Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1789
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8077
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 233
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1999 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
MEHMET FEYZİ EFENDİ (Mehmet Feyzi Şallıoğlu-Pamukçu)
 
 
 

Mehmet Feyzi Efendi

(Mehmet Feyzi ŞALLIOĞLU - PAMUKÇU)*

Gerek Evliya yurdu Kastamonu’nun gerekse son asırda adeta Asr-ı Saadet yıldızlarının tam kardeşlerini yetiştiren Risale-i Nur mekteb-i irfanının medâr-ı iftiharlarından; evlâd-ı Resul’den (a.s.m) büyük âlim, velî bir nur talebesi olan Mehmed Feyzi Efendi, 18 Mart 1912 senesinde Kastamonu’da, Hepkebirler Mahallesi Şamlıoğlu çıkmazındaki bereketli evde dünyaya gelir.
Neseben seyyid; âlimler ve hâlis mü`minler yetiştiren bir ailenin evladıdır. Annesi, Hâfıze Âişe hanım, babası ise Pamukçuzâde İzzet Efendidir. Böyle bir âilenin ve ilim ortamı bakımından parlak bir beldenin çocuğu olarak küçük yaşlarda ilim tahsiline başlar. Kendisinde fevkalâde bir zeka ve ilim merakı da mevcut olduğundan ilmî hayatı başından itibaren pek parlak geçer.İlk hocası Çerkez Hoca Hanımefendidir. Sonra, Yârabcı Mektebinde tahsiline devam eder.

Yaşı altıyı bulduğunda, şehrin mühim ulemâsından, Kurra Hafız Ömer Efendi’den hıfzını tamamlar. Kıraat-ı Seb’a’yı yine mühim bir âlim olan Yakamercanzâde Hafız  Tevfik Efendi’den (Tevfik Efendi de Bediüzzaman’ın talebelerinden olmuştur), Arapça’yı Abdurrahman Efendi’den,  fıkıh ilmini Abdurrahman Efendi ve Hoca Kâmil Efendilerden tahsil etmiştir. Kâmil Efendi’den ayrıca âdab ilmini almıştır.

Askerlik devresinde de (1935-38 yıllarında İstanbul’da) ilme devam etmiş;  tefsir ve hadis ilmini ilerletmiştir. Buradaki hocaları; Nevşehirli Hacı Hayrullah Efendi, Seyyid Abdülhakim Arvasî ve  Hüsrev Hocaefendi gibi âlimler olmuştur.

Feyzi Efendi, askerliğini tamamlayıp Kastamonu’ya döndüğünde; Bediüzzaman hazretleri de burada bulunmaktadır. İlim iştiyakı zirvede olan Mehmed Feyzi Efendi, böyle asrın hârikası bir zâtın kendi memleketinde bulunmasından çok memnun olarak hemen Üstad’ın hizmetine girer ve Risale-i Nur ummanına dalar. Kalemiyle gerek te’lifte, gerek nüshaları çoğaltarak neşir hususunda sadakatle çalışmıştır.  Çaycı Emin Efendi’yle ve diğer kahramanlarla birlikte Kur’an hizmetinde Kastamonu’nun Isparta ile omuz omuza gelmesine vesile oldu. Kendisi, Bediüzzaman`ın sır kâtibi olarak da bilinir. Fevzi olan adını da üstadı  Feyzi yapmıştır.

İman ve Kur’an hizmeti sebebiyle arkadaşlarıyla ve Üstadıyla birlikte 1943 yılında Denizli, 1948 yılında da Afyon hapsine girer. Buralarda harika müdafaaları Risalelerde mevcuttur. 1957 senesinde, kendisi gibi Seyyid bir aileden gelen Melek Hanımla evlenen Feyzi Efendi`nin ve bu evlilikten biri erkek beş çocuğu doğar.

Feyzi Efendi, 4 Mart 1989 günü, Mi’rac gecesi öncesi  dilinde “Allah Allah” zikriyle Rabb-i Rahîm’ine kavuşmuştur.


 

Mehmed Feyzî Efendi, çocukluğundan itibaren melek-misal bir hayat yaşadı. Muazzam bir ilim, muhteşem bir ahlâk sahibiydi. Gerek memleketinden, gerekse sair yerlerden kendisini ziyarete gelip de bir kerametine şahit olmayan neredeyse yoktur.

Feyzî Efendi, Bediüzzaman hazretlerine talebe olduktan sonra bambaşka bir mertebeye ulaşmış olarak, hayatının sonuna kadar Üstadından ve Nur Risalelerinden ayrılmadı. Öyle ki, Üstadının her hâlini  kendine örnek aldı, Üstadının tabiriyle onu massetti. Hatta, evlerinin bahçesinde üstadının şereflendirdiği bölümü eve dâhil edip orada oturdu. İlmi, ahlakı ve Cenab-ı Hakk’ın kendisine verdiği çok yüksek manevi makamıyla daima ehl-i imandan hürmet gördü ve hürmetle yad edilmektedir. Evli olmadığı yıllarda evini medrese-i Nuriye olarak kullandı ve birçok kimsenin Risale-i Nur hizmetinden nasiplenmesine vesile oldu.

Hayatının uzunca bir kısmını yarı münzevî geçirdi. Gerekmedikçe evinden çıkmadı. Her gün dolup dolup boşalan, bir medrese hüviyetine büründürdüğü bereketli evinde gelenlere mizaçlarına, mesleklerine, meşreplerine, seviyelerine, ihtiyaçlarına münasip sohbetleri olurdu. Mühim bir âlim olarak ilminden istifade etmek isteyenlerin taleplerine uygun olarak dersler verdi.  Daima,  Üstadının düsturları doğrultusunda İzzetle, istiğna ile, iktisatla, ihlâsla, tevazû ile yaşadı; dağdağasız, siyasetsiz.. bir hayat sürdü.

 

Aşağıda, bu mübarek zatın Üstadıyla ve Risale-i Nur hizmetleriyle alakalı hatıraları mevcuttur.

********************************

FEYZİ EFENDİ`NİN BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-i NUR HİZMETİ İLE İLGİLİ BAZI HATIRALARI

Üç Feyzi`den biri: Mehmed Feyzi Pamukçu

Sizlere bu menzilden (Kastamonu) tanıtmak istediğim mübarek şahsiyet ise, Hacı Mehmed Feyzi Pamukçu Efendi`dir. Uzun boylu, nuranî çehreli, ak sakalı ile Mehmed Feyzi Efendi Nur Risalelerine hizmet eden, Bediüzzaman`a gönül veren, ehl-i ilim ehl-i takva bir zattır.

Nur manzumesinde Ahmedler vardır. Mehmetler vardır, Sabriler vardır, Tahiriler vardır, Feyziler vardır,

Bu Feyzilerden birisi de Mehmed Feyzi`dir.

Ahmet Feyzi Kul

Hasan Feyzi Yüreğil.

Mehmet Feyzi Pamukçu.

1912 yılında Kastamonu`da doğan Mehmed Feyzi Efendi, 1943`de Denizli, l948`de Afyonkarahisar hapishanelerinde Üstad`ı ile birlikte bulunmuştu.

"Risale-i Nur ve Bediüzzaman hakkında Türk Hakiminin Millet Adına Verdiği Kararlar-Ehl-i Vukuf Raporları ismi altında 1962 senesinde Avukat Bekir Berk`in neşrettiği kitabın `Kaziye-i Muhakeme Denizli Ağır Ceza Mahkemesi`
başlığı altında verilen bir beraat kararında kimliği şöyle takdim ediliyordu.

"Kastamonu Müderris Atabey köyünden İzzet oğlu 1328 doğumlu 6.10.1943`den beri mevkuf, sabıkasız Mehmed Feyzi Pamukçu."

Kendilerini muhtelif tarihlerdeki ziyaretlerimin sonuncusu 13 Nisan 1975 tarihinde olmuştu.

Bediüzzaman`la olan beraberliğinin hatıralarını mezkûr tarihin gecesinde geç saatlere kadar anlatmıştı. Bu notlara göre muhterem Mehmed Feyzi Pamukçu hatıralarını şöyle anlatmaya başlamıştı:

Beni Nurlara celbeden 32. Söz olmuştu.

"İlk defa 1937 senesinde İstanbul`da Kastamonulu bir adam `Kastamonu`ya bir hoca geldi` diye Üstaddan bahsetmişti. Daha sonraları Kastamonu`ya geldikten bir sene kadar geçmişti ki, Üstadı
tanımak şerefine erdim.

Beni nurlara celbeden Otuz İkinci Söz olmuştu. Daha evvel Arapça bildiğim için Hizbü`n-Nurî`yi vermişti. Otuz İkinci Söz`ü okuduğum zaman yattığımda bir rüya görmüştüm. Büyük bir şose, hava ise sümbülî, alakaranlık. Kalabalık insanlar.
Bu asrın vazifeli şahsiyeti geliyor. Ekin biçildiği zaman çıkan tırpan sesi işitiyorum. Hışırtı devam ediyordu. Daha sonraki senelerde Üstad`la beraber tevkif edilip Denizli`ye gittiğimiz zaman aynen o yolu orada gördüm. Nazif Çelebi`deki Üstad`ın abası rüyadaki aynı aba idi...

"Üstadın bir kerametini gözlerimle gördüm"

"Denizli hapishanesinde mahkemeye gidip gelişlerimizi hatırladım.

"İkişer kişi halinde kelepçe takarlardı. Her duruşmada çeşitli arkadaşlarla kelepçelenirdik. Bir gün beni Üstad`la beraber bağladılar. Mahkemeye gidiyorduk. Tam kabristanın yanından geçerken Üstad Fatiha diyerek  okumaya başladı. Kelepçe, zincirli ve asma kilitliydi. Yan gözümle Üstad`a baktım. Fatihayı okuduktan sonra ellerini yüzüne sürdü. Elimiz beraber bağlı olduğu halde benim elim kalkmadı. Bunu Üstad`ın bir kerameti olarak bizzat müşahede ettim.

"Üstad, herkesi kendi mertebesine hizmete sevk ve idare ederdi"

"Üstad kimini medh ü sena ile, kimini takdirle, kimini de takbihle idare etmişti. İşte bu idarecilik
bir kemal alâmetidir. Herkesi kendi mertebesinde idare ederdi.

"İkinci Cihan Harbinde İstanbul`da yedi ay kadar ihtiyat askerliği yaptım. Fatih`te bulunmuştuk.
Terhis olduktan sonra orada kalmak istiyordum. Kardeşiniz Tahsin (Aydın) bana mektup
yazmıştı. Üstad mektubun altına şu notu kaydetmişti:

"Feyzi kardaşım, İstanbul Eski Said`i bilir. Yeni Said`in kardaşı Feyzi`yi aldatıp kendine çekmesin.
Senin orada kalmana Risale-i Nur razı değil!... " Bu notu kırmızı kalemle, yeni bir uçla yazmıştı,
kendi hattıydı.

"Üstad Fevzi`yi Feyzi yapmıştı"

 

"Üstad`la beraber bulunduğumuz yılların hatıraları hülasaten şöyledir:

"Eskiden ismim Mehmet Fevzi idi. Üstad, `Mehmet Feyzi olsun` dedi ve öyle oldu.

 

"Üstad, dağda hastalanmıştı"
"Bir gün dışarıdan bir kadın, `Hoca Efendi seni çağırıyor` diye bana bildiriyordu. Uykudan kalkarak kapıya baktığımda kimsecikler yoktu. Hemen kalkıp evine gittim. Fakat evde kimsecikler yoktu.
Arkadaşlarla dağa gitmiş. Ben de dağa gittim. Üstad beni görünce, `Nereden çıktın sen?` dedi. Ben de `Siz çağırtmışsınız` dedim. `Hayır ben çağırtmadım`, dedi. Dağda hastalanmıştı. Ata binerek eve getirdik.

"Yolda atın üzerinde bile Risale tashih ederdi"

"Mektupları ve risaleleri dağda veya evde tebyiz ederdim bazan da kendi ağzından yazardım. Atla dağa giderken yolda bile boş durmazdı. Siyah bir atı vardı, hayvanın üzerinde eserler tashih edeceği zaman dizginini tutmadığımız halde at kendiliğinden dururdu.

"Kırda namaz kılıyorduk. Namaz esnasında yanımıza iki camus geldi. İki-üç metre kadar yaklaştılar. Ben kortum ve telaşlandım. Namazdan sonra Üstad bana: `Senin telaşın benim namazımı da teşviş etti` dedi."

Üstad Bediüzzaman`la bulunduğu günleri hasretle anan Mehmed Feyzi Efendi, hatıralarını anlatırken dertleniyor:

"Demler o demler, zaman o zaman idi..." diyerek Bediüzzaman`la geçen mesut zamanlarını hasret hisleriyle anıyordu.

"Arabî-Türkî kendi eserlerinin tamamını Üstad`a okudum"

"Arabî ve Türkî kendi eserleri olan Risale-i Nurların tamamını kendisine baştan sona okudum.
işte ben bununla iftihar ederim.

"Asiye Hanım  (Mülazımoğlu), dedesi Küçük Aşık`ın Mevlânâ Halid Hazretlerinden aldığı cübbeyi getirmişti. Cübbeyi yıkadım, suyunu kabristana döktüm. Hayatta iftihar ettiğim bir husus da budur.

"Nurları köşe bucak saklardık. Beşinci Şua`yı kömürlerin içine saklamıştık. Tevhid Risalesinin ilk müsveddesini ise Vali Avni Doğan aldı.

 

"Üstad`a en ziyade Avni Doğan eziyet ederdi"

"Üstad`a en ziyade sıkıntı veren Avni Doğan`dı. Vali Mithat onun kadar eziyet etmemişti. Mithat Altıok, İttihad ve Terakki fırkasında kâtipmiş. Üstad`ı o zamanlardan tanıyordu. Belediye Reisinin evinde Üstadla görüşmek istedi, fakat Üstad görüşmeyi kabul etmedi.


"Feyzi, Kaza-i İlâhidir"
"Denizli hapsinden sonra, yeşille beyaz karışımı bir sarık sarmıştı. Pencereden bana şöyle seslenmişti :

"Fevzi kaza-i İlâhidir..."

"Kastamonu`dan ayrılırken müddeiumumilikte (savcılıkta) ikindi namazını kılarak çıkmıştı. Giderken `Allah’a ısmarladık` diye başlayan bir mektup yazmıştı.

"Polis müdürü, Şükrü Bey diye bir zattı. Mithat Altıok on dokuz gün ifadem alınırken yanımda bulundu.

"İfadem alınırken Üstad`ı kastederek, `Akşam evinde kırk baklava tepsisi vardı` diyorlardı. Ben de `Yalan söylemeyin` diye cevap verdim.

"Bir yerde şöyle bir not bulmuşlardı:

"İstanbul`dan kitap geldi, kerameti gözüktü!` Bu kitapları kim getirdi diye çok sorup sıkıştırdılar.

"Bir akşam başkomiser gelip beni çağırdı.

"Ne yaptınız?` diye sordu.

"Ne yapacağız? Yatsı namazını kıldık...`

"Kim geldi?`

"Bilmiyorum, karanlıktı` diye cevap verdim.

"Ezanı kim okudu?`

"Ben okudum.`

"Bu ifadelerden sonra, rahmetli Emin Bey`e söyledim: `Ben böyle dedim, şayet sana da sorarlarsa sen de böyle, söyle`, dedim.

"Arapça mı okudun?` diye sordular. `Evet` demiştim. `Bunun suçu yoktur. Kendi evimde, kapalı yerde istediğim şekilde okurum.`

"Emin Bey ne sordularsa hepsini biliyorum, diye cevap vermiş.

"Emin Bey`i, `Yalan söylüyorsun` diye tokatlamışlar.

"Çaycı Emin`in büyük bir ihlas ve sadakatı vardı"

"Çaycı Emin Bey, ümmî olduğu halde öyle bir sadakat gösterdi ki kemal-i ihlâs sahibiydi.
Yüksek bir meziyeti vardı... Benden üstündü.

"İfadelerimiz alınırken kamış kalemle, demir uçlarla çeşitli yazılar yazdırdılar. Tâ ki ellerindeki kitapları kimin yazdığını tesbit edebilmek için...

"Vali Avni Doğan, alıp götürdüğü Risalenin aslını bir daha vermedi. Dosyamızın kalınlığı yerden bir sandalye yüksekliğinde olmuştu.

"Üstad istidasını geri almıştı"
"Denizli`de Mahkeme Reisi Ali Rıza Bey (Balaban) kademe kademe anfi gibi sıralar yaptırmıştı.

"Üstad hastalığını ileri sürerek `mahkemeye gelemeyeceğim` diye istida vermişti. Sonra mahkemenin müsbet halini görünce `İstidamı reddediyorum!` dedi. Reis: `Ey Said Efendi,
istidayı geri mi alıyorsun?` diye tebessümle mukabele etti.

"Bir celsede müddeiumumi Üstad`ın oturuşuna itiraz etti. `Mahkemenin nizamını bozuyor` dedi.

"Ali rıza Efendi ise, `Doğru oturunuz` deyince; Üstad `hastayım` diye cevap verdi.

"Reis, müddeiumumiye dönerek: `Hastaymış ne yapalım? dedi. Sonra da `Siz gidin istirahat edin` diye bir gardiyanla Üstad`ı gönderdiler.

"Bediüzzaman ve talebeleri hapishaneyi mektebe çevirdiler"

"Denizli`de, müddeiumuminin muavini adliye vekiline telgraf çekmiş: `Bediüzzaman ve talebeleri hapishaneyi bir mektebe çevirdiler!` diye.

"Üstad, `Hapishanenin mektep olmasından memnun olunsun` diyordu.

 

Beylerbeyi Süleyman hapisten nasıl kaçmıştı?
"Hapishanede Beylerbeyli Süleyman Hünkar ve arkadaşları kaçmak istiyorlardı.
Süleyman: `Deve bile olsa ben yine buradan kaçırırım` diyordu. Üstada, `hoca ammi` diye hitap ederdi. Daha sonraki senelerde (1948) biz Afyon hapsindeyken Süleyman hapisten kaçarak Kastamonu`ya Sadık Bey`in yanına gelmiş, bizleri aramış sormuş. Sadık Bey, `Nasıl kaçtın` deyince: `Üstadın Esmâ-yı Hüsnâ manzumesini Feyzi Efendi yazmıştı, onu muska yaparak kaçtım!` diye cevap vermiş.

İdamlıklar nurlarla imanlarını kurtarmışlardı

"Hapishanede mahkûmlar bize dualar yazdırmak istiyorlardı. Delâil-i şerifi yazmıştım. Ağır cezalılardan İbrahim bunu muska yaparak kaçmak istiyordu. Ben de `Böyle şeylerle kaçılmaz. Eğer kaçılsaydı biz kendimiz kaçarız!" diye latife yollu cevap vermiştim. Daha sonra İbrahim`i idam ettiler. Bir çok mahkûmları kötü vaziyetten kurtarmıştık. Pislikten, kötü hayattan Kur`ân okuyarak, Nurları okuyarak kurtuldular.

"Bazılarını Kur`ân okurken, bazılarını tesbihat yaparken, bazılarını ise namazdan alıp götürdüler, idam ettiler. Kumardan ve diğer fenalıklardan alıp götürselerdi, ne olurdu biçarelerin hali?"Üstad` yeni yazı ile Risaleleri yazın` deyince, bazıları itiraz ettiler. Sadık Bey ise, sadakatle, `Üstad ne derse o olsun`  diyordu.

"Nurcu ismini ilk defa Afyon`da duydum"

"Denizli`den sonra ise, l948 senesinde Üstadla birlikte ilk defa bizi Afyon hapishanesine gönderdiler. Gece vakti tevkif ettiler. O zamana karşı Nurcu ismini duymamıştım. İlk defa Nurcu tabirini Afyon`da duydum.

"Afyon`da hepimizi bir nezaret odasına koymuşlardı. Üstad bizleri, talebelerine göstererek:
`Bu on Said kadar hizmet etmiştir. Şu yüz Said kadar hizmet etmiştir!` diye iltifat ediyordu."

 

________

*Asıl soy adı Pamukçu olmakla birlikte, sonradan kendisine tam bir şefkatle ikinci bir annelik yapan teyzesinin soy adını almış ve Şallıoğlu olmuştur.

(Hatıralar, Son Şahitler`den)

 

Allah rahmet eylesin ve şefaatlerini nasip etsin cümlemize. Âmin!

(www.kastamonur.com sitesinden alınmıştır)
 
*************************************
*************************************
 
 
1960 larda Kastamonu Lisesinde okurken Rahmetli M.Feyzi Efendi’yi tanıma fırsatım oldu. Yatılı olduğumuzdan, her tatil günü yanına gider, nasihatlerini dinlerdik.

Bu konudaki hatıralarımı http://muzafferdeligoz.blogcu.com/Mehmet+Feyzi+Efendi/sayfa/1  de yayınladım.

Sayın Özcan Pehlivanoğlu’nun yazısı dolayısıyla tekrar hatırlamak, benim için bir Bayram Tebriki yerine geçti.

Kendisinin ve bütün okuyucularımızın Mübarek Ramazan Bayramını tebrik eder, hayırlar dilerim.

Muzaffer Deligöz

KASTAMONU’DA BİR BÜYÜK : M. FEYZİ EFENDİ

    

Kastamonu Lisesinde okuduğum sırada karşılaştığım ve hayatıma yön verdiğini zannettiğim kıymetli bir zat var. Bu, Bediüzzaman Hazretlerinin yakın talebesi olan ve Kastamonu`da (Kalaycı Mehmet Efendi) diye bilinen Rahmetli Mehmet Feyzi Pamuk Efendi’dir.. 

 1956 - 60 yılları içinde Kastamonu Lisesinde okuduğum sırada, çok kereler kendisini ziyaret ederek, sohbetlerinden istifade ettim. Risale-i Nur`u bana tanıtan Kıymetli kardeşim ve okul arkadaşım Tosya’lı Ekrem Köker Bey ile sık sık Mehmet Feyzi Efendiyi ziyaret giderdik. Orada çok hatıralarımız oldu. Kendilerinin birçok kerametine şahit olduk.  

Mehmet Feyzi Efendinin başından geçen bir hadiseyi Abdullah Aymaz anlatıyor: 

 “Denizli hapsine girdikleri zaman hapishane Müdürü ve Savcısı, Kastamonulu Feyzi Efendinin sakalının kesilmediğini görünce, başgardiyana seslenerek: “niye bunun sakalını kestirmedin ?” diye bağırmıştı. O sırada sakalım kesilecek diye telaşa düşen Feyzi Efendinin yanına biraz sonra başgardiyan geldi ve çehresine dikkatlice baktıktan sonra: “Bu kadar güzel bir sakal da kesilir miymiş” deyip ayrıldı.(Yazarlardan Orijinal Hatıralar-M. Koçak 1996 ist sh:22)

   BEDİÜZZAMAN

Mehmet Sulusekili’nin “Mehmet Feyzi Efendiyi anarken” Yazısını okuyalım: 

“Bazı kimseler vardır, Onlar güneş gibidirler. Bulundukları toplumu güneş gibi aydınlatırlar. Nasıl güneşin ışığından canlılar ve her türlü nebat yararlanırsa, bu zatların bilgilerinden, yaşama tarzlarından içinde bulundukları toplum istifade eder. 

İşte bu zatlardan biri de 4-Mart-1989 da ebediyete uğurladığımız Mehmet Feyzi Efendidir. 1912 yılında Kastamonu’da doğan Mehmet Feyzi Efendi, ömrü boyunca ilimle uğraşmış, ilmi teşvik etmiş bir kişidir. 

Kendisi, zamanının ünlü alimlerinden sarf-nahiv, Kur’an, Hadis, Fıkıh, Adab okumuş, daha sonra da isteyenlere bu ilimleri okutmuş bir ilim aşığıdır. 

Mefahir-i milliye, mefahir-i diniye ve sadakat-ı vataniyye mefkuresi imtizaç ettiği zaman onulmayacak hiçbir yaranın kalmayacağını ifade ederdi. Cemaatlar içerisindeki bir takım ihtilafın zuhuru üzerine bu gruplardan kendisine ziyarete gelenlere; “Ben kuyu dibindeyim, minare şerefesinde olan efendilerin işlerine müdahale edemem“ açıklamasında bulunurdu.  

 Tevazularından meslek ve meşreplerini şu şekilde hülasa ederlerdi: “Askerlikte neferlik, sivil hayatta hiçlik, mesleğimizde gariplik”  

 “Allah sevgisini, Resulullah sevgisini gönlümüze dolduralım. Gönlümüzde sahte sevgilere yer kalmasın” ifadeleriyle de gerçek sevginin yolunu gösterirlerdi. 

M. Feyzi Efendi askerlik dönüşü Kastamonu’ya gelmiş olan Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ile tanışır. Bediüzzaman’ın Kastamonu’da kaldığı müddetçe hizmetinde bulunur. Daha sonra da Risale-i Nurla ilgili kendisine yapılan suçlamalardan dolayı Denizli hapishanesinde ve Afyon hapishanesinde birlikte kalmışlardır. 

 Mehmet Feyzi Efendi bütün Müslümanları kapsayan bir birlik düşüncesinin sahibi idi. Bu yüzden hiçbir zaman İslam’a zarar getirecek tartışmalara katılmamıştır. Daima bunların dışında kalmıştır.  

 Mehmet Feyzi Efendi ömrü boyunca sade bir hayat sürmüştür. Ömrünün son yıllarını evde geçirmiş, yurdun dört bucağından gelen misafirlerini evinde kabul etmiş, onlara İslami konularda telkinlerde bulunmuştur.  

Mehmet Feyzi Efendi, birçok öğrenci yetiştirmiştir. Öğrencilerinin arasında her sınıftan insanı bulmak mümkündür. Daima milletine karşı sevgi ve itimat beslemiştir. Ondaki millet sevgisi hep İslami ölçüler içinde kalmıştır.

 Mehmet Feyzi Efendi aynı zamanda büyük bir gönül adamıydı. Herkese hoşgörü ile bakmasını bilen biriydi. Cenazesinde Ermeniler bile bulunmuştur. İslam Davasının yılmaz savunucusu M. Feyzi Efendiyi rahmetle anıyoruz. Allah gani gani rahmet eylesin.” (Mehmet Sulusekili-Mina Dergisi sayfa: 34)

Mehmet Feyzi Efendi hakkında son günlerin aktüel bir haberini de burada yayınlamak istiyorum: 

"Said Nursi`nin talebelerinden Mehmet Feyzi Şallıoğlu (Soyadı yanlış yazılmış, Pamukcu olması gerekir MD), vefatının 17. yıldönümünde Kastamonu`daki kabri başında çeşitli anıldı. Yaklaşık on bin kişinin katıldığı anma merasiminde bulunanlardan biri de Cumhuriyet Halk Partisi Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım`dı.  

Anma programında bir konuşma yapan CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım, duygu dolu anlar yaşadığını söyledi, "Anadolu evliyalarına ve erenlerine sahip çıkmak zorundayız. Manevi değerlerimiz bizim en büyük ilham kaynağımızdır. Mehmet Feyzi efendi de on yedi bin Kastamonu evliyasından biridir. Kendisini rahmet ve minnetle anıyoruz. Ülkemizin dört bir yanından insanlar bu günkü programa akın ettiklerini görüyoruz" şeklinde konuştu.  

1912 yılında Kastamonu`da doğan Mehmet Feyzi Şallıoğlu, Kastamonu`da kaldığı 8 yıllık dönem içerisinde B:ediuzzaman Said Nursi`nin hizmetinde bulunmuştu. (http://www.8sutun.com/node/8661)

Fethullah Gülen Hoca efendi bu hizmetkarlar için şöyle diyor

 

  “Üstad ’ın ilk talebeleri mana âleminin birer sultanıydılar; ama dünya onları tanıyamadı. Onların,mahviyet,tevazu ve hacâletle mühürlenen tabiatları başkalarını aldattı. İnsanlardan bazıları gururlarına; kimileri hasetlerine ve bir kısmı da bencilliklerine yenildiler ve ne Hulusi Efendi ’yi, ne Tahiri Mutlu ’yu, ne Sadullah Nutku ’yu ne de Mehmet Feyzi ’yi tanıyabildiler. Oysa,onlar bir dirilişin  ilk mimarları ve Hazreti Mîmâr-ı Azam ’ın vefalı temsilcileriydiler.. Hasan Feyzi ’ye,Hafız Ali ’ye,Hoca Sabri ’ye,Tahiri Mutlu ’ya ve Hüsrev Efendi ’ye sonraki nesillerin de ihtiyacı vardı.Dünya Ahmet Fevzi ’yi,Atıf Efendi ’yi ve Asım Bey ’i mutlaka bilmeliydi.

(http://medya.zaman.com.tr/extentions/e-zaman/pdf/kitapzamani-2006-10-27.pdf)

 

Kitaplar ilk defa baskıya gireceği dönemde Üstad, sağa-sola hem de 50 -100 lira gibi küçük bir para bulmak için adam gönderiyor. Tahiri Mutlu -makamı cennet olsun- bunu duyuyor ve koşa koşa köyüne gidiyor. Köy meydanında bütün mülkünün satılık olduğunu ilan ediyor, arazisinin bir kısmını haraç-mezat satıyor ve parayı sevine sevine getirip Üstad ’ına teslim ediyor. Sadece o mu? Elbette hayır. Hulusi Efendi, Hüsrev Efendi, Mustafa Gül..ve diğerleri.. Hep aynı duygu ve düşünceyi paylaşırlar. Demek ki onlar, öyle samimi ve öyle bir satvet içinde idiler ki, bunu hayatlarının gayesi biliyor ve o uğurda hırz-ı can ediyorlardı.

 

Gün geliyor bu satvet, onları ilklerle buluşturuyor. Biri,gecenin geç saatlerinde teksir makinesinin kolunu çevirirken,“Hasbî Rabbî cellallah, mâfî kalbî gayrullah, Nur Muhammed sallâllah.” diyor. Tam o esnada birden kapı açılıyor ve içeriye Raşit Halifeler giriyor,“Devam edin, bizler sizinle beraberiz.” diyorlar..

 

Evet, Onlar çok gerilerde durdular, çok küçük göründüler,hep mahviyet içinde oldular.. el-âlem de yalnızca o görünüşe ve o duruşa baktı, onları sadece zahire göre değerlendirdi. Onların her birisi ihtimal bir kutbiyeti,  bir gavsiyeti temsil ediyorlardı. Ama nâdanlar bunu anlayamadılar 

 

SEÇİLMİŞ HALİFE`nin TEBRİK TÖRENİ

      Bu arada bana çok tesir eden, bir hatıramı da anlatmak istiyorum. Bu benim değişik tarihlerde 3 defa aynen gördüğüm bir rüyadır. Birinci defa gördüğümde rahmetli M. Feyzi Efendi hayatta idi. Ancak rüyayı kendisine anlatmak imkanım olmadı. 

       Rüyamda, bir TIR üzerinde bulunan konteynere giriş için tahta bir merdiven yapılmış. Bu merdivenden çıkan çeşitli ülkelerin elçilerinin içeri girdiklerini görüyorum. Sorduğumda, "Halife`nin (Tebrik Töreni) var. İçeride İslam Halifesi var. Elçiler Onu tebrik ediyorlar" diyorlar. Ben de Onu göreyim diye yukarıya çıkıyorum. İçeride, elçiler sıra sıra dizilmişler.  

Onları karşılayan da Alparslan Türkeş idi. Alparslan Türkeş bana: "Halife olarak M. Feyzi Bey seçildi. Elçiler Onu tebrik ediyorlar" diyor.  Ben de M. Feyzi Efendinin yanına girmek istiyorum. Fakat uykudan uyanıyorum.

  M.FEYZİ EFENDİ  

Bu rüyayı gördüğüm zaman Rahmetli Türkeş de sağ idi. Bu rüyayı ben O zaman Okul arkadaşım ve hemşehrim Ekrem Köker`e anlattım. Kendisi M.Feyzi Efendiye yakındı.. A.Türkeş ile de görüşürdü. Onlara anlattı mı bilmiyorum.  

Ben bu rüyayı aynen olmak kaydıyla 2 defa daha gördüm. Ancak daha sonra gördüğümde M. Feyzi Efendi rahmetli olmuştu. Rüya ile amel olmayacağı ve görülen rüyanın neye delalet ettiğini bilmediğimiz ve dünyada gerçekleşmesine de inanmadığım için üzerinde durmadım.    

KASTAMONU ’ DA NURCULARIN MHP yi DESTEKLEMELERİ

Bu rüyayı 2. defa gördüğüm zaman Siyasi oluşumlar Alparslan Türkeş`in bir parti kurması safhasında idi. Ancak, partiden çok milliyetçilik vasfı ağır basan bir çalışma görülüyordu. Bu sebeple de bu çalışmaların Kastamonu kısmında M. Feyzi Efendinin çok büyük bir desteğinin olduğunu duyuyordum. Zira, kendisi açıkça söylemiş olmasa bile; etrafının, özellikle Kayınpederi Enver Bey’in İl teşkilatında görev alması bunu gösteriyordu.  

Ben ileriki yıllarda bu durumu görünce gördüğüm rüyalarımı hatırladım. Rüyamı kendime göre yorumladım .. Ancak o yorumların da bana kalması gerektiğine inanıyorum.  

Gelelim Kastamonu’ya; Enver Abi ve Kastamonu’daki Nurcuların, M.Feyzi Efendinin onayı olmadan parti işlerini girmelerini mümkün görmüyorum. M.Feyzi Efendi ile devamlı temasta olanların ve etrafında bulunanların MHP’ yi desteklemeleri de bunu gösteriyor... Bu kardeşlerimizin halen aynı fikirde olduklarını zannederim. Arkadaşım Ekrem`in de o zamanlardan beri Ankara`da partililerle temasta olduğunu ve MHP yi desteklediğini biliyorum. 

Hatta şu günlerde bile Nurcuları pek sevmeyen Ülkücülerin, M.Feyzi efendi için ihtifaller düzenlediklerini de görüyoruz. Bu konudaki bir yazı da şöyle: 

"Tarikat İslam"da haktır.  O (Alparslan Türkeş), ehli ile yapılan tarikatların hepsine hoş görü ile baktı. Mesela Kastamonulu Mehmet Feyzi Efendi grubu vardı. Onlarla güzel diyalog içindeydi. Hala Kastamonu Alperenler grubu her sene onun için etkinlikler düzenler. Bütün Anadolu"da İslam"a güzel hizmetler yapan cemaat ve grupları ziyaret ederdi."

 http://www.hedefturan.com/Forum/viewtopic.php?p=12942&sid=8e77cdf1f01a38358bb7737a01f7c131 

Başbuğumuzun gönül dostu, ülkücü hareketin manevi önderlerinden olan Mehmet Feyzi Pamukçu efendimizi bu güzel sohbeti münasebetiyle rahmetle anıyoruz." (Yusufiyeliler)

Burada şunu da belirtmekte fayda görürüm: Risale-i Nur`dan feyiz almış bir kişi olmasa idim ve özellikle tarikat ehli olsa idim; bu rüyalar benim için çok önemli deliller olur ve ben de MHP saflarında olurdum. Bugüne kadar MNP-MSP-FP-RP-AKP yi destekleyen ve MSP döneminde Bolu İl Başkanlığı–Siirt/Bitlis İlleri Parti müfettişliği yapan bir kişi olarak bulunmazdım. 

İslamiyet ve tarikat adına cahilane hatta ihanet derecesinde yanlışların yapıldığını gördüğümüz bu zamanda, Risale-i Nur ve Ondan feyz alanların bu yanlışlara düşmemesinin önemini vurgulamak isterim.  

Bunun tek istisnası Müslim Gündüz olmuştur. Onun yaptıklarının tarikat, kendisinin de şeyh olarak adlandırması; tarzının Risale-i Nur`da bulunmaması, giyim-kuşam ve defli zikir ayinlerinin hiçbir zaman Nurcularda görülmemiş olması benim bu görüşümü destekliyor. Yakından tanıdığım Müslim bunu yapmaz. Kendisinin istihbarat teşkilatları tarafından bilerek, bilmeyerek yönlendirildiğini ve kullanıldığını sanıyorum. 

 Cumhurbaşkanı seçiminin yapıldığı bugünlerde (Yazının yazılış tarihi itibariyle.. MD), MHP nin adayı olarak çıkmasa bile, bir Milliyetçi ve Rahmetli Alparslan Türkeş’in bir yakını olarak Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyan Sadi Somuncuoğlu bana bu eski rüyalarımı tekrar hatırlattı. Acaba dedim, rüyalarımın yıllar sonra bana söylemek istediği bir şey mi var ?  

 Kastamonu`dan ve M.Feyzi Efendi`den bahsedilirken, Kastamonu’nun hizmet ehli Enver Beyi, Kastamonu Lisesinden arkadaşım Diyanet İşleri Başkanlığı Özel Kalem Müdürü olarak kıymetli hizmetleri bulunan Ekrem Köker’i de hayırla anmak isterim... 

Mehmet Feyzi Efendi hakkında genel bilgi veren Risale-i Nur.org ta şunları yazıyor: 

l9l2`de Kastamonu`da doğdu. İlim ve takva sahibi bir zattır.Bediüzzaman`a altı yıl hizmet etti. 1943 Denizli, 1948 Afyon`da Bediüzzaman`la birlikte mevkuf bulundu.1990 yılında Hakkın rahmetine kavuştu.

.......

Uzun boylu, nuranî çehreli, ak sakalı ile Mehmed Feyzi Efendi, Nur Risalelerine hizmet eden, Bediüzzaman`a gönül veren, ehl-i ilim ehl-i takva bir zattır. 

Nur manzumesinde Ahmetler vardır. Mehmetler vardır, Sabriler vardır, Tahirler vardır, Feyziler vardır, Bu Feyzilerden birisi de Mehmed Feyzi`dir. 

Ahmet Feyzi Kul

Hasan Feyzi Yüreğil.

Mehmet Feyzi Pamukçu

1912 yılında Kastamonu`da doğan Mehmed Feyzi Efendi, 1943`de Denizli, l948`de Afyonkarahisar hapishanelerinde Üstad`ı ile birlikte bulunmuştu.. 

"Kastamonu Müderris Atabey köyünden İzzet oğlu 1328 doğumlu 6.10.1943`den beri mevkuf, sabıkasız Mehmed Feyzi Pamukçu." 

Bediüzzaman`la olan beraberliğini muhterem Mehmed Feyzi Pamukçu şöyle anlatıyor: 

"Beni Nurlara celbeden 32. Söz olmuştu. İlk defa 1937 senesinde İstanbul`da Kastamonulu bir adam `Kastamonu`ya bir hoca geldi` diye Üstad’dan bahsetmişti. Daha sonraları Kastamonu`ya geldikten bir sene kadar geçmişti ki, Üstadı tanımak şerefine erdim. " 

"Beni nurlara celbeden Otuz İkinci Söz olmuştu. Daha evvel Arapça bildiğim için Hizbü`n-Nurî`yi vermişti. Otuz İkinci Söz`ü okuduğum zaman yattığımda bir rüya görmüştüm. Büyük bir şose, hava ise sümbülî, ala karanlık. Kalabalık insanlar. Bu asrın vazifeli şahsiyeti geliyor. Ekin biçildiği zaman çıkan tırpan sesi işitiyorum. Hışırtı devam ediyordu. Daha sonraki senelerde Üstad`la beraber tevkif edilip Denizli`ye gittiğimiz zaman aynen o yolu orada gördüm. Nazif Çelebi`deki Üstad`ın abası rüyadaki aynı aba idi..." 

Üstadın bir kerametini gözlerimle gördüm. 

"Denizli hapishanesinde mahkeme gidip gelişlerimizi hatırladım. İkişer kişi halinde kelepçe takarlardı. Her duruşmada çeşitli arkadaşlarla kelepçelenirdik. Bir gün beni Üstad`la beraber bağladılar. Mahkemeye gidiyorduk. Tam kabristanın yanından geçerken Üstad Fatiha diyerek okumaya başladı. Kelepçe, zincirli ve asma kilitliydi. Yan gözümle Üstad`a baktım. Fatihayı okuduktan sonra ellerini yüzüne sürdü. Elimiz beraber bağlı olduğu halde benim elim kalkmadı. Bunu Üstad`ın bir kerameti olarak bizzat müşahede ettim." 

Üstad, herkesi kendi mertebesine hizmete sevk ve idare ederdi 

"Üstad kinini medh ü sena ile, kimini takdirle, kimini de takbihle idare etmişti. İşte bu idarecilik bir kemal alâmetidir. Herkesi kendi mertebesinde idare ederdi.

 İkinci Cihan Harbinde İstanbul`da yedi ay kadar ihtiyat askerliği yaptım. Fatih`te bulunmuştuk. Terhis olduktan sonra orada kalmak istiyordum. Kardeşiniz Tahsin (Aydın) bana mektup yazmıştı. Üstad mektubun altına şu notu kaydetmişti:

 - Feyzi kardaşım, İstanbul Eski Said`i bilir. Yeni Said`in kardaşı Feyzi`yi aldatıp kendine çekmesin. Senin orada kalmana Risale-i Nur razı değil!...  

Bu notu kırmızı kalemle, yeni bir uçla yazmıştı, kendi hattıydı." 

Üstad Fevzi`yi Feyzi yapmıştı 

"Üstad`la beraber bulunduğumuz yılların hatıraları hulasaten şöyledir:

Eskiden ismim Mehmet Fevzi idi. Üstad, `Mehmet Feyzi olsun` dedi ve öyle oldu.

 

 

 


From: haberposta@googlegroups.com [mailto:haberposta@googlegroups.com] On Behalf Of Özcan PEHLİVANOĞLU
Sent: Sunday, August 28, 2011 2:26 PM
To: undisclosed recipients:
Subject: {HaberPOSTA} - MEHMET FEYZİ EFENDİ…

 

MEHMET FEYZİ EFENDİ…

 

Hep birlikte yaşadığımız zaman dilimi,zaferlerle  dolu Türk tarihinin anlamlı günleri olduğu gibi dinimiz İslam’ında mübarek günlerini kapsıyor.

Malazgirt,Dumlupınar,Büyük Taarruz ile Kadir Gecemiz ve Ramazan Bayramımız ne mutlu ki,aynı günlere denk geldi.

Ramazan ayının son cumasında cami imamları,Kadir gecesi münasebeti ile vaaz ve hutbelerinde hep bu geceden bahsettiler.Din,iman ve Kuran’dan nasihatlerde bulundular.Buna karşılık Türk’ün yeniden diriliş zaferleri hakkında ya tek bir kelime etmediler ya da bu zaferlerden “TÜRK”’ün adını bile zikretmeden bir iki cümle sarf ederek işi geçiştiriverdiler.

Oysa biz İstiklal Harbinin, Mustafa Kemal’in komutanlığında kuvvetli bir inanca ve imana sahip müslüman Türk milletince yapıldığını camilerde öğrenmiştik.İmamlar Mustafa Kemal’in “Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir,ileri…”  ya da “Ya istiklal Ya ölüm” emirlerini çok güzel anlatırlardı.Zafer Haftası münasebeti ile okudukları vaaz ve hutbelerde vatan ve millet sevgisinin imandan olduğuna vurgu yapılır ve Büyük Türk Milletinin üstün insani vasıfları tekrar tekrar hatırlatılırdı.Keza aynı şeyler Türk’ün eşsiz zaferleri olan Malazgirt,İstanbul’un Fethi,Çanakkale Savaşları içinde geçerliydi.Büyük bir inanç ve iman gücü ile insan üstü gayretle yüzlerce kilometre koşarak düşmanı İzmir’de denize döken, Türk Milletini ve bağrından çıkardığı Türk Ordusunu bize anlatanlar cami imamları ve müezzinler değilmiydi?

Cami imamları “Türk”ün adını bile anmayacak ama Senai Demirci adlı biri Kayseri’de bir caminin vaaz kürsüsünde, Anayasa’mızda  Türk milletinin teminatı olan üç maddesinin değişebileceğini anlatacak.Yok arkadaş o kadar da değil.Bu memleketin sahibi var,böyle şarlatanlara yedirmezler bu memleketi.Haysiyetli ve namuslu imamlarda mutlaka vardır.Onlarda çıkıp, kürsü ve mimberlerde Türk milletine doğruları anlatmalıdır.

Şimdilerde ise ortalarda bir “millet” lafı var.Milletten kasdın ne olduğu belli değil.Bir kısım insan müsveddesi “millet” deyip geçiveriyor.Bu milletin adı her nedense  ortadan kalktı.Her halde bu milleti haşa “piç” zannedenler var.Onlara hatırlatırım ki;halkın amiyane bir tabirle “piç” diye nitelediğinin bile bir adı vardır.Onun için akıllları sıra Türk Milletini piçleştirmeye kalkanlara bir daha ifade etmek isterim ki; Allah’ın izniyle, tarihi şan ve şerefle dolu,bu aziz ve büyük milletin bir adı vardır ve bu ad “TÜRK” olup,bu millete  mensup olanlar için de, bu ad her ünvandan daha üstündür.

Ne oldu da bize,bunları konuşur ve yazar hale geldik?Hangi travma başımıza bunları getirdi?Akıl tutulmalarının sebepleri nedir?Hangi afyonu yuttuk?Bu ve bunlar gibi soruların cevaplarını birlikte ama muhakkak vakit çok geç olmadan aramalıyız.

Şimdi sizlere bahsedeceğim mübarek bir zat olan rahmetli Mehmet Feyzi Efendi yaşasaydı ya da günümüzde bir Mehmet Feyzi Efendi gibi  haysiyetli bir alim olsaydı yukarıdaki soruların cevapları, bu gafillerin suratına karşı ,bu zat veya onun  yoluna girmiş olanlar tarafından çok net ifadelerle verilirdi.

Tanımayanlar için söyleyelim,Mehmet Feyzi Efendi ;Nur Cemaatine mensup bir din alimidir.Ancak bu gün küresel güçlerle işbirliğine girmiş ve Vatikan’la dinler arası diyalog tuzağının mimarı olanlarla hiç bir ilgisi yoktur.Onun için dışlanmış ve unutturulmaya çalışılmıştır.Peki bu mübarek adamın, onca hizmetine rağmen , kalın bir perdeyle niçin  üstü örtülmeye çalışılmaktadır?Bu sorunun  cevabı, onun söylediklerinde yatmaktadır.

Bakın bu nur yüzlü adam ne diyor:”Cenab-ı Hak,muhafazakarlığın onda dokuzunu Türk(!)milletine vermiş.Bu Allah’ın bu millete bir lutf-u ilahisidir”.Kime vermiş diyor?Türk milletine.Yine “Türk milleti gelişirse İslamiyet gelişir” diyor.Başka bir sözü ise “Her millet evvela kendi milli bünyesini ıslah etmeli;sonra İslam milletleri el ele vermeli”.

Demiyor ki;Türklüğünü inkar et,milli değerlerini yık,peygamber ocağı ordunla uğraş,tarihi değerlerini ve mazini törpüle.İşte bunlar için, Mehmet Feyzi Efendi’den bahseden yok.

Bakın Mehmet Feyzi Efendi daha neler söylemiş:”Milli bünye,diğer bünyeden daha önemli,daha sağlam,daha üstün ve daha toplayıcıdır.Bunun için her fertte, milli bir sadakat lazımdır”.Nerede böyle bir yol takip eden ?Her halde günümüzde “millet” sakızını ağzından hiç düşürmeyenler Mehmet Feyzi Efendi’nin tarif ettiği adamlar değil.

Yine nur yüzlü hoca:”dinle millet etle kemik, sırtla karın gibi birbirleriyle kaynaşmıştır” ve “bir milletin parçalanması ,birbirleriyle uğraşması afettir” demiştir.Anlıyorsunuz değilmi?

Milli gurur sahibi ve hayatı boyunca bir Müslüman Türk olmanın şuuruyla hareket eden Mehmet Feyzi Efendi’nin hayatını kaleme alan Musa Özdağ ise meseleyi şu satırlarla şah damarından yakalamış: “Eline Kuran’ın elmas kılıcını,gönlüne insanlık sevgisinin çelik kalkanını,altına da Türk Milliyetçilği Ülküsü’nün şahbaz atını alarak onları kuşatmış olan karanlık ve huzursuzluk canavarlarının üzerine saldırmıştır.”İşte bu gün Mehmet Feyzi Efendi’den bahseden bir cemaat yoksa , bu onun Müslüman Türklüğe olan mensubiyetini dile getirmesinden ve bizzat da yaşamasından dolayıdır.

B u gün Türk’ün adı camiler dahil her yerden silinmek isteniyorsa Mehmet Feyzi Efendiler,Seyit Ahmet Arvasiler,Mehmet Akifler,Yahya Kemaller,Ziya Gökalpler,Erol Güngörler yok diyedir.

Eğer iş, Mehmet Feyzi Efendi’nin hayatının anlatıldığı bir kitap çıkacak diye,bunu engellemeye kadar  vardıysa , vay halimize(!).Onun için size bu örnekle meseleyi anlatmaya  gayret ediyorum.Bu sebeple,her Türk ve özellikle kendini muhafazakar olarak niteleyen kardeşlerim,mutlaka Türk Milletinin ve Türk vatanının yanık bir sevdalısı olan Nur Cemaatine mensup rahmetli Mehmet Feyzi Efendi’nin nasihatlarını bulup okumalıdır.

Bu çerçevede söyleyebilirim ki;Müslüman Türk Milleti, hiç bir zaman kimliğini gizleyecek bir ayıbın içinde olmamıştır.Milli kimliğini her hangi bir korku veya endişe yüzünden saklamak hiç bir Türk’e yakışmaz.Bizler vatan ve millet sevgisinin imandan olduğu desturu ile yetişmiş Türkleriz.Türklük bizim övünç kaynağımızdır.Ve Allah’a ,bizi Türk milletine mensup olarak yarattığı için bu lütfundan dolayı da gece gündüz hamd ederiz.

Onun için başta mübarek Ramazan Ayınız,Kadir Geceniz ve Ramazan Bayramınız ilebirlikte Müslüman Türk’ün küffara karşı kazandığı zaferlere denk gelen milli günlerimizde kutlu olsun.Peygamber Ocağı Türk Ordusunun, 30 Ağustos Zafer Bayramını komutanların,subay ve astsubayların ve Mehmetçiklerin nezdinde kutluyor,dosta düşmana “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” diye haykırıyor,Mehmet Feyzi Efendi’ye rahmet diliyor,onunda bana şefaatçi olmasını Yüce Allah’tan niyaz ediyorum.

 

Özcan PEHLİVANOĞLU

ozcanpehlivanoglu@yahoo.com



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.