayınlayabilmiştir.  Dergide, Türk Tarih Kurumu  tarafından  kitaplarının yanlışlarını ağır bir şekilde tenkit ettiği için vekâlet emrine alınmıştır. Aynı zamanda   dergi de süresiz olarak kapatılmıştır.

Dokuz ay vekalet emrinde kaldıktan sonra, 9 Eylül 1934 tarihinde,   Kasımpaşa`daki  Deniz Gedikli Hazırlama Okulu`na Türkçe öğretmeni olarak tâyin oldu..

27 Şubat 1936 tarihinde ikinci eşi olan Bedriye Hanım  ile evlenen Atsız`ın bu evlilikten 4 Kasım 1939 tarihinde Yağmur ve 14 Temmuz 1946 tarihinde de Buğra  adı verilen  iki oğlu olmuştur.

Atsız Beğ, çok üzün müddetten beridir ayrı yaşadığı ikinci eşi Bedriye Atsız`dan da Mart 1975 tarihinde boşandı.

Atsız, Kasımpaşa`daki  görevinde  4 yıl kadar çalışmış, 1 Temmuz 1938 yılında bu vazifesinden ihraç edilmiştir. İhraç edilmesinin sebebi azınlık meselesidir. Okulun yönetmeliğine göre, Türk olmayanlar okula öğrenci olarak alınamazdı. Yene öğrencileri imtihan eden komisyonda üye olan Atsız, sorduğu sorularla adaylardan Türk asıllı olmayanları tesbit etmekte ve öğrenci olarak okula alınamayan bu adaylar yüzünden de etrafındaki düşmanlar çoğalmakta idi. Okulun 1937-1938 yıllarındaki müdürü Arnavut asıllı idi. Arnavut asıllı müdür, Atsız`ı  önce imtihan komisyonundan çıkarmış sonra da öğretmenlik görevinden uzaklaştırılmasını sağlamıştır.  Bunun üzerine Atsız, Özel Yüce-Ülkü Lisesi`nde göreve başlamıştır.

İkinci Dünya Savaşı sıralarında yerli komünistler faaliyetlerini fevkalâde artırdıkları halde, resmî makamlar bu aşırı hareketlere karşı tedbir almak yerine, seyirci kalmayı tercih etmekte idiler. Atsız, ilgilileri ikaz için Orhun`un Mart 1944`de yayımlanan 15. sayısında, devrin başbakanı Şükrü Saraçoğlu`na hitaben bir  açık mektup yayınlamıştır. Bu açık mektupta, komünistlerin artan faaliyetleri belirtilmekte idi. Orhun kapatılmadığı takdirde bir sonraki sayısında bu aşırı faaliyetlerin belgeleri ile birlikte örneklerini vereceğini bildiren Atsız, Orhun`un kapatılmaması üzerine Nisan 1944`de yayımlanan 16. sayıda, Giritli Ahmed Cevad Emre, Pertev Naili Boratav, Sabahattin Ali ve Sadrettin Celal`ın komünist faaliyetlerini açıklayarak devrin Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali Yücel`i istifaya çağırmıştır. Bu açık mektuplar üzerine 1944 Irkçılık – Turancılık Dâvâsı  olarak  anılan duruşmaların mağdurları arasında yer almıştır. 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945 tarihinde nihayetlenmiş ve Atsız  altı buçuk sene hapis cezâsına  mahkûm olmuştur. Atsız bu kararı temyiz etmiş ve Askeri Yargıtay 1 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi`nin kararını esasından bozmuştur. Böylece Atsız, bir buçuk yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra, 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmiştir.

Nisan 1947`den Temmuz 1949`a kadar kendisine iş verilmeyen Atsız, Ekim 1945 - Temmuz 1949 tarihleri arasında geçinmek için kitaplarından bazılarını satmak zorunda kalmıştır. Bir müddet Türkiye Yayınevi`nde çalışan Atsız, Türk-Rus savaşlarının özeti olan Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir. Adlı kitabını da Sururi Ermete adlı şahsın adı ile yayınlamıştır.

Atsız`ın sınıf arkadaşlarından Prof. Dr. Tahsin Banguoğlu Millî Eğitim Bakanı olunca, Atsız`ı 25 Temmuz 1949`da Süleymaniye Kütüphanesi`ne uzman olarak tayin etti. Bir müddet bu vazifede çalışan Atsız, Demokrat Parti`nin iktidara gelmesinden sonra  21 Eylül 1950 tarihinde Haydarpaşa Lisesi Edebiyat öğretmenliğine tâyin oldu. 

4 Mayıs 1952 tarihinde Ankara Atatürk Lisesi`nde vermiş olduğu  Türkiye`nin Kurtuluşu konulu bir konferans üzerine, Cumhuriyet Gazetesi Atsız`ın aleyhine yalan yayın yapması sebebiyle hakkında bakanlık tarafından tahkikat  sonunda, tekrar Süleymâniye Kütüphânesi`nde görevlendirilmiştir. 

Hüseyin Nihal atsız,  çilelerle dolu memuriyet hayatından  1 Nisan 1969  tarihinde kendi isteği ile  emekli oldu. 

Atsız hiç şüphesiz ki Türk Milliyetçiliği`nin Zıya Gökalp`ten sonraki en büyük ismi olmuştur. Fikirleri ile yaşayışını telif eden bir karaktere ve şahsiyete sahipti. İbnül-emin Mahmut Kemal İnal`ın tarifi ile Atlıyı atından indirecek derecede şiddetli yazılar yazan Atsız, ateşli ve keskin bir üsluba sahip olması yanında, özel hayatında sâkin, kibar, mülayim, nüktedan ve şakacı idi. Kendisinden kaç yaş küçük olursa olsun herkese bey diye hitap ederdi. Vakur davranışı ve tevazu içinde yaşayışı ile, dimdik başı ve sağlam karakteri ile Atsız Bey, Türk Tarihinin derinliklerinden kopup gelen bir Türk Beyi idi.

Atsız, hayatında bir defa, o da ölüme karşı mağlup olmuştur. Mekânı cennettir inşallah !

 

Hüseyin Nihal Atsız`ın TÜRK ÜLKÜSÜ başlıklI makalesi:

TÜRK ÜLKÜSÜ
Dünya bir çarpışma alanıdır. Yaratıcı kuvvet, dünyayı bir çarpışma düzeni içinde yaratmış, yaratılanlar çarpışma düzeni içinde yaşayıp bugüne erişmişlerdir.

Bunun, neden, niçin böyle olduğu hakkındaki yüksek felsefi düşünceleri bir yana bırakıp gerçeği olduğu gibi kabul edersek, çarpışmaya hazır bulunmanın en hayati prensip olduğu sonucuna kendiliğinden varırız.

İnsanlar arasındaki çarpışma, birleşip düzene girmiş topluluklar arasında oluyor. Bu topluluklara millet diyoruz. Milletler, binlerce yıldan beri var. Amansız boğuşmalarda bazıları ortadan kalkmış, bazıları sonradan kurulmuş, fakat milletler her zaman var olmuş, her zaman birbiriyle savaşmıştır.

Savaşmak, yaşamak için gereklidir. Çünkü, milli çıkarların çatıştığı davaları bitirmek için, savaştan başka çare bulunamamıştır. Milletleri savaşa hazır bulunduran iki vasıta vardır. Biri maddidir, buna "teknik" diyoruz. Biri ruhidir, "ülkü" adını veriyoruz.

Uzun tarih göstermiştir ki, eşit maddi kuvvetler arasındaki çarpışmayı ruhi yönden üstün olan kazanır. Ruhi kuvvet, teknik kuvveti yaratabilir. Ruhi kuvvetten yoksunluk ise, maddi güç ne kadar büyük olursa olsun bozgun demektir.

Ruhi kuvvet nedir?

Milli üstünlük inancı, büyümek isteği, yani milli ülküdür. Milli ülküler, toplulukların yaratıcı kuvvetidir. Bütün yaratıcı güçler gibi de, aykırılıkları yok etmek özelliğine maliktir. Türk yaratıcı gücü, yani Türk ülküsü, yüzyıllardan beri prensip haline gelmiş, uğrunda çarpışılmış, birkaç kere gerçekleşmiş bir düşüncedir. Ona hayal diyenler, hayal içinde gevşeyip tembelleşmiş olanlardır. Dedikleri gibi hayal olsaydı, hiç gerçekleşir miydi?

Bununla beraber yirminci yüzyıl bir mucizeler zamanı olmuş, olmaz sanılanlar mümkün kılınmıştır. Bu bakımdan da Türk ülküsünün gerçekleşmesini ummak, insanlar için, haktır.Türk ülküsü, Türk büyüklüğü ve Türk kudreti isteği ve inancıdır. İnancın ne büyük ruhi amil olduğunu anlatmaya lüzum yok. İmanla, ümitsiz hastalar bile iyileşiyor

Bir ülkünün çerçevesinde toplanmak ve onun için ölümü bile göze alarak savaşmak ne güzel şeydir! İnsanlar ancak ülkü ile hayvanlardan ayrılabiliyorlar. Milli bir ülkü olmadıktan sonra, insanın hayvandan ne farkı kalır? Hayvan, ölümden ve ızdıraptan kaçar, kuvvetliden korkar.

Ölümden korkmayan, ızdıraptan kaçmayan, kuvvetli ile savaşı göze alan yaratık, ancak ülkücü insandır.

Bir zamanlar, dinler, insanları hayvan olmaktan kurtarmak için çalıştı, onlara Tanrı`dan öğütler verdi. Bugünkü ülküler tamamıyla millidir. Dini inancı da içine almış olan milli ülkü, insanları sürükleyen, güçlendiren ve asilleştiren bu duygu ve düşüncedir.

Bugünkü kaba maddecilik arasında, Türk ülküsü sararmış, biraz küllenmiş gibi görünüyor. Maddecilik hastalığı geçtiği zaman, o, yine parlayacaktır. Onun için Türk ülküsüne sarılmaya mecburuz. Bütün Doğu milletlerini yendiği halde, yalnız Türklerle başa çakamayan Batı`nın içine sinmiş düşmanlığı ve hıncı karşısında, bizim silahımız, Türk ülküsüdür

Arab`ı, Acem`i, Hind`i, Çin`i yenilirken, tek başına Avrupa`ya dalan ve yüzyıllarca tek başına bütün Avrupa milletlerine karşı Tanrının adının savunan Asya arslanları, zaman zaman gaflet uykusuna dalmışlar, fakat sonra sıçrayıp şahlanmışlardır.

Bu seferki dalgınlık biraz tehlikeli gibi görünüyor. Çünkü, içinde yabancıya hayranlık unsuru var. Tehlikeler nereden gelirse gelsin, ne kadar büyük olursa olsun, tek çare ve tek ilacı "Türk ülküsüdür".

Bir şair:
Bu toprak için,
Bu bayrak için,
Ölelim..
Fakat bilelim.
 Diyor. Güzel bir düşünce. Türk ülküsünün yoluna girdiğimiz gün, bu şiiri biraz değiştirerek söyleyeceğiz:
Bu toprak için,
Bu bayrak için,
Ölelim.
Ne düşünelim, ne de bilelim!

Şiirlerinden örnekler:

KAHRAMANLIK

Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.
Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir;
Kahramanlık; saldırıp bir daha dönmemektir.

Sızlasa da gönüller düşenlerin yasından
Koşar adım gitmeli onların arkasından.
Kahramanlık; içerek acı ölüm tasından
İleriye atılmak ve sonra dönmemektir.

Yırtıcılar az yaşar... Uzun sürmez doğanlık...
Her ışığın ardında gizlidir bir karanlık.
Adsız sansız olsa da, en büyük kahramanlık;
Göz kırpmadan saldırıp bir daha dönmemektir.

Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmektir.
Bunun için ölüme bir atılış gerekir.
Atıldıktan sonra bir daha dönmemektir...

 

SESLENİŞ

Yalnızım, ne kadar aranıp dursam,
Baş ucumda seni bulamıyorum.
Güneşten vazgeçip susuz olsam da
Seninle olmadan olamıyorum.

Şu yollar bilmem ki dağ mı, ova mı?
Gitsem bulur muyum kendi yuvamı?
Kuş! Yolun nereye? Bizim eve mi?
Sen götür,ben haber salamıyorum.

Her gece orda bir yaslanan mı var?
Sessizce kirpiği ıslanan mı var?
Uzaktan bana bir seslenen mi var?
Ne diyor? Sesini alamıyorum.

Acaba yaşlı mı kara gözlerin?
İçimde bir derin yara gözlerin...
Daldı mı uzak bir yere gözlerin?
Görmüyor, bilmiyor, bilemiyorum...

Günleri sayarım, geceler iner,
Beklerim geceyi, yıldızlar söner,
Gizli bir yaram var, durmayıp kanar;
Neresi? Bulup da bilemiyorum.

Ulaşsa da sana yolların ucu,
Varmaya yetmiyor Atsız`ın gücü.
İçimde dururken bu kadar acı,
Hala yaşıyorum,ölemiyorum.

 



--
OĞUZ ÇETİNOĞLU


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.