Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1812
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8394
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 235
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 753
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2008 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
İŞTE NAZIM HİKMETOF
ATATÜRK`ÜN DİKKAT ÇEKTİĞİ TEHLİKE: KOMÜNİZM
`
Biz ne bolşeviğiz ne de komünist;ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü, biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız.`
-Mustafa Kemal Atatürk-
Atatürk, millet realitesinin ve milliyetçiliğin temel unsurlarını red ve inkar eden Marksizm`in ve komünizmin kesinlikle karşısındadır. Ülkeyi felakete sürükleyecek, sınıflara bölecek, menfaat gruplarını çatışmaya sokacak bu ideolojilerin her zaman karşısında yer almıştır. Atatürk`ün başlattığı Türk Devrimi doğuşundan itibaren bu tehlikelerle karşılaşmış, Bolşevik liderler, Türkiye`de komünist köylü hareketin yapılmasını sürekli teşvik ve tahrik etmişlerdir. Komünistler, Türkiye`de milli ve bağımsız bir devletin kurulmasını istememişlerdir. Sosyal Hariciye Komiseri Çiçerin, daha 13 Eylül 1919`da, Sivas Kongresi sıralarında, Türk köylüsünün komünist olmayan idarecilere karşı isyan etmesini tavsiye ederek, Türk hareketine karşı davranış ve anlayışını göstermiştir.
Komünizmin Türk Devrimi için sakıncalı ve tehlikeli olduğunu, Büyük Atatürk çeşitli vesilelerle değişik zamanlarda ifade etmiştir. Sivas Kongresi`nden hemen sonra, Amerikalı General Harbord`a verilen 27 Eylül 1919 tarihli muhtırada Mustafa Kemal Paşa, Milli Harekat`ın amacını anlatmış ve komünizmle ilgili görüşlerini şöyle dile getirmiştir:

`Bolşeviklere gelince, bizim memleketimizde bu doktrinin hiçbir şekilde bir yeri olamaz. Dinimiz, adetlerimiz ve aynı zamanda sosyal bünyemiz tamamiyle böyle bir fikrin yerleşmesine müsait değildir. Türkiye`de ne büyük kapitalistler, ne de milyonlarca zanaatkar ve işçi vardır. Diğer taraftan zirai bir problemimiz yoktur. Son olarak, sosyal bakımdan dini prensiplerimiz bolşevizmi benimsemekten bizi uzak tutmaktadır.` (Atatürk`ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, IV., 1917-1938, Ankara, 1964, s.78)

Ayrıca Atatürk, çeşitli zamanlarda komünizmi tehlikeli gördüğünü ve hiçbir zaman bu karanlık sisteme geçit vermeyeceğini ifade etmiştir. Atatürk`ün bu konudaki bir sözü şöyledir:
6 Şubat 1921`de,

`Komünizm içtimai bir meseledir. Memleketimizin hali, memleketimizin içtimai şeraiti, dini ve milli ananelerinin kuvvetli, Rusya`daki komünizmin bizce tatbikine müsait olmadığı kanaatini teyit eder bir mahiyettedir.` (Atatürk`ün Söylev ve Demeçleri, C. III, 2. Baskı, s .20)

2 Kasım 1922`de,

`Şurası unutulmamalı ki, bu tarz-ı idare, bir bolşevik sistemi değildir. Çünkü, biz ne bolşevizim ne de komünist; ne biri ne diğeri olamayız. Çünkü, biz milliyetperver ve dinimize hürmetkarız. Hülasa, bizim şekl-i hükümetimiz tam bir demokrat hükümetidir ve lisanımızda bu hükümet halk hükümeti diye yad edilir.` (Ag.e, c .3, 2. Baskı, s. 20)

21 Haziran 1935`te,

`Türkiye`de bolşeviklik olmayacaktır. Çünkü, Türk Hükümeti`nin ilk gayesi halka hürriyet ve saadet verme, askerlerimize olduğu kadar, sivil halkımıza da iyi bakmaktır.` (A.g.e., c. 3, 2. Baskı, s. 99)

Son derece ileri görüşlü bir insan olan Atatürk`ün her zaman olduğu gibi bu düşüncesinde de yanılmadığı açık bir gerçektir.
Nitekim, Rus yöneticilerin bu rejimi uyguladıkları ilk yıllarda, kendi vatandaşlarına bile nasıl zalimce davrandıkları bilinmektedir. Kitleler halinde Rus halkının katledildiği gerçeği, tüm dünyanın şahit olduğu bir olaydır. Lenin ve onu izleyen komünist yöneticiler, SSCB`ni meydana getiren milletlere bolluk, refah ve güzel bir yaşam vaad etmiş, ancak sözlerinde durmamışlardır. İnsanlara güzel bir hayat getireceği iddiasıyla ortaya çıkan bu sistem, uygulandığı ülkelerin halklarına ölüm, esaret ve sefaletten başka bir şey getirmemiştir.
Bütün bu olayları yakından izlemiş olan Atatürk, 1932 yılında Amerikalı subay Mac Arthur`la yaptığı bir konuşmada komünizmle ilgili düşüncelerini bütün açıklığıyla şöyle ifade etmiştir:

`Bugün Avrupa`nın doğusunda bütün uygarlıkları ve hatta bütün insanlığı tehdit eden yeni bir güç belirmiştir. Bütün maddi ve manevi imkanlarını top yekün bir şekilde, dünya ihtilali gayesi uğruna, seferber eden bu korkunç kuvvet, üstelik Avrupalılar ve Amerikalılarca henüz malum olmayan, yepyeni siyasal metodlar tatbik etmekte ve rakiplerinin en küçük hatalarından bile mükemmelen istifade etmesini bilmektedir. Avrupa`da çıkacak bir savaşın başlıca galibi ne İngiltere, ne Fransa, ne de Almanya`dır. Sadece bolşevizmdir. Rusya`nın yakın komşusu ve bu memleketle en çok savaşmış bir millet olarak biz Türkler, orada cereyan eden olayları yakından izliyor ve tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz. Uyanan Doğu milletlerinin düşünce yapılarını mükemmelen sömüren, onların milli ihtiraslarını okşayan ve kinleri tahrik etmesini bilen bolşevikler, yalnız Avrupa`yı değil, Asya`yı da tehdit eden başlıca kuvvet halini almışlardır.` (Atatürk`ün Söylev ve Demeçleri, c. 3, s. 94-95)

Büyük Önder Atatürk Ali Fuat Cebesoy`a yazdığı mektupta komünizm tehlikesine karşı Türk Milleti adına duyduğu endişeyi şöyle dile getirmiştir:

`Komünistliğin memleketimizde değil, henüz Rusya`da bile tatbik kabiliyeti hakkında açık kanaatler hasıl olamadığı anlaşılmaktadır. Bununla beraber içerden ve dışardan çeşitli maksatlarla bu akımın memleketimizi içine girmekte olduğu ve buna karşı akla uygun tedbir alınmadığı takdirde milletin pek çok muhtaç olduğu birlik ve sükununu bozan durumların ortaya çıkması da imkan dairesinde görülmüştü. ...` (31 Ekim 1920, SD, IV, s. 360-361, Ali Fuat Cebesoy`a yazdığı mektuptan)

Atatürk, tüm dünyayı tehdit eden bu tehlikeye karşı, milletin düşüncelerinde ve sosyal kurumlarda uygulanacak yöntemleri çözüm olarak görmektedir. Bu tehlikeye karşı öngördüğü değişiklikleri ise kendi sözleriyle şöyle özetlemek mümkündür:

`Rusya hariç olmak üzere bütün dünyada, her kişi menfaat ve zararı kendine ait olmak üzere hayatını düzenler. Yalnız her kişiye çalışmalarında yeni yasal vasıtalar ve haklar verilir.` (Medeni Bilgiler ve M. K. Atatürk`ün El Yazıları, Afet İnan, s. 68)

`Devlet bireyin yerini alamaz, fakat, bireyin gelişme ve kalkınması için genel koşulları göz önünde bulundurmalıdır. Devlet eliyle yapılacak işler, bireyin büyük kar getirmediğinden dolayı yapmayacağı işler veya milli çıkarlar için gerekli olan ekonomik işleri kapsar. Özgürlüklerin ve yurt bağımsızlığının sağlanması ve korunması ile iç işlerinin düzenlenmesi nasıl devletin görevi ise, devlet vatandaşların öğretimi, eğitimi, sağlığıyla ilgilenmek zorundadır. Devlet, memleketin asayiş ve savunması için yollarla, demir yolları ile, telgrafla, telefonla, memleketin hayvanlarıyla, her türlü taşıtlarıyla, milletin genel servetiyle yakından ilgilidir. Memleket yönetiminde ve savunmasında, bu saydıklarımız, toptan, tüfekten, her türlü silahtan daha önemlidir. ... Özel çıkarlar çoğunlukla, genel çıkarlarla tezat halinde bulunur. Bir de, özel çıkarlar, en nihayet rekabete dayanır. Oysa, yalnız bununla ekonomik düzen kurulamaz. Bu kanıda olanlar kendilerini, bir serap karşısında, aldatılmaya terk edenlerdir. ...Bir de, ferdin kişisel çalışmaları, ekonomik kalkınmanın esas kaynağı olarak kalmalıdır. Ferdin inkişafına (gelişme) mani olmamak bilhassa iktisadi sahadaki özgürlük ve teşebbüsler önünde devletin kendi faaliyeti ile bir engel yaratmaması demokrasi prensibinin önemli esasıdır. (Medeni Bilgiler ve M. K. Atatürk`ün El Yazıları, Afet İnan, s. 46-47)

Türkiye`ye sosyal, ekonomik ve kültürel yön vermeyi hedefleyen Atatürk, hedefini gerçekleştirmede komünizmi, halkı için büyük bir tehlike olması dışında farklı bir şekilde değerlendirmemiştir. Çünkü, bu kuramda fert yok, devlet vardı. O, `Ferdin hakkı ferde, devletin payı devlete` diyordu. Ne ferdi yutan devlet, ne devleti sömüren fert olmalıydı. Bu nedenle devletçilik ilkesini esas aldı.
Bu düşüncelerinin aksi yani komünizmin uygulanması halkın özgürlüğünün alınması, ülkenin kalkınma yerine yok olma sürecine girmesi demekti. Bu nedenlerledir ki, Atatürk komünizmi aziz Türk Milleti için büyük bir tehlike olarak görmüştür. Komünizmin hiçbir şekilde, hayatını adadığı vatanına girmesini istemeyen Atatürk Milleti`ni bu büyük tehlikeye karşı uyarmıştır. Yüce Atatürk`ün, `Komünizm, Türk Dünyası`nın en büyük tehlikesidir. Her görüldüğü yerde ezilmelidir.` (Faruk Şükrü Yersel, Eskişehir Gazetesi, 1926) sözlerinde Türk Milleti`ne yaptığı uyarı açıktır. Bu nedenle Türk Milleti, komünizmi en büyük düşman bilmeyi ve gördüğü her yerde ezmeyi, Türklüğe karşı manevi bir sorumluluk olarak kabul etmektedir.
Kaldı ki, Türk Milleti`nin üstün zekasının bilincinde olan Atatürk, komünizmin Türkiye`de hiçbir zaman başarılı olamayacağını, bizzat defalarca ifade etmiştir. Örneğin, 1935 yılında yaptığı bir konuşmada `Türkiye hiçbir zaman bolşevik olmayacaktır. Çünkü Türk Hükümeti`nin ilk amacı halka özgürlük ve mutluluk vermek, askerlerimize olduğu kadar sivil halka da iyi bakmaktır.` (Atatürk`ün Söylev ve Demeçleri, c. 3, s. 99) ifadelerini kullanmıştır.
Atatürk başka konuşmalarında da komünizme karşı olan kesin kararını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Aynı zamanda Büyük Önder komünizmi, faşizm ve Nazizm`le birlikte şu sözleriyle değerlendirerek bu konulardaki düşüncelerini de şöyle dile getirmektedir:

`Biz büyük savaşlar görmüş, büyük bir milletiz.. Ama savaşçı değil, barışçı felsefeyi benimsemiş bir milletiz. ... Kendimizi dünyadan soyutlayamayız. Dünya nimetlerinin emperyalist ülkeler tarafından zaman zaman pervasızca paylaşıldığını ve bu paylaşma esnasında gelişmemiş ülkelerin tarihten silindiğini hafızalardan silmek kadar gaflet olamaz. Dünyanın bugünkü durumu hiç de parlak görünmüyor. Her ülke, gençliğini bir başka ideolojiye sahip olarak yetiştirme gayreti içinde. İtalya faşizm ideolojisine dört elle sarılmış. Bu ülkenin diktatörü olan Mussolini ülkesinin sekiz milyon faşist gencinin süngüsü üzerinde yaşadığını haykırıp duruyor... Almanya`da Hitler`in yaratarak geliştirmekte olduğu Nazilik de faşizmin bir başka, bir büyük tehkileli benzeridir. Hitler bir ırkçıdır. Dikkat buyurunuz, milliyetçi demiyorum, ırkçıdır diyorum. Alman ırkını en üstün ırk olarak gören bir mecnundur. Tekmil Alman gençliğini peşine takmış, onlara bu ideali aşılamıştır. Moskova`da oynanan oyun ise bir başka türlüdür. Stalin yalnız kendi gençliğine değil, dünya gençliğine komünistlik ideolojisini aşılamaya çalışıyor. Komünistlik propagandasının, fukarası ve cahili çok ülkelerde ne kolay taraftar topladığı ise ortada bir gerçektir.` (Atatürk`ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, Sabiha Gökçen, s.155)

`... Hayır. Ne komünizm ne de faşizm... Bu iki ideoloji de memleketimizin, ulusumuzun gerçeklerine karakterine asla uymaz. Şunu da hemen ilave edeyim ki, ne faşizmin ne de Nazizm`in sonu yoktur.` (Atatürk`ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti, Sabiha Gökçen, s.159)

Bu sözlerden de açıkça anlaşıldığı üzere, Atatürk açık beyanlarıyla komünizmi `en büyük düşman` ilan etmiştir. Faşizmin de komünizmin de Türk Milleti içinde barınamayacağına dikkat çekmiştir. Milletine, komünist veya faşist olmamayı, bu eğilimleri her görüldüğü yerde ezmeyi ve komünist yayılmacılığa karşı Misak-ı Milli sınırlarını korumayı vasiyet etmiştir.
 
ŞİMDİ ;
 
 NAZIM  HIKMET  RAN  (1902-selanik/1963-moskova)

Şiirsever, Nazımsever üstelik Vatansever ve yurtsever geçinenlere ithaf olunur :
* Moskova Radyosu dün akşamki yayınlarında Kızıl Şair Nazim Hikmet`in Moskova`ya vardığıni ve hava alanında beyanatta bulunurken
 "beni yaratan Stalindir" diye bağırdığını bildirmiştir.
Gene Moskova Radyosu`na göre,kızıl şair, Stalin`i göklere çikaran su sözleri de sarf etmistir:
"Gözlerimin ışığını Staline borçluyum, her şeyimi ona borçluyum,o beni yaratti, o beni yaşatıyor." (Cumhuriyet, 30 Haziran 1951)
Ve Nazım kendisini anlatıyor:
* Saygideger Nikita Sergeyeviç;
19 yasindan beri, yalnizca kalbim ve kafamla değil, geçmişimle de Sovyetler Birliği``ne bağlıyım.Bolşevik Partisi``ne, ilk olarak 1923 yılında üye oldum.
 Ardından 1924 yılında yine Moskova``da, Türkiye Komünist Partisi (TKP) üyesi oldum.1925 yılı başında Moskova``daki Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi``ni
bitirdim ve parti işleri için Türkiye``ye gittim. 1925 yılı sonunda,Ankara``da yeraltı çalışmalari gösterdiğim için giyaben 15 yil hapis cezasına çarptırıldım.
Sonra, yine Moskova``ya döndüm. 1928 yılında Türkiye``de parti işleriyle uğraştım. O zamandan 1950 yılına kadar toplam 56 yıl hapis cezasına
çarptırılmama karşın toplam 17 yıl cezaevinde kaldim. Başta Sovyet halkı olmak üzere, ilerici insanlarin mücadelesi sonucu cezaevinden çıkarıldım.
Ben sayılı komünist şairlerindenim. Çok mutluyum. Çünkü büyük Ekim Devrimi``nin beşinci yıldönümünü Moskova``da kutladım, şiir yazdım.
SBKP``nin 22.  kongresini kutladık. Bu nedenle de şiir yazdım.Artık 10 yıldır Moskova``da yaşıyorum. Ailem de yanimda. Bütün Sovyet halkı
gibi buradaki yaşama alıştım.
Saygıdeğer Nikita Sergeyeviç, yardim edin, ben Sovyet vatandaşı olmak istiyorum.
En iyi dileklerimle. Saygılarımla." Nâzim Hikmet (7 Aralik 1961)".

Görüldüğü üzere bizzat Nazım Hikmet, Sovyet vatandaşı olmak istiyor.
Kim hangi hakla, nasıl bir hukuki gerekçe ile onu Türk vatandaşı yapabilir?
*****

NAZIM  HIKMET  RAN = " Aslen bir Yahudi. Anne tarafindan büyük dedesi Ferit Mustafa Celalettin Paşa, asıl adı Konstantin BORJENSKI olan bir Polonya
Yahudisi.Baba tarafından büyük dedesi Mehmet Ali Paşa ise,Fransiz kökenli olup,Protestan mezhebine bağlı Magdeburg`lu Karl de trois ailesine mensup.
Nazim Hikmet Borjenski "Lehistan Mektubu" adlı şiirinde bu gerçeği doğrulayıp kendi ecdadı ile de övünüyor:
"Lehistan`dan gelmis dedelerimden biri
Lehistan` da millet Sosyalizmi kurmakla meşgul
Göğsümüzü kabartmıyor değil
Dedelerimden birinin Leh`li oluşu.."
Nazım Hikmet`in soyadı "Ran" idi. Rusya`ya kaçtıktan sonra çürük bir diş gibi bu soyadını söküp attı; atalarının anıldığı Verzanski`yi soyadı aldı.
*****
1923 yılının 1 Mayıs işçi gününde Lenin; etrafına toplanan edip ve şairlere şu öğüdü vermişti:
 "Bulunduğumuz memleketlerde itimat ettiğiniz, inandığınız, yoldaşlarımızdan azami istifadeyi temin edebilmek için onları
mutlaka şöhrete ulaştırmanız icap etmektedir. Çünkü halk efkarı şöhretli insanlara itibar eder, saygı duyar." 
Lenin 1923` de verdiği bu emrin Türkiye` mizde tatbik edildiği ilk insan,şüpheniz olmasın ki Nazım  Hikmet` tir.
Öyleyse, Nazım Hikmet` i önce halkın sevgisine sunmalı, sonra meşhur etmeli, daha sonra ise faal vazifeler vermeli idi. Dikkat edilirse bu taktik bu günde
Bab-ı Ali aynen tatbik edilmekte, bir sürü cahil,  askerden  kovulmuş, iki üç saat önce yediği yemeği bile hatırlayamayacak kadar kalın
kafalı kimseler, büyük şair, büyük ihtilalci, büyük eleştirmen diyerek şişirilmekte,uydurma armağanlar kazandırılarak halkın sevgisine sunulmakta, hatta ve
hatta nobel ödülüne layık olduğu yazılmaktadır. İşte Nazım Hikmet` de şimdikiler gibi şişirilmiş ve halkın sevgisi ve sempati duyguları Nazım Hikmet
adı üzerine yoğunlaştırılmıştı.Nazım`a olağanüstü iltifat gösterenler, memleketsever ve tarafsız gazeteci ve yazarlar değil, gene Nazım Hikmet` le ya Moskova`da komunizmin eğitimini almış kişiler veya Türkiye`den oraya bağlı kişilerdi.Şevket Süreyya`nın o günlerde Nazım için yazdığı oldukça uzun bir methiyyeden bazı kısımlar: "1920 sonbaharında bir gündü. Batum` un engin deniz ufuklarına bakan bir evinde, İstanbul` lu bir gençle tanıştım. Bu genç ateşli bir şairdi ve bize son şiirini okudu."
"1921 yazında bir akşamdı. Moskova`da gürültülü bir meydandan geçiyorduk.Meydanın ortasında iki kamyon durdu. Birinin üzerine bir sinema perdesi
çektiler. Ötekinde makine işlemeye başladı ve filmin ismi göründü.. AÇLAR.
O gecenin sabahında Nazım Hikmet "Açların Gözbebekleri" ni yazdı..."
Dahası var Nazım`a DAHİ diyorlardı. Buna mukabil 1921` de Moskova`ya gidip,1924` de yurda dönen bu azılı vatan haini, orada  ihtilalin bütün gizli takdiklerini öğrenmişti. Bakü`de çıkan bir komunist gazete, Nazım` ın emellerini aynen şu satırlarla naklediyordu:
 "Nazım yoldaş, inkılabın beşiği olan Rusya`ya geldi. Bu beşikte onun kulaklarına inkılabın KAN coşturucu ninnileri okundu. O proleter inkılabın meyvelerindendir.
Kızıl Moskova onun damarlarındaki kanların zehirli mikroplarını öldürür. Kanını kızıllaştırır, saflaştırır.Hikmet` in varlığı inkılapçılık mayasıyla yoğrulur. Nazım Türkiye`de yüceden bağırmalıydı.Derin uykuya dalmış gençliği uykudan ayıltmalıydı. O bunu yaptı. "
Vala Nurettin de: "Nazım Hikmet mazideki putları yıkmağa ön ayak olan sanat telakkilerine kadar her akide ve hareketin üslubunda önce bir münevverdir" diyordu.
Halide Edip ADIVAR ise: "Benerji Kendini Niçin Öldürdü?  eseriyle Nazım Hikmet bu devrin DAHİ sıfatını alabilecektir." diyordu.
Nazım haddi zatında bir çoklarının söylediği gibi hakikaten büyük şair değildi.Şiirlerinin çoğu propaganda mahiyetinde idi...
*****
Nazım Hikmet`in Atatürk hasta değilken, 1925 yılında 15 yıla mahkum edildi. Nazım Hikmet, Atatürk`ün silah arkadaşı Ali Fuad Cebesoy`un yeğenidir.
Cumhurbaşkanlarının özel affetmeye yetkileri vardır. Neden Atatürk onu affetmemiştir.Hattta "Memleketimden insan Manzaraları" adlı kitabında Atatürk`ü
öven şiirleri, af edilmesi için yazmadı mı? Atatürk bunları niçin ciddiye alıp, Nazım Hikmet`in dışarıya çıkmasına yardımcı olmadı?
Çünkü Atatürk, Nazım`ın neler yaptığını, kimlere hizmet ettiğini gayet iyi biliyordu.Nazım hakkında yapilan propaganda o kadar yogunlaşti ki.
Atatürk`e kadar ulaştırıldı. Atatürk, Nazım adına yapılan bu reklama itimat etmediği için,
"Şunun bir şiirini plağa alın, getirin bakayim" demis, Nazim`ın Hazer ve Salkımsöğüt adlı şiirleri kendi sesinden plağa alınarak Atatürk`e dinletilmiş.
Atatürk şiirleri dinledikten sonra aynen şöyle demiştir:
 "Bu şiirlerde Türk milletinin hayatına kasdeden bir bomba var,"
Atatürk O` na ilk notu vermiş, şiirlerinin muhtevasında ki korkunç maksadı anlamıştır.Buna rağmen Atamızın çevresindeki sahte Atatürkçüler ve masonlar
bu beyandan sonra bile ona yardımcı olmaya çalışmışlar hatta Nazım mahkum olduktan sonra bile,ona hapishanede telif ve tercüme eserler yazdırtmak
suretiyle maddi yardımda bulunmuşlardır.
*****
 "Trabzon`dan bir motor açılıyor
Sahilde kalabalık!
Motoru taşlıyorlar
Son perdeye başlıyorlar!
Burjuva Kemal`in omuzuna binmiş
Kemal kumandanın kordonuna
Kumandan kahyanın cebine inmiş
Kahya adamların donuna
Uluyorlar.
Hav.. hav.. hav.. tu
Yoldaş unutma bunu
Burjuva ne zaman aldatsa bizi
Böyle haykırır
Hav.. hav.. hav.. tu"
*****
* Nazim Hikmet bir vatanseverdi ama RUS vatanseveriydi.-Nazim Hikmet ülkesini sevseydi, Türkiye`yi Moskova`nin bir mahallesi yapmak
için ömrünü harcamazdı. O sürgünde ölmedi. Onu kimse sürgün etmedi. O,kendini yaratan Stalin`in ülkesi ve gerçek vatanım dediği Moskova`da gönüllü
olarak ölmeyi istediği için Türkiye`den gizlice kaçtı.
Nazım mektubunda, "başta Sovyet halkı olmak üzere, ilerici insanların mücadelesi sonucu cezaevinden çıkarıldım" diyor.
Halbuki, o ne Sovyet halkının, ne de bir başka ilerici(!) insanların mücadelesiyle çıkmadı. Genel aftan yararlandı. Sonra da Sovyet Rusya`ya kaçtı.
onun için önemli Sovyet Rusya`nın ideolojisi  yani menfaatıydı.Bunun için de 1952 yılında "Mektup" isimli şu şiiri yazmıştı.
Sizce,Kore`de savaşan Türk askeri kime teslim olmalıydı.
"İşte ben,
Li-çan-ÇEN
Yoklar geri dönmesin
Varlar yok olmasın
Daha da güzel günler görelim diye
Oğlumun birini okula yolladım
Öbürünü Kore`ye...
Li-Çan-Çen`in oğlu bu yüzden orada
Ya Sen?
Ya defolup gideceksiniz,
Ya denize dökecekler sizi.
Ne halt edeyim? Deme Ahmet,
Teslim ol,
Hemen
Teslim ol ananın başı için,
Teslim ol Türk halkı adına,
Ahmet, kardeşim,
Kardeşlerine teslim ol."
*****
Bir Alman, "Dante`nin "ilahi Komedya" kitabı kıyamete kadar büyük kalacak" diye yazmış. Sebebini de şöyle açıklıyor; çünkü  onu kimse okumuyor;
 bir defa  büyük eser denmiş, öyle gidiyor. Nazım Hikmet`in kitapları basılıyor; tiyatro eserleri oynanıyor. Kim kitaplarını okuyor, kaç kişi sahneye konan oyunu seyrediyor? Mezarı gelsin mi, gelmesin mi, vatandaşlığa alınsın mı, alınmasın mı? Tartışmaları onun propagandasını yapmaya vesile oluyor. Zaten bunun için bu tartışmalar çık arılıyor. Köln Üniversitesi Öğretim üyelerinden Türkolog  Prof. Dr. Götz`e, Nazım Hikmet`in nasıl bir şair olduğunu sorulmuş.
 O da,  "iyi bir şairdir; bazı şiirlerinde Faruk Nafiz`e yaklaşabiliyor" demişti.
Faruk Nafiz`den, onlardan çok daha derin olan, şiiri bir kuyumcu hassasiyetiyle işleyen Ahmet Haşim`den değil de, Nazım Hikmet`in devamlı
gündemde tutulmak istenmesinin üzerinde düşünürsek, cemiyetimizin hangi hastalıklar tarafından kemirildiğini anlayabiliriz.Nazım Hikmet`i sevebilirsiniz;
onu getirtip, bağrınıza basmak isteyebilirsiniz. Ama onun bu milletin dinine, tarihine, varlığına, bütün mukaddeslerine,kahramanlarına düşman olduğunu gizlemeye çalışıp,
 onu haksızlığa uğramış gibi göstermeye çalışırsanız, işin rengi değişir.Bu ayıptır ve
insanları aptal yerine koyan ideolojik bir propagandadır..
*****
BUNLAR ŞİİR Mİ SAYIKLAMA MI ?
Propaganda olmayan şiirleri ise bir sayıklamadan başka şeyler değildi.
Şiir diye yazdıklarından bir kaç örnek ;
  Bana bak
Hey !
Avanak
Elinden o zırıltıyı bıraksana
Sana
Üç telinde üç sıska bülbül öten
Üç telli saz
Yaramaz
Hey
Hey
Üç telli sazın
Üç telinde öten sıska bülbül
Öldü acından
Onu attım köşeye
(Orkestra, başlıklı şiirinden)
 
Trrruum
Trrruum
Trrruum
Trak tiki tak
Makinalaşmak
İstiyorum
Beynimden, etimden, iskeletimden
Geliyor bu
Her dinamoyu
Altına almak için
Çıldırıyorum
Tükürüklü dilim bakır telleri yalıyor
Damarlarımda kovalıyor
Ota direzinler, lokomotifleri
(Makinalaşmak başlıklı şiirinden)
 
Dalga bir dağdır
Kayık bir geyik
Dalga bir kuyu
Kayık bir kova
Çıkıyor kayık
İniyor kayık
Devrilen
Bir atın
Sırtından inip
Şahlanan
Bir ata
Biniyor kayık..
(Bahri Hazer başlıklı şiirinden)
 
Görüldüğü gibi, şiir diye takdim edilen şu satırların şiirle, sanatla, güzellikle bir ilgisi
yoktur. Zira şiir, her şeyi güzel ifade edebilme sanatıdır. Ya ideolojik telkinler veya 
bir ruh hastasının sayıklaması gibi şeyler. Bir kaç örnek daha ;
 
100 Metreden
Çiftleşen iki sineği seçebilen iki gözüm
Elbette gördü
İki ayakların
İkiye ayrıldığını
Sen
Benim
Hangisinden olduğumu anlamak istiyorsan
Cebime sok kafanı
Orda aydınlığı okuyan kara ekmek
Sana doğruyu söyler
(Varan 3, sayfa 3)
 
Behey
Karamaça Bey
Ruhunu zenci bir esir gibi çıkardın pazara...
Bir orospu odası yaptın kafatasını
(Varan 3, sayfa 7)
 

Kıllı kollarında kıvranan
Meyhanecinin kızı
Yoksa kendi altında sen
Kendinle mi yattın
Diyelim ki senden evvel baban yok
İsa gibi
Yine fakat bacakları arasından çıktığın
Meryem gibi bir ananda mı yok?
(835. satır, sayfa 44)
 
Bana gelince
Ben
Geniş omuzlarımda dimdik
Bir kelle taşıyorum
Ve yaşıyorum
Kellemin içindeki için
(Sesini Kaybeden Şehir, Sayfa 77)
 
Milyonlarca kırmızı yürek yanıyor
Sen de çıkar
Göğsünün kafesindeki yüreğini
Şu güneşten ateşe fırlat
Yüreğini yüreklerimizin yanına at
(835. satır)
 
Camlar kırıldı
Hastaların sapsarı
Alınları
Kıpkızıldı
Kıpkızıldı kan içinde
Bir an içinde
Gece kızıl, yer kızıl
Ev kızıl, fener kızıl
Kızıl, kızıl, kızıl...
(835. satır, sayfa 26)
 
diye sayıklayan nazım bu satırları herhalde sanat endişesi altında yazmıyordu.Nazım her şiirinde kızılı ifade edecek kelimelere itibar ediyor, şiirlerini o kelimelerle süslüyordu. Hatta narın kırmızı, yahut kızıl olduğunu düşünerek, soyadını bile NAR` ın tersi olan RAN olarak almıştı. Şiirlerinden bir kaç örnek vermek Nazım`ı oldukça tanıtır kanaatindeyiz. Güneş kızıl mıydı? öyleyse güneşe şiirler yazmalıydı...
 
Bu bir türkü
Güneşi içenlerin türküsü
İşte şu güneşten
Düşen ateşte
Milyonlar kırmızı yürek yanıyor
 
  Nazım Hikmet, bu kere de devlete, millete hatta orduya  da tecavüze başlıyordu. İşte yüzlercesinden tipik bir örnek:
 
895 numaralı katar
895 numaralı katarın
Üçüncü mevki vagonunda
Üç yolcu var
Sefalet
Felaket
Ve Mehmet
Tren düdükleri öter Mehmet` in üstünden
Medet.. Medet
Uzanır raylar uzanır
Memleket, memleket..
Yok mu raylarda merhabet
Mehmetçik, Mehmet
Dağ taş Mehmet dolu
Kiminin pantolonu
Kiminin donu
Bu uzun rayların sonu
Varır kışlasına Selimiye` nin
Selimiye` nin avlusu Mehmetçik dolu
Hepsinin dirseklerine kadar sıvanmış kolu
Mehbetçiğin kolu bit dolu
Bir Mehmet`i yer
Mehmetçik biti...
  
Aslında bunlar gerçek Türk şiirinin yanında deli saçmalarından başka bir şey değildi.Fakat dediğimiz gibi Nazım`dan istifade edilebilmesi için onun şöhrete ulaşması lazımdı. Nazım` ı şöhrete götürenler basının haricinde de büyük bir koruyucu bulmuşlardı. Şehir tiyatrolarının başındaki adam, ERTUĞRUL MUHSİN, onun da Moskova`dan aldığı ilhamları vardı. O da Nazım Hikmet` e hem maddi, hem manevi destek oluyordu..
*****
HÜMANİST YÖNÜ
"Yarısı burdaysa kalbimin,
Yarısı Çin`dedir, doktor.
Sarı nehre doğru akan
Ordunun içindedir.
Sonra her şafak vakti, doktor,
Her şafak vakti kalbim
Yunanistan`da kurşuna diziliyor."
 
HAYRANLARI ,onun bu mısralarını verdikten sonra "Dünyanın dört bir köşesindeki zulümlere,işkencelere, savaşlara gür sesiyle karşı koyan bir şaire bu eylemi yaptıran hümanizmden başka ne olabilir?" diye soruyor. Ardından da şunları ekliyor:
"Batılıların ölümcül silâhlarına karşı Kara Afrika`nın, Habeşistan`ın yanında, Taras Babu`yla omuz omuzadır.O, Musolini ile Hitler`le alay eder, insan kasaplarına karşı kurbanların yanındadır.Yunanistan için ağlar, İspanya için göz yaşı döker."
Bu alıntı ve  ona dayanarak yapılan yorum bir cehaletin yansıması değilse, korkunç bir gaflet, hattâ dalâletin apaçık göstergeleridir.
 Bir kere o mısralar, bir hümanizm anlayışının değil, tam aksine bir hıncın eseridir. O şiirin yazıldığı günlerde, komünist olmayan Çin yönetimi ülkeyi istilâ
etmeye çalışan komünistlerle mücadele ediyordu. Yunanistan`da komünist tehlikesini yok etmeye çalışıyordu. Sonra olanlar oldu, bütün Çin komünistlerin istilâsına uğradı. Bu arada Uygur Türklerinin ülkesi Doğu Türkistan da Komünist Çin`e tutsak edildi. Yüz milyonlarca insan komünizmin korkunç baskısı altında inlemeye terk edildi.
Bütün bunlar o insancıl, hümanist Nâzım hayatta iken cereyan etti. Fakat ünlü şairin gıkı çıkmadı. Çin tutsaklığı altında inleyen yüz milyonların, bu arada 25 milyon Türkistanlının ıstırabı onun şefkatli (!) kalbinde hiçbir etki yapmadı. Yurdunu terk etmek zorunda kalan, Tibet dağlarında ayaklarını, kollarını, hayatlarını kaybeden Türkler onun üzerinde hiçbir iz bırakmadı. O, sadece Yunanistan`daki, İspanya`daki, Kara Afrika`daki, Habeşistan`daki,  komünist gerillalar için ortaya koydu bu hümanist yanını. komünist olmayan mazlumları yok saydı, hattâ onlara yapılan zulümleri hoş gördü, onayladı.(tıpkı bugünün solcu aydınları gibi) Yüzbinlerce Türkü yurtlarından ederek Sibirya çöllerinde telef eden 30 milyon insanın kasabı Stalin`in yanında yer aldı.
"Beni Stalin yarattı" diye öğündü. Böylece mazlumların, işkence görenlerin değil, zalimlerin yanında yer aldı.
Şİmdi,Nazım hayranlarına sormak gerek: Bu mu hümanistlik, bu  mu insan sevgisi?
* Sovyet diktatörü Stalin``e ağıdı:
"Ilk önce kim kime /
Metin ol kardeşim diyecek /
 Ilk önce kim kime /
Baş sağlığı dileyecek?
Hepinizindi o /
 Hepimizindir yoldaşlarim /
 Acınızı duyuyorum /
 Sizin duyduğunuz gibi. (...)
Hüngür hüngür ağlamak geçiyor içimden /
 Tutuyorum kendimi /
 Ayni metanetle /
Seviyorum onu, Marks``i, Engel``i, Lenin``i /
 Sevdigim gibi "
Musolini ve Hitler ile alay eden hümanist Nazım`ın dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü zalimi hakkındaki düşüncesi de buydu.
Demek ki 10 milyonlarca mazluma karşı, insan kasabının yanında oldu. Ona göre,insaniyetçilik, ancak kendi düşüncesine uyanlara uygulanabilecek bir davranış. Ötekilere ne olursa olsun!
*****
NAZIM HİKMET NE İSTİYORDU ?
Bakû`de Azerbaycan Yazarlar Birliği`nin düzenlediği bir toplantı olsa gerek.Siyah beyaz çekilmiş bir film. Her hâlde l960`ların başı. Nâzım, mealen şöyle diyormuş:
-``Dostlarım, bir gün Türkiye de Azerbaycan gibi sosyalist bir ülke olacak. Ben görmesem bile içinizden bazıları mutlaka bunu görecek...``
Nâzım`ın ne istediği anlaşılıyor: Türkiye`nin de Azerbaycan gibi sosyalist bir ülke olması.
Ama bir dakika . Nâzım Hikmet`in sırtındaki mintanı ve başındaki Türkiye işi kasketi anlıyoruz. Türkiye`de bir çınarın gölgesinde uyumak arzusunu da anlıyoruz. Fakat nasıl bir Türkiye imiş istediği? l960`ların Azerbaycanı gibi sosyalist bir ülke. Şimdi bütün dünya diyor ki Azerbaycan, Özbekistan, Gürcistan, Ukrayna, Litvanya vb. ülkeler l990`larda bağımsız oldular. her sene bağımsızlıklarını kutluyorlar.
 Eeee: Bağımsız oldu ne demek?
Cevap : Daha önce esaret altındaydı demek.
O hâlde 1991`den önce Azerbaycan  da esaret altındaymış.
Nâzım Hikmet ne istiyormuş peki? Türkiye`nin Azerbaycan gibi  olmasını. Yani Moskova`nın esareti altına girmesini.
Nâzım`ın iyi şair olduğuna, vatanını özlediğine inanıyoruz da onun Türkiye`yi, Azerbaycan gibi Moskova`ya bağlı bir ülke hâline getirmek istediği de açık değil mi?
Yani Nâzım`ın arzusu yerine gelseydi Türkiye, Moskova`ya bağlı bir sosyalist ülke olacaktı.O zaman da hep beraber Türkiye Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti`nin vatandaşı olacaktık. Kruşçev de mutlu olacaktı, Nâzım da mutlu olacaktı,Nâzımseverler de.
``Nevzat ve Ben``. Kıbrıs`ın en tanınmış şairlerinden biri olan Özker Yaşın yazmış kitabı.
Nevzat dediği bir zamanlar Kıbrıs davasının Türkiye`de kamu oyuna mal olmasında emeği geçen bir avukat: Nevzat Karagil,Kıbrıs`ın solcu şairlerinden.
 Kitap İstanbul`da, 1997 yılında basılmış. Özker Yaşın kitabının 793-795. sayfalarında Nâzım Hikmet`in Kıbrıslı komünistlere yazdığı bir mektubu da anlatıyor.
"Geçenlerde Ledra Caddesi`nde dolaşırken AKEL`e kayıtlı Türk solcularının lideri durumunda bulunan Derviş Kavazoğlu`na rastladım. Bedevi Pastanesinde oturup birer baklava yedik ve konuştuk... Meğerse bizim Kavazoğlu Nazım Hikmet`le mektuplaşıyormuş.Bedevi Pastanesinde konuşurken çantasından Nazım Hikmet`in kendisine gönderdiği 2 mektubu çıkarıp bana gösterdi. Mektupları okudum ve canım sıkıldı... Nazım Hikmet`in Kavazoğlu`na ikinci mektubu ise, daha cüretkâr ve daha kötü. Kıbrıs`taki gerçek durumdan habersiz olan Nazım bu kez açık açık `Enosis`i destekleyiniz` diyerek şöyle saçmalıyor;
:...Kıbrıs`ın anası Yunanistan ile birleşmesini engellemeyiniz. Böylece Kıbrıs savaş kundakçılarının zırhlısı haline gelmekten kurtulacaktır. İşte o zaman Ada üzerinde yaşayan Türk ve Yunan Kıbrıslılar mutlu olacaklardır..."
Hay Allah, şu bizim büyük vatan şairi Nâzım Hikmet`in ne büyük arzuları varmış. Türkiye`nin, Azerbaycan gibi Moskova`ya bağlanması, Kıbrıs`ın Yunanistan`la birleşmesi... (tıpkı bugünkü iktidarın `ver-kurtul`politikası,Kerkük`ü ver,Kıbrıs`ı ver,Karabağ`ı ver).
Sadece
Abd.ye karşı olmakla vatansever olunmaz ki.
Vatansever olmak için Türk Milletinden başka hiçbir milleti sevmemek,
başka hiçbir ülkeye hayran olmamak ve Türkiye`den başka hiçbir ülkeye hizmet etmemek gerekir.
 
*****
 
MUHSİN ERTUĞRUL
Hatırlarda olduğu üzere uzun yıllar Şehir Tiyatrolarının başında bulunmuş olan Ertuğrul Muhsin bu müesseseyi çiftlik gibi idare etmiş, onun içindir ki, çok hassas olması lazım gelen bir müessese de bilakis sol ve komunizm propagandası yapan eserler rahatlıkla sahneye aktarılmıştır.
Şehit Tiyatroları sahnelerinde Nazım Hikmet` in eserlerini de oynatan Ertuğrul Muhsin, Nazım Hikmet` i Moskova` da tanımış, aralarındaki duygu ve düşünce beraberliği, onunla uzun yıllar dostluk kurmasını sağlamıştı. Esasen Ertuğrul Muhsin gerek yazılarıyla, gerekse tiyatrodaki tutumuyla komunist idealine olan sempatisini hiç bir zaman gizlememiştir. Hatta Moskova` da gençleri sanatkar yetiştiren bir tiyatro mektebinin hatıra defterine aynen şöyle yazmıştı :
" Moskova uyanan dünyanın Kabe` sidir. Ben yaptığım bu hac da yeni imanımın ışıklarını buldum."
 Bunları şunun için yazıyorum. Nazım Hikmet` in Türkiye` de ki yaygın şöhretini sağlayanların arasında Ertuğrul Muhsin, Nazım` ın hamisi sıfatıyla Türkiye` de sol fikrin gelişmesinde dolayısıyla Nazım Hikmet` in cüretkar hale gelmesinde büyük hissesi olmuştu. "Kafatası" "Unutulan Adam" gibi sonunda  yasak kitaplar arasına giren eserler Ertuğrul Muhsin` in marifetleriyle Şehir Tiyatrosu sahnesinde günlerce oynanmış, o zamanın tek film şirketi olan "İpek Film" Stüdyosu` nda  Nazım` a vazife verilmesi gene Ertuğrlu Muhsin` in tavsiyesi ile olmuştu. Bu gerçeği Sabiha Zekeriya Sertel de teyid etmektedir. "Resimli Ay" mecmuası kapandıktan sonra Nazım Hikmet İpek Film Stüdyosu` nda bir iş buldu. Burada da davasına hizmet etmeye çalışıyordu.Avrupa`dan ve Sovyetler Birliği` nden sol filmler getirilmesini sağlıyordu.Sovyetler Birliği` nde filme alınan "Mustafa" adlı film ilk defa bu sinema da gösterildi. Büyük rağbet gördü. Bundan cesaret alan şirket, müşteri kazanmak amacıyla Nazım` ın teklif ettiği filmleri seve seve getiriyordu. Böylece Nazım` da propaganda yapma imkanını buluyordu. (*) Sabiha SERTEL` de Nazım` ın komunist propagandası için her fırsattan istifade ettiğini gizlemiyordu.
(*) ANT Mecmuası -  Sayı 95
 
***
 
Yukarıdaki yazı çeşitli kaynaklardan toplanmış bir derlemedir.
Ortak yanı Kızıl ve Yeşil Komünistler her zaman, her durumda, gizli veya açık birbirlerini desteklemişlerdir.
Son bakanlar kurulunda alınan karar buna en güzel örnektir.
İstiklal Savaşımızda da Kızıllar ve Yobazlar ,Kuvvayı Milliyeye karşı birlikte mücadele etmişlerdi.
Şimdi de ediyorlar !!!


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.