Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1794
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8171
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 233
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2000 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
İKİ TÜRK BOYU (ZAZA VE KURMANCLAR)

İki Türk Boyu

Zaza ve Kurmanclar

 

Hayri Başbuğ

 

GİRİŞ

 

 

            Yaklaşık olarak bir buçuk asırdan beri, gerek Türkiye’de ve gerekse Türkiye dışında, özellikle Avrupa’da, Kürttürkleri hakkında çok şey söylendi, çok şey yazıldı ve çizildi. Bunlar, ilmi düşüncenin ötesinde çoğu kere bir amaca yönelik yaklaşımların mahsulü olmuştur.

            Stratejik ve jeopolitik bakımından dünyanın ehemmiyetli bölgelerinden birini ve belki de en mühimini teşkil eden , yer altı ve yer üstü kaynaklarının zenginliği ile bilinen ve bilhassa dünya petrol üretiminin de üçte ikisine sahip olan “Ortadoğu”nun ; Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi memleketlerinde dağınık bir şekilde yaşayan , çoğunluğu göçebe ve aşiretlerden müteşekkil bulunan Kürttükleri üzerinde, kendilerine sözde “bilim adamı” sıfatını yakıştıran ilim tahripkarlarının niçin bu kadar kafa yorup, “bilim” (!) yaptıkları, ayrı bir konudur. Bu “bilim adamları”(!)nın ; Rus, İngiliz, Ermeni, Fransız v.b. gibi milliyetlere mensup olmaları da, dikkati çeken başka bir husustur. Öyle ki, günümüzde ayrılıkçı Kürtçü-Ermenici-Komünist ittifakın, “Türkiye Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”ne yönelik yıkıcı, zararlı faaliyet ve çalışmalarının mahsulü olarak çıkarılan ve sayısı hayli kabarık kitapların yazarları da –hemen hemen tamamı- hep yabancıdır. “Kürttürkleri” konusunda eser vermiş Avrupalı sözde bilgin ve seyyahların bazılarının ve özellikle “Sovyetler”in kendi çıkarları doğrultusunda, Türk Milletini bölmek ve parçalamak amacını güderek konuya yaklaşım gösterdikleri herkesin malumudur. Yine bu güçlerin Kürttürkleri’ni  diğer Türk boylarından farklı bir şekilde, yani ayrı bir “milliyet”miş gibi tanıtmaya ve onları “Hind-u Avrupai” (Ari) bir köke dayamaya, -olanca güçleriyle- gayret sarf ettikleri gözden kaçmamaktadır.

            Bu siyasi amaçları güdenlerin dışında bazı sözde bilginler de, tarih boyunca Türk saldırılarına uğramaktan doğan şuuraltı bir düşmanlık duygusundan kendilerini kurtaramadıkları veya önceleri bu tesir altında yazılmış eserlere kapıldıkları sık sık görülmektedir. Bir kısmı da Kürttürkleri’nin sosyal yapısına, folkloruna, konuştukları lehçeye, dini inançlarına v.s. gibi hususiyetlerine vakıf olmadıklarından, konuyu değerlendirmede hataya düşmüşler ve böylece meseleyi karmaşık bir hale sokmuşlardır.

            V.Minorsky, şu hususa işaret ediyor; “Sistemli tetkikler, Kürt adı ile örtülen bir tabaka altında birçok eski kavimlerin varlığını ortaya çıkaracaktır”[1]. Gerçekten de bugün Kürt adı altında anılan çeşitli Türk toplulukları mevcuttur. Bunları hiçbir ayırıma yer vermeden, umumi olarak “Kürt” adıyla ele almak, onları yakından bilmemenin, tanımamanın sonucudur. Böyle bir yaklaşım tarzı, cahilce olduğu kadar, meseleyi de büsbütün çıkmaza sürüklemekten başka bir mana ifade etmez.

            Bir uruğun, bir boy ve kabilenin, yada kavmin kökünü, o topluluğun yalnızca adı üzerinde yapılacak yaklaştırmalarla ortaya çıkarmaya kalkmak, her zaman için hatalı sonuçlar verir. İşte “Kürt” sözü üzerinde şimdiye kadar ilim aleminde yapılan hatalı araştırmalar, buna en güzel bir misaldir. Bildiğimiz kadarıyla, şimdiye dek yapılan bütün araştırmalarda, Kürttürkleri tek bir toplum olarak ele alınmış, bunun için de yanlış sonuçlara varılmıştır.[2] Karanlıklar içinde bulunan, çözümü gereken pek çok mesele; böyle yaklaşımlardan elde edilen yanlış bilgilerle, ne yazık ki aydınlığa çıkarılamamıştır.

            Rus yazarı Bazil Nikitin’in “Kürtler” isimli kitabına bir “önsöz yazan Louis Massignon, bu gerçeği açıkça itiraf ediyor:

            “Kürt konularıyla uğraşan bir dizi uzman, yarım yüzyıldan beri bu konularda yöntemli bir incelemeye girişmiş olmakla birlikte, Kürdistan’ın ne olduğu henüz iyice bilinmemektedir.”[3]

            Aynı görüşleri , V.Minorsky’de dile getirmektedir.:

            “Kürtler, Ön Asya’da yaşayan bir kavim, bunların yaşadıkları yerler bir çok seyyahlar tarafından gezilmiş. Kürtler’i dil, tarih, etnografya v.b. bakımdan tetkik eden bir çok eserler ortaya konulmuş ise de, umumi mahiyette bir tetkik henüz yapılmamış bulunduğu gibi, esasen elde mevcut malumatın dağınık ve eksik bir mahiyet arz etmesi ve araştırmacıların kullandıkları usullerin birbirine uymaması, böyle bir tetkiki güçleştirmektedir.”[4]

            Türk’ün dışında, ayrı bir “Kürt Milleti” yaratmaya çabalayanlardan M.Emin Zeki’de endişesini saklayamamaktadır:

            “Kürtler’e ait bugüne kadar elde edilen eski eserler bize kesin bir bilgi verememekte, ancak bazı kuşkuları giderebilmektedir.”[5]

            İngiliz yazarı Wıllıam Aegleton’un Kürttürkleri’ni ayrı bir “milliyet” olarak telakki eden hayalperestler için yaptığı şu tespit, gayet ilgi çekicidir:

            “Bunlar, ‘Kürt’ olarak kimliklerini arayıp bulmaya çalışıyorlardı. Ne var ki, tarih kitaplarında karışıklıklardan ve çelişkili sözlerden başka bir şey bulamıyorlardı...” diyen yazar, daha sonra şunlara yer veriyor:

            “Gerilere gittiğimiz taktirde, Kürt’ün kimliğini tam inandırıcı biçimde ortaya koymanın güç bir iş olduğunu görürüz... Romantik hayal gücü geniş olan bazı tarihçiler, adları ‘Kürt’ kelimesine yakın olan yada bazı harfleri değiştirilince bu yakınlığı ortaya çıkan ve soyları tükenmiş olan halklar ile, bilinmeyen ülkelerdeki beldeler arasında Kürt’lerin kökenini araştırıp duruyorlar.”[6]

            Anlaşıldığı üzere “Kürttürkleri” konusu, doğuda ve batıda pek çok araştırmacıyı bir hayli meşgul etmiş bir konudur. Meseleye umumi açıdan bakıp fikir yürütenlerin kısa bir zaman sonra, kendilerini çıkmaz bir yolda bulup işin içinden çıkamadıklarını itiraf eden tarihçi ve dil bilimcilerin sayısı az değildir. Hatalı yaklaşımlarla konuya girip, sonra da büyük bir hayal kırıklığına uğrayanların gözünde  bu mesele, artık bir “muamma” haline gelmiş, çözülmesi güç bir “kördüğüm” oluvermiştir.

            Aslında bu; halledilemeyecek, çözümlemeyecek bir mesele değildir. Ve hiç de, çözümünde zorluk çekilecek bir tarafı yoktur. Yeter ki, bu sayın araştırmacılar samimi ve dürüst olsunlar. “Mesele”ye, ülkelerin çıkarları açısından bakmasınlar ve ilmi hakikatleri bir takım menfaatlere kurban etmesinler.

            Bu hususlara uyulduğu taktirde, Kürt “muamma”sının veya “kördüğüm”ünün çözülmemesi için her hangi bir sebep göremiyoruz.

            Her şeyden önce, “tartışmasız” olarak kabul edilmesi gereken iki nokta vardır:

 

1-      “Kürt” unsurunu, Türk kültürü tarih ve medeniyeti dairesi dışında aramak anlamsızdır. Eski çağların karanlıklarında veya “Hind-u Avrupai” topluluklar yada “Sami ırkı”na mensup kavimler içinde “iz” kovalamanın, boş bir hayalden başka bir şey olmadığı artık bilinmektedir. Gerçek budur ve bunu herkes kabullenmek mecburiyetindedir.

2-      “Kürt” adı ile umumi olarak adlandırılan ve ancak farklı özellikler taşıyan Türk boylarını; mesela, Guran, Lur ve Zaza Türkleri’ni ayrı ayrı ele almak gerekmektedir. Daha  açıkçası “Kürt” adıyla bilinen bütün aşiret ve kabilelerin tek tek  incelenmesi lüzumu hasıl olmaktadır.

İşte, Zaza Türkleri özellikle ele alınıp araştırılması gereken mühim “konu”lardan biridir.

Şimdiye kadar, “unutulmuş” veya “ihmal edilmiş” diyebileceğimiz Zaza Türkleri konusunu gündeme getirip, “mesele”nin, çözümü veya aydınlığa kavuşturulması yolunda atılacak adımlarla, “ilim” adına bir hayli mesafe kat edilebileceğini belirtmeye, bilmem lüzum var mı?

Bu araştırmada, iki Türk boyu olan Zaza ve Kırmançları inceleyeceğiz.

Amacımız, Zaza Türkleri ile Kırmanç Türkleri arasındaki mevcut farklılıkları gayet belirgin bir şekilde ortaya koymaktır. Çeşitli yönlerden birbirlerinden tamamen ayrı bu iki Türk boyunu bu açıdan incelemek, Türkiye’de ve dünyada ilk defa olmaktadır. Bu da bize nasip olmuştur. Yüce milletime, bir küçük hizmetimden dolayı kendimi mutlu hissediyorum.

 

 

 KÜRT TÜRKLERİ’NİN MENŞEİ

 

Türk’ün dışında “Kürt” genel adıyla ayrı bir “milliyet” oluşturmaya çalışıp, bu yönde çaba sarf eden ayrımcı çevreler, öteden beri kendilerine bir “tarih”(!) yaratma lüzumunu hissetmişlerdir. Bu grupların ileri sürdükleri iddialar, başlıca iki kaynakta toplanmıştır. Birincisi, M.Emin Zeki’nin “Trih-i Kurd-u Kurdıstan” (Kürt ve Kürdistan Tarihi)[7], ve ikincisi de, İhsan Nuri’nin “Tarih-i Rişeyi Nejad-i Kurd” (Kürtlerin Asıllarının Tarihi)[8] adlı kitaplardır.

Söz konusu çevrelerin “tarihimiz” dedikleri hikayelerin ne olduğuna kısaca değinmek istiyoruz.

Adı geçen kaynaklarda; milattan önceki tarihlerde Mezopotamya’da tarih sahnesine çıkmış ne kadar topluluk varsa, hepsinin “Kürt” olduğu ileri sürülmektedir. Mesela isimleri tarihlerde anılan; Sumer, Subari, Asur, Guti, Lulu, Kusi, Kasit, Mitani, Nayri, Muşki, Halti, Mannai, Urartu, Cyrtii (Kyrti/Kur-ti-i)[9], Kimmer, Saka, Kardu, Med, Pers, Sasani v.s. gibi kavimler, bu kaynaklara göre tamamıyla “Kürt” idiler. İ.Nuri ise kitabında, İran destanlarına konu olan efsanevi padişahlardan “Cemşid” ve “Feridun” dahil, gelmiş geçmiş bütün İran (Fars) sultanlarının ve hanedanlarının (Kıyumersiler, Ahamendiler, Medler, Pehleviler, Persler, Sasaniler v.s.), “Kürt soyundan” olduklarını ileri sürmektedir.

Yine İhsan Nuri, “Ermeniler”in de “Hıristiyan Kürt” olduklarını ne yazık ki, yazabilmiştir.[10]

Aynı yazar, daha da ileri giderek “Zerdüşt”ün bir “Kürt Peygamberi” olduğuna, keza “Nemrut”un da Kürt asıllı olup, isminin (“Nemrut”) Kürt lehçesinde “ölümsüz” anlamına geldiğine değinmektedir.[11] “Hazreti İbrahim” (a.s.)’in dahi “Kürt” olduğunu ileri süren yazar, delil olarak, İbrahim Peygamber’in babası kabul edilen “Azer”in isim olarak manasının Kürtçe de “ateş”i ifade ettiğini belirttikten sonra[12], çizmeyi daha da aşarak, Hazreti İbrahim’in neslinden olan, Allah (c.c.)’ın son elçisi, ahir zaman peygamberi Hazreti Muhammed (s.a.v)’in bile “Kürt” asıllı olduğuna işaret etmektedir.[13]

Bir başka ayrımcı kaynak da, “Nuh Peygamber”in “Kürt” olduğunu iddia etmektedir. İddia sahipleri; Nuh (a.s.)’un bizzat Kürt olduğunu, adının (“Nuh”) Kürtçe’de “yeni” anlamına geldiğini[14], gemisinin oturduğu yerin adı olan “Cudi”nin de Kürtçe bir söz olduğunu, bunun Kürtçe’de “cıh di” şeklinde geçtiğini ve “yer buldu” anlamını verdiğini beyan etmektedirler.[15]

Doğrusu, bu gibi iddialarla ne elde edileceği, nereye varılacağı  merak konusudur.

Bütün semavi dinlerde Nuh Aleyhisselam, “İkinci Adem” olarak kabul edilir. İnanca göre; Nuh (a.s.) ile birlikte dünya yeniden kurulmuştur. Gerek yeryüzünde mevcut bulunan ve gerekse tarihe gömülüp varlıklarından artık eser bile kalmayan bütün kavimler, kısacası bütün beşeriyet (insanlık); Nuh (a.s.)’un üç oğlu olan Sam, Ham, Yasef’ten türemişlerdir.

Hayalcilerin yukarıda naklettiğimiz iddiasına dönelim tekrar. Bir an için, Nuh Peygamber’in “Kürt” olduğunu farz edelim. O zaman ne olur? Gelmiş geçmiş bütün dünya milletlerinin , kavimlerinin, daha açıkçası yaşayan-yaşamayan bütün insanların “Kürt” olması gerekir. Değil mi?

İşaret ettiğimiz gibi, Kürttürkleri’nin menşei hakkındaki yakıştırmalar, siyasi amaç güden çevrelerden gelmiştir. Bunlar, Kürttürkleri’ni Türk’ten uzak tutmak için her yolu denemişlerdir. Adeta; “Türk” soyundan olmasın da hangi soydan olursa olsun zihniyeti içerisinde, soy kökü bulacağız diye, Türk Dünyası’nın dışında her yerde arayış yapmışlar, İskandinav ülkelerine kadar uzanmışlardır.[16] Ancak, elde ettikleri şey ise, sadece bir “sıfır”dır. Çünkü her şeyden önce, konuya yaklaşımlarında samimi değildirler ve dürüstçe davranmıyorlar. Bu şekilde hareket ettikleri için de, işin içinden çıkamıyorlar, “çıkmaz”lardan bir türlü kurtulamıyorlar.

“Giriş”te de belirttiğimiz gibi; Kürttürkleri’ni Türk kültürü tarih ve medeniyeti dairesi haricinde aramak boşunadır ve saf edilen emeğe de yazıktır. Hakikatleri kabullenmekten başka çıkar yol yoktur. Çünkü güneş balçıkla sıvanamaz. Her şey meydandadır ve apaçıktır...

Asıl mevzua geçmeden önce, pek çok kişiyi ister istemez tereddütler içinde bırakan ve kafalarda soru işaretlerinin yer etmesine yol açan bir hususa açıklık getirmek istiyoruz. Şöyle ki:

Selçuklular’dan önceki devirlerde acaba Anadolu’da Türk unsuru var mıydı?

Yapılan araştırmalar, Oğuzlar’dan çok önceleri esaslı Türk unsurları olan Su (Saka)lar’ın, Sabir (Subar)ler’in, Kimmerler’in, İdil (Volga) Bulgarları’nın, Hunlar’ın Doğu Anadolu’yu iskan ettiklerini, yine Kars ve Van taraflarında görülen Bulgar kütleleri ile Peçenek kıt’alarının bu topraklara gelerek bölgeyi bir Türk yurdu haline getirdiklerini göstermektedir.[17]

Macar bilginlerinden Prof. Dr. Làszlò Rasonyi’nin şu tespitleri de bu doğrultudadır:

“Yazılı tarihlerden önce de, binlerce yıl önce Çin’de, Hindistan’da, Mezopotamya’da, Anadolu’da ve Orta Avrupa’da öyle kültür unsurlarına rastlanır ki, bunların hareket noktasını steppe (bozkır) kültüründe, yani Türkler’in  cetleri arasında aramak gerekir. Ancak bu zamanda onlara henüz “Türk” denmiyordu.[18]”

Tarih sahnesine çıkan ilk Türk kavmi bilindiği gibi Su (Saka)lar’dır. Bazı kaynaklara göre Su (Saka) Türkleri, M.Ö.7000 ile 625 tarihleri arasında varlıklarını sürdürmüşlerdir.[19] Kurdukları imparatorluğun sınırları ise; Çin hududundan, Afganistan, Kafkaslar, Anadolu, İran, Suriye, Filistin ve Mısır kapılarına kadar uzanmaktaydı.[20]

Günümüzde, ilim adamlarının üzerinde ehemmiyetle durdukları konu, Kürttürkleri’nin Sakalar’ın ahfadı olabilecekleri konusudur. Bizce de en isabetli görüş budur. İncelememiz bu yönde sürecektir...

Tarihi kayıtlara göre; Azak denizi çevresindeki Kimmerler’i yurtlarından çıkarıp kovalayarak  ilerleyen atlı-göçebe Saka Türkleri, ilk önce M.Ö. 680 yıllarında Kafkas geçitlerinden aşıp Kür Irmağı boylarına yayıldılar. Arkasından gelen yeni ve daha güçlü Saka göç kolları Aras boylarını da ele geçirip Urmiye gölüne varınca Azerbaycan’a yerleştiler. Az sonra da bütün Anadolu, Suriye ve Filistin’e yayılarak, İran’ı da haraca kesip kendilerine bağladılar. Doğuda Çin’den batıda Tuna  boylarıyla Karpatlar’a , kuzeyde Sibir’den, güneyde Mısır kapısı Sina’ya değin Asya ve Avrupa topraklarına hakim olarak; dünyanın bilinen en ulu ilk geniş imparatorluğunu kuran Sakalar’a Asurlular “Aşkuzai/Askuzai” ve “İşkuza”, bazen de “Asagarta/Sakarta/Zakarti/Zakruti/Zikirtu”; Yahudiler’in Tevratında “Aşkenaz”; Eski Yunanlılar “Scythe” (İskit), hükümdarlar boyuna “Sokolot” ve sonraları “Sak/Saka” ; İranlılar “Saka”; Hintliler “Sakya” ve Çinliler de –hükümdarlar sülalesine göre- “Su” ve “Se” diyorlardı. Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ı Lügati’t Türk”ünde anıldığı gibi, Tanrı dağlar bölgesindeki “Şu/Su” sülalesi, M.Ö. 8. yüzyıldan beri Sakalar’ın hükümdarlar sülalesi idi.

Herodot’un anlattığı gibi, bütün Asya’ya hakim olan Sakalar’ın en güçlü ve en ulu hükümdarları Madova/Madyes (Afrasyab/Alp Er Tunga) adlı cihangirleri M.Ö. 625 yıllarında İranlılar tarafından Urmiye gölü yanında maiyetiyle birlikte hile ile öldürülmüştü. Bunun üzerine başsız kalan Sakalar’ın Ön Asya hakimiyeti sona ermiş, kendilerini toparlayan uruklar Aras boylarına çekilerek, Kafkaslar üzerinden ana kolla bağlılıklarını sürdürmüş; saldıran İran’lı Med orduları karşısında yolları tutulup çekilemeyenlerin, Dicle solunda, Zap suları ile  Van  Gölü arasındaki çok dağlık ve balkanlık bölgede tutunarak, “Karduk” ismiyle yad edilip bugünkü Kürttürkleri’nin ataları oldukları, çok kuvvetli belgelerle sabittir.

Bugünkü Kürttürkleri’nin meskun bulundukları bölgeler, eski çağlarda hep Sakalar’ın yurdu olarak adlandırılmıştır. Yunanlı tarihçi ve coğrafyacı Arrianos’un İskender çağında “Sakasin” diye andığı Ağrı Dağı, Gence ve Gökçe göl çevresindeki Sakalar kolunun yurdunu, Amasyalı tarihçi Strabon (M.Ö. 60- M.S. 20) “Sakasen”, Romalı tarihçi Plinius (MS. 23-79) “Sakassun” ve M.S. 150 yıllarında eserini yazan Yunanlı coğrafyacı Potelemeus’da “Sakapen” diye tanıtıyor.

Ermeni tarihçisi Khorenli Movses, “Hayasdan (Armenya) Tarihi” adlı eserinde (Süryani Mar Abas Katina’nın “Eski-Armenya ile Var-Arsak Tarihi”nden naklen); Gökçe göl çevresiyle doğuda Hazar denizine değin Aras boylarının ilbeğliği verilen yerli hanedana “Si-Sak” (Hükümdarlar soyundan “Su-Saka”ları) veya “Si-Uni” (Si-Hanedanı) denildiğini; İranlıların ise, daha gerçek şekliyle “Si-Sakan” (Si-Sakalar’ı) adını verdiklerini bildiriyor. Bir başka Ermeni tarihçisi Vardabed Egiş Elize, “Mamıkonlu Vardan ile Armenyalılar’ın Savaş Tarihi” isimli eserinde; Kafkaslar kuzeyinden aşıp (M.S. 445 yılında) gelen Hunlar’ın (Aras-Kür ortası ile aşağılarını içerisine alan) “Ağwan-Eli” (Albanya) ülkesindeki “Bala-Sakan’a başbuğlarıyla birlikte yerleştiklerini bildiriyor. Khorenli’de, “Udi” eyaletinin komşusu olarak 413 yıllarında, İncil’in yerli dile çevrilmesi sırasında da (Kür’ün sağ kolları boyunda) “Bala-Sakan” (Küçük Sakalar) sancağı anlatılıyor.

Yukarıdaki Ermenice kaynaklarda anlatılan “Bala-Sakan” sancağı, Doğu-Karabağ’da ve Gence’nin güneydoğu yanında bulunuyordu ki, göçebeler için en güzel bir kışlak yer sayılırdı.

645’deki ilk İslam fethinden 1597’de “Şerefname”nin yazılışına değin Aras-Kür/Aran Ülkesi’nde , eski Sakalar’ın torunları olan göçebe Kürttürkleri’nin tanındığını görmekteyiz. Kuzeylerindeki Dağıstan-Macar Kürtleri gibi ana dillerini bırakmadan, “Türkçe” konuştukları anlaşılan Kür-Aras/Aran Kürtleri, Ortaçağ’da iki yerli ve bir de göçmen sülale çıkardıkları için bile ayrıca incelemeye değer. Müslüman “Şeddadlılar” ile “Eyyublular” ve Hıristiyan “Kolu Uzunoğulları” gibi üç ünlü sülale, Saka Türkleri’nin torunları olan bu Kür-Aras Kürtleri’nden çıkmıştır.

Ünlü İslam bilgini Belazuri (...?-897), “Fütuhü’l Büldan” adlı eserinde; 645 yılındaki Arap fetihlerini anarken, yerli kaynaklara da dayanarak, Arap ordusunun; “Sakasın/Sagasın”, “Moski-Van”, “Ud(Udi)” gibi sancak ve kasabaları kolayca zaptettiğini, ancak bu arada, (Doğu-Karabağ’da bulunan) “Ekradü’l Bala-Sacan” (Bala-Sakan Kürtleri) denilen göçebelerin Araplar’a karşı koyup savaştıklarını yazmaktadır.

Kendilerini, 5. yüzyılda Avrupa’ya hakim olan Hun Türkleri Hükümdarı Atilla’nın torunları sayan ve Macarlar’dan önce Erdel (Transilvanya) bölgesine yerleşmiş olup bugün Macarca konuşan “Sekel” (Saka’lı) Türkleri arasında da bir “Kürt” topluluğu yaşamıştır.Barabàs Samus, “Székely Oklevéltàr” isimli kitabında, 1505 yılında “Sekeller”in Medgyes” (Medyeş) oymağının bir tiresi olan “Kürt”ler’in tanındığını bildirmektedir. Prof. Dr. Làszlò Ràsonyi’de “Sekel”ler içindeki Kürttürkleri’nin mevcudiyetinden bahsetmektedir.[21]

Bu açıklamaların ışığı altında, pek çok kişiye “karanlık” gibi gözüken ve aslında hiç de öyle olmayan Kürttürkleri’nin ilk çağlardaki durumunu veya menşeini daha açık bir şekilde aydınlığa çıkarmak için; “Saka-Kürt” ilişkisine dair, üzerinde duracağımız birkaç önemli nokta daha vardır.

Bilindiği gibi Kürttürkleri’ne Ön Asya’da, M.Ö. 7. yüzyılda Sakalar’ın Kafkaslar üzerinden Aras ve Dicle boylarına yayılmalarından sonra rastlanılmaktadır. İslam tarihi coğrafyası üzerinde otorite olarak gösterilen V.Minorsky, Kürttürkleri ile ilgili olarak Brüksel’de 1938 yılında yapılan “Milletlerarası 20. Müsteşrikler (Doğubilimciler) Kongresi”nde, “Kürtler’in Med-İskit (Saka) menşei”nden geldikleri yolundaki tebliği[22] ile İslam Ansiklopedisi’nde yer alan “Kürtler” isimli yazısındaki fikrini düzeltmiş ve “Kürt” adına Ön Asya’da M.Ö. 7. yüzyılda Saka/İskit göçünden sonra tesadüf edildiğini belirtmiştir.[23]

İhsan Nuri’de ; “Kürtler’den söz eden bazı tarihçiler, Kürtler’in M.Ö. 650 yılında Kürdistan’a gelmiş olabileceklerini belirtirler” demektedir.[24]

Ermeni tarihçileri de Kürttürkleri’nin menşeini “Saka/İskit” Türkleri’ne bağlamaktadırlar. Bu  hususa dair düşünceleri şöyle :

“Hazar denizinin ötesinde bulunan ve Türk diye adlandırılan İskitler (Sakalar), kitle halinde Pers ve Medya ülkesine akın ettiler, birçok yerleri ele geçirdiler ve buradaki inançları benimseyerek din ve dil yönünden onlara (Pers ve Medler’e) benzediler.Bunlar arasından birçokları Med prensleriyle birleşerek Karduklar’la Mosklar’ın sınırları içindeki Ermenistan’a akın ettiler, bu ülkeleri ele geçirdiler ve buralara yerleştiler.[25]

Arşak Safrastyan adlı bir Ermeni de, Londra’da Kürttürkleri hakkında yazdığı İngilizce kitabında, bunların atalarının “yaman savaşçı İskit okçuları” olduğunu, itiraf etmiştir.[26]

W.E.Allen, “Gürcü Kavminin Tarihi” adlı eserinde, Kürttürkleri hakkında şu hükmü veriyor:

“Kürt adı; dağlarda yaşayan ilkel ve karışık bir ırktan bir grup aşireti kapsar. Bu aşiretler, muhakkak ki bünyelerinde İskit ve Kimmer istilaları çağından kalma bir takım unsurların torunlarını taşırlar. Ve Ksenofon’un Fırat’la Aras’ın yukarı vadilerindeki aşiretlere  verdiği “Karduk”lar adı, bu adın çeşitli biçimleri arasındaki tarihi bağı gösterir.[27]

“Karduklar” adı ile anılan topluluk, bilindiği gibi Sakalar’ın bir koludur. Bunlardan ilk bahseden Yunanlı Ksenofon’dur. Ksenofon M.Ö. 401 yılında, gördüğü bu Türkler hakkında bize çok kıymetli bilgiler vermektedir. Ksenofon’a göre “Karduklar”, İranlılar’a son derece düşman olup, dil, giyim-kuşam ve silahlar bakımından da İranlılar’dan tamamen ayrı özellikler taşımaktadırlar.[28] Karduklar’ın İranlılar’a olan bu düşmanlığı, belki de Saka-İran mücadelelerinden[29] ve daha çok, bu mücadeleler sırasında bir hileye kurban giden Sakalar’ın başbuğu Alp Er Tunga (Afrasyab)’nın  öldürülmesinden  (M.Ö.625) ileri geliyordu. Ne olursa olsun, akla gelen budur ve muhtemelen –Ksenofon’un da dediği gibi- Karduklar’ın İranlılar’a karşı uyguladıkları imha harekatı, evveliyatın temelinde yatan intikam eseridir.[30]

Ksenofon’un beyanına göre; Karduklar’ın en iyi silahları yaydır. Bu yayların uzunluğu da aşağı yukarı üç kol uzunluğundadır. Hele ok atmada çok mahirdirler ve her ok atışlarında sol ayaklarıyla basarak kirişi ta yayın sonuna kadar çekerlerdi. Attıkları oklar iki kol uzunluğunda idi...

Dikkat edilecek olursa, “yayı sol ayakla gererek ok atma” adeti, İskit/Saka’larda görülmektedir. Karadeniz kuzeyindeki İskitler’den kalma M.Ö. 4. Yüzyıla ait bir gümüş tabak üzerinde, atçı bir kavme mahsus kemerli çekmen (ceket) ve gövdeye sıkıca gelen uzun pantolonla uzun saçlı erkeklerden[31] birinin sol ayağının yardımıyla yayı kurduğu resmedilmiştir.[32] Şayet Sakalar’ın Ön Asya’ya akınlarından sonra, Karduklar’ın tarih sahnesine çıktıkları göz önüne alınacak olursa, bunların Sakalar ile birlikte, bugün Türkistan diye anılan Orta Asya’dan geldikleri anlaşılır. Günümüzde dahil Doğu Türkistan’da kadim bir Türk boyu “Kurtuk” adını taşırken, Tiyanşan’ın güneyinde “Karduk” isimli bir Türk köyünün mevcudiyetinden de haberdarız.[33] Kelime olarak, Kardu (k) Türkçe’dir. Kaşgarlı Mahmud bunu, “zemheri sıralarında su üzerinde yüzen fındık büyüklüğündeki buz parçaları” şeklinde izah etmiştir.[34] Karduk Türkleri’nin torunları olarak gösterilen bu günkü “Kürt” boyunun isminin de Türkçe’de, “yatkın kar”, “sertleşmiş kar” anlamına geldiği ileri sürülmüştür.[35] “Karluk” (Karlı,Karlık) adıyla yad edilen bir Türk zümresini de burada zikretmek yerinde olur. En eski Saka (“Su”)’lardan kopup gelerek Mezopotamya’da üstün bir medeniyet yaratan “Sumer” Türkleri’ne ait, yaklaşık M.Ö. 2000 tarihli iki eşik taşında geçen “Kar-da-ka” memleketinin ismi de[36], doğrusu anılmaya değer. Driver’e göre, “Kar-da-ka” memleketi, Van Gölü’nün güneyindeki “Su taifesi”nin yanında bulunuyordu.[37] Şerefname’de Bitlis bölgesinde bir “Suy Kalesi”nden bahsedilir.[38] Sakalar’ın en eski ve asıl adının “Su” olduğunu hatırlayacak olursak, bu bilgiler bize Kürttürkleri’nin ataları olarak kabul edilen “Karduklar”ın Türklüğü hakkında önemli ipuçları veriyor.[39]

“Ayrıcalık” davası güden çevrelerin de Kürttürkleri’nin menşeini “Sakalar”a dayandırmaları, üzerinde önemle durulması gereken bir husustur.

Prof. Reşit Yasemi, “Mecelle-i İran” daki (9.sayı) “Dillerin Dirilişi” başlıklı makalesinde şunlar yazıyor:

“Doğubilimciler” Kurti(Cyrti)’lerin[40] yurdunu İran’ın doğusu diye gösteriyorlar. Bu taifenin ilk bölümünün İran’ın doğusundan geldiğini ve Sakarti (Sakalar) olduğunu, bunlara Asurlular’ın  ‘Zakruti’ dediğini belirtiyorlar.[41]

İhsan Nuri’de bu görüşe içtenlikle katılıyor ve şöyle diyor:

“Kurtiler’in en cesur taifesi olan ‘Zakruti’ler, ‘Sakarti’lerin adını andırır ve ‘Sakarta-Zakarta-Bakarta’ adları benzerlik gösterir. Bu Sakartiler, Kurti (Cyrti)ler’den idiler. Yerleri İran’ın doğusu olarak gösterilir. Hangi tarihte Zagros dağlarından geldikleri tam olarak bilinemiyor. Zagrosların doğu eteklerinde ve Erbil yöresinde yerleşmişlerdi. Adlarını da Zagros dağlarına vermişlerdir. Zagros, Zagrut adları birbirinin hemen hemen aynıdır.[42]

Guti, Kusi, Mitani v.s. gibi toplulukların Kürttürkleri’nin ataları oldukları görüşü üzerinde ısrarla duran İhsan Nuri, bunların da menşeini Saka Türkleri’ne dayandırıyor ve şunları vurguluyor:

“Acaba, Kürtler’in ataları olan Guti, Kusi, Mad ve Mitaniler, Pars taifesiyle aslında Sakalar’dan mı idiler? Eskiden Sakalar’ın sınırı Türkistan ve Moğalistan’ın doğusunda ve Afganistan’ın güneyinde, şimdiki İran’da Mazenderen denizinin batısında diye gösterilmiştir. Aslında Toroslar’a dek uzanmıştır.[43]

E.Herzfeld, “Asagarta” dediği “Sakarta” (Saka)lar’ı “Kürtler”in ataları saymaktadır.[44]

Bazil Nikitin’de; “Sagartalar, önce Seistan (Segistan-Sakaistan)da yaşıyorlardı.. Bunların adı bir ‘gart’ unsuru taşıdığına göre belki de bunu, tahlil edilen (Kardu, Kurti v.s.) benzeri köklere yaklaştırmak mümkündür”[45] demektedir.

Yine Bazil Nikitin, Asurlular’ın Kimmerliler ve İskitler (Sakalar) için “manda sürüleri” tabirini kullandıklarını zikretmektedir. Dikkate şayandır ki, Sakalar/İskitler’in günümüzdeki torunları olarak kabul edilen Kürttürkleri’nin konuştukları lehçede kullanılan “sak” kelimesi, “manda yavrusu” anlamına gelmektedir. Bu çok enteresan bir benzerliktir. Yine Kürttürkçesi’ndeki  “sakol” kelimesi de, “çelimsiz, zayıf, değersiz hayvan” manasında kullanılır.

Sibirya’nın kuzeyinde yaşayan Yakut Türkleri, bugün bile kendilerine “saka” derler. Cengiz Han’ın ilk dayandığı kabilelerden biri de “sakait” adını taşıyordu. Altaylar’da yaşayan “sakay” adlı bir Türk kabilesinin varlığı da bilinmektedir.[46] Aristov, bu “sakay” kabilesi ile Kırgız Türkleri’nin “sakay” boyunu, eski Sakaylar’dan arta kalan oymaklar olarak kabul etmektedir.[47]

Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar olan geniş sahada ve Kürttürkleri arasında, “sak” veya “saka” adı yahut bunun ekler almış şekilleri yada bu ismin bozulmuş hallerini, yer adı olarak gördüğümüz gibi, aşiret isimlerinde de görmekteyiz.

“Van Tarihi”nde zikredildiğine göre, “Celali” diye adlandırılan kabilelerden biri “Sakan” adını taşımaktadır.[48]  Kürttürklerini etraflıca anlatan “Şerefname”de, “Şakaki” adıyla bir aşiret zikredilir. “S”, “Ş” değişimi ile bunun “Sakaki” yada “Şakaki” olması muhtemeldir. Osmanlı arşivlerinde de zikredilen bu aşiretin iskan ettiği yerler şöyle gösterilir: Kilis, Diyarbekir, Erzurum, Musul, Halep, Çıldır, Hısn-ı Keyf Sancağı (Diyarbakır Eyaleti), Aksaray Sancağı, Kars, Van Eyaleti, Hakkari Sancağı, Mardin, Rakka, Ergani (Diyarbakır)[49]. Günümüzde, bu aşiretin bir bölümü Van dolaylarında meskun iken, büyük bir kısmı da İran topraklarındadır. Meşhur Simko İsmail Ağa’nın mensubu ve reisi bulunduğu aşiret buydu. Yine bu aşiretin Tunceli’nin Pertek ve Çemişkezek İlçelerinde “Şekakan” adıyla anılan kolları bulunmaktadır.

Şerefname’de zikredilen bir diğer aşiret de “Sekran”dır. Tunceli’de bu adı andıran bir “Sekaran” (veya “Zekaran”)  aşireti mevcuttur.

İran’daki aşiretlerden biri “Sekur” adını taşırken, küçük Lor aşiretlerinden bir kabile de “Sekevend” adıyla yad edilir.[50] Farsça “-vend” eki kaldırılırsa, “Seke” kalır ki, “Saka” ile aynıdır. Ayrıca “Sekili” aşireti de, daha önce sözünü ettiğimiz “Sekel”lerin hatırasını saklar

Osmanlı arşivlerinde de “Saka” adının değişik şekilleriyle yad edilen bir hayli aşiret ve cemaat vardır. İşte birkaç misal:

 

Sekatelli (Sekatellü)                           : Mardin Sancağı, Rakka Eyaleti,(Ekrad-Kürt- Taifesinden).

Sekenli (Sekenlü)                               :   Rakka, Diyarbekir, Erzurum, Kaş Kazası (Teke Sancağı) , (Ekrad-Kürt- Taifesinden).

Seker (Sekerli, Sekerlü)                     : Haleb, Maraş, Kiğı Sancağı (Erzurum Eyaleti)Yeni İl Kazası (Sivas Sancağı),(Türkmen Kürd’ü Taifesinden)[51].

Sakamehmedli (Sakamehmedlü)       : Zülkadriye Kazası (Maraş Eyaleti), Tarsus Sancağı (Yörükhan Taifesinden).[52]

Sakaratlı (Sakaratlu)                          : Günyüzü Kazası (Hüdavendigar Sancağı), Kırşehir Sancağı, (Yörükan Taifesinden).

Sakcalı (Sakcalu)                               :  Maraş, Kırşehir ve Bozok Sancakları, (Yörükan Taifesinden).

Saklı (Saklu)                                     : Gelibolu Sancağı

Sake                                                    : Dimetoka Kazası (Paşa Sancağı)[53]

 

Şerefname’de “Sakaman” hükümdarlarından söz edilir ki, bu “Sakaman” bugün Tunceli’de bir nahiyedir ve “Sağman” adını taşımaktadır. “Sakaman”ın “-man”ı mübalağa ekidir. “Karaman, şişman, kocaman” v.s. gibi. Önündeki “Saka” ise, bildiğimiz “Saka”nın kendisidir. Yine Erzincan’da ve Erzurum’da “Sekman” adıyla yerler vardır.

Siirt’te “Saka”, Ahlat’ta “Sak”, Muş’ta “Sakavi”, Bingöl’de “Sakaviran”, Artvin’de “Sakalar”, Tunceli’de “Sakarat”, Palu’da “Sekarat”, Diyarbakır’da “Sakar”, Bismil’de “Seko”, Lice’de “Sağatan”(Sakatan), Hakkari’de “Sekan” v.s. gibi köy isimleri hep eski Saka Türkleri’nin günümüzde yaşayan bakiyeleri olarak kabul edilir

 

 

 

ZAZA TÜRKLERİ’NİN MENŞEİ[54]

 

Türk Milleti’ni  meydana getiren boylar ve oymaklar zincirinin halkalarından birini teşkil eden  Zaza Türkleri hakkında, maalesef bugüne kadar ciddi bir inceleme yapılmamıştır. Hakkında en az şey bilinen  Türk topluluğu da budur. Diğer Türk boyları üzerinde yapılan bunca derin araştırma ve incelemelere rağmen, Zaza Türkleri konusu her nedense kimsenin ilgisini çekmemiştir. Buna “ihmalkarlık” da denebilir. Aslında öncelikle ele alınıp incelenmesi gereken –belki de en mühim- mesele budur.

“Zaza Türkleri” konusunu Türkiye’de ilk defa ele alıp ilim alemine tanıtan kişi, merhum Nazmi Sevgen Bey’dir. Yazar 1937’lerde bizzat yerinde yaptığı inceleme ve tespitlerle çok önemli malzeme elde etmiş ve yayınlamıştır.[55] Ancak bu malzemenin ağırlık noktası folklorik ve sosyolojik faktörler üzerinedir. Araştırma, umumi olarak bu çerçeve içinde işlenmiştir. İhtiva ettiği ana fikir, Zazalar’ın kesinlikle “Türk Menşeli” olduğu yönündedir. Fakat, “Tarihi Menşe” ile ilgili olarak verilen bilgiler, çok az ve yetersizdir. Zaza Türkleri’nin menşeini “tarih” açısından açıklığa kavuşturmanın ezikliği içinde bulunan yazar, nitekim 1969’larda kaleme aldığı bir yazısında, bunu gayet açık bir ifade ile belirtmek mecburiyetinde kalıyor ve şöyle diyor : “Zazalar’ın Dersim (Tunceli)bölgesine ne zaman geldikleri bilinmemektedir”.[56]

Bazı çevrelerce Zaza Türkleri, hiçbir incelemeye tabi tutulmadan, adeta peşin bir hükümle özellikle de art niyetli kimseler tarafından kasıtlı olarak “Kürt” mefhumu içinde mütalaa edilmişlerdir. Oysa bu hüküm, biraz sonra da ele alınacağı gibi, tarihi realite ile tam bir tezat teşkil etmektedir. Şu kadarını söyleyelim ki; Zaza Türkleri, “Kürt” kavramından çok daha önceleri tarih sahnesine çıkmışlardır. Milattan önceki çağlarda “Kürt” biçimi ile bir ismin varlığına tesadüf edilmezken, “Zaza” adına M.Ö. 9 . asırda rastlanmaktadır.

Bu incelemede “zaza Türkleri’nin Menşei” konusu üzerinde duracağız. Türkiye’de –ve belki de dünyada- ilk olarak tarafımızdan ele alınan bu konunun hiç şüphesiz, karanlıkta kalmış pek çok hakikatleri gözler önüne sermesinin yanı sıra, ilim ve kültür sahasında büyük bir boşluğu dolduracağını da ümit etmekteyiz.

Zaza Türkleri’nin “kadim tarihi”, kuşkusuz milattan önceki “bin”li çağlara kadar uzanmaktadır. Orta Asya’dan kopup gelerek Dicle ve Fırat havzalarında yerleşen ve “Proto-Türkler” diye adlandırılan “Su Kavmi”nin yarattığı göz kamaştırıcı üstün medeniyetin kurulduğu günden zamanımıza kadar geçen tarihi devreler içinde, “Zaza” Türkleri’nin varlığı gayet açık bir şekilde müşahede edilmektedir. “Su” kavmi diye anılan bu “İlk Türkler”e komşuları Çinliler “Su” ve “Se”, İranlılar “Sak” veya “Saka”, Yunanlılar “Skit/Skolot/Oskolot” (İskit) adını vermişlerdir. Mezopotamya’daki muazzam medeniyetin kurucusu olan “Sumer” ve “Subar/Suvar” Türkleri, işte bu “Su” Türkleri’nin birer boylarıdır.[57]

            “Türkler’in Yaratılış Destanı”; “Daha hiçbir şey yokken, Tanrı Kayra Han ile uçsuz bucaksız Su varsı. Kayra Han’dan başka gören, “Su” dan başka görünen yoktu...[58] diye başlıyor. “Su”yun Türk kültür tarihindeki önemli yeri ve kutsallığı bilinmektedir. İlk Türkler olarak anılan “Su”lar belki de adlarını buradan almışlardı.

“Su” sözünün tarih boyunca pek çok Türk boy ve oymaklarının adlarının başında yer aldığına sık sık rastlamaktayız. Si, Su, Şu, Zu ve hatta Çu diye çeşitli şekillerde söylenen bu en eski Türk uruğunun adı, tarih öncesi çağlardan beri Çin sınırlarından Avrupa ortalarına ve Ön Asya’ya (Ortadoğu’ya) kadar yayılmış ve adları çağlar boyunca, yerleştikleri çeşitli muhitlerde türlü türlü deyimlere girmiştir.Sonraları yeni yeni oymaklar, dal dal ayrıldıkça, bu Si, Zu, Su, Çu adını yeni aldıklarının başına getirerek asıllarını korumaya çalışmışlardır.

“Su,Gur”, “Si-Gur” veya “Zi-Gur”[59], “Si-Gir”[60], “Si-Gil” veya “Çi-Gil”[61], “Si-Grek”[62], “Si-Kar-Tugara”[63], “Si-Sakan”[64], “Si-Çareki”[65], “Si-Enpi”[66], “Çuvaş”, “Suvar”[67] ve bunlar gibi daha pek çok irili ufaklı Türk kabile ve uruklarını sayabiliriz. Konuyu biraz daha açalım.

Milattan önceki çağlarda şimdiki Uygur Türkleri’nin ülkesine “Si-Tsu” adı veriliyordu. Tarihçiler bu adı muhtelif şekillerde yazmışlardır. Mesela; Pelliot, “Kiu-Che”; Deguignes, “Tshe-Su”; Marquart, “Kü-Su” ; Bretschneider, “Che-Shi”; Biçurin, “Çi-Si”; Eberhard, “Çu-Si” v.s.[68]. “S-Tsu” sözünün tarihçiler tarafından türlü türlü okunuşlarına dikkat edilecek olursa bunlar; “Si-Su”, “Şu,Şe” ile “Çi-Çu” şekilleri üzerinde toplanmaktadır. Bunları “Su,Çu” veya “Su-Çi” olarak adlandırmak da mümkündür. Zira bugün Kansu ilinde Huey-Hu (Esingöl) suyu üzerinde bir şehrin adı “Su-Çu”dur. Yine Moğolistan’da Baykal  Gölünden Pekin’e giden anayol üzerindeki Şsmo bölgesinin Kuzeyinde bulunan bir kasabanın adı da “Su-Çu” olduğu gibi, Orhun nehri ile Selenga nehirleri arasında Selenga’ya dökülen bir kaynağın adı da yine “Su-Çi”dir.[69] Bunların doğrudan doğruya Su Türkleri’ne ait adlar olduğu meydandadır.

Çinliler “Göktürkler”i “Su”ların torunları olarak tanıdıkları gibi, Bizans yazarı, Bizans yazarı Menender Protektor ile K.Dutrich öe Marquart gibi tarihçiler , “Su”larla “Saka”ların aynı şey olduğunu belirtmişlerdir.[70] İranlılar “Su”lara “Saka” diyorlardı. Bu isim İranlılar’ın eski din kitabı olan “Zend Avesta”da “Sak” ve Pehlevi vesikalarında da “Sag”  şekillerinde ifade edilmektedir.[71] Eski Uygur Türkçesi’nde  “Su”ya “Sug” ve “Susuzluk”a da “Usag” denildiğine göre [72], “Sag”da aynı şeydir. Belli ki, “Su” isimli Türk uruğunun adı, İranlılar’ın dilinde “Sag”, “Sak” veya “Saka” olarak değişikliğe uğramıştır.

M.Ö. 989 yılına ait Çin kaynaklarında  “Su” Türklerinden olan “Jonglar”la, yani “Su-Jonglar” ile Çinliler’in “Tsing” sülalesi hükümdarının savaştığı yazılmaktadır. Yine Çin kaynaklarına göre, M.Ö. 650’de “Su”larla Çinliler’in arası açılmış, “Su”lar yine bir Türk uruğu olan ve belki de Çin konuşma dilinde “Türk” anlamına gelen “Tik”lerle birleşmişlerdir.[73] Çinliler tarafından Türklerin kökü hakkında anlatılan bir efsanede; “Türkler eski Hunlar  ülkesinin batısında Su adında bir krallıkta oturan Hunlar’dandır” deniliyor.[74] Buna göre, Çin kaynaklarında “Su”ların Türkler’in ataları oldukları belirtilmektedir. Vang-Pun-Son, Haloum, Harletz, Franke, Grum Grjimaylo gibi bir çok tarihçiler, Çin’in 3. İmparatorluk hanedanı olan “Su”ların Türk olduklarında birleşmektedirler. “Su”lar, Çin İmparatorluk tahtını M.Ö. 1050 yılından 250 yılına kadar ellerinde tutmuşlardır.[75] “Su”ların bir başka kolunun da M.S. 580 ile 618 yılları arasında Çin yönetimini ellerinde tuttukları bilinmektedir.[76] Bu hanedanın adı bazı kaynaklarda “Sui” şeklinde geçmektedir.[77]

Su Türkleri’nden olup, M.Ö.5 bin senelerinde Orta Asya’dan göçüp Ön Asya (Ortadoğu)’ya gelerek, Mezopotamya’da yerleşen Sumer ve Suber (Suvar) Türkleri’nin  varlığı bilinmektedir. M.Ö. 4 bin senelerinde, tarihte ilk defa yazıyı (Çivi Yazısını) icat edip kullanan da bunlardı. Tesis edilen üstün ve ihtişamlı bir medeniyetin kurucusu olarak tanıdığımız “Sumer”lerin Türklüğü, şüphe götürmez bir hakikattir. Yerli ve yabancı bilginler de bu konuda hemfikirdirler. Mesela; B. Hrozny, Sumerler’in menşeini kesin olarak Orta Asya gösterir. Bununla birlikte, Prof. F.Hommel, V.Christian, B.Landsberg, Dr. Stephan Ronard, King, A. Moret, Prof Sir Leonard Voolley, Gordon Childe, G.Gonteneau, Marcellin Boule, C.Autran ve Tung-Dekien gibi bilginlerin yanı sıra, Alexandre Moret ve G.Davy’de aynı görüşü paylaşırlar.[78]

M.Ö. 3 bin senelerine doğru, bölgede Subarlar’a ait bir çok kabile ve küçük krallıklar bulunuyordu. Bunların çoğu Dicle ve Fırat nehirlerinin bolca suladığı yerlerde idi. Belli başlı büyük şehirler, küçük krallıkların merkezlerini teşkil ediyorlardı. Bunların hepsi de büyük “Sumer İmparatorluğu”nun  nüfusu altında bir “soy birliği” teşkil etmişlerdi.[79]

“Sumer” ve “Subar”, “Su” uruğunun kollarıdırlar. Subarlar’ın bir adı da “Suvar”dır. “Su” sözü Türkçe’de; sub, suw, suv, suf, suy, sug v.s. gibi muhtelif şekillerde geçmektedir.[80] Buna göre; “Sum-er”, “Sub-ar”, “Suv-ar” v.s. hep “Su” uruğunun adını taşımaktadırlar. Sonu “-ar” ile biten Türk boy ve oymaklarının sayısı pek çoktur. Kimmer, Avar, Hazar, Bulgar, Kabar, Kaşgar v.s...

Prof. Zeki Velidi Togan, “Suvar” adının bugünkü “Çuvaş” Türkleri’nin eski adı olduğunu söyler. R.C. Colder’e göre Sumer dili, bugünkü “Yakut” Türkleri’nin[81] konuştukları lehçenin en yakın akrabasıdır.[82] Nikola Marr’da, “Çuvaşça”yı konuşan Türkleri doğrudan doğruya Sumerler’in torunları olarak kabul eder ve tezini bu yönden yürütür. İki dil arasındaki akrabalık derecelerini ortaya koyan sayısız bir çok misallere yer vererek bunu ispatlamaya çalışır hatta ona göre “Çuvaş” kelimesi “Sumer” sözünün başka bir söyleniş şeklidir. Yine ona göre “Subar” ve “Suvar” Türkleriyle “Sumer” aynı şeydir.[83]

“Su” uruğu hakkında verdiğimiz bu izahattan sonra, şimdi asıl meselemiz olan “Zaza Türkleri’nin menşei”

“Zaza Türkleri” hiç şüphesiz, “Sumer”, “Subar” veya “Suvar” diye anılan eski Türkler’in torunlarıdır. Zaza Türkleri ile Sumer ve Subar (Suvar) Türkleri arasında pek çok hususta, hayret verici benzerlikler göze çarpmaktadır. Sumer ve Subar/Suvar Türkleri’nin hakimiyet alanları sayılan Dicle, Fırat ve Murat havzalarında, milattan önceki çağlarda olduğu gibi, günümüzde de Zaza Türkleri’nin varlığına tesadüf edilmektedir. Bu durumu arz etmeden önce “Zaza” ve (“Za-Za”) adı üzerinde biraz durmak istiyoruz.

Bize göre “Zaza”  (“Za-Za”) adı, “Su” (Su-Su) adının değişik bir söyleniş biçimidir. Daha önce zikrettiğimiz  “Si-Su”, “Su,Çu”, “Si-Sakan”, “Su-Gur”, “Zi-Gur” v.s. gibi, Su Türkleri’nden olan oymak adlarını göz önünde bulunduralım.

Tarihçi Juste, eski kitabelerinden bir taş üzerinde, “Za-Za” kelimesini okuduğunu söylemiştir.[84]. Babilliler Zazalar’a “Zou-Zou” diyorlardı. Çivi yazılı Asur kitabelerinde “Zou-Zou Marus” diye nakledilen bu adı “Zou-Zou Irmağı” şeklinde tercüme etmek doğru olur. “Marus”, Asur dilinde su veya ırmak manasına gelmektedir. Zou-Zou ırmağının yerini tayin etmek çok güçtür. Ancak, “Za-Za”ların bugünkü meskun bulundukları Fırat, Murat ve Dicle gibi sulak mıntıkalara bakacak olursak, en uygun mıntıka olarak burayı buluruz.[85] “Su” uruk adı bazı kaynaklarda “Sui” şeklinde geçtiğine göre; “Zou” ile “Sui”yi aynı şey olarak düşünebiliriz. Buna göre , “Zou-Zou” ile “Sui-Sui” arasında da fark yoktur. “Su-Su” veya “Za-Za” adlarının da bunların değişik söyleniş şekilleri olduklarında şüphe yoktur. Kadim zazalar’ın toprağında bir “Zahu” ırmağının varlığını da bilmekteyiz ki, bugün bu su, Irak toprakları içindedir ve yine bu adla anılan bir de kasaba bulunmaktadır. “Zahu” adı, “Zou”yu andırmaktadır.

Zazalar ve yurtları için, milattan önceki çağlarda komşu devletler, dillerinin fonetiklerine göre; “Zu-Za”, “Su-Sa”, “Zoki”, “Zamsa”, “Saski”, “Zasin”, “Zamua” , “Zapsas”, “Susiana”, “Sesedina”, “Zanzavina” v.s. gibi birbirlerine benzer adlar kullanmışlardır. Bunlara bakarak, günümüzde “Za-Za” (Zaza) şeklini muhafaza etmekte olan bu sözün, “Su” adından çıktığına az evvel değinmiştik. Yukarıda bu kök söz; “Zu”, “Su”, “Se”, “Za”, “Sa”, “Zo” şeklinde geçtiğine göre, mesele çözümleniyor demektir. Kuşkusuz bu sözler, bahis konusu edilen “Su” isimli kadim Türk uruğunun adının bozulmuş şekilleridirler. Zazalar’a komşuları tarafından izafe edilen bu kök isimler, Türk  dilinde, “Su”, “Sa”, “So” v.s. biçiminde yazılabilirdi. Çünkü eski Türkçe’de kelimenin başında “Z” harfi bulunmuyordu. Şu halde, bu adlar ile “Su” uruğunun adı arasında hiçbir fark yoktur. “Za-Za” adının da “Sumer”, “Subar/Suvar”, “Çuvaş”, “Saka”, v.s. gibi Türk boylarının adları ile aynı fonetik özelliklere sahip olduğu, gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Bunların hepsi de “Su” ata uruğunun adını taşımaktadırlar.

“Z” ve “S” değişimi için görüşümüzü teyit eden iki tarihi kaynağın verdiği bilgiden de bir misal vereceğiz.

Pers Kralı I.Darius (Dara)’un (M.Ö. 522-486), Bisutun kayalıklarına yazdırdığı kitabede, Dersim (Tunceli) ve havalisi “Zu-Za” adı ile anılmaktadır.[86] Yunanlı Ksenofon’da bu bölgede (M.Ö. 401 yılında), “Su-Sa” adında bir şehirden bahsedilmektedir.[87] Ki bu şehir, Zazalar tarafından kurulduğu izlenimini veren “Susiana” krallığının merkezi olarak kabul edilmektedir. Her dil kendine has bir takım fonetik özelliklere sahip olduğu için, Zazalar’a  izafe edilen isimler arasında da böyle ufak tefek değişlikler olabilmektedir. Açıktır ki, bugünkü “Zaza” sözü, “Zuza” ve “Susa” ile aynı olup, onların değişik bir söylenişidir ve “Su” diye bilinen ilk Türk Kavminin adını da –diğer Türk boylarında da olduğu gibi- bir hatıra olarak hala muhafaza etmektedir.87/1

Zaza  Türkleri’nin  eski çağlarda olduğu gibi, bugün de, özellikle Dicle-Fırat-Murat havzalarının kapladığı alanlarda yerleşik bulunmaları, Zazalar’ın eski “Su” uruğu ile olan akrabalık ilişkilerini pekiştirmektedir.

Konuyu açmak gerekirse; Munzur dağlarının ötesinde önemli bir yer tutan Erzincan mıntıkasını içine alıp, Kelkit-Bayburt sınırına kadar olan bölgeye yayılan Zaza Türkleri’nin , genellikle Fırat nehri sahillerini sağlı sollu kuşatarak Sivas’ın Zara ilçesine kadar uzandıklarını görüyoruz. Murat suyu da en geniş manasıyla Zazalar’la meskun mıntıkanın ortasından geçer. Murat havzasında; Varto, Solhan, Genç, Çabakçur (Bingöl), Palu, Sağman (Pertek) Zazaların meskundur. Zaza Türkleri’nin kuzeyde Fırat ve Murat ırmakları sahillerinde yerleşmiş olduklarını görürken, güneyde de (Diyarbakır’da) Dicle Irmağı etrafında kümeleştiklerine şahit oluyoruz. Dicle, esas suyunu iki kaynaktan alır. Birinci kol, Gölcük (Hazar Gölü) civarından doğar; Maden, Piran (Dicle), Eğil ve kısmen de Ergani Zazaları’nın meskun bulundukları mıntıkanın tam ortasından geçerek, “Delucan” mevkiinde, Bırklinden gelen ikinci kolla birleşir ve esas Dicle adını alır. İkinci kol ise, Lice-Genç arasındaki Bırklin mağarasından doğar, Lice’nin Zaza köyleri ile Hani ve Piran (Dicle) Zazalarından müteşekkil bölgeden ilerleyerek birinci kolla birleşir. Bu havalide Zaza Türkleri ile meskun hayli köy vardır. İlgi çekici bir diğer noktayı da Aşağı-Fırat vadisinde görmekteyiz. Zira burada da yine aynı vaziyet söz konusudur. Malatya’nın Pütürge Zazaları, Adıyaman’ın Gerger Zazaları, Urfa’nın Siverek Zazaları ile Diyarbakır’ın Çermik ve Çüngüş Zazaları’nın bulunduğu bu mıntıkayı yarıp geçen Fırat Nehri, aynı zamanda bu ilçelerin sınırlarını da çizmektedir.

Zazalar’ın su ile olan bu beraberlikleri, bununla da kalmayarak, daha ileri bir safhaya varmıştır. Öyle ki, Zazalar’da “su” dan daha mukaddes bir şey düşünülemez. Her su kaynağı, Zaza Türk’ü için bir “ab-ı hayat” kadar kutludur ve hürmete layıktır.

En eski devirlerden beri Türkler’in tabiat kültüründe “su” önemli bir unsur olmuştur. Orhun yazıtlarında “yer-su” Türklerin koruyucu ruhları olarak zikredilir. “Ongin” yazıtında “yer-sub-tengri” sözü geçmektedir.

Büyük Türk İslam bilgini El-Biruni, “El-Asarü’l-bakiye” adlı esrinde, Oğuzlar’ın çok bereketli bir pınar yanındaki kayaya taptıklarını, secde ettiklerini yazmıştır. Bu 10.asır Oğuzlarını çok iyi tanıyan bilginin verdiği haberdir. Gardizi’ye göre 10. asırda İrtis Irmağı boylarını işgal eden Türk Kimek kabilesi bu ırmağa taparlar ve “su, Kimeklerin tanrısıdır” derlerdi.

Altay-Yenisey şamanist Türklerin ayinlerinde söyledikleri ilahilerde; Yenisey, Abakan, Kem, Tam Irmaklarının adları geçer. Altın Ordu Kıpçaklarının destanlarında Volga Irmağına “Ana İdil” denilmektedir.

10. asır İslam coğrafyacılarından İbn El-Fakih’in verdiği malumata göre, Barshan Türkleri Işıkgöl’ü takdis eder ve ona taparlardı. Çağımızdaki Altay-Sayan Türkleri tabiat kültürüne tıpkı eski Türkler gibi, “yer-su” demekte ve muhteşem ayinler yaparak “yer-su”ya hitaben ilahiler söyleyerek, “bereketli hayvan sürülerimizin canlarını yaratan yer-suyumuz” derler.[88]

Dersim (Tunceli)’li Zaza Türkleri’de “Munzur”suyunu en mukaddes su olarak bilirler.

Ulu dağların altında tazyikle süt gibi beyaz olarak çıkan kaynaklar genel olarak en kutlu sulardır. Bunlara en güzel misal, Munzur dağları güneyinde Ovacık’ta Munzur çayını doğuran büyük ve tazyikli çıkan kaynak teşkil etmektedir. Küçük bir alandan koca bir çayın çıkmasını sağlayan ve kırk göze olduğu söylenen bu kaynak çıktığı yerlerde bembeyaz görünür.

Burası bütün Tunceli (Dersim) halkı için mukaddes bir kaynak olduğu gibi, “Munzur” adı altında, Kalan yanında, Harçik suyuna karışıncaya kadar devam eden kol da yine kutsi çaylardandır. Bir zamanlar bunun balığı bile yenmez, suyu içine girilip kirletilmezdi. Çünkü iyilik eden ruhlardandır. Her yıl bu su başında birçok kurban kesilir. Bu bir ibadet şekli, İslamiyet’ten sonra bir efsane ile evliyaya kurban şeklini almıştır. Efsaneye konu olan evliya ise bir çobandır.

Tunceli’nin Munzur Dağlarından çıkan Munzur Çayı nasıl mukaddes ise, Buyer Baba Dağından çıkıp, Zel Dağının altından geçen “Kutlu Deresi”de o derece mukaddestir.[89]

M. Nuri Dersimi’nin “Dersim Tarihi” isimli eserinde, “Munzur Suyu”nun kutsiliği hakkında verdiği malumatı, gayet ilgi çekici bulduğumuzdan, aynen naklediyoruz:

“Munzur suyu kaynağı: Buradaki umumi manzara insana bir heybet ve bir ilahi alamet duygusu telkin eder. İnsan gayri ihtiyari bir heyecana kapılır, bir çokları heyecandan ağlar, tabiata perestiş (tapınma) ve secdeye gelmek ihtiyacını duyar. Ufuklara baş çeken sonsuz zincirleme dağların eteklerinden fışkıran kaynakların yamaçlara aksettirdiği inleyişler, göklerin  mavisini kapatan asırlara şahit büyük ağaçlar, efsanevi bir alem duygusunu verir. Aşiretlerin bu kaynaklar başında kestiği kurbanları, tabiatın harikalarına tapınmanın bir tabiat tezahürü saymamak imkansızdır.”

“Burada, tabiatın bu ilahi haşmeti önünde, aşiretler aralarındaki husumet ve ihtilafları unuturlar, bakışlar hep kardeş bakışı olup, tarafların hakemleri, basit birer umumi duruşmadan sonra, kararlarını ittihaz ederler, kararlar nihaidirler. Hasımlar öpüşür, kucaklaşır, güler, beraberce yer ve içerler. Tarafların binlerce silahlı davetlisi olan aşiretler, huzur içinde mıntıkalarına dağılırlar. Bu kaynakların başında, en çetin davalar, en kanlı ihtilaflar halledilir. Verilen her türlü karara, gayri ihtiyari her fert baş eğer, kendinde itiraz etmek cesareti bulunmaz.”[90]

Bu açıklamalardan sonra, Zaza Türkleri’nin su ile nasıl haşır-neşir olduklarını bir kere daha düşünerek, “Su” uruğu ile olan “soy birliği”nin ve “akrabalık” bağlarının menşeinin temel unsurlarını bünyesinde toplayan kadim Türlüğün günümüzde, Anadolu’daki varislerinin Zaza Türkleri olduğunu kat’i olarak söyleyebiliriz.

Dikkatimizi çeken bazı benzerliklerden söz etmeden geçemeyeceğiz. Şöyle ki:

Sumerler’de; “Umma” bir tanrı idi. Zaza Türkleri Tanrı’ya “Humay” der. Göktürklerde de “Umay” vardır.

Sumerler’de güneşe tapılırdı. Dersim (Tunceli)’de de ona tapıyorlar. Tunceli’li Zaza Türkü sabahları pek erken kalkıp, muhteşem dağlar arasından doğmakta olan güneşin ışıklarına karşı vücuduna muhtelif eğilme ve hareketler vererek ibadet eder. Güneşe Tanrı’nın nuru denir.[91] Bir kısım eski Türk boylarında da “güneşe tapma” ön safhada göze çarpar. Kuzey bozkır göçebelerinde bu açıktır. Hunlar’ın Tan-Hu’ları doğan güneşi ve yeni ayı eğilerek selamlarlardı. Türk hakanlarının çadırı da doğuya açılırdı. Çin kaynaklarına göre bu “gökün bu yönüne saygı nişanesidir, zira güneş oradan doğar.”[92]

Sumerler, yüce dağların bulunduğu yerlerden (Orta Asya’dan) ayrıldıkları için, tanrıların yüksek dağ başlarında bulunacaklarına inanırlardı. Mezopotamya’ya geldiklerinde dümdüz bir arazide (daha doğrusu iyilik yapan bu tanrılar yanlarına getirmek ve onları yükseltmek için), “Sigurat” denilen bazıları yedi kata kadar yükselen kuleler yaptılar. Tanrıların buralarda oturabileceklerine inanıyorlardı.[93] Bu bakımdan Sumerler’de ilk güneş ışığının çarptığı “Sigurat”lar, birer mihrap idi. Tunceli’de “Sakarat” tepesi mihraptır. Tunceli’li Zazalar ilahlarının yüksek kayalar üzerinde durakladığına inanırlar. Sivri ucuna güneşin ışığı ilk defa çarpan yüksek kayada onların mihrabı  sayılır. “Sakaran” Tunceli’nin bu cinsten mukaddes bir kayasıdır. En yüksek kaya olması dolayısıyla, “güneş tanrı”nın ilk ışığı onun sivri tepesinde canlanır. Tıpkı Sumerler’deki sitelerin “Sigurat” adı altında tanıdığımız kuleleri ve ehramları gibi. Zazalar’la meskun olan Palu civarındaki “Sakarat”da bunlardan biridir.[94]

Sumerler’de “İn” ve “Sin” hem mabud idiler, hem de mabetleri vardı. Tunceli’de “İn” ve “Sin” köylerinde ruhani sülaleler ve mukaddes yerler vardır.[95] Sumerler’deki “Sin” tapınağına karşılık , Diyarbakır’daki “Sin Camisi”de tipik bir misaldir. Evliya Çelebi’ de  bu camiden bahseder.[96] Yine Diyarbakır’ın Kulp ilçesinde “Sinda” ve “İnkan”, Ergani İlçesinde “Sini”, Silvan İlçesinde “Sınsın” gibi köylerin varlığı da anlamlıdır. Bugün İran sınırları içerisinde bulunan  Kirmanşah’ta, “Sincabi” diye anılan bir aşiret vardır.[97] Yine bu şehirde “Sumeyrem” adıyla bilinen bir kale mevcuttur [98] ve Sumer adını andırmaktadır.

Sumerler’de mukaddes sayılan ağacın benzeri, Tunceli’nin “İn” köyündeki ruhani sülalede emanettir. Hangi çağa ait olduğu bilinmez, bir kütük halinde saklanır.[99] Kiştim köyünde de bunun bir benzeri vardır. “Dersim Tarihi”nin yazarı, bunu şöyle anlatır: “Büyük bir oda ortasında, büyük ve eski bir direk vardı. Bu direkte yeşil sargıyla sarılı bir değnek asılmış ve değneğin sargıdan dışarı kalan kısmı büyük bir yılan başı şeklinde görünüyordu. Buna herkes “Kiştim Evliyası” diyordu... Buraya toplanan halk, bir taraftan iniltili seslerle Humay’a  yalvarıyor ve bir taraftan değneğe karşı huşu ile boyun eğiyorlardı. Genel bir ağlayış baş gösterdi, ben dahi bu umumi heyecan ve heybetten ağlamaktan kendimi alamamıştım...[100]

“Erzincan Tarihi”nde yine bu Kiştim Köyündeki mukaddes bir ağaçtan söz edilmektedir. Yazar şöyle diyor: “Kiştim köyünde büyük bir söğüt ağacı vardır ki, beş altı asırlıktır. Dallar ve budakları etrafa kol salmış birkaç yerinden filizlenerek başka birer ağaç meydana getirmiştir... Bu ağaca mukaddes nazarıyla bakarlar ve dibinde kurban kesip and içerler...”[101]

Doğu Türkistan’ın Müslüman kamları da hastayı efsunla tedavi ederken çevrelerinde “kayın ağacı” bulundururlar. Kayın ağacı aynı zamanda, kendisine tapınılan mukaddes bir varlıktır. Belti ve Sagay Türkleri, gök veya dağ kurbanı ayinini kayın ağaçları altında yaparlar. Yakutlar, kara çam ağacını da mukaddes sayarlar. Çocuğu olmayan Yakut kadını kara çam ağacına gelir, beyaz at derisini ağacın altına serer ve ağacın karşısında dua eder.[102]

Sumerler’de, “Ağdad”, tıpkı “Orkan” gibi fırtınaya ve korkunç hamlelere müekked idi. Bugünkü Tunceli’nin korkunç fırtınaları da “Ağdad” köyünün doğusundaki “Tacik Baba” tepesinden patlar.(Tacik Baba’dan hem fırtına patlar, hem de Tunceli’li Zaza Türk’ü, “Tacik Baba”dan top uğultularına benzeyen fırtınalı sesler geldiği zaman bunun, devletin harbe gireceğine, şayet devlet harp halinde ise, zafere işaret ettiğine inanmıştır.[103])  Bingöl’ün Kiğı İlçesine bağlı bir köyün adı da “Ağdad”tır.

Dikkate şayandır ki, Zaza Türkçesi’nde Sumer Dili’nin pek çok kelimelerinin az bir farklılıkla ve aynı anlamda, bugün bile hala kullanılmakta olduğuna şahit oluyoruz. İleride “dil” bahsinde ele alınacağı üzere bazı bilginler, İsa’nın doğumuna yakın yıllara kadar, bütün Türkler’in tek bir dil konuştuklarını ve bu devrenin de “Ana Türkçe Çağı” olduğunu ileri sürmektedirler. Bugün farklı coğrafya parçaları üzerinde yaşayan ve aralarında bir hayli uzaklık bulunan Zaza Türkleri ile Çuvaş veya Yakut Türkleri’nin konuştukları lehçelerdeki sözlerin  ayniliği, bu görüşü teyit eder niteliktedir. Benzerlik arz eden kelimelerin, milattan önceki “Ana Türkçe”nin malı olduğu şüphesizdir. Daha önce, bazı dil bilimcilerin Çuvaş ve Yakut Türkçe’lerini “Sumerce ile akraba” saydıklarını belirtmiştik. Bizim araştırmalarımız da, Zaza Türkçe’si  ile Çuvaş, Yakut ve Sumerce’nin birbirlerine olan yakın akrabalıklarını ortaya koymaktadır. Mesela Sumerce’de’de “ama”, Çuvaş ve Yakutça’da “ama”,eski Uygur Türkçe’sinde “uma”, keza Divan-ı Lügati-t Türk’te de “uma”, Zaza Türkçe’sinde “ma” veya “may” (özellikle, Hani, Dicle, Palu, Tunceli’de) gibi muhtelif söyleniş biçimleri bulunan bu kelimelerin Türkiye Türkçesi’nde ki karşılığı “ana”dır...

“Dil” cihetinden, Zaza-Sumer akrabalığını gösteren pek çok delil vardır. Misal olarak bazı Sumerce kelimeleri[104], mukayese ettiğimiz Zaza Türkçesi’ndeki kelimeler ile birlikte sunmak istiyoruz:

 

SUMERCE                            ZAZA TÜRKÇESİ

agar                                        ega                                          tarla

bar                                          ber/per                                    umum,bütün

barba                                      ban                                         barınak,barınacak yer, ev

du                                           dut/tut                                    çocuk

duru                                        vındur/vınduru                       dur,durmak

                                            eşan/aşan                                eşmek, kazmak

gişku                                       gişnu/kişnu                             şişman adam, şişko

ile                                           le/la                                         ip, ilmak

ilu                                           pil/pilu                                    ulu, büyük

kıyı                                         kıyşt/kışt                                 kıyı, sahil

 

Milattan 4 bin yıl önce Anadolu’nun Doğu ve Güneydoğu bölgeleri dahil, “Mezopotamya” diye anılan bugünkü Suriye ve Irak topraklarını da içine alıp, Basra Körfezine kadar uzanan geniş bir sahada üstünlüğünü hissettirerek ayrı ayrı bölgelerde krallıklar tesis eden Sumer ve Subar/Suvar Türkleri’nin yaşayan torunları olarak kabul ettiğimiz Zaza Türkleri, meskun bulundukları mıntıkalarda, bu ecdat adlarını aynen veya bunların değişik, yahut ekler almış şekillerini birer hatıra olarak hala muhafaza etmektedirler. Burada, sadece birkaç misal vermekle yetineceğiz.

 

 

Diyarbakır ve Harput mıntıkasında kurulan bir “Sup” Krallığı’nın mevcudiyetini biliyoruz.[105] Adının da dalalet ettiği gibi, bu krallığı Subar Türkleri kurmuştu. “Sup” adı, bazı kaynaklarda “Sukh” şeklinde geçer.[106] Zazalar, günümüzde dahi Diyarbakır iline “Suk” derler. Üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen bu adın hala muhafaza edilmesi, oldukça anlamlıdır. Zazalar’la meskun bulunan Diyarbakır’ın Eğil bucağındaki eski “Sup” krallarına ait mezarların [107] varlığı da, keza aynı şekilde düşündürücüdür.

Urartular, Harput mıntıkasına “Supani” adını veriyorlardı. Diyarbakır’da “Sıpani” adında bir köy mevcuttur. Palu’da, “Sebiterias” adını taşıyordu.[108] Bu isim “Subari”nin bozulmuş bir şekliydi. Urmiye Gölü kuzeyinde akan “Sibir” çayı da bunların adını taşır.[109] Orta Asya’daki “Sibirya” adı, yine bunlardan kalmadır. “Sipki”, “Sibki”, “Sipkani”, “Sibari” (Zibari) gibi aşiret [110] isimlerinin kaynağını da yine bunlarda aramak gerekir.

“Subar”ların diğer adı “Suvar”dır. Ağrı, Elazığ, Erzurum ve Bitlis’te “Suvar” adlarını taşıyan köyler vardır. Palu, Hınıs ve Bingöl’de, “Suvarlar” anlamına gelen, “Suvaran” isimli köyler mevcuttur. Adıyaman’ın  Besni ilçesinde ve Malatya’da “Suvarlı” adında birer köy bulunmaktadır. Malatya’nın Pütürge ilçesinde, “Siver” bir köydür.Zazalığın güney hududunda önemli bir yer tutan “Siverek” adı da anılmaya değer. “S” ve “Z” değişimi ile Tunceli’nin Pertek ilçesinde “Ziverek” adlı köyler de dikkat çekicidir. Ayrıca ; “Şuvan” (Suvan/Sivan), “Çuvan”, “Şiveli” (Siveli), “Sivelan”[111] gibi aşiret isimlerinin sonlarındaki “-an” çoğul ekini kaldırdığımızda, arta kalan; “Şuv”, “Çuv”, “Siv” gibi sözlerin, eski Türkçe’de  “Su” anlamına geldiğini daha önce zikretmiştik. Sumerce’deki “Sıv” sözü de “su” anlamına gelir. Şu halde, bu aşiret isimleri de eski kökün birer mirasıdırlar. Bingöl’ün Genç (“Dareyhini”) ilçesinin hemen hemen tamamını kaplayan geniş bir mıntıkada 33 köy (muhtarlık) ve 86 tane de mezra vardır ki, bütün bunları bünyesinde toplayan bu bölge “Sivan” adıyla anılmaktadır. Çoğul eki olan “-an”ın önündeki “Siv-“ın anlamı üzerinde daha önce durmuştuk. “Sivan”, “Su’lar” yani “Su uruğundan olanlar” demektir. Sivan Zazaları da asırlar öncesindeki “Su” Türk uruğunun (yani, kendi atalarının) hatırasını farkında olmadan yaşatmaktadırlar...

Zaza Türkleri’nin kadim tarihine ışık tutucu nitelikte olup, ancak bugüne kadar gün yüzüne çıkarılmayan bazı tarihi kıymetlerin mahiyetinden sözetmek için, tekrar milattan önceki çağlara inmemiz icap ediyor.

Sumer ve Subar/Suvar Türkleri’nin birleşik gücü, güneyden Asurlular, batıdan Hititler, doğudan Urartular ve sonraları İranlı Medler ve Persler’in yıllar süren saldırıları karşısında zayıflayıp sonra da dağılmaya yüz tutunca, bunların bazı kabileleri çeşitli bölgelerde, kendi başlarına, küçük küçük krallıklar kurdular. Bu küçük krallıların zaman zaman, yukarıda zikredilen Asuri, Hitit, Urartu, Med, Pers ve sonraları da Ermeniler’le çatıştıklarını tarihi kayıtlar bildirmektedir.

Bugünkü Zaza Türkleri’nin ataları tarafından kurulan bu küçük krallıklardan biri, günümüzde İran sınırları içerisinde bulunan Urmiye gölü civarında, diğerleri ise Dicle, Fırat ve Murat ırmakları dolaylarında tesis edilmişlerdi.

Urmiye Gölü civarında kurulan Zaza Krallığı, “Zamza” adını taşıyordu.  Burası, Urmiye gölünün güney ve güneybatı bolgesi idi. Asur kaynaklarının bildirdiğine göre; M.Ö. 882 senesinde Asur Krallı III. Assaurnasirabal, hazırladığı büyük bir orduyla, Zaza Türkleri’nin bu küçücük hükümeti üzerine yürümüştür. Netice itibariyle burası, Zazalar ile Asurlular arasında başlayan kanlı çatışmalara sahne olmuş ve Asurlular sadece kalabalık orduları sayesinde bu bölgeyi ele geçirmişlerdi.[112]

Günümüzde , Urmiye Gölü çevresinde meskun bulunan “Zerza” aşireti[113] hala o atalar (“Zamza”) adını taşımaktadır. Ancak bu aşiret, İran-Fars kültürünün tesirinde çok kaldığından, lehçesi, konuşulmakta olan Zaza Türkçesi’ne benzememektedir. Şerefname’de  “Zerza” aşiretiyle birlikte, bu bölgede, bir de “Zerza Vilayeti” zikredilmektedir.[114] Evliya Çelebi’de , “korkulu, tehlikeli, dar ve amansız” diye nitelediği bir “Zerzivan” boğazından bahseder.[115]

 

 

 

Asur Kralı III. Assaurnasirabal, M.Ö. 880 yılında Urmiye gölünün  batısına yönelerek “Zapzas” mıntıkasını da işgal etti. Daha sonra Fırat, Balık ve Habur suları arasındaki bölgede bir beylik kurmuş olan “Zoki”lerle savaştı. (M.Ö. 879).[116] “Zoki” (Zuki)ler, büyük bir ihtimalle Diyarbakır’daki “Sup” (veya “Sukh”) krallığından olan bir topluluktu. Asur kaynaklarındaki Zoki/Zuki şeklinde geçen bu isim, “S”, “Z” değişimi ile, üzerindeki esrar perdesi kalkıyor ve asıl adı (“Suki/Sui/Su” veya “Suk/Sug/Su”) ortaya çıkıyor. Babillilerin Zaza Türkleri’ne “Zou-Zou” dediklerini biliyoruz. “Zou” (Su) ile “Zoki” (Su) arasında önemli

Bir benzerlik vardır. Bunlar muhtemelen aynı topluluk idiler. Bugün Bitlis’te, “Zoki” (veya “Pa-zoki”, “Pa-zuki”) adını taşıyan bir aşiret vardır. “Zap” suyuda adını “Sup” (Supar/Subar) Krallığından almıştı. Yunanlı Ksenofon, M.Ö. 401 yılında bu adı “Zapataş” şeklinde yazmıştır.[117] Asur kaynaklarında bu mıntıka, “Zapzas” adı ile anılmaktadır.

            “Zapsas” mıntıkası ile “Zamza” mıntıkası yan yana idiler. Bunların kuzeyindeki bölge ise (Van gölü yöresi), “Zanzavina” adını taşıyordu ve burası aynı zamanda bir “krallık”tı. (“Zanzavina”daki  “-vina” ile “Zapzas” daki “-s” ekleri kalktığında; “Zamza-Zanza-Zapsa” ana kökleri kalır ki, “Zaza” ile aynıdırlar.) Asur kralı II. Salmanasar, ordusuyla birlikte bu havaliye yöneldiğinde, “Zanzavina Kralı”nın gelip kendisine hediyeler takdim etmesi de bir işe yaramadı.II. Salmanasar, M.Ö. 856’da “Zamua” ve “Ma-Zamua” bölgelerine hareket etti. Bu bölgelerin küçük ordusu ve halkı, Urmiye gölünün ortasındaki adalara iltica ettiler.[118]

            Bu sıralarda, Doğu Anadolu bölgesine Urartular yerleşmiş, ne yazık ki bunlar da Asurlular’dan hiç de geri kalmamışlardı. Urartu kralı Menuas (M.Ö. 810-780), kısa bir zamanda “Katar-Zasin” ile “Lu-sasin” krallıklarına ait kaleleri zaptetti.[119] Bu krallıklar muhtemelen adının da tanıklığıyla bugünkü “Sasun” ilçesinin topraklarında bulunuyordu. Sasun ilçesi, günümüzde kısmen  Zaza Türkleri ile meskundur. “-N” çoğul eki kaldırıldığında; Zasi-Sasi-Sasu-Zaza kelimeleri arasındaki benzerlik gayet ilgi çekicidir.

            Kral Menuas, daha sonra Murat suyu üzerinde bulunan “Dial-Hini” (Drauhini) Krallığının üzerine yürümüş, bu krallığın merkezi olan “Sasilus” kasabasını da ele geçirmişti.[120] “Diauhini” veya “Drauhini” denilen yer, bugünkü Bingöl ilinin “Genç” ilçesidir. Bu ilçe tamamıyla (40 kusur köy dahil) Zaza Türkleri ile meskundur. Günümüzde dahi bu ilçe, yerli halk ve köylüler dahil, komşu ilçelerin sakinleri tarafından da “Darahani” yada “Dareyhini” adıyla anılır. Bu ilçenin “Sivan” bölgesinde, “Sosın” diye bir köy vardır. Bu köyün kadim tarihteki “Sasilus”un bizzat kendisi olduğu düşünülebilir. Kelimelerin sonundaki “-lus” ve “-n” ekleri kaldırıldığında, “Sasi” ve “Sosi” ana kökleri kalır ki bunlar da birbirlerinin, dolayısıyla “Zaza” ile aynıdır.

            Urartu Kralı Menuas, bunlardan sonra da “Sesedina” memleketine karşı yürüdü, bu arada “Zuama”ülkesinin de arazisini işgal etti.[121] Dicle ırmağının doğusunda bulunan bir “Susiana” Krallığının varlığını bilmekteyiz. Ksenofon, bu krallığın başkentinin “Susa” olduğunu söyler. Buna daha evvel değinmiştik. “Sesedina” ile “Susiana”nın aynılığı kuvvetle muhtemeldir. Bir kelimenin değişik dillerdeki fonetiklere göre nasıl şekilleneceğini düşünelim. “Sesedina” ile “Susiana”nın son ekleri olan “-dina” ve “-ana” yı kaldırınca, kök söz olan “Sese” ve “Susi” kalır ki, bunlar da yine birbirlerinin aynıdır. Evliya Çelebi Dicle havzasında bir “Susa Kalesi”nin varlığından bahseder.[122] Ayrıca yine “Sersar suyu ve kalesi”ni de zikretmektedir.[123]  Diyarbakır’ın Silvan ilçesine bağlı bir köyün adı “Susa”dır. Lice ilçesindeki bir köyde  “Sisi” adıyla bilinir. Tunceli’nin Pülümür ilçesinde bir Zaza aşiretinin adı “Sisan”dır. Diyarbakır’ın Çermik ilçesindeki “Sarsap”, Çüngüş İlçesindeki “Şarsap “(Sapsap) ve “Salsav” birer köy adıdır. “Samsat”da Adıyaman’da bir ilçedir. Kelimelerin etimolojisini ele almıyoruz. Ancak “Samsat” için şunu diyebiliriz. “T”, eski Türkçe’de çoğul ekidir, bu ek düşünce, “Samsa” kalır ki, “S”, “Z” değişimi ile, daha evvel zikredilen “Zamza” ile aynı olur. Bu da, “Zaza”dır.

            Urartu Kralı I.Argistis (M.Ö. 780-755), Zaza Türklerinden bahseder. Bazı yazılarında (kitabelerinde) ise, Zazalar’ı “Zavaidi” diye göstermiştir.[124] Bu kralın “Saski” hanedanı ile “Zuaen”lere olan düşmanlığı ve aralarındaki mücadeleler de anılmaya değer.[125]

            Asur kaynaklarında bir de “Mu-Zazir” Krallığından bahsedilir. Bu krallığı yöneten de, “Ur-Zana” adını taşıyordu.[126] Asur kayıtlarına göre; Asur Kralı Sargon, M.Ö. 714 senesinde, “Mu-Zazir” şehrini tahrip etmiştir. Bu şehir, Hakkari’nin şimdiki Beytüşşebap ilçesi civarında ve kuzey-batısında idi. “Mu-Zazir” adı, bazı kaynaklarda “Mu-Zasir” veya “Mu-Sasir” şeklinde de geçmektedir.[127]

            Asurluların, Ağrı dağı güneyinde, Van, Bitlis, Siirt ve Bingöl havalisinde yayılan Su/Saka (bazı dillerde “Sakarti”) Türkleri’ne verdikleri “Zikirtu” adı[128], bize bir konuda önemli bir ipucu veriyor. Bingöl Zazaları’nın nadiren de olsa, kendileri için kullandıkları bir “Kırd” sözü vardır. Bunun kaynağı büyük bir ihtimalle, “Zikirtu”dur. Bingöl’deki “Kıkti” aşireti adının da buradan çıktığı söylenebilir. Bingöl’ün Kiğı ilçesinde “Zig”, Tatvan’da “Zigak”, Baskil’de “Zikan” isimli köy adları da düşündürücüdür. “Yigirmi” sayısının “yiirmi/yirmi”ye dönüşümü gibi; “Siirt” ili adının da “Zikirtu” (Sikirt/Sigirt/Siirt)’dan çıkması mümkündür.[129]  Araştırmacı E. Herzfeld’in görüşü de bu istikamettedir...[130]

            Urartular’ın ardından Doğu Anadolu’ya yerleşen İranlı Medler (M.Ö. 708-550) ve Persler (M.Ö. 550-330)’le Zaza Türkleri arasında , sayısız denilebilecek kadar kanlı olaylar ve çatışmalar vuk’u bulmuştur.

            Çok daha sonraları bölgeye gelen Ermeniler ve İranlı Sasaniler (M.S. 226-642)’le de aynı çekişmelerin devam ettiği malumdur.

            Zaza Türkleri’nin kadim tarihinden habersiz olan birtakım kişiler, “Sasani” ve “Zaza” kelimeleri arasında bir benzerlik kurarak, Zazalar’ı Sasaniler’in ahfadı saymaktadırlar. Halbuki “Zaza” adı, Sasani devletinin kuruluşundan bin (1000) yıl kadar önce bile vardı ve hala da vardır. Tarih, üç bin (3000)yıldan beri onu tanıyor. “Sasni” adı ise, bir müddet duyulmuş ve sonra da tarihin derinliklerine gömülmekten kendini kurtaramamıştır (Aslında “Sasan”, bu devletin kurucusunun adıdır. Bizim “Selçuklu” , “Osmanlı” devletleri gibi).

            İslam’ın inkişafından sonra, Arap kaynaklarında da Zaza Türkleri hakkında geniş malumat verildiği bilinmektedir. Araplar, daha Selçuklu Türkleri bölgeye gelmeden önce, Zaza Türkleri ile meskun mıntıkaları “El-Zavzan” adı ile anılıyorlardı. İbn’ül Esir’e göre; El-Zavzan, Musul’dan iki günlük mesafeden başlayarak Hilat yakınlarına kadar uzanıyor, Azerbaycan tarafından da Salmas’a kavuşuyordu.[131] Bu bölgelerde eski Zaza Türkleri’nin yaşadığını daha önce belirtmiştik. Bazı yer adları da tezimize ışık tutmaktadır. Mukaddesi, Cezirat İbn Ömer (bugünkü “Cizre” ilçesi)’de “Zavzan” adını taşıyan bir nahiyeden bahseder.[132] Ayrıca “Zavzan Kalesi”nin mevcudiyeti de zikredilmeye değer.[133]

            Anadolu’ya yerleşen Selçuklu Türkleri arasında, “Zazik” adını taşıyan boyların varlığına tesadüf edilmiştir. Selçuklu sultanı I. Alaeddin Keykubat  zamanında, Konya-Aksaray (Niğde) yolu üzerinde, “Zazadin Hanı” adı ile bilinen, meşhur bir kervansaray yapılmıştır ki, bunun harabeleri halen mevcuttur. Yapılış tarihi ise 1236’dır.[134]

            Araplar’ın “El-Zavzan” dedikleri bölgede, Evliya Çelebi seyahati esnasında, “Sa’sa Kalesi” denilen bir yere geldiğini kaydetmektedir.[135] Evliya Çelebi, bundan başka bize pek çok isim daha vermektedir. Mesela, gelişmiş şehirlerin adlarını sıralarken, “Zağ-Zağa” isimli bir şehrin varlığından bizleri haberdar etmektedir.[136] Sivas mıntıkasında da, Kızılırmak nehri üzerinde bir “zağzağ” köprüsünden söz ederek şöyle der: “...kuzeye doru giderek Sivas sahrasında Kızılırmak nehri üzerindeki Zağzağ köprüsünü geçtik. On sekiz gözlü büyük bir köprüdür. Tam ortasında namazgahı vardır. ‘Eğri Köprü’ adı ile meşhurdur.Buradan da batıya doğru giderek “Zağzağı köyünde menzil aldık.[137]” Ayrıca  birde “Sasalar” köyünü kaydeder ve “Gazi Hüdavendigar’ın Sasa Koca adında bir adamı burada yerleşmiş olduğundan  köye bu isim verilmiştir.200 hanelidir.[138]” demektedir. Sivas mıntıkasında eski çağlardan beri Zaza Türkleri’nin varlığına tesadüf edilmektedir.Günümüzde Sivas’ın Zara ilçesi ve çevresi, Zaza Türkleri ile meskundur.

            Erzincan’da, merkez ilçenin Çatalarmut bucağına bağlı bir köy, “Zazalar” adını taşımaktadır. Şimdiki adı “Baltaşı” dır.

            Anadolu Türk Beyliklerinden biri olan Menteşe Beyliği’nin kurucusu Emir Menteş’in damadının adı “Sasa Bey” idi. 24 Ekim 1304’te İzmir’deki Selçuk Kalesi’ni Bizanslıların elinden alan da bu Sasa Bey’di.[139]

            Diyarbakır’da “Sultan Sa-Sa Camii” diye anılan bir caminin varlığına bazı kayıtlarda rastlıyoruz. Ancak bu camii, 1908’den sonra yıkılmıştır.[140]

Osmanlı arşivlerinde, “Sasa, Sasalar, Sasalı (Sasalu)”adı ile bir cemaat zikredilir.Bu cemaat; Adana Eyaleti, Yüreğir Kazası (Adana Sancağı), Selanik Sancağı, Marmara Kazası (Saruhan Sancağı), Gümilcine Kazası (Paşa Sancağı), Yörükhan-ı Ankara Kazası (Ankara Sancağı)’nda mukim addedilerek, “Yörükkan taifesinden” gösterilmiştir.[141]

Daha pek çok misal verilebilir.

 “DİL” AÇISINDAN ZAZA VE KURMANÇLAR

 

Kurmanç ve Zaza Türkleri arasındaki en belirgin farklılığı konuştukları lehçelerde görmekteyiz.

Kurmançlar kendilerine “Kurmanc” ve konuştukları lehçeye de “Kurmanci” adını verirler. “Kürt” veya “Kürtçe” tabirini kullanmazlar. Zaza Türkleri’nin lehçesine de “Zazaki” (Zazaca) denir. Bazı çevreler bu lehçeye “Dımıli” diyorlarsa da bu yanlıştır.

Kurmancca ile Zazaca birbirlerinden farklı iki Türk lehçesidir. Türkçe’nin pek çok lehçeleri vardır: Kazak, Kırgız, Başkurt, Özbek, Nogay, Çuvaş, Yakut, Azeri v.s. gibi lehçeler, bunlardan bir kaçıdır.Kurmanca ve Zazaca da bunlar gibi Türkçe’nin birer lehçesidirler. Her Türk lehçesinin çeşitli şiveleri (ağızları) mevcuttur. Şive sayısı içinden çıkılamayacak kertede çoktur.[142] Mesela Azeri lehçesi birçok şivelere  (ağızlara) bölünmüştür, Anadolu ağızlarına benzer çeşitli fonetik özellikler gösterir. Bu ağızlar doğu, batı, güney, kuzey, merkez gibi cihetlere göre gruplara ayrılırlar.[143] Kurmancca ile Zazacanın da yine aynı şekilde, her birinin çeşitli şiveleri vardır.

Türk Milleti savaşçı ve akıncı olduğu için Asya’nın büyük bir parçasına, Avrupa’nın doğusuna ve güneydoğusuna yayılmış ve yerleşmiştir. Pek çok boy ve kola ayrılmıştır.Türkçe sözlerin kökleri bir olduğu halde, memleketlerinin ayrılması ve zamanın geçmesiyle, çekimlerinde ve eklerinde ayrıntılar meydana gelmiştir. İşte bu ayrıntılar da lehçe ve ağız (şive) değişiklikleri doğurmuştur.[144] Hele kendi kendilerine tamamen yabancı olan topluluklara yakın yerlerde iskan eden Türk boylarının dilleri karmakarışık bir hale gelmiş ve “öz”ünden çok şey kaybetmiştir.

Kaşgarlı Mahmud da ; “Oğuzlar, Farslar’la birlikte düşüp kalkmaya başlayınca bir takım Türkçe kelimeleri unutmuşlar, onun yerine Farsça kullanır olmuşlar.[145]” demek suretiyle, bu hususa gayet açık bir şekilde işaret ediyor.

Bütün lehçelerin kaynağını, bizi çok eskilere götürecek olan “Ana Türkçe”de bulabiliriz.Bazı Türkologlar ve dilbilimciler, İsa’nın doğumuna yakın yıllara kadar bütün Türkler’in bu dili kullandığı görüşündedirler ve bu devreye de “Ana Türkçe Çağı” adını vermektedirler.[146] Lehçelerin ve şivelerinin de asıl bu tarihlerden sonra doğduğu ileri sürülmektedir.

“Ana Türkçe”nin pek çok kelimeleri, bugün dahi Türkçe’nin bazı şivelerinde muhafaza edilmektedir. Çok miktardaki kelimeler de unutulmuş ve yerini ya Farsça’ya yada Arapça’ya terk etmiştir...

Bugün bir Anadolu Türk’ü ile bir Çuvaş Türk’ü, yahut bir Azeri Türk’ü ile bir Yakut Türk’ü, birbirlerini anlayamamaktadırlar. Keza bir Zaza Türk’ü ile bir Kırgız Türk’ü, yada bir Kurmanç Türk’ü ile bir Özbek Türk’ü yine aynı şekilde, birbirleriyle anlaşamamakta ve konuştuklarının manasını bilememektedirler. Dolayısıyla Kurmanclar ile Zazalar yan yana yaşadıkları halde yinede tercümansız anlaşamamaktadırlar. Lehçeleri arasında da önemli farklılıklar göze çarpar.

Tarih ve ilim yönünden önemli olan, “Ana Türkçe”den pek çok kelimenin bugün bile, Zazalar ve Kurmançlar ile diğer Türk toplulukları arasında, ortaklaşa olarak aynen kullanılması ve yaşatılmasıdır.

 

 

 

Öyle ki, bugünkü Türkiye Türkçesi’nde kullanılmayan bir hayli eski Türkçe (Göktürk, Uygur, Karahanlı v.s. Türkçeleri) kelime, Zaza ve Kurmançlar dahil, diğer bazı Türk boyları arasında da yaşamaktadır. Bazı çevrelerin, “bugünkü Kürtçe’deki Türkçe kelimeler, yakın komşuluk ilişkilerinden geçmiştir” şeklindeki iddiaları, bizce geçerli değildir. Çünkü bu Türk boylarının kullandıkları öyle eski Türkçe kelimeler vardır ki, bunlar Türkiye Türkçesi’nde yoktur. Dolayısıyla aynı kelimelerin Doğu Anadolu’dan, çok çok uzaklarda yaşayan ve hiçte birbirleriyle komşulukları bulunmayan Yakutlar’da, Çuvaşlar’da veyahut Kırım Türkleri’nde de kullanıldığını görmekteyiz. Demek oluyor ki, Zazaca ve Kurmancca da tıpkı diğer Türkçeler gibi, bahis konusu edilen asıl eki “Ana Türkçe”nin birer dallarından başka bir şey değildirler.

Şimdi, Türkçe’nin Zaza ve Kurmanç lehçeleri ile diğer lehçeleri arasında, fonetik açısından bazı noktalara temas etmek istiyoruz:

 

1- Günümüzde kullanılan Latin asıllı yeni Türk alfabesinde işareti bulunmayan, Arap asıllı eski Türk  alfabesinde (خ) şeklindeki harfle belirtilen ve gırtlaktan çıkan “H” sesi, Kurmanc ve Zaza lehçeleri dahil, bütün Türk lehçelerinde hala muhafaza edilmektedir. SSCB’deki Türk boylarının “mecburi” olarak kullanmakta oldukları “Kiril” alfabesinde, bu kalın “H” sesi, (X) işaretiyle gösterilmektedir.

 

2- Yeni Türk alfabesinde işareti bulunmayan ancak, fonetiğinde mevcut olan ve gırtlaktan çıkan kalın “K” sesi (eski alfabedeki işareti ق), Kurmanc ve Zaza lehçeleri dahil, bütün Türk lehçelerinde kullanılmaktadır. Latin alfabesindeki (Q,q) da bu sesi verir.

 

3- Yeni alfabede gösterilmeyen, ancak fonetiğinde bulunan bir ses vardır ki, üst dişleri işe karıştırmaksızın, yalnız üst ve alt dudakları oynatmakla çıkarılan bu ses, “W”dir. Bu “W”, bildiğimiz “V” gibi söylenmez, okunmaz. Kurmanç ve Zaza lehçeleriyle birlikte, bütün lehçelerde kullanılır. (Eski  alfabedeki işareti و).

 

4- Yeni alfabede bulunmayıp, fonetiğinde geçen; Kurmanc, Azeri,  Nogay, Zaza Türkçeleri ile, diğer bazı lehçelerde kullanılan  (e)’den başka, (i) ile (e) sesleri arasında bir ses veren ikinci bir (ê) sesi vardır. Türkiye Türkçe’sinin  fonetiğinde, “êl”, “êloğlu”,têsir” v.s.gibi kelimelerde geçmektedir.

 

5- Kazan Türkçesi’nde (o) ve (ö) sesleri bulunmaz. Buna paralel, Zaza ve Kurmanccada da (o) sesi çok az, (ö) sesi ise hiç kullanılmaz.

 

6- Anadolu Türkçe’sinde (-y) ile başlayan sözler, Azeri Türkçe’sinde ünlülerle başlar: yılan-ilan, yiğit-iyid, yıldız-ılduz, yüz-üz, yürek-ürek gibi. Aynı özellik, hem Kurmanccada, hem Zazacada da vardır.

 

7- Buna karşılık bazı sözler (h-) protezi alır : açar-haçar, akıl-hakıl, ayva-heyva. Bu özelliğe de Kurmancca ve Zazacada rastlanmaktadır.

8-Türkiye Türkçe’sinde benzerlik belirten “gibi” edatı, Özbek Türkçe’sinde “dey” ve “dek” şeklindedir. Her iki şekil, az bir değişiklikle Zazaca ve Kurmancca’da da kullanılmaktadır. “Dey”in karşılığı Zazacada “sey”; “dek”in karşılığı da Kurmancca’da “wek”tir.

 

9-Özbek Türkçe’sinde de mastar eki (-ış)’tır. (Türkiye Türkçe’sinde ; “-mek”, “-mak”).

 

10-Nogay Türkleri, (ş) sesini çoğunlukla (s) olarak kullanırlar. Mesela; “baş” yerine “bas”, “taş” yerine “tas”, “şöylece” yerine “söytip” derler. Bugün, Zaza Türkçe’sinin Tunceli şivesinde de aynı özelliği görmekteyiz. Mesela:

 

Tunceli şivesi                          Diğer şiveler

 

seker                                       şeker                           şeker

sıt                                           şıt                                süt

asm                                         aşm/ayşm                    ay

surı                                         şurı                              yürü,git.

 

            Şimdilik bu kadarla iktifa ediyoruz. Zira bu mevzu, tezimizin dışındadır. Yukarıda aldığımız özellikler geçmişte, tarihte kalmış değil, bugün dahi konuşulmakta olan, yaşayan Türk ağız ve lehçelerinde varlıklarını sürdürmektedirler.[147]

            Kurmanc ve Zaza lehçeleri pek çok yönden birbirlerinden farklı özelliklere sahiptirler. Bu farklılıkları tespit etmek mümkündür ve gayet kolaydır. Ancak bu farklılık, onların ayrı “ırk”lardan geldikleri anlamına gelmemelidir. Bunu daha önce izah etmiştik. Her ne kadar ayrı özellikler taşıyorlarsa da bunlar “lehçe ayrılıkları” olup, ikisinin de anası “Türkçe”dir. Temel budur. Bu ağacın pek çok dalı mevcuttur. İşte Zazaca ve Kurmancca’da bu dallardan ikisidir.

            Lehçeler arasındaki ayrılıklar yalnız bu lehçelere mahsus bir şey olmayıp, diğer lehçelerde de mevcut bulunduğu zaten bilinen bir şeydir. Bu hususla ilgili olarak birkaç misal vermenin, yerinde olacağı kanaatindeyiz.

            Fonetik bakımından olduğu gibi, morfoloji (söz kuruluşu) bakımından da, Türkçe’nin lehçeleri arasındaki farklı özellikleri görmek kabildir. Şöyle ki:

 

1- Anadolu Türkçe’sinde hikaye geçmiş zaman kipi “-mış/-miş”le biçimlenirken, Kıpçak bölümüne giren lehçelerde fiilin sonuna “-kan/-ken, -gan/-gen” ekleriyle şekillenir. Misal; “Bargan” (varmış), “atkan” (atmış), “kilgen”(gelmiş)

 

2- Kelimelerin sonundaki “-ğ”nin “-w”ye dönüşü de Kıpçak takımı lehçelerin özelliklerindendir; dağ (taw), bağ(baw), sağ(saw)...

 

3-  Bu lehçenin önemli bir özelliği de “-u” ve “-ü” ile biten mastarın bulunmasıdır ; “al-u” (almak), “bir-ü” (vermek), “söyle-u” (söylemek).

 

4- Kırım Türkçe’sinde mastar eki, “-w”dir ; “Aşa-w” (yemek), “yaşa-w” (yaşamak)..

 

5- Özbek Türkçe’sinde ise, mastar eki olarak “ış” kullanılmaktadır ; Otırış (oturmak)..

 

6- Yine Özbek lehçesinde “-ğu, -ku, -gı, -ki” ekleri, Anadolu Türkçe’sindeki “-acak” partisip eki fonksiyonunun karşılığındadırlar. Misal ; kelgu (gelecek).

 

7- Kırım-Dobruca lehçesinde “man” ve “men” ekleri vardır. Bunlar “ile “, “le” bağlantıları yerine kullanıldıkları gibi, 1.şahıs eki olarak da kullanılırlar. Misal; Amet men Memet keldiler (Ahmet ile Mehmet geldiler).

 

8- Hakas Türkçe’sinde geçmiş zaman kipi, “-çuh” , “-çıh” şeklindedir. Misal ; Parçıh (varmış).

 

9- Tuba (Tuva) Türkçe’sinde, ikinci geçmiş zaman kipi; “-cık/-cik, -jik, -çık/-çih”dir. Misal ; kel-cik-men (geldim).

 

10- Yine bu lehçelerde (Tuva/Tuba); “-kay-tık” şeklinde, gelecek zaman partisibi de görülür. Misal; at-kay-tık (atacak), üçür-gey-tik  (uçuracak).

 

Ve bunlara benzer daha pek çok farklılıklar...[148]

            Ayrımcı çevrelerin kasıtlı olarak Zazalar’ın “Kürt” ve Zazaca’nın da “Kürtçe’nin bir kolu, bir lehçesi olduğunu ileri sürerek, konuyu bu şekilde ele aldıkları bilinmektedir. Şimdi, söylediklerine bakalım:

            “Dersimliler, Kürtçe’nin en eski lehçesi olan Zaza dilini konuşurlar...[149]”

            “Zazaca, Kürtçe’nin bir lehçesidir.[150]”

            “Zazan: Bir Kürt aşireti[151]”

            “Zaza , bir millet ve oymak değil, Kürtçe’nin bir lehçesidir. Bu lehçeye ayrıca Dumili de denir[152]”

            “Kürtçe’nin dört büyük lehçesi vardır : 1- Kurmanci, 2-Lori, 3-Sorani, 4- Gorani. Bu dört büyük lehçeden başka Kürt lehçeleri arasında beşinci bir lehçe olarak Zazaca’yı saymak zorunluluğu vardır.[153]”

            “Kürt ulusunun konuştuğu lehçe temel olarak iki bölüme ayrılır ; Kürdi ve Kurmanci. Bu iki ana bölüm diğerlerini de kapsamı içine alır... Zazalar kesinlikle Kürt’türler...[154]”

 

            Bazil Nikitin de şunları yazıyor :

            “Harput vilayetinde, Dersim bölgesinin yoğun bir nüfusa sahip olduğuna işaret etmek gerekir. Fırat’ın iki yukarı kolu arasında bulunan bölgede Kürtler diğer unsurlara oranla sekiz kat daha kalabalıktırlar. Bu Kürtler, ayrı bir lehçe (Zazaca) konuşurlar...

            Dersim kasabasında Zaza Kürtleri vardır ki bunlar, haklarında yüzyıllardan beri kendi dağlarında oturmakta olduklarından başka bir şey bilinmeyen ayrı bir aşiret oluştururlar...[155]”

            Bunun gibi daha başka yabancı yazarlar da yine aynı hataya düşerek –belki de politik amaçlar açısından- hiçbir belge göstermeden tıpkı ayrılıkçı grupların yaptığı gibi, peşin bir hükümle Zaza Türk’lerini de “Kürt” genel kavramı içinde mütalaa edip, işin içinden çıkarlar.

            Milletler içinde ayrı bir “millet” yaratmaya kalkışarak, dış kaynaklı ideolojilerin fedailiğini üstlenen ayrılıkçı gruplar, sarıldıkları “asimilasyon” politikasının gereği olarak, Zazalar’ı “Kürt” ilan ederlerken, belge gösterememektedirler. Bu da onların aslında acz içinde olduklarının belirtisidir.

            Konuya yaklaşım tarzları ve fikirleri çoğunlukça benimsenen bazı kişiler de eserlerinde, söylenegelen alışılmış şeyleri tekrarlamaktan her nedense kendilerini alamıyorlar:

            “Kürtçe, Kurmanç ve Zazaca diye ikiye ayrılır[156]”

            “Kürt diye vasıflanan dağlı Türkler... Boy bakımından üç şubeye ayrılmışlardır : Baba-Kürdiler , Kormancolar, Zazalar[157]”

            “Kürt’lerin üçüncü kolu diye adlandırdığımız Zazalar...[158]”

            “Kürt’lerin en büyük kısmını Kurmançlar teşkil eder. Soran ve Guran Kürtleri Musul vilayetine mahsustur. Lur Kürtleri İran dahilindedir. Diğer vilayetlerdeki Kürtler Kürmançlar’la Zazalar’dan ibarettir.[159]”

            “Zazalar’ın mensup olduğu Guran (Gurlar), Kürt’lerin bir koludur.[160]

            Kısacası, bugüne kadar yazılanlar maalesef hep birbirlerinin tekrarı olmuştur. Konuya ciddi bir biçimde eğilen, açıklık getiren bir tek kişiye tesadüf edilemiyor. “İlim” adına bu bir eksiklik ve talihsizliktir.

            İşte biz; yıllardan beri hep tekrarlanan ve yukarıda naklettiğimiz, adeta kalıplaşmış cümlelerle ifade edilen görüşe kesinlikle katılmıyor, bu geleneğe de artık bir son vermek istiyoruz. Amacımız, bütün açıklığıyla hakikatleri gün gibi ortaya çıkarmaktadır.

 

 

 



[1] V.Minorsky : ”Kürtler” İslam Ansiklopedisi,Fas,68

[2] Hayri Başbuğ: “Kürt Türkleri”, Birliğe Çağrı Dergisi, Sayı:8, 26 Mayıs 1980, sf.4

[3]Bazil Nikitin : Kürtler, Cilt:1 , İstanbul 1976, sf.7 (“Önsöz”).

[4] V.Minorsky : aynı yazı

[5] M. Emin Zeki : Kürdistan Tarihi, İstanbul 1977, sf.33

[6] William Aegleton : Mehabad Kürt Cumhuriyeti 1946, (Çev. M. Emin Bozarslan),İstanbul 1976, sf.16,17

[7] M. Emin Zeki : Kürdistan Tarihi, İstanbul 1977

[8] İhsan Nuri : Kürtlerin Kökeni, (Çev.M. Tayfun), İstanbul 1977 (Yöntem Yayınları),(Orijinal adı, “Tarih-i Rişeyi Nejad-i Kurd”-Kürtlerin Asıllarının Tarihi-olan bu kitap, ilk olarak Tahran’da 1955 yılında, “İranoloji” cemiyeti tarafından Farsça olarak yayımlanmıştır)

[9] Minorsky, “Kur-ti-i’nin okunuş tarzı kat’i değildir” (İslam Ans. “Kürtler” maddesi)derken, Bazil Nikitin de şunları söylüyor : “Asur kaynaklarında ‘Kur-ti-i’ diye bir kavmin bulunduğu sanılmıştır; ama şimdi bu ad ‘Kur-hi-i’  okunmaktadır” (bk. Bazil Nikitin, a.g.e. sf.36)

[10] Bunun aksine, Ermeni yazarları da Kürttürkler için “Müslüman Ermeni” tabirini kullanmaktadırlar (Hayri Başbuğ, Kürtçülük Faaliyetleri İçinde Ermeniler-Son Yüzyılda Kürtçü-Ermenici İşbirliği, Ankara 1982, -gayri matbu-)

[11] Havar Dergisi’nin iddiası bundan farklıdır. Bu dergideki izahata göre; “Nemrud adı, Nimroz, yani Nivroj’dur. Bunun Kürtçe’deki anlamı; yarım gün, öğlen’dir” (Hawar Dergisi, sayı:28, 15 Mayıs 1941)

[12] Kürttürkçesi’nde, “ateş”in karşılığı olarak “azer” sözü kullanılmaz. “Ateş”e Kürttürkleri’nin bir kısmı “agır” derken, diğer bir kısmı “ar” der.

[13] İhsan Nuri, aynı eser, sf. 122,182 ve devamı

[14] Süryani tarihçisi Bar Hebraeus Gregory’de “Nuh” isminin halis Süryanice bir kelime olduğunu iddia etmektedir. (bk. Abu’l Farac Tarihi, cilt:1, Ankara 1945, sf. 71)

[15] Bk. Hawar Dergisi, sayı:28, 15 Mayıs 1941

[16] Şükrü Kaya Seferoğlu, Anadolu’nun İlk Türk sakinleri Kürtler, Ankara 1982, sf.6

[17] H.Kemal Türközü, “Türk sakalar (İskitler)’in Batıya Göçleri ve Kürtler’in Ön Asya’da Doğuşları”, Türk Kültürü Dergisi, sayı:226, sf.36,37., Şubat1982. Ayrıca, daha fazla bilgi için şu kaynaklara müracaat edilmelidir: M. Taner Tarhan, “eski Çağda Kimmerler Problemi”, VIII.Türk Tarih Kongresi, 1.Cilt, Ankara 1979. Prof. Dr Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş, 1.Cilt,İstanbul 1970. Prof. Dr.Bahaeddin Ögel, Büyük Hun İmparatorluğu Tarihi,1.Cilt,Ankara 1981. Prof. Dr.Akdes Nimet Kurat. IV-XVIII. Yüzyıllarda Karadeniz Kuzeyindeki Türk Kavimleri ve Devletleri,Ankara 1972 ve Peçenek Tarihi,İstanbul 1937,Gyula Nemeth,Atilla ve Hunları,İstanbul 1962. Şerif Baştav, “Sabir Türkleri”, Belleten, Cilt:V, Sayı:17-18, Ankara 1941. Arthur Koestler, On üçüncü KabileHazar İmparatorluğunun Mirası,İstanbul 1977.Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu,Türk Milli Kültürü, Ankara 1977)

[18] Prof. Dr.Làszlò Ràsoyni, Tarihte Türklük,Ankara 1971, sf.65

[19] Dr. Tahsin Ünal,Türk’ün Sosyo-Ekonomik Tarihi,Ankara 1977,sf.12,38

[20] Bar Hebraeus Gregory,Tarih (Abu’l Farac Tarihi)Cilt:1, Ankara 1945, sf.95, İhsan Nuri, aynı eser, sf.88 M.Fahrettin Kırzıoğlu,Her Bakımdan Türk Olan Kürtler, Ankara 1964, sf.21

[21] M. Fahrettin Kırzıoğlu,aynı eser, sf.19-28

[22] Bazil Nikitin,aynı eser,sf.31

[23] H.Kemal Türközü,aynı yazı

[24] İhsan Nuri,aynı eser,sf.131

[25] Bazil Nikitin, aynı eser,sf.48

[26] M. Fahrettin Kırzıoğlu,Kürtlerin Türklüğü,Ankara 1968,sf.51

[27] Bazil Nikitin,aynı eser,sf.23

[28] Ksenofon,Anabasis-On binlerin Dönüşü-İstanbul 1974 (HürriyetY.)..

[29] İranlı Firdevsi,”Şahname”sinde,bu vak’aları “İran-Turan” savaşları olarak isimlendirmekte ve pek geniş malumat vermektedir.

[30] Hilmi Göktürk,Kürtler’in Soy Kütüğü ve Boy Tarihi, cilt:1,İstanbul 1978,sf.75

[31] Uzun saç bırakma,eski Türkler’e has bir gelenektir.Sakalar,Hunlar,Göktürkler ve İslam oldukları halde Selçuklu Türk erkekleri de omuzlarını aşan saçlar uzatırlardı.Bunlardan,Ermenice ve Süryanice kaynaklarda da bahsedilir.Aynı durum bugün bile Sincar dağı eteklerinde yaşayan Kürttürkleri’nde mevcuttur.Bunlardan Evliya Çelebi’de bahsetmiştir, hatta uzattıkları bu saçlardan dolayı Sincar Dağına “Saçlu dağ”da denildiğini söyler.(M:Fahrettin Kırzıoğlu,Kars Tarihi,I.İstanbul 1953, sf.97.)

[32] Prof. Dr.Làszlò Ràsoyni,Macar Arkeolojisinde Hunlar-Avarlar-Macarlar,Ankara 1937, sf.10.

[33] Wilhelm Radloff,Sibirya’dan,(Çev.Dr.Ahmet Temir),Cilt:1,İstanbul 1957, sf.225.

[34] Kaşgarlı Mahmud,Divan-ı Lügati’t Türk, I, sf.419

[35] Gyula Nemeth, Der Volksname Karluk und Seine Semantische Gruppe, sf.13 (Zikreden,Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Ankara 1977, Sf.156, not:660)

[36] Thureau Dangin, Revveç d’Assyriologie, V, sf.67.(Zikreden, V.Minorsky,aynı yazı)

[37] Driver, The name Kurd Its Philological Connexions (JRAS-1923), sf.400,(Zikreden,V.Minorsky,aynı yazı)

[38] V.Minorsky,aynı yazı

[39] “Karduklar”ın Türklüğü konusu üzerinde,daha geniş bilgi için bk. “Rus Yazarı Minorsky’nin İslam Ansiklopedisi’ndeki ‘Kürtler’ Maddesinin Tenkidi ve Bazı Gerçekler”, Kon Gazetesi, sayı:1,Ankara,Ocak 1979. Dr. Mehmet Şükrü Sekban,Kürt Meselesi,(3.Baskı),Ankara 1979,(Ek:2, Kardaka-Kurduklar),Kon Yayınları. Edip Yavuz,Tarih Boyunca Türk Kavimleri, Ankara 1968. M. Fahrettin Kırzıoğlu, Kars Tarihi , İstanbul 1953.Hilmi Göktürk,Anadolu’nun Dağında Ovasında Türk Mührü,Cilt:1, Erzurum 1974.

[40] Bk.(9)numaralı dipnot (H.B)

[41] İhsan Nuri,aynı eser,sf.33

[42] Aynı eser, sf.198

[43] Aynı eser, sf.110

[44] Bezil Nikitin,aynı eser,sf.37

[45] Aynı eser, sf.137

[46] Hilmi Göktürk,aynı eser, sf.57-58

[47] Edip Yavuz, aynı eser,sf. 32

[48] Süleyman Sabri Paşa,Van Tarihi ve Kürt Türkleri Hakkında İncelemeler (3.Baskı), Ankara 1982, sf.49

[49] Cevdet Türkay,Başbakanlık Arşivi Belgelerine göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak Aşiret ve Cemaatlar,İstanbul 1979, sf.150

[50] M. Emin Zeki,aynı eser, sf.213-217

[51] Cevdet Türkay, aynı eser, sf.145

[52] Aynı eser, sf.641

[53] Aynı eser, sf.642

[54] Bu kısım, “Zaza Türkleri” adı ile hazırlamakta olduğumuz bir eserin “tarih” bölümünün kısa bir özetidir.

[55] Bk.Nazmi Sevgen, “Yaşayışları Şimdiye Kadar Gizli Kalmış Bir Aşiret:Zazalar”, Tarih Dünyası Dergisi,Sayı:14,15,16,17,İstanbul 1950. Aynı yazının ikinci baskısı için Bk.Nazmi Sevgen, “Yaşayışları Gizli Kalmış Bir Aşiret:Zazalar”,(Dipnotlar:Hayri Başbuğ),Türk Kültürü Dergisi,Sayı:229,230,(Mayıs-Haziran),Ankara 1982

[56] Nazmi Sevgen,”Kürtler”,Belgelerle Türk Tarih Dergisi,Sayı:5,İstanbul 1969. Ayrıca Bk.Nazmi Sevgen,Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Türk Beylikleri-Osmanlı Belgeleri ile Kürt Türkleri Tarihi,Ankara 1982,sf.3

[57] Geniş bilgi için bk.Prof. Dr. Zeki Velidi Togan,Umumi Türk Tarihine Giriş,cilt:1,İstanbul 1970.Ayrıca bk.Prof. Dr. Yusuf Ziya Özer, “Son Arkeoloji Nazariyeler ve Subarlar” II.Türk Tarih Kongresi

[58] Nihad Sami Banarlı,Resimli Türk Edebiyatı Tarihi,Fas 1.İstanbul 1971 sf.12 (“Türklerin Yaratılış Destanı”)

[59] Edip Yavuz,Aynı eser, sf.200-203

[60] Deguignes, Tarih-i Umumiye, Sf.148,158,170

[61] Prof. Dr. Zeki Velidi Togan,aynı eser,sf.35,391,395

[62] Aynı eser, sf.23

[63] Aynı eser, sf.45

[64] M. Fahrettin Kırzıoğlu,Kars Tarihi, sf. 73,91,105

[65] Dr. Fritische,Kürtler,İstanbul 1324 (1918), sf. 26

[66] Prof. Dr. Z.V.Togan, aynı eser, sf. 41, 42

[67] Kaşgarlı Mahmud,Divan, II.sf. 48

[68] Prof. Dr.Z.V.Togan, aynı eser, sf.45

[69] Edip Yavuz, aynı eser,sf.227 (Steilers Hand Atlas,1928’e atıf)

[70] Prof. Dr.Z.V.Togan, aynı eser, sf.23

[71] Aynı eser, sf.35

[72] Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu,Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü,İstanbul 1968 sf.211-267

[73] Prof. Dr.Z.V.Togan, aynı eser, sf .36

[74] Deguignes, aynı eser, sf. 273

[75] Edip Yavuz, aynı eser, sf. 202

[76] Prof. Dr.Làszlò Ràsoyni, aynı eser, 76

[77] Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, aynı eser, sf. 48

[78] Hilmi Göktürk,Kürtlerin Soy Kütüğü ve Boy Tarihi,İstanbul 1978, sf.60

[79] Kadri Perk, Cenup Doğu Anadolu’nun Eski Zamanları, İstanbul  1944, sf. 43

[80] Bk.Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügati’t Türk. Ayrıca bk. Prof. Dr. Ahmet Caferoğlu, Eski Uygur Türkçe’si Sözlüğü,İstanbul 1968

[81] Yakut Türkleri, günümüzde dahi kendilerine “Saka” (“Su”) derler.

[82] C.R. Conder, Notes on Akkadic, Journal of the Royal Asiatic Society,1983, Sf.830,867 (Zikreden,Hilmi Göktürk, aynı eser, sf. 62)

[83] Nikola Marr,Külliyatı, cilt:1, sf. 310, (Zikreden , H.Göktürk,sf.62)

[84] M. Nuri Dersimi, Dersim Tarihi, İstanbul 1979, sf. 27

[85] Nazmi Sevgen, “Yaşayışları Gizli Kalmış Bir Aşiret : Zazalar”, (Dipnotlar:Hayri Başbuğ),Türk Kültürü Dergisi, sayı:229, sf. 33 , 34

[86] M. Nuri Derbimi, aynı eser, sf. 8, 71

[87] Ksenofon, Aynı eser, sf. 69, 111, 267

87/1 Bir sözün, çeşitli dillerdeki fonetiklerine göre nasıl şekillendiğine en güzel misal olarak “Türk” sözüne bakmamız yeterlidir sanırız. Geçen asırdan beri birçok bilgin tarafından ileri sürülen görüşlere göre;Herodotos’un doğu kavimleri arasında zikrettiği “Targita”lar, İskit topraklarında oturdukları söylenen “Tyrkae”ler, Tevrat’ta adı geçen,Yasef’in torunu “Togharma”,eski Hint kaynaklarında tesadüf edilen “Turukha”(veya “Turuşka”)lar, “Thrak”lar, eski Ön Asya çivi yazılı metinlerde görülen “turukku”lar, Çin kaynaklarında M.Ö. 1.bin yıl içinde rol oynadıkları belirtilen “Tik” (veya “Di”)ler ve hatta “Troia”lılar v.b. bizzat Türk adını taşıyan Türk kavimleri oldukları ileri sürülmüştür...Orhun kitabelerinde bu ad,daha çok “Türük” şeklinde kaydedilmiştir. Nitekim adın Çince transkripsiyonu da iki hecelidir.Son araştırmalarda “Türk” kelimesinin 6-8.asırlardan önce yalnız çift heceli söylendiği,daha eskiden ise “Törük”şeklinde olabileceği belirtilmiştir. Törük / Türük / Türk (Bk.Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu,aynı eser, sf. 25,26)

[88] Prof. Dr. Abdulkadir İnan, Eski Türk Dini Tarihi, İstanbul 1976, sf. 40, 41

[89] Edip Yavuz, aynı eser, sf. 416, 417

[90] M. Nuri Dersimi, aynı eser, sf. 15

[91] Aynı eser, sf. 35

[92] Prof. Dr.Làszlò Ràsoyni, aynı eser,sf. 31

[93] Edip Yavuz, aynı eser, sf. 58

[94] Nazmi Sevgen, aynı yazı

[95] Aynı yazı

[96] Evliya Çelebi, Seyahatname, cilt:4, İstanbul 1976, sf. 1122

[97] M. Emin Zeki, aynı eser, sf. 214

[98] Prof. Dr. Erdoğan Merçil, Kirman Selçukluları, İstanbul 1980, sf. 88

[99] Nazmi Sevgen, aynı yazı

[100] M. Nuri Dersimi, aynı eser, sf. 90

[101] Ali Kemali, Erzincan Tarihi, İstanbul 1932

[102] Prof. Dr.Abdülkadir İnan, aynı eser, sf. 38, 39

[103] Nazmi Sevgen,  aynı yazı

[104] Bk.H.Reşit Tankut, Dil Tetkikleri –Birinci Kitap-,İstanbul 1936, sf. 34, 36, 68, 69

[105] Nureddin Ardıçoğlu,Harput Tarihi,İstanbul 1964, sf.8. Ayrıca Bk. Kadri Perk, Aynı Eser, sf.138

[106] Prof. Dr. Z.V.Togan,aynı eser

[107] Kadri Perk, aynı eser, sf. 145

[108] Nureddin Ardıçoğlu, aynı eser, sf.8

[109] Edip Yavuz, aynı eser, sf. 45

[110] Cevdet Türkay, aynı eser, sf. 147, y48, 789

[111] M. Emin Zeki, aynı eser, sf. 193, 204, 211, 213

[112] Kadri Perk, aynı eser, sf. 57

[113] M. Emin Zeki, aynı eser, sf. 201

[114] Şeref han, Şeref name, (Arapça nüshasında Çev.M. Emin Bozarslan) İstanbul 1975, sf. 347

[115] Evliya Çelebi, Seyahatname, cilt:4, sf.1139

[116] Basri Konyar, Diyarbekir Tarihi, sf. 14,52,59, Ayrıca Bk. Kadri Perk, aynı eser, sf. 68

[117] Ksenofon, aynı eser, sf. 70

[118] Kadri Perk, aynı eser, sf. 79

[119] Aynı eser, sf. 86

[120] Aynı eser, sf. 86

[122] Evliya Çelebi, Seyahatname, cilt:4, sf. 1139

[123] Aynı eser, sf. 1129

[124] Nazmi Sevgen, aynı yazı

[125] Kadri Perk, aynı eser, sf.91

[126] Edip Yavuz, aynı eser, sf.107

[127] Kadri Perk, aynı eser, sf.102

[128] Bazil Nikitin, aynı eser, sf.37. Ayrıca Bk. V.Minorsky, aynı yazı

[129] Edip Yavuz, aynı eser, sf. 206

[130] Bazil Nikitin, aynı eser, sf. 37

[131] İbn’ül Esir, Yakut, II. Sf.257 (Zikreden, V.Minorsky, aynı yazı)

[132] Mukaddesi, İbnttavkal, sf.250 (Zikreden, V.Minorsky, aynı yazı)

[133] Prof. Dr. Osman Turan, Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi, İstanbul 1973, sf. 174

[134] Enver Behnan Şapolyo, Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, Ankara 1972, sf. 243

[135] Evliya Çelebi, Seyahatname, cilt:3, sf.799

[136] Aynı eser, sf. 788

[137] Aynı eser, sf. 847 ,857

[138] Aynı eser, sf.926

[139] Nazmi Sevgen, Anadolu Kaleleri, Ankara 1959, sf.68

[140] Kara-Amid Dergisi, Sayı:4, İstanbul 1960, sf. 323 (“Diyarbakır’ı  Tanıtma Derneği” yayın organı)

[141] Cevdet Türkay, aynı eser, sf. 662

[142] Abdullah Battal Taymas, Kazan Türkçesinde Atasözleri ve Deyimler, Ankara 1968, sf. 13

[143] Saadet Çağatay, Türk Lehçeleri Örnekleri, II. Yaşayan Ağız ve Lehçeler, Ankara 1972, sf. 5

[144] Müstecip Ülküsal, Dobruca’daki Kırım Türklerinde Atasözleri ve Deyimler, Ankara 1970, Sf.8

[145] Kaşgarlı Mahmud, Divan, I, sf.431

[146] Prof. Dr.Làszlò Ràsoyni, aynı eser,sf. 19

[147] Hazırlamakta olduğumuz ;”Türkçe’nin Yaşayan Ağız Ve Lehçelerinin Kürt ve Zaza Lehçeleri ile Mukayesesi” adlı incelemede, ayrıntıları ile birlikte geniş bilgi verilecektir.

[148] Geniş bilgi için bk.Saadet Çağatay,Türk Lehçeleri Örnekleri II,Yaşayan Ağız ve Lehçeleri, Ankara 1972. Dr. Ahmet B.Ercilasun, Bugünkü Türk Alfabeleri, Ankara 1977, Müstecip Ülküsal, Dobrucadaki Kırım Türklerinde Atasözleri ve Deyimler, Ankara 1970. Abdullah Battal Taymas, Kazan Türkçesinde Atasözleri ve Deyimler,Ankara 1968. H. Paasonen, Çuvaş Sözlüğü, İstanbul 1950

[149] M. Nuri Dersimi, aynı eser, sf. 26

[150] K.Bedirhan-S.Şıvan,Zımane Kurd (Kürt Dili),İstanbul 1976, sf.33. Ayrıca bk.Kemal Badıllı, Türkçe İzahlı Kürtçe Gramer, Ankara 1965, sf. 6.

[151] Musa Anter, Kürtçe-Türkçe Sözlük, İstanbul 1967, sf. 158

[152] Doğan Kılıç Şıhhesenanlı, Barış Dünyası Dergisi, sayı:15 (Haziran 1963), sf. 358

[153] Devrimci Doğu Kültür Ocakları Dava Dosyası-Savunma-, Ankara 1975, Sf. 199

[154] M. Emin Zeki, aynı eser, sf.178

[155] Bazil Nikitin, aynı eser, sf. 83, 287

[156] M. Rıza, Benlik ve Dil birliğimiz (2.Baskı), Ankara 1982, sf. 13

[157] M. Şerif Fırat,Doğu İlleri ve Varto tarihi (4.Baskı), Ankara 1981, Sf. 11

[158] M. Salih San, Doğu Anadolu ve Muş’un İzahlı Kronolojik Tarihi, Ankara 1966, Sf.32

[159] Ziya Gökalp,Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik İncelemeler,Ankara 1975, sf. 51. Ayrıca bk. Ziya Gökalp, “Kürt Aşiretleri”,Barış Dünyası Dergisi, sayı:13, (Nisan 1963), sf. 242

[160] M. Fahrettin Kırzıoğlu, Her Bakımdan Türk Olan Kürtler, Ankara 1964, sf. 16



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.