Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtl?toplam kullanıc? 1822
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayıs? 8857
Açılan toplam Tartışma konusu sayıs? 235
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayıs? 754
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2011 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
KÖROĞLU

 

       Köroğlu, ünlü bir halk hikâyesi, daha doğrusu bir halk romanıdır. En az dört yüzyıldan beri sanat susuzluğunu gidermekte, kahramanlık duygularını beslemektedir.

       Yiğit ve mert bir kahraman tipi olan Köroğlu, her Türk gencinin ruhunda onun gibi karakterli olma ülküsünü besledi. Halk şiirinin koçaklamalarında hep onun örnek alındığı görülür.

       Köroğlu, bir kanun kaçağı, devlete karşı gelmiş bir dağ adamıdır. Yollar keser, kervanlar vurur. Babasının gözlerine mil çektiren zalim Bolu Beyi’nin ordularını bozar, dağıtır. Sık sık    Bolu’yu basar, şehrin altını üstüne getirir.

       Bu yaptıkları, örnek alınacak davranışlar değildir elbet. Ama, Köroğlu’nu haklı gösterecek yönleri vardır. Bir defa haksızlığa, zulme karşı ayaklanmıştır. Bu arada kendisi hiçbir zaman haksızlığa sapmamıştır. Onun, hikâyesinin en yaygın olduğu yüzyıllar, Osmanlı Devleti de büyük iç ve dış sarsıntılar geçirmektedir. Ortalıkta, bundan yararlanan derebeyi tipleri türemiştir. Vilayetlerde valiler halkı ezmekte, çifte vergiler almakta, zulmün her çeşidini yapmaktadır.

       Namuslu valiler haklı ya da haksız, devlete karşı büyük ayaklanmalar düzenlemekte, bu arada üzerlerine gönderilen ordular karşısında halk ezilmekte, canından bezmektedir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Osmanlı tarihinde Celâlî diye anılan ve yurdun her yanını sarmış, küçük küçük eşkıyalar türemiştir.

       Arada ne oluyorsa yine halka, köylüye olmaktadır. İşte, bu son derece korkulu ve tehlikeli ortam içinde, gerçek olmasa bile, ona avuntu veren bir hayalî kahraman çıkıyor. Bu Köroğlu’dur. O’nun sevimli, şövalye varlığında halk kendini buluyor, onda avuntuya kavuşuyor. İşte, bu ruhsal yaratı nedeniyle halk onu seviyor.

       Yalnız bu kadar da değil, Ayrıca, sanat isteklerini de onda buluyor halk. Köroğlu’nun sanatı gerek konu olarak, gerek işleniş bakımından kusursuzdur. Konuda olaylar ustalıkla birbirine bağlanır, düğümlenir, heyecan artar; sonuç beklenmedik biçimde ortaya çıkar. Usta sanatçıların anlatma başarısıyla orta zaman şövalye tipinin en mükemmeli oluşur.

       Yer yer ve sık sık araya türküler girer. Böylece, dinleyicinin müzik istekleri de karşılanmış olur. Türküler, kalıp ve ruh bakımından pek başarılıdır. Bunlar, asıl konuyla yakından ilgili olmakla beraber, Köroğlu’nun mert karakterini de yansıtır. Yerine göre içli, lirik şiirlere de rastlarız.

       İşte, gerek konu, gerek estetik yönü bu kadar güçlü oluşu nedeniyle, Köroğlu hikâyesi her çevrede büyük ilgi toplamış büyük ve ölmez bir eser olarak edebiyatımızda yerini almıştır. Bu bakımdan edebiyat tarihçilerinin uzun süreden beri üzerinde çalıştıkları bir konu olmuştur Köroğlu.

       Biz, bu halk kahramanının hikâyesini değil, şiirini vermeye çalıştık. Şiirlerin asıl konuyla yakın ilgisi bulunduğu için önce hikâyenin kısa bir özetini verdik. Şiirlerin tadına daha iyi varılabilmesinin, ancak konuyu bilmekle mümkün olacağına inanıyoruz. Bu bakımdan, şiirlerin okuma sırasında, konuyu hatırlamak için, her biri üzerine gerekli kısa bilgi de ekledik. Bir de, şiirleri konu bakımından bölümlere ayırdık. Her bölümün başına da gerekli açıklamaları yaptık.

       Amacımız kahramanlık konusunda halk şiirimizin en güzel örneklerini vermek olduğu için, uzun uzun bilimsel araştırma ve tartışmalara girmekten sakındık. Okurları sıkmadan, edebiyatımızın bir bölümünü sunmaya çalıştık.

       Bu arada, yirmi yıldan beri üzerinde çalıştığımız Köroğlu’nun yeni şiirlerini, ilk kaynaklardan tarayarak, en iyilerini sunduk.

 

       KÖROĞLU HİKÂYESİ:

 

       Bolu Bey’i, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf’u, güzel ve cins at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbuldür, iyi cins at olur.

       Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik gösterişi yoktur. Hatta çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf’un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi’nden öç alacağını söyler.

       Baba oğul, başlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer Tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgâr gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf’un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur. O da her türlü şövalyelik oyunlarını öğrenmiş bir babayiğittir.

       Bir gece Yusuf, düşünde Hızır’ı görür. Hızır ona yapacağı işleri söyler. Hızır’ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf’un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir.

       Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan da sevinir. Kendi yerine oğlu, öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden bir körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, ötekide şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.

       Körün oğlu Ruşen Ali dağa çıkar. Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar. Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık adı Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel’de bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel’den geçen kervanlardan bac alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır.

       Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşısı’nın oğlu Ayvaz’ı kaçırır. Çamlıbel’e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi’nin bacısı Döne Hanım’ı kaçırır, evlenirler. Aradan yıllar geçer. Bolu’yu basar, yakar, yıkar. Bolu Beyi’nden babasının öcünü alır. Bolu Beyi de Köroğlu’na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu’nu, başka bir seferde Ayvaz’ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.

       Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanlı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur. Daha önceden Kır-At da sır olmuştur. O Kır-At ki, nice yıllar, olağanüstü bir güçle Köroğlu’na hizmet etmiştir.

       Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirgânın getirdiği tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka söylentiye göre de, Köroğlu dağda rastladığı çobanda tüfeği görür. Sorar ne olduğunu. Aldığı karşılığa inanmaz. Denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur. Ve yaralanarak ölür. Sonra beyleri dağılırlar.

       Yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu’nun hikâyesi sona erer.

 

       BEYLERİN SERÜVENLERİ;

 

       Köroğlu’nun sır olup kaybolduktan sonra, beyler de dağılırlar. Birbirleriyle helâlaşıp her biri bir diyara giderler. Giderler ama, kanları kaynar, koç Köroğlu’ndan öğrendiklerini uygulama yoluna saparlar. Her birisi yeni yeni serüvenlere atılırlar. Hikâyeleri uzundur tabiî.  

       Bunlara “Köroğlu’nun devamı” denir. Yirmi dört koldan anlatılır. “Köroğlu’nu yirmi dört koldan biliyorum” diyen babayiğit hikâyeci az bulunur. Şimdilik, bu yirmi dört kolun hepsi derlenmiş değildir. Küçük parçaları, bazı kişilerce derlenip yayımlanmıştır.

 

       KÖROĞLU HİKÂYESİNİN NİTELİĞİ;

 

       Köroğlu hikâyesi, halk hikâyeciliği geleneğine uygun olarak, nazım-nesir karışımı anlatılır. Duygusal yerler ve kimi konuşmalar nazımla türkü biçiminde söylenir. Böyle yerler gelince, hikâyeci sazla birlikte kendi karakterindeki bestesiyle okur.

       Bu manzumelerin sanat yönü güçlü olup, edebiyatımızda eşi-benzeri az bulunur kahramanlık motifleriyle süslüdür. Eski çağların cenkleri yer yer canlanır, mert bir üslup ve anlatıma bürünür. Gerçekten sazı düzgün, sesi kalın usta sanatçılarca okunup anlatıldığı zaman, yürekleri hoplatan bir sanat şaheseri olur.

       Nesir bölümlerine gelince… Anlatanın ustalığına kalmıştır. Genel olarak, bütün hikâyelerde olduğu gibi, cümleler kısa ve kesindir. Yer yer, eskilerin “secili” dedikleri, nesirde kafiye biçimiyle anlatılır Köroğlu türküsü, bu yolla, usta sanatçının dilinde, düz anlatım olağanüstü sanat anıtı olur.

       Bu yüzden yüzyıllar boyu, Türk yiğitlik ruhunu beslemiş, her Türk cengâverinin gönlünde bir Köroğlu yatmıştır.

 

       HİKÂYEYİ KİM DÜZDÜ?

 

       Bütün Türk âlemini, ta Tuna boylarından Orta Asya bozkırlarına dek saran Köroğlu hikâyesini acaba ilk önce kim, hangi sanatçı “telif” etti, kim düzdü, düzene koydu?

       Bu konuda kesin söz söylemek mümkün değildir. Ancak, kimi “ihtimaller” üzerinde durulabilir. Yapılan araştırmalar, konunun çok eskiden ortaya çıktığını belirler. Bu konuda köklü araştırmalar yapan tarihçi Fahrettin Kırzıoğlu’nun dediğine göre, Köroğlu’nun asıl vatanı Horasan olup, Anadolu’daki Celâlî eşkıyası ile ilgisi yoktur. Eski tarih kaynaklarından yararlanan Kırzıoğlu şöyle diyor;

       “ Kun yabguları sülâlesinden gelme olup, Oğuzname’lerde Kara-Kona, Ermenice metinlerdeyse, başbuğları Mamak’ın adıyla “Mamikonyan Satrap Ailesi” diye göterilen aile, Murat boylarını, Sasanlı İran’a karşı korumuştur.

    İşte bu aile, Arapçayı ve yukarı Aras boyunda da hakim olmuş ve sonraları Karakoyunlu Türkmenleri olarak ortaya çıkmıştır. Beşinci yüzyıldan başlayarak Ortodoks Bizans’a ve Zerdüştî-Mezdeki Sasanlara karşı Gregoryen mezhebinin kılıncı olarak kurtarıcılığını yapan bu ailenin destanı, bugün bütün ön Asya Türklüğüne yayılmış olan Köroğlu destanları halinde yaşamaktadır. Bu yüzden halk arasında Köroğlu’nun yeri hep Yukarı-Aras üzerinde ve en çok Kars ilinde gösterilmektedir.”(1)

       F. Kırzıoğlu’na göre, Köroğlu adı, Osmanlılardan önce, Anadolu dışında kalan Türk illerinde vardır. Sonradan 16 ve 17. yüzyıllarda Anadolu’da bu adı alan taklitçiler türemiştir.

       Kırzıoğlu’nun dayandığı kaynaklar, gerçekten inandırıcı niteliktedir. Ancak, bu görüşe karşı olanlar da bulunacaktır. Bizim burada görevimiz bunların tartışılmasını yapmak değildir. Yalnız şu kadarını söyleyelim ki, hikâye Anadolu’da yayılırken yerli kılığa bürünmüş, ilk yapısı değişiklik göstererek, 16 ve 17. yüzyılların tarih olaylarıyla da beslenip yeniden ortaya çıkmış gibidir.

       Hikâyedeki şiirlere gelince, bunların eski zamanla hiç ilgisi yoktur. Bu şiirleri on yedinci yüzyıldan öteye götürmek mümkün değildir. Bu şiirler her yüzyılda yeni katmalarla büyümüştür.

       Köroğlu hikâyesi, eski destanların yeni zamanlarda aldığı biçim olarak da kabul edilemez. Bilinen öteki halk hikâyeleri türünden, asıl konusu kahramanlık olan ve kimi tarihsel olaylarla da birleşen bir hikâye, daha doğrusu bir şövalye romanıdır. On altıncı yüzyılın ikinci yarısından sonra artan ve Celâlî isyanları diye anılan olaylarla da beslenerek büyümüş, on yedinci yüzyılın usta âşıklarının katma şiirleriyle, sadece “kara hikâye” (yalnız nesir) olmaktan kurtulmuştur. Çağın yüzlerce gezgin saz şairlerince, imparatorluğun her yanına kısa sürede yayılmış, halk tarafından sevilmiş, günümüze dek süregelmiştir.(2)

 

       GELENEKTE KÖROĞLU ;

 

       Halk, Köroğlu’nu o denli benimsemiştir ki zamanla ortaya bir “Köroğlu geleneği” çıkarmıştır. Köroğlu, halkın gözünde mert bir insan, çetin bir bahadırdır. Zalimlere karşı amansız, yoksullara karşı koruyucu ve şefkatlidir. İyilik etmeyi sever, zayıflara dokunmaz. Halkı ezen derebeylerini karşısına alır, onlarla savaşır. Sevimli bir kahramandır.

       Bu bakımdan, halk hikâyelerinin başında gelir, çok sevilmiştir. Halk, Köroğlu’nu gerçekten yaşamış bir kişi olarak kabul eder. Canlı bir anı gibi içinde saklar. Bu nedenle de, hayatının her devresinde o’na yer verir. Öyle ki, yakın çağın saz âşıklarından bir ozan, son nefesine yakın, oğluna; “Oğul, hele üstüme bir Köroğlu oku da, öyle öleyim” demiş ve yorganı başına çekmiştir.

       Yiğitçe oynanan bir halk oyununun da adı “Köroğlu” dur. Yurdun birçok yerinde, Köroğlu adını taşıyan dağ, mağara gibi yerler vardır.

 

        AŞK EDEBİYATINDAKİ YERİ;

 

        Saz şairleri de Köroğlu’nun etkisinde çokça kalmışlar, o’nu me3sleğin “Pir” i saymışlardır. Toplantılarda, âşık fasıllarında ilkönce bir Köroğlu türküsüyle başlarlar.

        Köroğlu, halk musikisinde bir bestenin adıdır. Yiğitleme, koçaklama gibi kahramanlık Türkülerini hep “Köroğlu ağzı” yle söylerler.

        Ayrıca, pek çok halk ozanı, Köroğlu şiirlerine benzekler söylemişlerdir. Sazda, sözde Pîr’leri Köroğlu’nu örnek almışlardır. Bu durumu daha çok Yeniçeri Ocaklarında, sınır boyu kale askerlerinde görmekteyiz. Bundan başka, aşiretler arasında bütün canlılığıyla yaşar Köroğlu… Köroğlu geleneğinin kuvvetle yaşadığı görülür. Gerek ruh, gerek sanat bakımından Dadaloğlu, Köroğlu türünün en son temsilcisidir.

 

       GÜNÜMÜZ SANATÇILARI ve KÖROĞLU;

 

       Ulusal edebiyat akımından sonra, aydınlarımız halk edebiyatının çeşitli kolların gittikçe artan bir ilgi duymaya başladılar.

    Bu ilgi çağdaş edebiyatımızın her dalında kendini gösterdi. Şiirde, hikâyede, romanda, tiyatroda…

       Bu arada Köroğlu’na daha çok ilgi gösterildi… Sanatın hemen her dalında Köroğlu’na, halk edebiyatımızın öteki konularından daha geniş yer verildi. Sadece o’nu konu edinen pek çok şiirler yazıldı. Tiyatrosu oynandı (Kutsi Tecer). Hayatı bir daha romanlaştırılarak, efsane biçiminde yeniden ele alınıp işlendi ( Yaşar Kemal, İbrahim Zeki Burdurlu, Orhan Ural). Müzikte de sesi dile getirildi. Bizde ve Azerbaycan’da filmleri çevrildi.

       Radyolarımızda sık sık o’nun Türkülerine yer veriliyor. Plakları dolduruldu. Hemen bütün halk türküleri dizisinde yer aldı. Bir gün elbet, bir kompozitörümüz çıkacak, o’nun operasını da yazacaktır. Halkın ilgisi köylere kadar genişlediği için, sık sık halk hikâyesi tipinde kitapları basılmaktadır.

       Köroğlu üzerine ilgi, sınırlarımız dışına da taşmış, New York’ta hikâyesinin mükemmel bir basımı yapılmıştır.

 

       SAVAŞ TÜRKÜLERİ;

 

                                                                                Benden selâm olsun Bolu Beyine

                                                                                Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır

                                                                                Ok gıcırtısından, kalkan sesinden

                                                                                Dağlar sada verip seslenmelidir.

 

       Her savaştan önce ya da sefere karar verildiğinde Köroğlu alır sazı eline, biner atına, koçaklarının karşısına geçer. Erkek sesiyle onlara yeni bir türkü söyler. Bu türkülerle erlerine hem yürek verir, hem gerekli emirleri…

       Kır-At’ını üstünde heykel gibi duran Köroğlu, en güzel türkülerini savaşın heyecanı ile söylemiştir. Edebiyatımızda mertlik üzerine bu denli güzel şiirler yok gibidir.

    Köroğlu, savaşa başlamadan; serden candan geçenin gelmesini, korkakların geri dönmesini ister…

       Nasıl kılıç vuracaklarını da şöyle söyler… Mevlâ’nın aşkına basın kılıcı… Kaçanı göndermem, basın kılıcı… Esir etmek yok ha, çalın kılıcı… Yemin ettim. Der, yedi derya dolmaya… Doldurun denizi, basın kılıcı…

       Yiğitlerin savaş alanında alacakları durumu da bildirir… Yiğit on beş yerinden yaralanmalı… Akan selin kanından altımıza Kır-At kınalanmalı, der…

       Çamlıbel koçakları için savaş, düğün-bayramdır… Yürüyün beyler, gününüz doğdu… Bir savaş edelim Çin, Maçin ile… O’nun koçakları şahin gibi uçar, aslanlar gibi düşman üzerine yüklenir… Meydan içinde hasmını arar, sere serpe düşman önüne gider, ölümü karşılar meydan içinde…

       Buna döğüş derler, bey ne, paşa ne… Savaş biter, zafer bizimdir, der Köroğlu… Ve haykırır: “Tarih yazın şu dağlara nişane”… Zafer damgasının, dağların göğsüne vurulmasını ister…

 

       KÖROĞLU’NUN KOÇAKLARI ;

   

                                                                             Yiğit olan gümbür gümbür gürlesin

                                                                             Yiğidi doğuran ana bin yaşa

                                                                             Ak gövdeden kızıl kanlar şorlasın

                                                                             Yiğidi doğuran ana bin yaşa

 

       Köroğlu, Çamlıbel’e çıktıktan sonra yalnız kalmadı. Birçok koçak onun yanına geldi. Bunların kimisi kanun kaçağıydı. Kimisi Köroğlu’nun ününü duymuş, koşup yanına gelmişti. Kimisi de bir rastlantı sonucu onunla karşılaşmış, dövüşmüş, sonunda ona bağlanmış gönüllü koçaklardı. Bunların da Çamlıbel’e gelişlerinin ayrı ayrı hikâyeleri vardı.

       Koçaklar arasında Ayvaz’ın yeri farklıdır. Köroğlu’nun Ayvaz için söylediği türküler vardır. Onları başka bir bölümde topladık. Ayvaz’ın hikâyesini de orada verdik.

       Köroğlu’nun büyük beylerinin başında Demircioğlu gelir. Onun hikâyesi kısaca söyledir:

       Bir gün Köroğlu, Kır-Atı nallamak için kasabaya inmişti. Atını nalbant dükkânına götürdü, nallattı. Sonra çıkardı, nalbanta sarı lira verdi. Nalbant, altını iki parmağı arasında şöyle bir yokladı, geri verdi. Ağam dedi, bu silik altını başkasına ver… Köroğlu işi anladı. Kendisine kuvvet gösterisi yapıyordu nalbant… Altın ne silikti, ne de başka şey… O zaman Köroğlu, iki üç nalı eline aldı, şöyle bir büktü. Üçünü birden çatır çatır kırdı. Ve bu sefer kendisi; ustam, dedi. Senin nalların da çürük… O zaman Demircioğlu, işi anladı. Yoksa, dedi, senin adın Köroğlu mu ?... İyi bildin, dedi Köroğlu. Bindi atına, sürdü… Demircioğlu, dükkânı kapadı, o da atına bindi. Kasabanın dışında Köroğlu’nu bekledi. Kasabada işini bitiren Köroğlu’nu çevirdi, birlikte Çamlıbel’e geldiler. Yiğitlerin tanışması da yiğitçe oluyormuş…

       Ötekiler, Köse Kenan, Koca Arap, Celâlî Bey, Kiziroğlu Mustafa Bey, İsa Ballı, Koca Bey, Acemoğlu, Deli Hoylu, Köse Sefer, Kabre Sığmaz, Güdümen… Daha nice nice yiğitleri var Köroğlu’nun… Eh, böyle serden, candan geçen koçaklarla dağları bile devirir Köroğlu…     Bakalım yiğit beyleri için neler diyecek kahramanımız… Aldı Köroğlu:

 

       KÖROĞLU ZİNDANDA;

 

                                                              Bolu Beyi ıssız kodu dağları

                                                             Ak sineme vurdu gitti dağları

                                                             Köroğlu’nun demir kesen beyleri

                                                             Yiğit beyler şimdi durmasın gelsin

 

       Yıllarca serüvenden serüvene koşan Köroğlu, kara günler de yaşamıştır. Bir kez, yalnız başına kılık değiştirip gittiği Bolu’da yakalanmış, zindana atılmıştır. Bir seferinde de İran- Gürcistan seferinde yine tek başına bir işe girişmiş ve yine yakalanmıştır.

       Bu acı günler üzerine güzel türküler vardır koç Köroğlu’nun. Bu arada adamları yanına gelir, gider. Kaçırma düzenleri hazırlarlar. Tabiî, her zaman yiğitlik sökmez. Hileyle de iş görmek gerekir. Hile ortaya çıkınca, kılıçlar da kınından çıkar. Ondan sonra ver elini Çamlıbel…

 

       AYVAZ;

 

                                                                  Seni sevmeyen düşmanlar kör olsun

                                                                  Gel Ayvaz’ım, dolaşalım dağları

                                                                  Biz gidelim, engellere yer olsun

                                                                  Gel Ayvaz’ım, dolaşalım dağları

 

       Ayvaz, hikâyemizin başlıca kahramanıdır. Köroğlu, ona özel bir önem verir. Onun için ayrı türküler söyler…

       Bir gün Çamlıbel’de savaş yorgunluğunu çıkarıyordu, Köroğlu… Aklına yeni ve yalnız başına atılacağı bir serüven geldi… Kalktı yerinden, gözünü İstanbul yönüne dikti… Hayal meyal görünen sisli İstanbul dağlarının ardında bir şeyler arar gibiydi… Vaktiyle ona demişlerdi ki, Üsküdar’da, Kasapbaşı’nın bir oğlu var… Güzellikte eşi, menendi yok… Güneş ya sen doğ ya ben doğayım, diyor… Gören gözler kamaşıyor… Daha durur mu, Köroğlu?... Atladı Kır-At’a… Ver elini İstanbul… Vara vara vardı Üsküdar’a…

       Sora sora Kasapbaşı’nı buldu… Kasapbaşı da namlı koyun tüccarı ha… Köroğlu yalandan, bir sürü koyun alacağını söyledi. Anlaştılar, sözleştiler… Kaşapbaşı, oğlu Ayvaz’ı kattı yanına… Götürüp otlakta davarı gösterecek… Ora senin, bura benim, derken Köroğlu bir punduna getirdi, aldı Ayvaz’ı terkisine… Ayvaz başladı ağlamaya… Kır-At yel oldu uçtu… Ardından kurşun olsa yetişemez… Gün aştı, sabah oldu, geldiler Çamlıbel dibine… Bir pınar başında azıcık dinlenecek oldular… Ayvaz, boyuna ağlıyordu… Köroğlu der, başı telli turnam, Ayvaz ağlama… Alnı top kâküllü yeşil ördeğim, Ayvaz ağlama…

       Neyse, Ayvaz sustu, Köroğlu alıştı… Köroğlu, keyiflendi, yediler içtiler… Sözü uzatmayalım… O günden sonra Ayvaz, Köroğlu’nun oğlu oldu… Candan sevgili oğlu… Köroğlu onu yetiştirdi, Ayvaz oldu babayiğit bir delikanlı… Karıştı öteki koçakların arasına… Onlarla en tehlikeli işlere katıldı… Köroğlu, öteki koçaklar gibi Ayvaz’ı da everdi… Bir gün nasıl olduysa oldu, Ayvaz, Bolu Beyi’nin eline tutsak oldu…

       Kara haber tez gelir… Köroğlu’nun içini aldı bir ateş… Saldı koçaklarını Bolu kentine… Bolu’nun altını üstüne getirdiler… Korlar mı beylerinin oğlunu zindanda… Köroğlu, bir de baktı ki, askerin önünde Doru’ya binmiş, Ayvaz horlaya horlaya gelir. Durur mu gayri Köroğlu? Aldı sazı eline… Bakalım ne dedi…

 

                Yol verin dumanlı dağlar

                Aşmaya Ayvaz geliyor

                Çağlasın soğuk pınarlar

                İçmeye Ayvaz geliyor

 

                Köroğlu der ki, tayalar

                Atlımız hayvan kovalar

                Sarptaki yüksek kayalar

                Yassılın, oğlum geliyor

 

       Çamlıbel’de üç gün, üç gece düğün bayram oldu… Davullar vuruldu… Bolu Beyi’nin beli büküldü… Hey gidinin dünyası… Devir değişti, gün değişti… Şimdi, Çamlıbel dağında baharda çiçekler açar… Sabah yelinde başlarını bir o yana, bir bu yana sallar… Ayvaz Ayvaz, diye ağlar… O zaman öten kuşlar susar… Bu sese kulak verir, boynunu kısar…

 

      KÖROĞLU’NUN ATI (KIR-AT);

                                                             Çamlıbel’e süreyidim yolunu

                                                            Altınlardan nalladayım nalını

                                                            Üç güzele dokudayım çulunu

                                                            Alma gözlü, kır perçemli Kır-Atım

 

       Köroğlu’nun en büyük yardımcısı, Kır-At’ıdır. Kır-At, onun her şeyidir. Canıdır, sevgilisidir, kardaşıdır.

       Türk efsane ve hikâyelerinde kahramanların yanında her zaman bir at vardır. Bu atlar, olağanüstü işler görür, kanatlıdırlar, uçarlar… Gerektiğinde dile gelip konuşurlar… O da binicisini canından çok sever… Kahraman zindana düştüğünde, yıllarca yakınından ayrılmaz, sahibini bekler. Sonunda kahramanını alarak yel gibi kaçar. Türk’ün atı böyle attır!...

        Türk efsanelerinde cins atların doğuş hikâyeleri de çok ilginçtir: Sudan, ırmaklardan, göllerden çıkan atlardan başka, rüzgâr çıkaklı atlar da görülür. Bir tür mağara atları vardır ki; bunların gelişi tâ Hazret-i Âdem’e kadar dayanır. Hazreti Hamza’nın, Battal Gazi’nin, Sarı Saltuk’un atları hep aynı attır. Bu atlar, sahipleri ölünce “sır” olurlar, uzun yıllar sonra da esrarlı bir mağarada yeniden ortaya çıkarlar. (3)

       Köroğlu’nun Kır-At’ı da bu türden, efsaneleşmiş olağanüstü güçte bir küheylândır. Babası Fırat ırmağından çıkan bir aygırdır. Tayken gösterişsizdir. Usta bir at bakıcısı olan Köroğlu’nun babası onu yıllarca eğitir. Bir gün Köroğlu, Bingöl dağlarında, Aras ırmağından sihirli köpükleri içer. Bu arada Kır-At’ı da “ab-ı hayat” ı içerek ölmezliğe kavuşur… Delikli demir çıkıp yiğitliğin tadı kalmayınca, Köroğlu’yla birlikte o da sır olur, gider…

        Derler ki, Kır-At ölmemiştir, sadece sır olmuş, kırklara karışmıştır. Her yıl bir defa Kırşehir pazarına gelir, satılır ve yeniden kayıplara karışır…

        Yine derler ki, Kır-At’ın görünmez kanatları vardır. Bu kanatlar, onun dağdan dağa uçmasını sağlar… Ardından hiçbir at yetişemez… Gölgesi bile… O, yelden de hızlı gider… Koşarken, ayakları sanki yere değmez…

       Kır-At güzellikte birincidir. Başı ufak, gövdesi iridir. Alma gözlüdür. Kız perçemlidir. Yokuşa yukarı tavşan sekişli, bayıra aşağı ceylân büküşlü… Alnı akıtmalıdır.

        Köroğlu atını pek sever. Çulunu güzellere dokutur, üstü gümüş işlemelidir. Gemi de gümüştür Kır-At’ın ve nalları altından…

        Böyle atı kim sevmez? Onun için Köroğlu, Kır At’ına “güzellemeler” söyler, onu över. Savaşa girmeden önce koçaklarını överken Kır-At’ını da unutmaz. O’nu kimseden aşağı görmez.

        Saz şairleri de at deyince, Hazreti Ali’nin Düldül’ünü, Battal Gazi’nin Aşkar’ını anınca, Köroğlu’nun Kır-At’ını da unutmazlar. Köroğlu’nun adı anılınca, Kır-At’ı anmamak mümkün değildir.

        Her yiğit altındaki atın bir Aşkar, bir Kır-At olmasını hayal eder, Tanrı’dan kendisine öyle bir at bağışlamasını diler.

 

        DAĞLAR VE AŞK GÜZELLEMELERİ;

 

                                                              Hemen Mevlâ ile sana dayandım

                                                             Arkam sensin, Kal’am sensin, dağlar hey

                                                             Yoktur senden gayri kolum, kanadım

                                                             Arkam sensin, Kal’am sensin, dağlar hey

 

        Köroğlu gibi dağ adamının kalesi dağlar olur elbet. Hemen Mevlâ ile dağlara güvenir. Dağlar, sadık yâridir Köroğlu’nun. Sığınağı bir Çamlıbel vardır, bir de Allah’ı.

        Beyleri mürüvetsiz bulur. Kır-At’ına biner, dağlara karşı durur. Neyler paşa, Köroğlu’na?... Dağlar var ardında.

        Öyleyse netmeli, neylemeli? Sazı dizinde dağlara söylemeli. Edebiyatımızda en güzel dağ güzellemelerini Köroğlu’yla, yine bir dağ ozanı olan Dadaloğlu söylemiştir. İkisi de dağlarda yaşamıştır çünkü.

        Ozan dağlarda yaşar elbet. Dağdan daha güzel ne olur, sazda, sözde?...

    Köroğlu yalnız dağlara, koçaklarına güzelleme söylemez. Onda içli bir gönül de vardır… Vur-kırdan vakit bulursa dağ güzellerine gönül verir… Gelip giderken, pınar başlarında aşiret kızlarını görür… Hele durun kızlar, der… Kır-At’ın üstünde alır sazı kucağına… Başlar gayrı…

        Biz susalım şimdi. Köroğlu söylesin… Yaran-ı safa dinlesin…

 

        YENİÇERİ OZANI KÖROĞLU;

 

       Edebiyatımızda iki Köroğlu vardır. Birincisi, ünlü hikâye kahramanı, ikincisi Yeniçeri ocağından ozan Köroğlu’dur.

       Hikâyesinin ününden dolayı uzun süre ozan Köroğlu’nun varlığı ortaya çıkamamıştır. Şiirleri de hep hikâyedekinin sanılmıştı. Oysa, ozan Yeniçeri Köroğlu’nu haber veren kaynaklar vardı. Onları aşağıda gösterelim.

        Evliya Çelebi (1611-1682) Seyahatname’nin birinci cildinde İstanbul esnafını sayarken “Sazendegân ve Çöğürciyan” dan söz eder, Köroğlu’nu anar. Yine Evliya Çelebi, eserinin beşinci cildinde, Dördüncü Mehmet, eşkiyayı idam ettirdiği sırada geçen bir olay dolayısıyla ünlü saz şairlerini ve bu arada Köroğlu’nu da söyler. (4)

        On yedinci yüzyılın ünlü saz şairi Âşık Ömer (ölümü 1707) “Şairname” adı verilen ve kendi çağdaş şairlerden söz ederken Köroğlu için de şöyle der. (5)

                   Köroğlu Çalardı Perdesizce Saz.

        Âşık Ömer’in bu sözünden anlaşılıyor ki, “Şairname” yazıldığında Köroğlu ölmüştür. Evliya Çelebi’nin ve âşık Ömer’in sözlerinden de açıkça anlaşılıyor ki, ozan Köroğlu usta bir sazcıdır, bu yanıyla da büyük ün kazanmıştır.

        Yeniçeri Köroğlu’nun varlığını ve zamanını bildiren iki şiiri vardır. Bu şiirler aynı zamanda onun asker, Yeniçeri olduğunu göstermektedir. Aşağıda verilen bu şiirler, 1585 yılında İran seferi sırasında Tebriz’de ölen Özdemiroğlu Osman Paşa için yazılmıştır. Birincisi, Paşa’nın ölümünden önce, Şirvan üzerine yürürken, ikincisi de Tebriz alındıktan sonra, Paşa’nın eceliyle ölümünde söylenmiştir.(6)

 

        Birincisi;

 

         Osman Paşa eydür, devletli Hünkâr

         İnşallah Sultanım, Şirvan bizimdir.

         Sen himmet eyle, inayet Allah’tan

         Mürvet Ali’nindir, meydan bizimdir

 

 

         İkincisi;

 

          Osman Paşa Tebriz’de ölür olucak

         “Hâtem teslim eylen Sultan Murad’a

          Direk direk oldu arşın yüzüne

          Zârım teslim eylen Sultan Murad’a”

 

 

        Buraya dek verilen bilgilerden şu sonuç çıkmaktadır. Ozan Köroğlu, asker bir kişidir. 1585 İran seferine katıldığı göz önüne alınırsa, on altıncı yüzyıl ortalarında doğmuştur.. On yedinci yüzyıl ortalarına kadar yaşamış olama. Evliya Çelebi’nin sözünü ettiği, Dördüncü Mehmet zamanındaki olay tarihinde (1659) de sağ olamaz. Evliya Çelebi her halde gençlik çağında, Köroğlu’nun yaşlılığını tanımış olmalıdır. Ya da Köroğlu’nun saz çalmaktaki ünü, bu, yüzyılın ikinci yarısına kadar gelmiş olmalı ki, kendisinden bu konuda söz etmiştir.

        Köroğlu’nun ününün on yedinci yüzyıl sonlarına kadar sürdüğü, bu sıralarda yazılmış çok değerli yazmalarda bulunan şiirlerden anlaşılmaktadır.

        Köroğlu, sazıyla ün yapmıştır. Bununla birlikte ozan olarak da değerli bir sanatçıdır. Şimdiye dek ancak Özdemiroğlu Osman Paşa için yazdığı iki türküsü biliniyordu. Biz de yüzlerce cönkü incelerken on yedi yeni şiirini bulduk. Böylece elimizde on dokuz şiiri vardır. Şüphesiz eserlerinin hepsi bu kadar değildir. Bu azlığı iki yolla açıklamak mümkündür. Şiirlerinin önemli bir bölümü, hikâye kahramanı Köroğlu’nun şiirlerine bilmeden karışmıştır. Ki bizce asıl önemli olan budur. Ad benzerliği dolayısıyla böyle şeyler her zaman olabilir. Bu durum, başka divan ve halk şairlerinde de olmuştur.

        İkincisi, Köroğlu asker olarak büyük merkezlerden uzak kalmış, sınır boylarında ömrünü tüketmiştir. Bu yüzden de şiirleri oralarda dağılmış, günümüze kadar pek az yazma bulunabilmiştir.

        Elimizdeki az sayıda şiirine bakarak denebilir ki, Köroğlu yaşadığı çağın öteki ünlü ozanları ölçüsünde güçlü bir sanatçıdır. Gerek dilinin güzelliği ve onu ustalıkla kullanışı, gerek şiir tekniği, kafiye ve redifleri işleyiş ve buluşu gerçekten başarılıdır. Bu bakımdan gerek çağdaşları, gerek kendisinden sonra gelen ozanlar onun şiirlerine benzekler (nazire) söylemişlerdir.

        Köroğlu, bir cenk adamı olduğu ölçüde bir aşk şairidir de. Bu konuda her ozanın ulaşamadığı derin bir duyarlılığa varmıştır. Öte yandan doğa (tabiat) için söyledikleri de gerçek sanatçı kişiliğini ortaya koymaktadır. Bunun saz çalmadaki ustalığı da göstermektedir.

        Elimizde bulunan şiirlerinin azlığı nedeniyle şimdilik gerek hayatı, gerek sanatı üzerine söyleyebileceklerimiz bu kadardır. İleride daha çok eseri bulunursa, şüphesiz aha geniş bilgi verilecektir. Ama, sanatı üzerine söylediklerimizde bir değişme olmayacaktır.

        Burada, araştırıcıları uğraştıran bir konu üzerinde kısaca durmak istiyorum. Ozan Köroğlu zamanında, Bolu yöresinde aynı adda bir eşkıya türemiştir. Başbakanlık arşivinde bulunan belgelerin tarihi 1579 ve 1582’dir. Kimi araştırmacılar, asker-ozan Köroğlu’nun bir ara eşkıyalık yapıp sonra affa uğramış olabileceği ihtimalini ileri sürüyor. (bakınız: P. N. Boratav, Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği, s. 199-200)

        Bir ihtimal de olsa, biz bu görüşe katılmıyoruz. Eşkıya Köroğlu’nun türemesi bir rastlantıdır. Şair Köroğlu’nun eşkıya olması düşünülemez. Olsa olsa, böyle bir hikâyenin meydana gelmesi için, ozanın yaşadığı zaman üzerinden epey bir sürenin geçmesi gerekir. Ayrıca, Köroğlu’nun çok eskiden beri bilindiği, Osmanlı çağında biçim değiştirip yeniden ortaya çıktığını önce de söylemiştik. Eskilik konusunda Fahrettin Kırzıoğlu’nun buluş ve görüşleri için kaynakçada gösterilen yazılara bakmak yerinde olur.

        Bu konuda başka bir yakınlık görmekte olduğumu bildirmek isterim. Her iki Köroğlu’nun şiirlerinde, ben büyük bir yakınlık görmekteyim. Bu da üzerinde durulmaya değer bir yöndür. Yine de şurasını söyleyeyim ki, bu konuda kesin bir sonuç için vakit erkendir. İleride bulunacak belge ve şiirler bizi belki daha kesin konuşmaya götürebilir.

        Ozan Köroğlu’nu ad benzerliği dolayısıyla buraya aldık. Bu arada elde ettiğimiz on yedi şiirini verdik. (7)

  

      Dipnotlar ;

        1. Daha geniş bilgi için bakınız: Folklor Postası, sayı 18 ve 19.

        2.Pertev Naili Boratav, Halk Hikâyeleri ve Halk Hikâyeciliği.

        3.Bu konuda bakınız;

             a. İbrahim H. Karahan, Urfa’da Gölden Çıkan Suaygırı Efsanesi, Türk Folklor Araştırmaları, c.2, s.29, Aralık 1951.

             b.Doç. Dr. Şükrü Elçin, Atların Doğuşlarıyla ilgili  Efsaneler, T. Folklor Araştırmaları, c.7, s.162, Ocak 1963.

             c. Cahit Öztelli, Battal Gazi’nin Atı Aşkar Üzerine, T. Folklor Araştırmaları, c. 13, s.261, Nisan 1971.

       4. Seyahatnâme, c.1, s.638; c. 5, s.283.

       5. Sadettin Nüzhet Ergun, Aşık Ömer, s.433.

       6. Ahmet Kutsi (Tecer), Köroğlu’na dair, Halk Bilgisi Mecmuası, 1928.

       7. Cahit Öztelli, Cönklerden Derlemeler, T. Folklor Araştırmaları, c.9, s.187, Şubat 1964.

 

                                                       KÖROĞLU,DADALOĞLU, KULOĞLU

                                                                         CAHİT ÖZTELLİ

                                                                ÖZGÜR YAYIN DAĞITIM

                                                                                         2. Baskı

                                                                                          İstanbul, Ekim 1984

 

 

 

 

 



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.