Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1812
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8397
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 235
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 753
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2008 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
KIBRIS SORUNUNUN DÜNÜ, BUGÜNÜ VE GELECEĞİ -2

1980-1992 ARASI DÖNEMİ

 

BM Genel Kurulu, 20 Kasım 1979`da, 5 aleyhte (Türkiye, Pakistan, Bangladeş, Cibuti ve Suudi Arabistan) ve 35 çekimsere karşı 99 oyla 34/30 sayılı kararı aldı. Kararda Kıb­rıs Cumhuriyetinin egemenlik, bağımsızlık, toprak bütünlüğü, bir­liği ve bağlantısızlığı destekleniyor ve Genel Kurulun 3212 ve Gü­venlik Konseyinin de 365 sayılı kararlarının uygulanması sureti ile, Kıbrıs Cumhuriyeti`ndeki bütün yabancı kuvvetlerin geri çe­kilmesi ve toplumlararası görüşmelere, 19 Mayıs 1979 anlaşması çerçevesinde başlanması isteniyordu[14][15].

 

16 Eylül 1980 de başlayan toplumlararası görüşmeler bütün 1981 yılı boyunca da devam etti. Bu sebeple, BM Genel Kurulu me­seleyi yine gündemine almadığı gibi, Güvenlik Konseyi de, Kıbrıs barış gücünün görev süresini uzatmak için aldığı 4 Haziran 1981 günlü kararında, görüşmelerin devamından duyduğu memnuniyeti belirtiyor ve taraflardan, neticeye varacak şekilde görüşmeleri sür­dürmelerini istiyordu.

 

Güney Kıbrıs`ta 13 Şubat 1983`te başkanlık seçimleri yapılması dolayısı ile görüşmelere ara verildi. Spyros Kyprianu, bu seçimde de Kıbrıs Rum toplumu liderliğine seçildi. Bundan sonra Kıbrıs Rum tarafının Kıbrıs meselesini bir ger­ginlik içine soktuğu görüldü. Şimdiye kadar yapılan görüşmelerden memnun kalmayan, daha doğrusu her istediklerini Türk tarafına kabul ettiremeyeceklerini anlayan Kıbrıs Rumları ve Yunanistan, meseleyi uluslararası ortama taşımak için harekete geçtiler.

 

BM Genel Kurulu, 13 Mayıs 1983 günü gayet ağır bir karar aldı. Tür­kiye, Pakistan, Bangladeş, Malaysiya ve Somali`nin aleyhte oy ver­diği, 37/253 sayılı bu kararda, Kıbrıs Cumhuriyetinin egemenlik, bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve birliği ile bağlantısızlığı des­tekleniyor, Kıbrıs Cumhuriyetinin bütün ada toprakları üzerindeki egemenlik ve kontrol yetkisi vurgulanıyor, bu hakları ihlal edici ni­telikteki hareketler mahkum ediliyor, Kıbrıs cumhurbaşkanının adanın tüm yabancı askerden arındırılması teklifi memnuniyetle karşılanıyor, 12 Şubat 1977 ve 19 Mayıs 1979 anlaşmaları ve top­lumlararası görüşmeler desteklenmekle beraber, Kıbrıs Cum­huriyeti halkı deyimi kullanılıyor, adadan bütün işgal kuv­vetlerinin çekilmesi isteniyor, 3212 sayılı Genel Kurul kararı ile Güvenlik Konseyi`nin 365 sayılı kararı çerçevesinde, her iki top­lumun, Genel Sekreterin himayesinde anlamlı, neticeye yönelik ve yapıcı görüşmeler yapmaları ve aynı zamanda Güvenlik Konseyi`nin de meseleye el koyması isteniyordu.

 

Bu son nokta ile, Güvenlik Konseyi`nin Kıbrıs Türk Federe Dev­leti ve Türkiye üzerinde baskı yapması sağlanmak isteniyordu. Halbuki tam aksi oldu ve Kıbrıs Türk Federe Devleti Başkanı Rauf Denktaş, 16 Mayısta verdiği demeçte, Kıbrıs Türk Federe Dev­leti`nin egemenlik ilan edeceğini bildiriyordu. 15 Kasım 1983`te Kıbrıs Türkü ba­ğımsızlığını ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`nin kurulduğunu ilan etti. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ilk ve son tanıyan devlet Tür­kiye oldu.

 

Güvenlik Konseyi, 17 Kasım 1983`te toplanarak, yine İngiltere`nin sunduğu bir karar tasarısını müzakere ile, 18 Kasım 1983`te 541 sayılı karar olarak kabul etti. Pakistan`ın aleyhte oy verdiği ve Ürdün`ün çekimser kaldığı kararda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`nin ba­ğımsızlık ilanına ait kararı hukuken geçersiz sayılıp geri alınması, Güvenlik Konseyi`nin 365 ve 367 sayılı kararlarının uygulanması, tarafların, Kıbrıs Cumhuriyeti`nin egemenlik, bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve bağlantısızlığına saygı göstermeleri, Genel Sek­reterin aracılık çabalarına katılmaları ve nihayet bütün dev­letlerden, Kıbrıs Cumhuriyeti`nden başka bir devleti tanımamaları isteniyordu.

 

 Güvenlik Konseyi`nin 541 sayılı kararı, 29 Mart 1984`te, Avrupa Ekonomik Topluluğu tarafından da aynen kabul edilmiştir.

 

Bundan sonra Kıbrıs meselesinde en mühim gelişme, Kıbrıs Rum yönetiminin 1990 Temmuz ayı başında ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine hiç haber vermeden veya danışmadan, tam üyelik için Avrupa Topluluğu`na müracaat etmesidir. Gerek Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve gerek Türkiye, hukuken bu başvurunun yapılamayacağını bildirdilerse de, Avrupa Topluluğu, bu itirazları dinlemeden, Rum başvurusunu incelemeye almıştır.

 

Körfez krizinde Türkiye`nin aldığı tutum, Türk- Amerikan münasebetlerindeki hızlı gelişimine ve Türkiye`nin başta Amerika olmak üzere NATO müttefikleri tarafından silahlandırılması, Yu­nanistan`ı, 1991 Ocak ayından itibaren, hem Kıbrıs meselesinde ve hem de Türkiye`nin silahlandırılmasında, telaşlandırmış ve ha­rekete geçirmiş bulunuyordu. Gerek Kıbrıs Rumlarının, gerek Yu­nanistan`ın ileri sürdükleri yeni iddia ise, madem ki Irak Ku­veyt`ten çıkarılıyor, o halde Türkiye de Kıbrıs`tan çıkarılmalıdır savlarıydı. Afganistan konusunda oynamak istedikleri pro­paganda senaryosunu, şimdi Kuveyt meselesinde de sahneye koy­mak istiyorlardı.

 

1992 – 2004 ARASI DÖNEM

 

BM Genel Sekreteri Butros Gali`nin göreve başladığı 1992 yılbaşısından iti­baren Kıbrıs sorununa çözüm bulmayı amaçlayan toplumlararası görüşmeler, önemli ölçüde hız ve yoğunluk kazanmıştır. Ayrıca bu dönemde BM Genel Sekreteri iyi niyet görevini terk ederek zorlayıcı ve tehditkar yöntemlerle toplumlararası görüşmeleri yürütme yöntemini seçmiştir. Önerilen çözümlere evet, hayır şeklinde cevaplar is­temeye veya "bu sorunu sınırlandırılmış bir sürede sonuçlandıracaksınız. Bunu yapmazsanız BM Güvenlik Konseyi`ne giderim" şeklinde uygulamaların ağırlık kazandığı bir dönemdir.

 

BM Genel Sekreteri Butros Gali 13 Haziran 1993 günü Kıbrıs görüşmelerini süresiz olarak ertelemiştir. BM Genel Sekreteri daha sonra bu tür görüşmelere ilişkin olarak hazırladığı raporunu BM Güvenlik Konseyi`ne sunmuştur. (2 Temmuz 1993) Söz konusu raporda BM Genel Sekreteri Gali, Haziran-Kasım 1992`de yapılan görüşmeleri özetlemiş, 4`üncü tur görüşmelerde Güvenlik Artırıcı Önlemler paketinin ele alındığını, bu görüşmelerden Denktaş`ın 14 Haziran 1993`de New York`a gelmemesi nedeniyle sonuç alınamadığını, bundan dolayı derin hayal kırıklığına uğradığını ve üzüntülerini belirtmiştir. BM Güvenlik Konseyi, BM Genel Sekreteri Gali`nin raporunu incelemiş ve BM Güvenlik Konseyi Başkanı ta­rafından BM Genel Sekreteri`ne bir mektup gönderilmiş olup, mektupta BM Genel Sekreteri`nin gayretlerinin ve Güvenlik Artırıcı Önlemler Paketinin desteklendiği be­lirtilmiş, BM Genel Sekreteri`nden çalışmalarını sürdürmesi ve Eylül 1993`de BM Güvenlik Konseyi`ne rapor vermesi istenmiştir.

 

Rum tarafı, Güven Artırıcı Önlemler paketi üzerinde Şubat 1994 tarihinde başlayan dolaylı görüşmelerde, ciddi bir müzakere yaklaşımı göstermemiştir. Adaya giden BM uzman heyetlerinin te­masları sonucunda, Rumların Güvenlik Artırıcı Önlemler paketi hakkındaki gerçek tu­tumu daha da su yüzüne çıkmıştır.

 

Kıbrıs Türk tarafının yapıcı tutumu, Güney Kıbrıs`ta adeta bir panik havası yaratmıştır. Nitekim, Rum Ulusal Konseyi, 8 Haziran günü Güvenlik Artırıcı Önlemler prosedürüne geri dönülmesinin söz konusu olmadığını ilan etmiştir. Yunanistan Dışişleri Bakanı da kısa bir süre önce İstanbul`da sürecin öldüğünü açıklamıştır.

 

Klerides, şimdiye kadar taktik amaçlı yaklaşımlar sergileyerek, Güvenlik Artırıcı Önlemler paketini kabul ettiğini açıklamış, ancak nihai amacının pa­kette bir ilerleme sağlanamamasının sorumluluğunu Kıbrıs Türk tarafına yüklemek olduğunu söylemekten kaçınmamıştır. Klerides, bu yöndeki beyanlarında, esas hedeflerinin, AB ile tam üyelik müzakerelerinin başlatılması olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, Klerides`in, Clinton ve Major`a gönderdiği mektuplarda, Güvenlik Konseyi`nin Güvenlik Artırıcı Önlemler prosedürüne dönülmesi konusunda ısrar etmesi ha­linde istifa edeceği tehdidinde bulunduğu bilinmektedir.

 

Rum liderliğinin esas hedefi, BM müzakere sü­recinden kurtulup, AB üyeliği müracaatlarını ileri götürmektir[15][16].

 

Kıbrıs sorununun çözümü amacıyla Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve GKRY lideri Glafkos Klerides arasında Ocak 2002 tarihinde başlayan yüz yüze görüşmeler, BM Genel Sekreteri Kofi Annan`ın 11 Kasım 2002 tarihinde taraflara, "Annan Planı" olarak anılan "Kıbrıs Sorununa Kapsamlı Çözüm Temeli" başlıklı belgeyi sunmasıyla yeni bir aşamaya girmiştir. Buna bağlı olarak, BM Genel Sekreteri Annan, iki lideri 10-11 Mart 2003 tarihinde Lahey`e davet etmiş, garantör ülkeler olarak Türkiye, Yunanistan ve İngiltere de Lahey toplantısında hazır bulunmuşlardır. Görüşmelerde her iki taraf, Kıbrıs`ta bir çözüm için hazırlanan Annan Planı`nda yapılmasını istedikleri değişiklikleri karşılıklı olarak gündeme getirmişlerdir. BM Genel Sekreteri, 11 Mart`ta çözüm için taraflara tanıdığı 28 Mart tarihine kadar verilen süre içerisinde bir uzlaşmaya varılmasının mümkün olamayacağı sonucuna vardığını açıklamış, ancak planının masada olduğunu bildirmiştir. Böylelikle Kıbrıs görüşmeleri Mart 2003 tarihinde sonuç alınamadan kesilmiştir.

 

Bunu izleyen dönemde, GKRY 16 Nisan 2003 tarihinde AB`yle Katılım Antlaşması`nı tek taraflı olarak imzalamıştır.

 

Türkiye`nin soruna kapsamlı bir çözüm bulunabilmesi amacıyla adadaki taraflar arasında müzakerelerin yeniden başlatılması yönünde 2004 Ocak ayında üstlendiği diplomatik girişimle birlikte, Kıbrıs konusu 2004 yılında uluslararası toplumun gündeminin üst sıralarına yerleşmiştir.

 

Türkiye tarafından çözüm yolunda sergilenen siyasi kararlılık, BM Genel Sekreteri Kofi Annan`ın yeni bir girişimde bulunmasına giden yolu açmıştır. Söz konusu girişimin ardından BM himayesinde başlayan yoğun müzakere turları, 19 Şubat-22 Mart 2004 tarihlerinde Adada iki taraf arasında ve sonra 24-31 Mart tarihleri arasında İsviçre`nin Burgenstock kasabasında anavatanlar Türkiye ve Yunanistan`ın da katılımlarıyla gerçekleştirilmiştir. Söz konusu müzakerelerin amacı, Annan Planı`nı 1 Mayıs`tan önce Adanın  iki   tarafında  ayrı  referandumlara  sunulabilecek şekilde nihai hale getirmek, böylece referandumların sonuçlarına göre, birleşmiş bir Kıbrıs`ın AB`ye girmesine imkan yaratmak olmuştur.

 

Genel Sekreter tarafından 31 Mart`ta taraflara iletilen çözüm planının nihai metni, 24 Nisan 2004`de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve GKRY`de eş zamanlı, ancak ayrı referandumlarla halkların onayına sunulmuştur. Kıbrıslı Türkler oylarının yüzde 65`ini Adanın birleşmiş bir şekilde AB`ye girmesine de olanak sağlayacak çözüm planı lehinde kullanırken, Kıbrıslı Rumlar yüzde 76 oranında "hayır" oyu vererek planı ve çözümü reddetmişlerdir. Ancak buna rağmen, Rum tarafı 1 Mayıs`ta AB`ye tam üye olmuş ve bu durum Adada dengesizlik yaratmıştır.

 

2004 SONRASI DÖNEM

 

Türkiye, öteden beri Kıbrıs`ta serbestçe müzakere edilmiş, kapsamlı ve yaşayabilir bir çözümü savuna gelmiştir. Bu bağlamda, BM Genel Sekreteri`nin iyi niyet misyonuna tam destek vermiş ve referandumlara giden süreçte Genel Sekreterle yakın bir iş birliği sergileyerek, Adanın bölünmüşlüğünü sona erdirme yönündeki siyasi iradesini ortaya koymuştur. Kabul edilmiş olsaydı, bu çözüm, Adanın federal bir hükümet ve Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum devletleri şeklinde iki eşit kurucu devletten oluşacak "Birleşmiş Kıbrıs Cumhuriyeti" adı altında birleşmesini sağlayacaktı[16][17].

 

 24 Nisan referandumlarının sonuçları Kıbrıs sorunu açısından yeni bir durum yaratmıştır. Uluslararası toplum, çözüm yolundaki desteklerini cesaretle ortaya koyan Kıbrıslı Türklerin, BM Genel Sekreteri`nin raporunda da belirtildiği üzere, aslında "sadece planı değil çözümün kendisini de reddeden" Kıbrıslı Rumların olumsuz kararı nedeniyle, haksız yere cezalandırılmamaları gerektiğini kaydetmiştir.

 

Türkiye ve Kıbrıs Türkleri, taraflarca BM Genel Sekreteri`nin gözetimi  altında  hazırlanan kapsamlı   planı   desteklemek  suretiyle, soruna BM Genel Sekreteri`nin iyi niyet görevi çerçevesinde kapsamlı bir çözüm bulunması yolundaki sorumluluklarını yerine getirmişlerdir. Kıbrıslı Türklerin maruz kaldıkları siyasi, ekonomik, sosyal ve kültürel tecridin sona erdirilmesi ve on yıllardır süren haksız ekonomik ambargonun kaldırılması yönünde kararlı adımlar atılması görevi artık uluslararası topluma düşmektedir.

 

BM Genel Sekreteri Kofi Annan, Kıbrıs`taki iyi niyet misyonuna ilişkin 28 Mayıs 2004 tarihli raporunda, "referandumlar sonrasında, Güvenlik Konseyi dahil uluslararası toplumun tümünün dikkatinin Kıbrıslı Türklerin durumuna yönelmesi gerekmektedir" ve "Kıbrıslı Türklerin kullandıkları oy, kendilerine baskı uygulanmasına ve tecrit edilmelerine yönelik bütün gerekçeleri ortadan kaldırmıştır" ifadelerine yer vermektedir. Genel Sekreter ayrıca, Güvenlik Konseyi üyelerine çağrıda bulunarak, Kıbrıslı Türklerin tecrit edilmesine yol açan ve kalkınmalarını engelleyen gereksiz kısıtlamaların ve engellerin kaldırılması yönünde ikili düzeyde ve uluslararası kuruluşlarda iş birliği yapılması için öncülük etmelerini istemiştir[17][18].

 

Referandumların ardından, AB başta olmak üzere çeşitli uluslararası örgütler ve muhtelif ülkeler, Kıbrıs Türklerine uygulanan haksız ambargo ve kısıtlamaların kaldırılması yönünde bazı girişimlerde bulunmuşlardır. Ancak bugün gelinen nokta, ne Kıbrıs Türklerinin izolasyonunu kaldırabilecek, ne de geçmişte yaşadıkları acıların derin izlerini silebilecek niteliktedir. Bu konuda mesafe kat edilememesinin temel nedeni, şüphesiz ki, 1 Mayıs 2004 tarihinden itibaren AB üyesi olmanın verdiği avantajları da kullanarak Kıbrıs Türklerine yönelik olarak atılabilecek tüm olumlu adımları engelleyen Rum tarafının olumsuz tutumudur.

 

Kıbrıs Türklerinin izolasyonunun kırılması konusunda; İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) güçlü bir çağrıda bulunmuş ve şimdiye kadar "Kıbrıs Müslüman Türk Toplumu" adı altında İKÖ faaliyetlerine katılan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`nin Eylül 2004`teki toplantıdan itibaren Örgüt içinde "Kıbrıs Türk Devleti" adıyla anılmasına karar vermiştir. Diğer yandan, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) 2004 yılında yapılan 14`üncü Bakanlar Konseyi`nde ve 8`inci EİT Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi`nde de benzer bir şekilde Kıbrıs Türklerinin EİT nezdinde temsil edildikleri "Kıbrıs Türk Müslüman Toplumu" adının BM Kapsamlı Çözüm Planı`ndaki adı (Kıbrıs Türk Devleti) ile değiştirilmesi kararlaştırılmıştır.

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı seçimleri 17 Nisan 2005 tarihinde yapılmıştır. Başbakan Mehmet Ali Talat birinci turda oyların yüzde 55.6`sını alarak Cumhurbaşkanlığına seçilmiş ve 20 Nisan 2005 tarihinde düzenlenen yemin töreninin ardından görevi Rauf Denktaş`tan teslim almıştır.

 

Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kıbrıs sorununun BM gözetimi altında kalıcı, kapsamlı ve siyasi eşitliğe dayalı bir ortaklık temelinde çözüme ulaştırılması yönündeki çalışmaları desteklemeye devam etmektedir. Türkiye bu yöndeki çabalarını aktif biçimde sürdürmektedir.

 

KIBRIS SORUNU`NDA BUGÜN

 

03 Ekim 2005`ten itibaren AB ile tarama sürecine ve Haziran 2006`dan itibaren de üyelik müzakerelerine başlayan Türkiye; Kıbrıs Sorunu`nu ile bu derece iç içe olduğu başka bir dönem belki de yaşamamıştır. GKRY`ni tek başına 01 Mayıs 2004 tarihinde, kendi koyduğu tam üyelik şartlarına uymamasına rağmen tam üye yapan AB; 2004 yılının Nisan ayındaki referandumda BM`nin birleşme planına destek verdiği için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`ne mali yardım ve doğrudan ticaret sözü vermiştir. Kıbrıslı Rumların direnmeleri ve vetoları sonucunda bu vaatler yerine getirilememiştir. Her ne kadar 139 milyon avro`luk yardım meblağı serbest bırakılmış olsa da, AB kendi verdiği sözü yerine getirmek için bile Türkiye`den ne koparabilirim zihniyeti ile hareket etmektedir.  

 

25 Ocak 2006 tarihinde Türkiye, 10 maddelik bir eylem planını BM Genel Sekreterinin masasına koymuş, ancak GKRY`nden olumlu bir yanıt gelmemiştir. Rumlar gemilerini AB gibi güvenli bir limana çekmiş olmanın verdiği rehavetle Türkiye`nin AB tarafından dize getirilmesini beklemekte ve Türkiye ile AB ilişkilerini seyretmekle yetinmektedir. AB`nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn ve Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lapendijk`in önerilen eylem planının olumlu karşılanması gibi Türkiye lehine yaptıkları söylemleri de ihtiyatla karşılamak gerekmektedir.[18][19]  Türkiye, AB ile imza ettiği Gümrük Birliği Ek Protokolü`nü yeni 10 üye ile paraf ederek uygulamaya koyması şartı ile karşı karşıyadır. Aslında ringde köşeye sıkıştırılan boksör gibi kendisine yönelen darbeleri savurmaya çalışmaktadır. AB Bakanlar Konseyi`nin Kıbrıslı Türklere verdiği söz, bir siyasi taahhütten ibarettir ve hukuki bir geçerliliği yoktur. Oysa Türkiye`nin ek protokolün gereğini yapması uluslararası hukukun bir gereği ve müzakerelerin başlaması için ayrıcalıklı bir ön koşul olarak kabul edilmektedir.[19][20]

 

Türkiye ek protokolün gereğini yaparak limanlarını ve havaalanlarını GKRY`ne açarsa ne olur ? Adanın tek temsilcisi olduğunu iddia eden bir hükümeti, Kıbrıs Cumhuriyeti`ni tanımış olur. Dahası Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ayrılıkçı tedhiş hareketinde bulunan azınlık olduğunu dolaylı olarak kabul etmiş, daha da ötesinde, kendi Silahlı Kuvvetlerini AB üyesi bir ülkede işgal gücü konumunda olduğu savına da dolaylı hizmet etmiş olur. Bu durumda, Türkiye`nin Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`nin izolasyonunun kaldırılmasını şart koşması ne derece doğru ? Eğer Türkiye`nin ek protokolün gereğini yapması de facto durumu yaratacaksa, izolasyonun kalkması da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti için de facto durumu yaratacaktır. Bu durumda, Adada tek devlet değil iki devlet formülü hayata geçmiş olacaktır. Burada göz ardı edilmemesi gereken önemli bir husus; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti`nin izolasyonuna rağmen ihracatında Türkiye`nin payı % 13,  AB ülkelerinin payı ise % 81,1`dir. Sadece İngiltere`nin payı % 71,6`dır[20][21]. Burada önemli olan ekonomik kazanımlardan çok, yapılacak ticari faaliyetler ile elde edilecek politik kazanımlardır.

 

AB Dönem Başkanı Finlandiya`nın Dışişleri Bakanı Erkki Tuomioja`nın, Ankara`nın AB ile üyelik müzakereleri sürecinde olası bir tren kazasının önüne geçebilmek ümidiyle, 6 Kasım 2006 tarihinde Helsinki`de tarafların Dışişleri Bakanları`nın katılımıyla bir uzlaşı zirvesi yapma daveti taraflarca rağbet görmeyince iptal edildi. Tuomioja soyadı Kıbrıslılar için aslında yabancı değil. 1964 Buhranında BM Kıbrıs Temsilcisi olan  Sakari Tuomioja raporunu tamamlayamadan vefat etmişti. Bugün AB Dönem Başkanı Finlandiya`nın Dışişleri Bakanı olan oğul Tuomioja, Kıbrıs Sorununu miras olarak devralmış gibi görünüyor[21][22]. Böylece Baba Bush`tan oğul Bush`a miras kalan Ortadoğu Sorunu gibi, babadan oğula miras kalan ikinci uluslararası sorun Kıbrıs Sorunu oluyor.

 

Ankara`nın dikkati 8 Kasım 2006 tarihinde açıklanacak ilerleme raporuna kilitlenmişken; GKRY Lübnan`dan gelen on binlerce göçmeni kabul etmiş, batıya gidecekler için ise ara istasyon görevini üslenmiştir.[22][23] Bu arada da Kıbrıs`tan Viyana`ya gidecek göçmenleri taşıyan Hercules tipi  askeri kargo uçağının Türkiye Hava Sahasından geçişine müsaade edilmemesini de dünya kamuoyuna duyurmaktan da geri durmamaktadır[23][24]. Öte yandan GKRY`nin Dışişleri Bakanı Yorgo Lilikas, Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora ile görüşmek üzere Beyrut`a hareketinden önce, BM`nin Lübnan Barış Gücü Karargahı`nı GKRY bölgesinde konuşlandırmaya karar verdiğini açıklaması[24][25], Makaryos`un çocuklarının Ortadoğu kartını oynamakta asla fırsatları kaçırmadığını da göstermektedir[25][26].

 

KIBRIS SORUNU`NUN GELECEĞİ VE SONUÇ

 

İncelememin başında da ifade ettiğim gibi; Ortadoğu petrolleri, Hazar Havzası enerji kaynakları ve Avrupa-Atlantik ticaret yolu, ABD-AB-RF arasında bir güç mücadelesi alanı olmaya devam ettiği sürece Kıbrıs Sorunu çözülemeyecektir. Adadaki İngiliz üslerinin sorgulanmadığı ve pazarlık konusu olmadığı bölünmüş bir adadan, tam bağımsız bir birleşik devlete dönülmesi, Ortadoğu`ya yönelmiş kulakları ve adeta sabit bir uçak gemisi gibi Ortadoğu`yu gözetleyen gözleri barındıran İngiliz üslerinin sorgulanmaya başlanması riskini de beraberinde getirecektir. Bölünmüş bir adada ise İngiliz Üsleri bulunduğu kesim için bir güç dengesi olacağından yaşamaya devam edecektir. Uzun vadede eğer AB İngiliz eksenine girerse bölünmüş bir ada ile, yok eğer Almanya`nın ağırlığı devam ederse Bağımsız Birleşik Cumhuriyete doğru giden bir trende seyahate devam etmemiz olasıdır.

 

Türkiye`yi Kıbrıs Sorunu konusunda sert bir dille uyaran Alman Başbakan Merkel, Kıbrıs ile ilgili müzakerelerin bir an önce başlaması ve Türkiye`nin Ankara Protokolünü imzalaması gerektiği görüşünü, 15 – 16 Aralık 2006`da yapılacak AB Liderler Zirvesi`ne taşıyacaktır[26][27]. Avusturya, Fransa, Yunanistan ve GKRY`nin toplantıda getirecekleri oldukça sert eleştirel yaklaşımları, müzakerelerin akışının korunması yönünde çaba harcayan İngiltere`nin tarafından 08 Kasım tarihli İlerleme Raporu ve Strateji Belgesi ekseninde yumuşatması muhtemeldir. 27 Kasımda oğul Tuomioja önerisinin tamamen rafa kalkması GKRY`nin başarısı mı, yoksa AB`nin başarısızlığı mı bilinmez ama 11 Aralıkta Dışişleri Komisyonundan da bir sonuç alınamayacağı ortadadır. AB müzakereleri de yavaşta olsa, bazı maddeler müzakere dışı bırakılsa da devam edecektir.   

 

Türkiye`nin, Kıbrıs Sorunu`nun çözüm yerinin BM olması gerekliliğindeki ısrarına rağmen, artık BM ve AB süreçlerini birbirinden ayrı görmenin imkanının kalmadığı da ifade edilmeye başlandı[27][28].  Türkiye`deki 2007`de yapılacak seçimler ve yeni milliyetçi dalga[28][29] gibi iç dinamiklerin de göz ardı edilmemesi gereği hem AB hem de Türk Hükümeti tarafından değerlendirilecektir. Kıbrıs sorunu Türkiye halkı ve hükümetleri için iç politikada vatanseverliğin göstergesi, dışarıda ise bir prestij meselesi olarak algılanmaya devam edecektir.  

 

Kıbrıs Sorunu`nda çözüm, Ortadoğu`daki huzur ve istikrarın sağlanması ile eş güdümlü olarak gelecektir. Yakın gelecekte, Ortadoğu`daki ABD ve İngiltere`nin varlığının devam edecek olması, Kıbrıs`taki mevcut statükonun da devam edeceğinin göstergesidir.

 

Hasan İlker KÖSELER

hasanilkerkoseler@hotmail.com


 

[30][1] Ç.O.M.Ü., SBE, Uluslararası İlişkiler A.B.D., Yüksek Lisans Öğrencisi, hasanilkerkoseler@hotmail.com.

 

[31][2] HASGÜLER Mehmet, ULUDAĞ Bülent; Kriz Üçgeninde Türkiye,Anka yayınları, İstanbul, 2004, s. 315.

 

[32][3] a.g.e., s.279.

 

[33][4] Kara Harp Akademisi K.lığı, Ege ve Kıbrıs Sorunu KOMKARSU Ders Notları, İstanbul, 2006, s.1.

 

[34][5] K.K. Eğitim ve Doktrin K.lığı, Geçmişten Geleceğe Kıbrıs Sorunu, Ankara,2000, s.1.

 

[35][6] HASGÜLER Mehmet, ULUDAĞ Bülent; Kriz Üçgeninde Türkiye,Anka yayınları, İstanbul, 2004, s. 257.

 

[36][7] HASGÜLER Mehmet, ULUDAĞ Bülent; Kriz Üçgeninde Türkiye,Anka yayınları, İstanbul, 2004, s. 260.

 

[37][8] HASGÜLER Mehmet, ULUDAĞ Bülent; Devletler arası ve Hükümetler Dışı Uluslar arası Örgütler,Nobel yayın dağıtım, Ankara, 2004, s. 158.

 

[38][9] HASGÜLER Mehmet, ULUDAĞ Bülent; Devletler arası ve Hükümetler Dışı Uluslar arası Örgütler,Nobel yayın dağıtım, Ankara, 2004, s.159.

 

[39][10] SOYSAL İsmail; Türkiye`nin Dış Münasebetleriyle İlgili Başlıca Siyasi Antlaşmaları, İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1965, s.463.

 

[40][11] HASGÜLER Mehmet, ULUDAĞ Bülent; Devletler arası ve Hükümetler Dışı Uluslar arası Örgütler,Nobel yayın dağıtım, Ankara, 2004, s. 165.

 

[41][12] Ayrıntılı bilgi için bknz. HASGÜLER Mehmet, ULUDAĞ Bülent; Kriz Üçgeninde Türkiye,Anka yayınları, İstanbul, 2004, s. 291.

 

[42][13] HASGÜLER Mehmet, ULUDAĞ Bülent; Devletler arası ve Hükümetler Dışı Uluslar arası Örgütler,Nobel yayın dağıtım, Ankara, 2004, s. 166.

 

[43][14] a.g.e., s. 167.

 

[44][15] a.g.e., s.170.

 

[45][16] Ayrıntılı bilgi için bknz., HASGÜLER Mehmet, ULUDAĞ Bülent; Kriz Üçgeninde Türkiye,Anka yayınları, İstanbul, 2004, s. 333.

 

[46][17] HASGÜLER Mehmet, ULUDAĞ Bülent; Devletler arası ve Hükümetler Dışı Uluslar arası Örgütler,Nobel yayın dağıtım, Ankara, 2004, s. 172.

 

[47][18] T.C. Başbakanlık Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, 2005 Almanac, Ana Hatlarıyla Türk Dış Politikası, s. 219. 

 

[48][19] ÖZALP Güven; ABD basını, Amerika`nın Sesi Radyosu, 25 Ocak 2006.

 

[49][20] REHN Olli; İngiltere Basını, BBC, 18 Ekim 2006

 

[50][21] Genkur. Bşk.lığının Kıbrıs Sorununa İlişkin Brifingi, 2006.

 

[51][22] LÜLE Zeynel; Brüksel, USAK son makaleler, 4 Kasım 2006.

 

[52][23] Yunan Basını, Apoyevmatini, 20 Temmuz 2006.

 

[53][24] GNAM Peter; Avusturya Basını, Kronen Zeitung, 20 Temmuz 2006.

 

[54][25] Fransa Basını, AFP, 24 Ağustos 2006.

 

[55][26] GKRY`nin Arap dünyası ile teması tarihsel bir sürece sahiptir. Kendilerini kader birliği eden uluslar olarak görmektedirler. Ayrıntılı bilgi için bknz. HASGÜLER Mehmet, ULUDAĞ Bülent; Kriz Üçgeninde Türkiye,Anka yayınları, İstanbul, 2004, s. 268.

 

[56][27] Almanya Basını, Süddeutsche Zeitung, 06 Kasım 2006.

 

[57][28] TÜRKMEN İlter; Hürriyet Gazetesi, Kıbrıs Konusunda Yine Sağır Dialoğu mu ? başlıklı yazısı, 06 Kasım 2006.

 

[58][29] AKTAR Cengiz; Vatan Gazetesi, Bu Milliyetçi Dalga Geçici Değil başlıklı yazısı, 06 Kasım 2006



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.