Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1812
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8406
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 235
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 753
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2008 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
KIBRIS SORUNUNUN DÜNÜ; BUGÜNÜ VE GELECEĞİ - 1



Türkiye jeostratejik konumu nedeniyle çok sorunlu bir bölgenin ortasında bulunmaktadır. Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu üçgeni şu anda dünyanın en istikrarsız, geleceği belirsiz, çatışmaların yoğun, halkların tarihsel uzlaşmaz çelişkilerinin unutulamadığı bir coğrafya parçasıdır. Türkiye aynı zamanda Avrupa – Atlantik ekseninde ve Orta Asya`ya gidiş güzergahında da anahtar ülkelerin başında gelmektedir.

 

  Öte yandan, Türkiye`nin konuşlandığı coğrafi bölge üzerindeki ABD – AB – RF`nun çıkar çatışması ve güç ispat mücadelesi de bölge ülkeleri ile birlikte Türkiye`yi de ateşin içinde tutmaktadır. Günümüz Türkiye`si Cumhuriyet tarihinin en sorunlu dönemini yaşamaktadır. 21`inci yüzyıla "AB üyesi Türkiye" sloganı ile giren Türkiye`nin sorunları yukarıda da ifade ettiğim nedenlerle uluslararası nitelik kazanmıştır.

 

  Kıbrıs Sorunu da Akdeniz`in en yaşlı krizi[1][2] olarak bu sorunlar arasında güncelliğini korumaya devam etmektedir. Kıbrıs Sorununun uluslar arası kimlik kazanması, 15 Ocak 1950`de Adada yapılan plebisitin sonuçlarının, "Self-determinasyon" ilkesinin Kıbrıs halkına uygulanması isteği ile BM Sekreteryasına sunulmasıyla başlamıştır.[2][3] Ancak incelemeye sorunun bugünkü görüntüsüne gelmeden, neden ve sonuç ilişkisini kurmamıza fayda sağlaması açısından Kıbrıs coğrafyası, jeopolitiği, jeoekonomisi ve kısaca tarihine değinmek istiyorum.

 

KIBRIS`IN COĞRAFİ KONUMU

 

Kıbrıs, Akdeniz`in kuzeydoğusunda, 340 33` ve 350 41` kuzey enlemleri ile 320 17` ve 340 35` doğu boylamları arasında yer alan bir adadır. Ak­deniz`in Sicilya ve Sardunya`dan sonra üçüncü büyük adasıdır. Ku­zeyinde Türkiye, doğusunda Suriye, güneyinde Mısır, batısında Girit ve Rodos adalarıyla çevrilidir. Kıbrıs`ın en yakın olduğu ülke Türkiye`dir. Türkiye ile Kıbrıs arasında sadece 71 km (40 mil) me­safe bulunmaktadır. Açık havalarda Kıbrıs`ın kuzeyinden Tür­kiye`nin güney sahilleri çıplak gözle görünmektedir. Ada ; Suriye`ye 98 km, Lübnan`a 221 km, İsrail`e 290 km, Mısır`a 316 km ve Yunanistan`a 900 km mesafede bulunmaktadır.[3][4]

 

KIBRIS`IN JEOSTRATEJİK ÖNEMİ[4][5]

 

Kıbrıs mevcut durumu ile, Mackinder`ın Kara Hakimiyet Teorisine göre dünya hakimiyetine doğru harekete geçen satıh kuvvetlerinin ilerleme mihverlerinin bir kısmını kont­rol etmektedir. Akdeniz`e hakimiyet, Kuzey Afrika kıyıları dahil Cebelitarık ve Süveyş`in alınmasıyla sağlanabilir. Bu hedefe ulaşan mihverlerden birisi; Anadolu-Ortadoğu-Nil Vadisi mihveridir. Kıbrıs coğrafi konumu itibariyle ilk çatışma sahnesinin kritik bir yerinde ve bu mihveri kontrol altında tutabilecek bir bölgededir.

 

Mahan`ın Deniz Hakimiyeti Teorisine göre Kıbrıs; Akdeniz`den Süveyş Kanalı vasıtasıyla Hint ve Pasifik Okyanuslarına açılan deniz yolunu coğrafi mevki itibarıyla kontrol etmektedir. Keza, Karadeniz`den Ege Denizi ve Cebelitarık Boğazı vasıtasıyla Atlas Okyanusuna, Süveyş Kanalı vasıtasıyla da Hint ve Pasifik Okyanuslarına bağlayan deniz yolları Kıbrıs adası va­sıtasıyla kontrol edilebilmektedir.

 

Kıbrıs, deniz yolları bakımından Türkiye`nin güney limanlarını tamamen, diğer limanlarını da kısmen kontrol edebilir. Tür­kiye`nin denizlere açılabilmesi Kıbrıs`ın bahşettiği imkanlar va­sıtasıyla gerçekleşebilir. Kıbrıs adası İskenderun ve Süveyş`i kont­rol etmektedir. Yani, Ortadoğu`ya hakim olmak arzu ve emelinde olan devletler için Kıbrıs bir anahtar durumundadır.

 

Spykman`ın Kenar Kuşak Teorisine göre Kıbrıs coğrafi mevki itibarıyla Kenar Kuşak Devletleri zincirinin halkalarından olan Türkiye ve Ortadoğu memleketlerine amfibi taarruzlar yapma imkanlarını bahşetmektedir.

 

Hava Hakimiyet Teorisine göre Ada; deniz ulaşım yollarını ile kara ilerleme mihverlerini tehdit edecek stratejik ve   taktik hava kuvvetleri için ideal bir üs ve aynı zamanda güdümlü mermiler için çok iyi bir atım rampası vazifesi görebilir. Adada konuşlanacak hava gücünün her istikamete tevcihinde bir platform teşkil etmekte ve batmayan bir uçak gemisi özelliği taşımaktadır.

 

KIBRIS`IN JEOEKONOMİK ÖNEMİ

 

Asya, Afrika, Avrupa kıtaları arasında adeta bir eklem du­rumunda olan Akdeniz`in doğusunda bulunan bu küçük ada; Türkiye`nin güney sahilleri ve limanları, keza Suriye, İsrail, Sü­veyş Kanalı ve Mısır`a uzanan bölgedeki deniz yollarını etki ve kontrol alanı içinde bulundurmaktadır.

 

Ortadoğu devletlerinin deniz yolu ile Ak­deniz`den yapacakları bütün ticari faaliyetler adanın etkisi al­tındadır. Ortadoğu`nun zengin petrol ürünü potansiyeli ve Hazar petrolü ile Türkmen gazını uluslararası pazara taşıyan Baku-Tiflis-Ceyhan boru hattının değeri göz önüne alındığında adanın önemi biraz daha artmaktadır. Bu öneme pa­ralel olarak Süveyş Kanalı ile bağlanan dünya deniz ticaret yo­lunun da Adanın etkisi ve kontrolunda olduğu düşünüldüğünde, Kıbrıs Sorunu`nun neden kanayan ve sık sık da uluslararası arenada kaşınan bir yara olduğunu anlamakta zorlanmıyoruz.

 

TARİHİ GELİŞİM İÇİNDE KIBRIS

 

Çeşitli uygarlıkların doğup kaynaştığı Akdeniz`in doğusunda çok önemli geçiş yolları üzerinde ve bunlara hakim bir mevkide bu­lunan Kıbrıs adasının tarihi, taş devrine kadar uzanmaktadır. Stratejik değeri büyük bir ada olması nedeniyle tarih boyunca her devirde hakimiyet mücadeleleri içinde yer almış ve istilalara maruz kalmıştır.

 

Kıbrıs`ta M.Ö. 450 senelerine ait mezar kazılarında altından mamul eşyaların bulunması Adaya hakim olan halkın o devirlerden beri zengin olduğunu göstermiştir. Bu zenginlik Adanın eski de­virlerden beri dünyanın önemli ticaret merkezlerinden biri ol­duğunu ortaya koymaktadır. Adaya hakim olan devlet Doğu Ak­deniz ticaretine hakim olmuş ve halkını müreffeh bir hayata kavuşturmuştur.

 

Adanın ilk defa M.Ö.1450`de Mısır kralı III`üncü Tutmosis ta­rafından işgal edildiği bilinmektedir. Ada, M.Ö. 1000 yıllarına kadar Mısır`ın egemenliğinde kalmıştır. M.Ö. 1000 senesinde Fenikeliler Kıbrıs`ı ele geçirmiştir. M.Ö. 568 yılında Kıbrıs yeniden Mısırlılar tarafından ele ge­çirilmiştir. M.Ö. 525 yılında Perslerin Mısır`ı hakimiyetleri altına almalarından sonra Kıbrıs adası Pers hakimiyetine girmiştir. M.Ö. 336 senelerinde Ma­kedonya kralı Büyük İskender`in Pers`lere karşı kazandığı za­ferlerden sonra Kıbrıs kralları İskender`in hükümdarlığını ta­nımışlardır. M.Ö. 295 senesinde Mısır`a hakim olan Ptolome İskenderiye limanının ileri bir kapısı olarak gördüğü Kıbrıs`ı istila etmiştir. M.Ö. 59 yılında Romalıların istilasına kadar ada Ptolome`lerin idaresinde kalmıştır.

 

M.Ö. 59 yılında Roma`nın genişleme zamanında Romalıların eline geçen Kıbrıs; Roma İmparatorluğunun M.S. 395 yı­lında doğu ve batı Roma olmak üzere ikiye ayrılmasından sonra Doğu Roma (Bizans) sınırları içinde kaldı. Romalılar dev­rinde Kıbrıs`ta Hıristiyanlık yayılmıştır. Bu devirde Doğu Roma İm­paratorluğu içinde Rumca resmi lisan haline getirildiğinden pek çok kavimin karışımından meydana gelen Kıbrıslılar da aslen Rum olmadıkları halde Rumca konuşmaya başlamıştır. Kilise ile devlet arasında yakın bir ilişki öngören Bizans siyasi düzeni Kıbrıs`ın Hıristiyan halkının kilise önderliğinde birleşmesi ve kilise tarafından yönetilmesi yolunu açmıştır. Kıbrıs`ta Ortodoks kilisesi ilk defa Bizans devrinde kurulmuştur.

 

Müslümanlık ise adaya, doğuşundan sonra ancak 649 yıllarında girebilmiştir. Kıbrıs adası Bizans idaresinde bulunduğu sırada 7`nci yüzyıl ortalarından 10`uncu yüzyıl ortalarına kadar 24 kez Müs­lüman seferlerine maruz kalmıştır.

 

1191 yılına kadar Bizans İmparatorluğu içinde bir ülke durumuna giren Kıbrıs adası 1191 tarihinde İngiliz haç­lılarından kral I`inci Richard (Aslan yürekli Richard) tarafından fet­hedilmiş ve böylece ada tarihte ilk defa olarak İngiliz`lerin hü­kümranlığı altına girmiştir. Adadaki İngiliz hükümranlığı çok kısa sürdü. Kudüs`ü ele ge­çirebilmek için paraya ihtiyacı olan Richard, adayı sırasıyla Templer şövalyelerine ve eski Kudüs kralı Guyde Lusignan`a sattı[5][6]. Selahattin Eyyübi tarafından Kudüs`ten kovulan Katolikler, Lusignan tarafından toplanarak Kıbrıs`a yerleştirildi. 1426 senesinde Mısır`ın Memlûk sultanlarından Baybars Kıbrıs`a asker sevk ederek Luzinyan kralı Janus`u mağlup ve esir etmiş, Kıbrıs adası Mısır`a vergi vermek zorunda kalmıştır. Son Luzinyan hükümdarı Katerin Kornaro zamanında Ve­nedikliler Kıbrıs işlerine müdahale etmeye başlamış ve 1489`da adaya tamamen el koyarak Venedik idaresine almıştır.

 

Venediklilerin bir askeri işgal şeklinde devam eden idaresi 1571 yılında Türklerin adayı ele geçirmesine kadar devam etmiştir. I`inci Selim zamanında Os­manlı İmparatorluğu Kıbrıs üzerine 1570 yılında sefer düzenledi. 15 Mayıs 1570 tarihinde 400 parçadan ibaret olan Osmanlı Do­nanması üç koldan Kıbrıs`a hareket etti. Lala Mustafa Paşa komutasında olarak Limasol`a ilerledi. 1 Temmuz`da Limasol kalesi sarılarak düşürüldü. Daha sonra Larnaka ve Lefkoşa alındı. Lefkoşa`nın alınması Girne ve Baf`ın savaşsız düşmesine sebep ol­muşsa da, Magosa kalesi mukavemet etmiştir. Bir yıl süren, deniz ve karadan yapılan çetin muharebeler sonucu, Magosa 1 Ağustos 1571`de teslim oldu. Böylece 13 ay sonra, 60,000 şehide mal olan Kıbrıs`ın fethi tamamlanmış oldu.

 

Kıbrıs adasının Osmanlıların eline geçinceye kadar olan tarihinden şu sonuçların çıkarılması mümkündür. Tarihte hiç­bir zaman Kıbrıs Yunanistan`ın egemenliğine girmemiş ve hiçbir zaman Yunanistan`dan Kıbrıs`a büyük çapta bir göç de olmamıştır. Bu nedenle adadaki Rumların Yunan sayılması mümkün değildir.

 

Bizans döneminde  Bizans`ın resmi dilinin Yunanca, resmi di­ninin de Ortodoks Hıristiyanlık olması ve bunu zorla Kıbrıs`taki yerli halka da kabul ettirmesi, adadaki bu halkın ken­disini zamanla Yunanlı olarak görmesi sonucunu doğurmuştur. Gerçekte Kıbrıs`taki halkın büyük bir kısmı Anadolu, Mezopotamya ve Suriye menşelidir. Ayrıca Adada deniz ticareti ile uğraşan Cenevizliler ile bir kısmı korsan olan batılı denizcilerin de varlığını kabul etmeliyiz.

 

Kıbrıs`ın fethinden sonra adanın gelişmesi için üretici nüfusa ve sanatkara gereksinim olduğunu gören padişah I`inci Selim, adada kalan 20,000 civarında askerin yanı sıra 10,000 civarında sanatkar ailenin de Kıbrıs`a gönderilmesini kararlaştırmıştır. 21 Eylül 1571 tarihini ta­şıyan sürgün hükmü ile Kıbrıs`a Anadolu`dan 572 hanenin göç et­tirilmesi öngörülmekteydi. 300 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalan Adada Türk varlığı etkili olmuştur.

 

1878 yılına kadar süren Osmanlı hakimiyeti sırasında Yu­nanistan daha Osmanlı egemenliği altında olduğundan, "Megalo İdea" fikri ortaya atılana kadar iki halk Osmanlı`ların adil yö­netimi altında barış içinde bir arada yaşamıştır. Ada iddiaların aksine asla bir Yunan Devletine karşı yürütülen fetih hareketi ile Türk hakimiyetine geçmemiştir. Tam tersi Ortodoks Hıristiyan olan ve Katolik Hıristiyanlar tarafından kontrol edilen despot Venedik idaresi altında ezilen ada halkının özgürlüğe kavuşturulmasını ve Adada üs kuran korsanların talan ettiği Doğu Akdeniz ticaret yolunun güvenliğini sağlayan bir fetih hareketi olmuştur.  

 

1878 yılına gelinceye kadar İngiltere, Akdeniz`in iki çıkış kapısı olan Ce­belitarık ve Süveyş`i elinde bulundurmakla birlikte, Ak­deniz   politikasında   esas   amacı   olan   kesin   hakimiyeti   sağlayamıyordu. Akdeniz`de İngiliz güvenliği için yeni savaş limanları ve üslerin kurulmasıyla, 19`uncu yüzyılın sonlarına yaklaşıldığında Ak­deniz çevresinde kurulan yeni siyasi güçlerin tepkisi ile de kar­şılaşılabilirdi. Bu sebeple 1878 yıllarına gelindiğinde İngiltere, sömürge imparatorluğunun yollarını emniyete almak için, Akdeniz`de Geçici Üsler formülüne kuvvet vermeye başladı. Bunları da kendisine güçlük çıkarmayacak yarımadalar ve adalar olarak seçmeye özen gösterdi. İşte bu Geçici Üs formülünün Akdeniz`deki bir uy­gulaması da Kıbrıs üzerinde oldu.

 

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında İngiltere başlangıçta tarafsız kalmıştı. Ancak Osmanlı imparatorluğunun uğradığı hezimet üzerine kendi çıkarlarının tehlikeye girdiğini görerek, bölgede artan Rus gelişme ve baskısına aktif olarak karşı çıkmak üzere harekete geçmiştir. İşte bunun sonucu olarak da Kıbrıs`a yerleşmek is­temiştir[6][7]. İngiltere Osmanlı Devletine Rusların ilerlemesini dur­durmak üzere yardım vaadinde bulunmuş, Kıbrıs`ın Osmanlı Dev­letine ait olmaya devam etmesini, vermekte olduğu vergileri Osmanlı hazinesine ödemesini, sadece askeri ve stratejik dü­şüncelerle İngiltere tarafından kullanılmasını, Rusya son savaşta Doğu Anadolu`da ele geçirdiği yerleri Osmanlı Devletine iade eder­se İngiltere`nin de Kıbrıs`ı boşaltmasını teklif etmiştir. Zor durumda kalan Osmanlı Hükümeti, İngiltere`nin bu is­teklerini kabul ederek 4 Haziran 1878 günü iki ülke arasında an­laşma imzaladı. İngiltere`nin Kıbrıs`taki egemenliği 1914 yılına kadar 1878 an­laşmasına dayanarak devam etmiştir. 1914`de Osmanlı Devleti Al­manya yanında 1`inci Dünya Savaşına katılınca, İngiltere tek taraflı olarak 1878 anlaşmasını hükümsüz ilan etmiş ve Kıbrıs`ı ilhak et­tiğini açıklamıştır.

 

Türkiye Lozan anlaşması ile adayı hukuken İngiltere`ye dev­retmek zorunda kalmıştır[7][8]. Bu anlaşma ile Kıbrıslı Türklerin Türk veya İngiliz vatandaşlığı arasında tercih yapmaları istenmiş, bunun üzerine İngiliz vatandaşlığını kabul etmeyen 30.000 Türk`ün Türkiye`ye göçü önlenememiştir. Adadaki göçler Türklerin nüfusunun Rumlara nazaran azalmasına neden ol­muştur.

 

İkinci Dünya Savaşından sonra dünya egemenliğini Amerika ve Sovyetler Birliği`ne kaptıran İngiliz İmparatorluğu, sömürgelerini teker teker kaybetmiş, 1948`de Filistin`den çekildikten sonra Doğu Akdeniz`de tutunabileceği en son kale olan Kıbrıs`ı da kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır.

 

İkinci Dünya Savaşında Türkiye üzerindeki emellerini ger­çekleştiremeyen Yunanistan, Megalo İdea`sının başka bir hedefi olan Enosis`e ağırlık vermiş, 2`nci Dünya Savaşı`ndan sonra mey­dana çıkan dengeleri kullanmaya çalışmıştır. Bölgede gücünü kay­beden İngiltere yerine 1947 yılında İngiltere`nin Ortadoğu`daki so­rumluluklarını devralan ABD`ye dayanarak, Kıbrıs konusunda bu devletin desteğine güvenmeye başlamıştır. Yunanistan ilk kez 1954 yılında Kıbrıs konusunu BM gündemine getirmiştir[8][9].

 

Adada tedhiş hareketlerinin yoğunlaştığı ve Süveyş bunalımı ne­deniyle İngiltere`nin bölgedeki rolünün belirginleştiği 1956 yılında, İngiltere`de Kıbrıs`a Self-determinasyon hakkı tanınması eğilimleri ortaya çıkmış, bu maksatla ortaya atılan plan Yunanistan ta­rafından yetersiz görülmüş, Türkiye`de ise taksim fikri ağırlık ka­zanmaya başladığından sonuçsuz kalmıştır. Bu arada Yunanistan, 1957 yılındaki Self-determinasyon talebi ile BM`ye başvurusundan da istediği so­nucu alamamış, genel kurul çözümün Kıbrıs`taki taraflar arasında müzakerelerle mümkün olacağını kabul eden bir karar tasarısını onaylamıştır.

 

Sonuç olarak; İngiltere Kıbrıs`ı elinde tutamamış, Yunanistan topraklarına katamamış, Türkiye ise geri alamamıştır. Bu amaç­ların hiçbiri gerçekleşemediği, kimse kendini amaca götürecek ye­terli güce sahip olmadığı için sonunda taraflar adaya bağımsızlık vermeye razı olmuşlardır.

 

Türkiye-Yunanistan, İngiltere ile Türk ve Rum toplumları li­derleri  tarafından   23   Şubat   1959`da  üç   temel   antlaşma  im­zalanmıştır. Bu antlaşmalar: İngiltere`nin Kıbrıs üzerindeki ege­menliğinin Kıbrıs Cumhuriyeti`ne devrine dair Kıbrıs Cumhuriyeti
Kuruluş Antlaşması, Kıbrıs`ın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve anayasal düzenini güvenlik altına alan Garanti Antlaşması ve Türkiye,   Yunanistan,   Kıbrıs   arasında   yapılacak   İttifak Antlaşması`dır[9][10].

 

BAĞIMSIZ KIBRIS CUMHURİYETİ DÖNEMİ (1960-1963)

 

Rumların bağımsızlığı kabul etmelerindeki esas düşünce, o günkü dünya konjonktürü içerisinde "ENOSİS"i ger­çekleştiremeyeceklerini görmeleri ve bağımsızlığı ENOSİS`e giden en emin yol olarak değerlendirmeleridir. Nitekim henüz Londra ve Zürich anlaşmalarının mürekkebi kurumadan 28 Temmuz 1960 günü Cumhurbaşkanı Makaryos`un basına yaptığı şu açıklama, Rumların 1960 düzenlemesine temel bakış açılarını göstermesi ba­kımından çok ilgi çekicidir. "Antlaşmalar gaye değildir. Onlar ge­leceği değil, bugünkü durumu gösterir. Rum halkı milli davasını sürdürecek ve kendi geleceğini kendi arzusuna göre şe­killendirecektir. Zürich ve Londra antlaşmalarında olumlu unsurlar olduğu gibi, olumsuz unsurlar da mevcuttur. Rumlar olumlu un­surlardan yararlanacak, olumsuzları bir kenara atacaktır."

 

Bu temel yaklaşım içerisinde Makaryos 30 Kasım 1963`te ana­yasanın 13 maddesini değiştirmek istediğini açıkladı. De­ğiştirilmek istenen maddeler genelde Türk toplumunun eşitliğini vurgulayan maddelerdi. Bu tekliflerin reddedilmesi üzerine Kıbrıs Türk toplumuna yönelik, tarihe Kanlı Noel olarak geçen 21 Aralık 1963 Rum saldırıları başladı.

 

Kıbrıs Türk toplumunu imha etmek maksadıyla EOKA ta­rafından "Akritas" planı yürürlüğe konulmuştu. Aralık 1966 tarihli bir Rum gazetesinde (Patris) yayınlanan bu plana göre Türk halkı ani bir saldırı ile yok edilecek ve ada Yunanistan`a bağlanacaktı. Bu planın hazırlayıcıları arasında Cumhurbaşkanı Makaryos, İçiş­leri Bakanı Yorgacis ve Şubat 1993`te sözde Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığına seçilen Klerides bulunmaktaydı.

 

"Akritas" planı çerçevesinde Türk toplumuna yöneltilen sal­dırılar sonucu 146 kişi şehit edilmiş, 648 kişi yaralanmış ve 103 Türk köyü yakılıp yıkılmıştır. Bu olaylar sonucu 27.000 kadar Kıb­rıslı Türk kendi vatanlarında göçmen durumuna düşürülmüştür.

 

Kıbrıs`ta Rumların Türklere saldırıları devam etmesi üzerine, Türkiye 15 Şubatta Kıbrıs`a müdahalede bulunmayı düşünmüştür. Bu ise buhranı daha da şiddetlendireceği için, BM Güvenlik Konseyi meseleye el koymuş, 4 Mart 1964`de 8 maddelik ka­rarıyla adaya Barış Gücü gönderilmesine karar verilmiş ve 27 Mart`ta BM Barış Gücü göreve başlamıştır. Barış Gücü adadaki Rum saldırılarını durduramamıştır. Barış Gücü sadece Rum sal­dırıları başladığı zaman aradan çekilmiş ve dışarıdan bir gözlemci gibi ölenler ve yaralananların kendine göre raporunu tutmuştur. Barış Gücü hiçbir şekilde Türk toplumunun güvenliğini sağ­layamamıştır.

 

1963 olaylarının hukuki bakımdan en önemli sonucu 1960 anayasası ile iki toplum arasında kurulan dengenin, Rumların silah zoruyla yıkmış olmasıdır. Böylece 1960`da kurulan Cumhuriyet, Rumların Enosis emelinden vazgeçmemeleri nedeniyle ancak üç yıl yaşayabilmiş ve 1963`te Rumlar tarafından yıkılmıştır. Bu olaylarla Kıbrıs Türkleri kendilerinin de eşit kurucu ortağı ol­dukları Kıbrıs Cumhuriyeti yönetiminden fiilen ve zorla dışlanmışlardır.

 

1963 -1964 KIBRIS BUHRANI

 

BM Barış Gücünün adaya gelmeye başlaması, Kıbrıs Rumlarını frenlemiş ise de, Makaryos 4 Nisan`da, Zürich ve Londra anlaşmalarının ayrılmaz bir parçası olan ittifak antlaşmasını fes­hettiğini ilan etti. Makaryos, Türkiye`nin Kıbrıs`la olan bağlarını birer birer koparmak istiyordu. Tabii Türkiye bu feshi kabul et­medi. Fakat, bu hadisenin arkasından, Yunan başbakanı Yorgo Papendreou yayınladığı bir bildiride, Yunanistan`ın, Helenizmin Kıb­rıs`taki halk mücadelesini kayıtsız-şartsız desteklediğini, Zürich ve Londra anlaşmalarının yürümediğini, bu anlaşmaların adada du­rumu çıkmaza sürüklediğini söylemiş ve Makaryos`un ittifak an­laşmasını feshetmesini desteklemiştir. Kısacası, Yunanistan Makaryos`un bütün kanunsuzluklarına arka çıkıyordu.

 

Mayıs ayında Makaryos`un Kıbrıs`ta mecburi askerlik sistemini ihdas etmesi, Rumları askere almaya başlaması ve dışarıdan ağır silahlar satın alması, durumu yeniden gerginleştirdi. Makaryos bir yandan da Sovyet Rusya ve Sovyet bloğu ile yakın münasebetler içine girmişti[10][11].

 

Bu yeni gelişme Türkiye`nin Kıbrıs`a müdahalesi kararını ke­sinleştirdi. Kıbrıs`a Türk askerinin çıkması 7 Haziran için plan­lanmıştı. Fakat 5 Haziranda Johnson Mektubu hadisesi patlak verdi. Amerika birkaç gün önce, bu çıkarmayı önlemek için dip­lomatik teşebbüste bulunmuştu. Fakat Türkiye`yi kararından caydıramayınca, Başkan Johnson Başbakan İsmet İnönü`ye 5 Haziran günü, ifadesi ağır ve tehdit dolu bir mektup gönderdi.

 

Nasıl 12 Mart 1947 tarihli Truman Doktrini Türk-Amerikan mü­nasebetlerinde bir dönüm noktası olmuş ise, 5 Haziran 1964 tarihli Johnson Mektubu da, Truman Doktrininin açmış olduğu sağlam bir dönemi tersine çeviren bir dönüm noktası olmuştur. Türk Mil­letinin en hassas ve haklı davasında ortaya konan bu fevkalade sakat tutum, Türkiye`de Amerika`ya olan güveni büyük ölçüde sarsmış ve tesirlerini daha sonraki yıllara yaymıştır.

 

8-9 Ağustos bombardımanları, 1963 Aralık ayından beri Tür­kiye`nin yapmak istediği dört müdahale niyetinin, ilk defa müessir bir şekilde gerçekleşmesiydi. Askeri bakımdan, böyle bir bom­bardımandan sonra bir çıkarma harekatının gelmesi gerektiği için, bu bombardımanlar Atina`da heyecan ve panik yaratmış ve Yunan hükümeti, Yunanistan`ın hiçbir zaman Türkiye ile bir savaşı göze alamayacağını, Türk-Yunan dostluğuna ehemmiyet verdiğini ve Kıbrıs meselesinin barışçı yollarla çözümünün arzulandığını Tür­kiye`ye bildirmiştir. Yunan Başbakanı ile Türk Başbakanı arasında da bu konuda mesajlar teati edilmiştir.

 

Türkiye`nin Kıbrıs bombardımanı Yunanistan`ı geriletmiş ve Türk-Yunan münasebetlerine nispeten bir yumuşaklık getirmiş ise de, Yunanistan bu bombardımandan sonra Kıbrıs`a asker sevk etmeye başlamıştır. İlk anda 5.000 Yunan askeri Kıbrıs`a yol­lanmış ise de, bu miktar daha sonra giderek artacak ve 12.000`e kadar çıkacaktır.

 

Birleşmiş Milletler Arabulucusu Finlandiyalı diplomat Sakarı Tuomioja, peş peşe gelen buhranlı hadiseler içinde pek fazla bir şey yapamadan, 9 Eylül 1964`de ölüverdi. Bunun üzerine, yerine ara­bulucu olarak Ekvatorlu diplomat Galo Plaza Lasso tayin edildi.

 

Türkiye`nin Galo Plaza raporunu reddetmesinden sonra Kıbrıs meselesi, 1965 Mayısından itibaren Türkiye ile Yunanistan ara­sında yapılan ikili görüşmelerin konusu oldu. Fakat bu ikili gö­rüşmeler de 1966 yılı sonuna kadar bir takım kesintilerle ya­pılabilmiştir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi Makaryos ve Kıbrıs Rumlarının, Türk-Yunan görüşmelerine karşı çıkıp, meseleyi Bir­leşmiş Milletler çerçevesinde yürütmek istemeleri. Doğrusu şudur ki, o sıralarda genel kuruldan Türkiye lehine bir karar çıkarmak mümkün değildi. Makaryos`un Kıbrıs`ı, bağlantısızlara dahildi ve bağlantısızlar Genel Kurulda çoğunlukta idi[11][12].

 

1963-1964 Kıbrıs buhranının, Türkiye bakımından en mühim neticesi, Johnson mektubu dolayısıyla Amerika`ya karşı güvenin sarsılması ve Türkiye`nin Sovyetlerle münasebetlerini dü­zeltmek için harekete geçmesidir.

 

1967 KIBRIS BUHRANI

 

1965 Mayısından itibaren Kıbrıs konusunda Türk-Yunan ikili görüşmelerinin başlaması ile, Kıbrıs`ta her şeyin süt liman olduğu sanılmamalıdır. İrili ufaklı hadiseler ve çatışmalar daima sü­regelmiştir.

 

Yunanistan`da 28 Mayıs 1967`de genel seçimlerin yapılması ka­rarlaştırılmıştı. Baba-Oğul Papandreu`lar Kral`a, Ordu`ya ve muhalefete karşı sert tavır almışlar ve yunan iç politikasında gerginliğe sebep olmuşlardır. Yorgo Papandreu`nun bir yandan komünistlerle işbirliği yapmak istemesi, öte yandan, Ordu`da tasfiyeye gi­rişmek istemesi, 21 Nisan 1967 sabahı, Albay Papadopulos li­derliğinde askerlerin bir darbe yapmasına sebep oldu.

 

15 Kasım 1967 günü, Kıbrıs Rumları ve bil­hassa 1963-1964 buhranından sonra Kıbrıs`a dönen tedhişçi Grivas`ın teşkilatlandırdığı Rum Milli Muhafız kuvvetleri, Türklerin toplu olarak bulunduğu Boğaziçi ve Geçitkale köylerine karşı ha­rekete geçtiler. Bu ise, Enosis`in en büyük engelini teşkil eden Türk varlığının kademeli olarak imha edilmesi, ortadan kaldırılması te­şebbüsü idi. Bundan dolayı, Türk hükümeti 15-16 Kasım gecesi bir durum değerlendirmesi yapmış ve 16 Kasım günü de, Türkiye Büyük Millet Meclisi`nden, anayasanın savaş ilanına ve Türk si­lahlı kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine dair 66. mad­desine dayanarak, Kıbrıs`a müdahale yetkisini, 435 üyenin 432 oyu ile almıştır. Bu karar, zımnen de olsa, Yunanistan`la bir savaş ha­lini de öngördüğünden, ortaya çok ciddi bir durum çıkmaktaydı.

 

Bu durum karşısında yunan cuntası gerilemek zorunda kaldı ve 2 Ara­lıkta Yunan Dışişleri Bakanı Pipinelis yaptığı açıklamada, Yu­nanistan`ın, anlaşmaların dışında Kıbrıs`a gönderdiği bütün kuv­vetlerin geri çekeceğini, buna karşılık Türkiye`nin de savaş hazırlıklarını durduracağını bildirdi. Bu, Türkiye ile Yunanistan arasında varılan bir anlaşma idi.

 

Buhranın bu şekilde ortadan kalkmasından sonra Kıbrıs Türk­leri, 29 Aralık 1967`de, kendi işlerini kendilerini görmek üzere ve 16 Ağustos 1960 tarihli Anayasanın bütün kuralları uy­gulanıncaya kadar Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi`ni kurmuşlar ve bu yönetimin tabi olacağı 19 maddelik esasları da açıklamışlardır. Bu gelişme, Türkiye`nin federal devlet tezi istikametinde atılmış bir adımdı.

 

1974 KIBRIS BUHRANI VE KIBRIS BARIŞ HAREKATI

 

1968 Haziranında başlayan ve Kıbrıs`a yeni bir düzen getirme amacı taşıyan toplumlararası görüşmeler, altı yıl devam etmesine rağmen, 1974 yılı geldiğinde en küçük bir mesafe dahi almış de­ğildi. Çünkü, Rumların gayesi, Türklere 1960 Anayasasındaki hak­ları dahi vermemek ve Türk toplumunu bir azınlık statüsü içinde tutmaktı. Böyle bir gayenin ilerisi ise şüphesiz Enosis idi.

 

15 Temmuz 1974 günü, eski EOKA tedhişçilerinden ve cinayetleri ile meşhur Nikos Sampson, Rum Milli Muhafız teşkilatını da yanına alarak, yaptığı bir darbe ile Makaryos`u düşürdü ve Kıbrıs Elen Cumhuriyeti`ni ilan etti. Makaryos kaçmayı başardı ve hayatını kurtardı. Sampson dar­besi ise, Enosis, yani adanın fiilen Yunanistan`a ilhakından başka bir şey değildi. Hadise aynı zamanda Yunanistan`ın Kıbrıs`a açık bir müdahalesi idi. 1974 Kıbrıs buhranı böyle başladı.

 

Türkiye, Garanti Antlaşmasının 4. maddesinin verdiği yetkiye dayanarak, İngiltere ile beraber Kıbrıs`a müdahale etmeye karar verdi ve Başbakan Bülent Ecevit, İngiltere hükümeti ile temas etmek üzere 17 Temmuzda Londra`ya gitti. Londra`da Başbakan Wilson ve Dışişleri Bakanı Callaghan ile yaptığı görüşmelerden umduğunu bulamadı. İngiltere müdahaleye yanaşmadı. İn­giltere`ye göre, bu hadise küçük bir hadise değildi ve Birleşmiş Mil­letler ile NATO`da ele alınmalıydı. Başbakan Ecevit`in, Türkiye`nin tek başına müdahalesinden söz etmesine rağmen, İngilizler buna ihtimal vermemişlerdir.

 

Öte yandan, Amerika`nın Atina üzerindeki baskılarına rağmen, Yunan cuntası Kıbrıs`taki Yunan subaylarının ve tedhişçi Sampson`un geri çekilmesini kabul etmedi. NATO`da yapılan müzakerelerde aynı şekilde hareket ettiler. Hatta Türkiye`nin müdahalesi halinde ken­dilerinin de Kıbrıs`a kuvvet yollayacaklarını söylediler. Yunan cuntası da, Türkiye`nin müdahalesine ihtimal vermiyordu.

 

Başbakan Ecevit 19 Temmuz akşamı Londra`dan döndü ve 20 Temmuz 1974 sabahı, Türk Silahlı Kuvvetleri, Türk jetlerinin ha­vadan himayesinde, Girne bölgesinden Kıbrıs`a ayak basmaya baş­ladı.

 

15 Temmuzdaki Sampson darbesi üzerine BM Güvenlik Konseyini harekete geçiren Türkiye olmuştur. Yunanistan`ın müdahalesi ko­nusunda pek bir şey yapamayan Güvenlik Konseyi, Türkiye`nin Kıbrıs`a çıkarma yapmaya başlaması üzerine birdenbire hareketlenmiştir. Bunda, Türkiye`nin adaya müdahalesi ile birlikte Türk-Yunan münasebetlerinin birdenbire gerginleşmesi ve iki ülkenin tam bir savaş atmosferi içine girmesi herhalde mühim bir rol oynamıştır. Zira, Türkiye ve Yunanistan her an bir savaşa gir­mek üzere idiler. Yunan cuntasının kuvvetli adamlarından General Yoanides Batı Trakya`daki Yunan kuvvetlerini Türkiye`ye karşı saldırıya geçirmek istemişse de, bu teşebbüs cuntanın diğer üyeleri tarafından önlenmiştir.

 

Güvenlik Konseyi, Kıbrıs harekatının daha ilk günü, 20 Tem­muzda aldığı 353 sayılı kararla, tarafları ateşkese ve adadaki bütün yabancı kuvvetleri adadan çekilmeye ve bütün ülkeleri Kıb­rıs`ın egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygıya davet etti.

 

353 sayılı kararın 5`inci maddesi, Kıbrıs`ta anayasa düzeninin ye­niden kurulması amacı ile, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere hü­kümetlerinin derhal görüşmelere başlamasını istiyordu. Bu sebeple, üç devletin dışişleri bakanları 25 Temmuzda Cenevre`de top­landılar ve altı günlük bir çalışmadan sonra 30 Temmuz 1974`de Cenevre Deklarasyonu denen belgeyi imzalayarak yayınladılar[12][13].

 

Birinci Cenevre Konferansı Türkiye açısından başarı ile ne­ticelenmişti. İkinci Cenevre Konferansı 8 Ağustosta başlamış ve 14 Ağustos sabahının erken saatlerinde hiç bir netice alamadan dağılmıştır.

 

Kıbrıs Rum ve Yunan ta­rafının, anayasa düzeni konusunda kesin bir tavır almaktan ka­çınıp, işi oyalama yoluna götürmesi ve ayrıca Kıbrıs`ta da Türklere karşı saldırılara devam edip, 30 Temmuz Deklarasyonuna riayet etmemeleri üzerine 2`nci Cenevre Konferansı, 14 Ağustos sabahının ilk saatlerinde Türk heyeti tarafından kesilmiştir. Yine 14 Ağustos sabahında Türk Silahlı Kuvvetleri 2`nci Kıbrıs Harekatına baş­lamıştır.

 

İkinci Kıbrıs Harekatı 16 Ağustos 1974 akşamı saat 19.00`dan iti­baren Türkiye`nin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi`nin aynı günlü ve 360 sayılı kararına uyarak ateşkesi kabul etmesiyle sona erdi. İki gün içinde Türk Silahlı Kuvvetleri Magosa-Lefkoşe-Lefke-Kokkina çizgisine ulaşarak adanın % 38`ini ele geçirmişti.

 

İkinci Kıbrıs Harekatı, birincisinin aksine, dünya kamu oyunda Türkiye`nin aleyhine bir havanın doğmasına sebep olmuştur. 1`inci Harekat bir hukuki müdahale mahiyetinde telakki kabul edil­mesine mukabil, 2`nci Hareket bir toprak iktisabı ve bir işgal olarak telakki edilmiştir[13][14].

 



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.