Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1789
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8077
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 233
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1999 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
MİLLET TEKTİR! Prof.Dr.Abdurrahman KÜÇÜK

                                                      MİLLET TEKTİR !

                                                                    Prof. Dr. Abdurrahman KÜÇÜK  

              Giriş

   Günümüzde Türk Milletinin “Tekliği ve Birliği ” tartışmaya açılan konulardan biri olmuştur. Tartışmaya açılmış olan bu konu, Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin Birliği/Bütünlüğü ile ilgili önemli bir konudur. Bunun birçok dış ve iç sebebi vardır. Bu sebeplerin başında, Müslüman olduktan sonra Türkler’in Anadolu’ya yeniden girmesi gelmektedir. Çünkü Türkler, XI. Yüzyıl’da, Anadolu’nun  yeniden fethedilerek İslâmlaşması  ve Türkleşmesi; tarihin hiçbir döneminde “Batı Dünyası” tarafından hazmedilmemiştir. Kendi aralarında paramparça ve “kanlı bıçaklı” olmuş Hıristiyanlık Dünyası; Malazgirt Zaferi ile Sultan Alparslan’ın Anadolu’da ilerlemeye başlaması üzerine, aralarındaki inanç, ibadet, gelenek, görenek ve uygulamalardaki bütün ayrılıkları bir kenara bırakabilmişlerdir. Birbirine düşman bu Batılı Hıristiyanları bir araya getiren sebep; Müslüman olmuş ve İslâm’ın öncülüğünü üstlenmiş Türkler’in Anadolu’ya yeniden gelmesi ve onlar vasıtası ile İslâm’ın Hıristiyanlığın bütün kalelerine yerleşmesidir.

O dönemde Anadolu’da, Ortadoğu’da ve Balkanlar’da olan boylar/topluluklar; Sümerler’den, Medler’den, Haldiler’den, Urartular’dan, Kimmerler’den ve Ermeniler’den   “Türk Soylu/Türk Boylu” kavimlerdendir. Günümüzde “Kürt” olarak nitelendirilenler de “Türk Soylu/Türk Boylu” kavimlerdendir, 7 bin yıllık “Türk Ağacı”nın dallarından biridir. Zaten Yenisey Anıtı’nda “(Men)Kürt  El-Kan  Alp-Urungu…..”(=(Ben) Kürt İl-Hanı Alp-Urungu’tum…) ifadesi herhalde o yazıtta/anıtta tesadüfen yer almamıştır. Bu durum, 19.Yüzyıla kadar da böyle bilinmiş ve Batılılarca yapılan araştırmalardaki ortak paydalar ve ortak özellikler ile ortaya konulmuştur. Batılı bazı araştırıcılar, ortak paydalar yanında ayrıldıkları noktaları yani bizim nüanslar/ küçük farklılıklar ve güzelliklerimiz olarak gördüğümüz noktaları da tespit etmişlerdir. Onlar, bu küçücük farkları “bulduk” sevinci ile yola çıkmış, nüansları artırma yolları üzerine kafa yormuş ve mahallinde yapılacak araştırmalara ağırlık vermişlerdir. Bunun için Enstitüler kurmuş, bölgenin nüanslarını ve lehçelerini bilen elamanlar yetiştirmeye çalışmışlardır. Yetiştirdikleri elemanları, 1695’li yıllarda Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya, göndermişler ve Kürtleri Hıristiyanlaştırıp kendi yanlarına alarak Müslüman Dünya’da “gedik açmak” için göndermişlerdir. Bundaki hedefleri;   Türkleri geldikleri Orta Asya’ya/Türkistan’a geri göndermek, Anadolu’yu ve Balkanları boşaltmaktır. Müslüman Türklere karşı 174 yıl devam eden Haçlı Savaşları   bunun için yapılmıştır.

 Hemen hemen bütün “Batı Dünyası”nın katıldığı bu Haçlı Savaşları sonuç vermeyince yeni arayışlara, Türkleri/Müslümanları içten çökertme arayışlarına, Sıcak savaşlarda başaramadıklarını “soğuk savaş dönemi”nde başarmaya girişmişlerdir. Bu sürede düşünülen ve geliştirilen yöntemlerden/yollardan biri de Misyonerliktir.   Misyonerler’in hedefinde Müslüman Dünya’nın da Türk Dünyası’nın da “omurgası” olan  Türk Milleti ve  Türkiye olmuştur.Omurga kırılırsa/çökertilirse bedenin ayakta kalması ve dik durması mümkün değildir. Bunun için özün yakalanması ve “omurga”nın çökertilmesi gerekli görülmüş; böylece ana bünyede çöküntü oluşturmak ve “surda gedik açmak” için   Türk uruğu/boyu olan ve nüansları bulunan “ Kürtler”  seçilmiştir. Halbuki Kürtler; Türk Milleti’nden ayrı bir millet değildir ve Türk Milleti’nin ayrılmaz bir parçasıdır. 

a.   Türk Milleti Teriminin Kapsam Alanı 

     Tarihî süreç içerisinde millet terimi, farklı tanımlanan ve değişik şekillerde yorumlanan terimlerden biridir. Çünkü her toplum, millet tanımını kendi özelliklerini dikkate alarak yapmıştır. Almanlar ile Slavlar din ve dili, Fransızlar arzu ve iradeyi, İtalyanlar dil ve coğrafyayı milletin oluşumunda temel almışlardır. Türkiye’de yapılan millet tanımları da din ve dil, soy -sop, coğrafya ve kültür ağırlıklıdır. Bu çeşitli tariflerden biri de Türkçülüğün Esasları’nın yazarı Diyarbakırlı Ziya Gökalp’e aittir.

Gökalp, milleti şöyle tarif etmektedir: “Millet; lisanca, dince, ahlâkça ve bediîyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir”. Gökalp, bu tanımını açıklarken, maneviyatın, mefkurenin ve terbiyenin önemine vurgu yapmış; kökünü ve  kökeni nasıl kabul ederse etsin “Türküm!” diyen her ferdin Türk kabul edildiğinin altını çizmiştir.

Gökalp’ın anlayışını, yapılmış çeşitli tarifleri, günümüzün şartlarını, gelişmeleri ve stratejik konumu, dış ülkelerin ve “Şarkiyatçıların/dinî ve siyasî misyonerlerin” oyunlarını da dikkat alarak ben, genel olarak Milleti şöyle tarif ediyorum: “Millet; ortak değerler ve ülküler etrafında, belirli bir inanç, dil, fikir ve kültür etrafında oluşmuş şuurlu bir topluluktur”.(Bu tanımı şöyle özetleyebiliriz: “Millet; ortak değer ve ülküler etrafında oluşmuş bilinçli bir topluluktur”). Bu bilinçli toplumun oluşmasında; ortak değerlerin ve ülkülerin taşıyıcısı dilin önemli yeri vardır. Türk Milleti için bu dil de Türkçe’dir.  

Bu tarifimizde; ortak değerlere ve ortak ülkülere vurgu vardır. Dil, din, tarih, gelenek ve görenekler(örf ve adetler), kahramanlık duygusu, sahip olunan vatan ve bağımsızlık için mücadele edilmesi, iyilik ve fazilet ile hoşgörü anlayışı “ortak değerler”den; ortak tarihe ve kadere sahip olma, aynı  vatanda bir arada ve huzur içinde yaşama,   bilim ve teknikten iyi şekilde yararlanma, millî kimlik ve kişiliğini koruma,   dünyayı Türkçe okuma ve Türk gibi düşünme “ortak ülküler”dendir.

Her milletin milliyetçiliği, kendi adını ve damgasını taşımaktadır. Bundan dolayı Türk Milliyetçiliği, Türk Milletinin adını ve damgasını taşımaktadır. Türk Milliyetçiliği, hars/kültür, ortak değerler ve ülküler esasını benimseyen, hoşgörüyü, birlikte huzur ve mutluluk içerisinde yaşamayı, bilim ve teknolojiden yaralanmayı, emaneti ve ehliyeti öne almayı, hukukun üstünlüğü esasını benimsemeyi ilke edinen bir milliyetçiliktir. 

 Türk Milleti; Türkçe ve Türk Kültürü etrafında ortak din, tarih, örf ve adetlerle oluşmuş bilinçli bir topluluktur. Çünkü Türk Milleti ifadesiyle; dini, dili, tarihi, örf ve adetleri ortak  olan; kendini Türk Milletine mensup sayan; başka bir millete mensubiyet bilinci ve özlemi duymayan; kendini Türk hisseden ve “Türk’üm” demekten çekinmeyen herkes kastedilmektedir. Bu ölçüye, Türkiye’de yaşayan, dini ve kökeni ne olursa olsun, ortak değer ve paydaları olan herkes, 72 milyonun tamamı girmektedir.

b. Kürtler, Türklüğün ve Türk Milletinin Neresindedir?

    Günümüzde “Kürt” olarak nitelendirilen topluluk hakkında Batılılarca, XVII. Yüzyıl’dan itibaren, ayrı bir ırk ve ayrı bir “millet” oldukları şeklinde “teoriler” geliştirilmiştir. Bu konuda ortaya konulan teoriler, birbirinden çok farklıdır ve  “körün fili tarifi” gibidir. Filin tutulan kısmına göre fil tarif edildiği gibi Kürtler de araştırıcıların ele aldıkları amaca, ne için ve hangi gaye için kullanılacağına göre tanımlanmıştır. Bu araştırmaların ve gayretlerin büyük çoğunluğunda dikkati çeken ortak amaç; Kürtleri Türklük’ten ve Türk Milleti’nden uzaklaştırmaktır. Bu amacın siyasî olduğu ve Türklük Dünyası’nda kırılma oluşturmak, “surda gedik açmak” olduğu günümüzdeki gelişmelere bakıldığında daha net olarak görülmektedir. Çünkü Anadolu’da Kürt Türklerine yönelik ilk planlı faaliyet, 1695’li yıllarda Batılı 5 kişilik “Öncü Misyoner Grup” tarafından yapılan faaliyettir. Bu “Öncü Grup”;  Doğulu ve Güneydoğulu insanları Hıristiyanlığa kazanmak için, bu bölgelerin insanlarının ayrı bir soydan ve ayrı bir “millet”ten oldukları oltası ile işe başlamışlardır. Ancak Doğulu ve Güneydoğulu Türk insanı, “Türk Milleti” arasına bölücülük tohumu saçmak isteyenlere, biz “Türküz, Müslümanız, ayrı değil biriz” mealinde cevap vererek oyunlarını boşa çıkarmıştır.

Batılıların ısrarla ayrı bir soy, ayrı bir ırk ve ayrı bir “millet” olarak öne çıkardıkları “Kürtler”in kim olduğuna bakmak lazımdır. Tarihî belgelerde “Kürt” adına, hemen hemen ilk olarak Yenisey-Talas Yazıtları’nda rastlanmaktadır. Orhun Anıtları’ndan iki yüzyıl önce yanı VI. Yüzyıl’da Yenisey-Talas Nehri civarındaki dikilmiş ve Yenisey Anıtı/Elegeş Yazıtı olarak bilinen Türk Yazıtı’nda “(Men)Kürt El-Kan Alp-Urungu…”(=(Ben) Kürt İl-Hanı Alp-Urungu’tum..”) gibi ifadeler ile geçmektedir. Günümüzde farklı bir ırk, farklı bir “millet” olarak gösterilmek istenen Kürtlerin atası olarak ileri sürülen kavimlerin, eski dinî ve tarihî belgelere başvurulduğunda, Türk oldukları ortaya çıkmaktadır. Sümer ve Asur tabletlerinden Yahudi Kutsal Kitabı Tevrat ve Zerdüştîlerin Kutsal Kitabı Zent Avesta’ya kadarki tarihî ve dinî kaynaklar, Ural-Altay /  Türk soylu milletlerin Ön Asya’daki, Anadolu’daki, Mezopotamya’daki, Orta Doğu’daki ve Balkanlardaki varlığını MÖ.6000’li yıllara kadar geriye  götürmektedir. 

Yahudi Kutsal Kitabı’na (M.Ö.1000-400 yılları arasında oluşmuş) göre yeryüzündeki insanlar, Hz. Nuh’un Sam, Ham ve Yafes isimli üç oğlundan çoğalmıştır. Sam, Samî kavimlerin; Ham, Batılı kavimlerin; Yafes de Turanî/Türk kavimlerinin atası kabul edilmektedir. Yahudi Kutsal Kitabı’nda Türkler, Hz. Nuh oğlu Yafes’in torunu Togarma’ya bağlanmakta; Uygur, Avar, Hun, Hazar, Bulgar, Sabir gibi Türk boyları da Togarma’nın oğulları olarak gösterilmektedir.  

Zerdüştîliğin Kutsal Kitabı Zend Avesta’ya (MÖ:VI.Yüzyıl,yaklaşık 590’lı yıllarda yazılmıştır) göre de bütün insanlık; “Feridûn”un Airya, Tura(Turca) ve Sairma adlı üç oğlundan türemiştir ve Türkler de Feridun’un üç oğlundan biri olan Tur’dan/Tura’nın soyundan gelmiştir. Tur/Tura kelimesinin Farsça çoğulu Turân’dır. Bundan dolayı İranlılar başta olmak üzere birçok millet Türkler’e Turanî veya Turanlılar demişlerdir. 

Türk soylu milletlerin Anadolu, Mezopotamya ve Kuzeybatı İran, Suriye gibi Ön Asya olarak nitelendirilen bölgelerde tarihin çok eski dönemlerinden beri yaşadığı geçmişte ve günümüzde yapılan araştırmalar ile ortaya konulmaktadır. Doğulu ve Batılı araştırmacılar, Sümerler, Kimmerler, Medler, İskitler/Sakalar, Elamlılar, Kardular, Partlılar, Urartular   gibi “toplulukların/milletlerin” Turanî/Türk soylu olduğunu,dolayısıyla “Tek Millet” olduğunu ortaya  koymaktadır.Anadolu’da ve Ortadoğu’da uzun süre varlığını sürdürmüş olan Peçenekler, Avarlar, Zazalar, Tatarlar, Kürtler, Gürcüler, Çerkezler, Yörükler, Türkmenler en az 7000 (yedibin) yıllık Türk Çınarı’nın dallarıdır.    

İç ve dış bazı odakların ısrarla, 5000 yıldan bu tarafa  ve İslâm’ı din olarak kabul edildiği tarihten bu tarafa en az bin yıldır beraber olmuş Türk Milleti’ni ayrıştırmak için öne sürdüğü gerekçeler arasında, kullandıkları delillerin başında “Kürtçe” diye niteledikleri dil gelmektedir. Petersburg Akademisi tarafından Rusça ve Almanca yayınlanan “Kürtçe” sözlükte 8307 kelime yer almıştır. Bu kelimelerin 3080 kadarının öz Türkçe, 2000 kadarının Arapça,1030 kadarının Farsça ve geri kalanı da diğer dillere ait olduğu tespit edilmiştir. Arapça olan 2000 kelime/söz de, fenne ve bilime ait olduğu ve Arapça ile ilişiğinin kesilip Türk hançeresine göre söylenip Türkçeleştiği ortaya konulmuştur.  

   Bütün bunları bir kenara bırakarak “TRT 6 Kanalı”nın açılmasında kullanılan, “hayırlı olsun” dileğini ileten ve Başbakan R. Tayyip Erdoğan’a da ezberletilip söylettirilen o cümleyi hatırlatmak ve tahlil etmek yeterli olacaktır. O cümle şöyledir: “TRT Şeş, bi hayır be”.. Bu cümlenin anlamı  da şöyle açıklanmıştır: “TRT 6, Hayırlı Olsun !”.Bu 5  kelimelik cümlenin, ilk kelimesi olan TRT Türkiye Radyo ve Televizyon kelimelerinin  kısaltılması yani Türkçe, şeş Farsca 6, bi hayır Arapça hayırlı olsun, be de yardımcı fiildir. Burada Kürtçe denilebilecek tek kelime sadece “be” kelimesidir. Be kelimesi de Türkçe, Arapça, Farsça gibi dillerde değişik anlamlarda kullanılmaktadır. Kürtçe bilenler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da kullanılan ve “Kürtçe” denilen lehçeyi/”dili” tahlil ederlerse bizim ulaştığımız sonuca ulaşacaklardır. Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da, Türkmenistan’da, Tataristan’da, Çuvaşistan’da, Altaylar’da, Sibirya’da konuşulan Türkçe ile Türkiye’de kullanılan Türkçe de tıpatıp aynı değildir. Örnek olarak Kazakistan Türkçe’sindeki “Tamırı Bir, Tegi Bir Türki Baiteregi” cümlesi  Türkiye Türkçesi’nde  “Kökü Bir, Kökeni Bir Türk Halkları” demektir. Görüldüğü gibi farklıdır.  

Küçük farklılıkların büyütülerek “sorun” haline getirilmesi; Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin bölünmesi ile ilgili olduğu geçmişte ve günümüzde  yaşananlardan anlaşılmaktadır. Osmanlı Devleti’nin parçalanmasında da benzeri süreçler yaşanmıştır. 1949-1950 döneminin Başbakanı Prof. Dr. Şemsettin Günaltay, o dönemleri ve Avrupa’nın bakışını “Zulmetten Nura,1331/1915” isimli eserinde değerlendirmektedir. Eserinin içindeki  başlıkların biri   “Bütün  Avrupa Niçin Bizim Parçalanmamızı İstiyor?” şeklindedir. Bu başlığın altında Günaltay, 1912-1913’li  yıllarda bulunduğu İsviçre’de,  dinleyenlerin çoğu  ilim adamı olan ve büyük alkışlarla karşılanan bir bilim adamının  konferansında  söylediği  şu sözleri onların gerçek niyetlerine örnek vermektedir: “Yeryüzünde Hilal kalkmadıkça, Haç’ın şefkatli koruyuculuğu bütün dünyayı saadet altına almadıkça insanlık mutlu olamaz. Hıristiyanlık, en parlak durumunda Arabistan’ın barbar dinini ortadan kaldırmalı ve Türkler, Altay Dağları’nın arkasına sürülmelidir”.

c. “Kürt Meselesi”nin Ortaya Çıkarılmasında Batılı Bazı Ülkelerin ve Misyonerlerin Rolü

İngiltere ile Vatikan’ın “Kürt Meselesi” ile ilgilenmeye başlaması 1660’lı yıllara kadar geri gitmektedir. Bu iki ülke, bu konu için, “kürdoloji enstitüleri” kurmuştur. Kürtçeyi ve İslam’ı iyi bilen, bölgenin özelliklerine göre yetiştirilmiş Misyonerler; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gönderilmiştir. Bu Misyonerler, 1690’lı yıllarda, “Kürt” diye niteledikleri Türk insanını Hıristiyanlaştırma yoluyla Osmanlı Devleti’nden koparmaya çalışmışlar ve yılmadan, usanmadan çeşitli taktiklere başvurmuşlardır. Bu taktiklerden birisi de onların “etnik kökenleri” ile ilgili olmuştur. Onların ayrı bir ırk, ayrı bir millet olduğu devreye konulmuş fakat onların Misyonerlere verdikleri cevap sert olmuştur: “Biz ayrı değil bir bütünüz, Türküz ve Müslümanız”.

Kürtçeyi ve İslam’ı iyi bilen, bölgenin özelliklerine göre yetiştirilmiş “Misyonerler”in Doğu ve Güneydoğu Anadolu’ya gönderilmesi sadece geçmişe ait değil günümüzde de uygulanan/devam eden bir yöntemdir. Bu Misyonerler, 1690’lı yıllarda “Kürt” diye niteledikleri insanımızı Hıristiyanlaştırma yoluyla Osmanlı Devleti’nden koparmaya çalıştıkları, ancak başarılı olamadıkları ve  ümitlerinin boşa çıktığı bilinen hususlardandır. Günümüzde  Misyonerler, Güneydoğu Anadolu’da ASALA’ya  ve ASALA’nın yerini alan PKK’ya yardım ederek hatta Kürtçe/Türkçe “İsa Kürtleri Çağırıyor” başlıklı  broşürler dağıtarak onları Hıristiyanlaştırma yanında Türk Devleti’ne ve Türk Milleti’ne  düşman etme amacını benimsemişlerdir. (2003 yılının Ocak Ayı’nda Güneydoğu Anadolu’ya bir ayda 3000 civarında “ajan” girdiği ancak 14’ünün yakalandığını Zaman Gazetesi’nin ana sayfasında yer almıştı). 

1961 yılından sonra  Türkiye’ye gönderilen “Barış Gönüllüleri” ile arkasından “Çekiç Güç Görevlileri”nin  bir nevi “Misyoner” olarak  yetiştirildiği ortaya çıkmıştır. Çünkü Barış Gönüllüleri; gidecekleri ülkenin hem bölgesel özelliklerine  hem dinî anlayışlarına hem “dil” hem de şive ayrıntılarına göre hazırlanmaktadır.  Türkiye’ye gelen “Barış Gönüllüleri”nin hatta daha sonra gelen “Çekiç Güç” görevlilerinin Misyonerlik yaptıkları, “bölücülüğü ve bölücüler”i destekledikleri, PKK’ya da en büyük “yardımın” bazı ülkelerin desteğindeki Misyoner kuruluşlarca yapıldığı sık sık gündeme getirilmiştir/ getirilmektedir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Türkçe ve Kürtçe dağıtılan kitapçıklar, “İsa Kürtleri çağırıyor” broşürlerini bu dönemlerde olması dikkat çekicidir.

ABD için olduğu kadar diğer “Güçlü Avrupa Ülkeleri” için de Türkiye, Asya’nın  hem kapısı hem de anahtarıdır. Bundan dolayı Türkiye, Batılı kurum ve kuruluşlar için  “ortak obje” olmaktadır. Batılıların Türkiye ile  yakından ilgilenmelerinin altında, özellikle ABD’nin yönetiminde  etkili ve yetkili olan bazı “ekipler”  vasıtasıyla “Yahudi-Hıristiyan Siyonistler”in “Arz-ı Mevud”(Vadedilmiş Topraklar) idealinin gerçekleştirilmesi  ile “yeraltı kaynakları”na sahip olma da bu çerçevede değerlendirilmektedir.

Günümüzde Çağdaş Misyonerlik`in hedef alanı, kendilerine göre belirledikleri ve nitelendirdikleri "dinî ve ırkî azınlıklar"ı kapsamaktadır.  Bunlar başında; Kürt Türkler ile Alevî-Bektaşi   Türkler gelmektedir. Diğer değişik kökenli Türkler de ihmal edilmemekte ve onlar da “diğer azınlıklar” grubuna dahil edilerek başka bir proje çerçevesinde ele alınmaktadır. Misyonerler, bir bütün olan Türk Milleti`ni nüanslarla/küçük farklılıklarla  ne kadar çok parçalar ne kadar çok "kimlik oluşturur" ise o kadar başarılı olacaklarını hedeflemektedir. Bundan dolayı bütün çalışmalar bu hedefin gerçekleşmesine göredir. Halbuki Misyonerlerin azınlık saydığı  grupların hiçbiri ne Türk Tarihinde ne Türk Kültüründe ne de yürürlükte olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası`nda azınlıktır. Onların  hangisi olursa olsun Türk Milleti’nin ayrılmaz parçası ve Türk Vatandaşıdır. “Etnik azınlık” olarak gösterilen   Kürt, Çerkez, Gürcü, Yörük, Türkmen, Abaza, Avşar, Zaza,Laz gibi topluluklar; en az yedi bin(7000) yıllık Türk Soyu’nun kollarından birileridir ve Türk oğlu Türk’türler.

Dış ve İç bazı odakların en korkunç ve zararlı faaliyeti “etnik kökenliler” ile ilgili olanıdır. Avrupa Kiliseler Birliği’nin 18-22 Ekim 1993 tarihlerinde Brixen’de yaptığı toplantıda; “azınlıklar”ın haklarının korunması ve “özgürlük mücadeleleri”nin desteklenmesi konu edilmiş ve Kilisenin yoğun gayret göstermesi kararlaştırılmıştır.  Türkiye’deki  azınlıklarla, özellikle “Kürtler” ile uğraşan Protestan Kiliselerdir. Protestan Kiliseler kendi devletleriyle iç içe çalışmaktadır. Almanya’da her bölge kilisesinin bünyesinde  “Yabancılar Büroları”nın çalışma alanı; Kürtler ile Türkiye’deki “dinî ve etnik azınlıklar”dır. Bunu, “Özgürlük Teolojisi” altında ve büyük bir gizlilik içerisinde sürdürmektedirler. Bu merkezlerde “Kürtler” çalıştırılmakta ve onlar kanalıyla Almanya’daki, Türkiye’deki ve Iraktaki Kürtlerle temas kurulmaktadır.Her ülkedeki Kürtlerin durumuna uygun gruplar ve etkinlikler oluşturulmaktadır. Onlar; “Kürt Sorunu”na onlardan daha fazla sahip çıkarak Kürtleri ve diğer azınlıkları Türk devleti aleyhine kışkırtmaktadır.  

Protestan  Kiliseler; Türklere yönelik faaliyetlerini, hem kiliseler hem de sivil dernek ve kuruluşlar kanalıyla yapmaktadır. Bonn(Almanya)’daki "Kürt Enstitüsü"; Protestan Kilisesi ve  dolayısı ile Misyonerlerle ortaklaşa çalışmaktadır. İncil’in Kürtçe’ye tercümesini ve dağıtılmasını da “Kürt Enstitüsü” yapmaktadır. Protestan Kiliseleri, dikkati fazla çekmemek için, ayrı kuruluşlar kanalıyla faaliyette bulunmaya da büyük önem vermektedir. Wiesbaden’deki Orientdienst (Şark Hizmetleri), Protestan Misyonerlerinin kuruluşlarından biridir ve alanı, Türk Dünyası ve Türkiye’deki “azınlıklar” dır. Bu kuruluş;  Kürt kökenli Türklerin  çoğunlukta oldukları yerlerde lehçeleri de dikkate alarak Kürtçe öğretmekte, Kürtçülük yapan kişi ve kuruluşlara destek vermekte;Kürtçe dinî kitaplar, çocuk hikâyeleri ve kasetleri dağıtmaktadır.

Günümüzde oynanan oyunlarda, uygulanan yöntemlerde geçmiştekilerden çok fazla bir değişiklik yoktur. Vanlı Seyit Ahmet Arvasi, “Doğu Anadolu Gerçeği” adlı eserinde, yer alan şu tespit iyi bir örnek olacaktır:

“... Evet, bazı ahmak politikacılar, bazı gafil yazar ve çizerler, aldatılmış piyonlar, basiretsiz ideologlar, millî ve mukaddes değerlere yabancılaşmış kadrolar, ajanlar, çeşitli türdeki azınlık ırkçıları, yabancı uzmanlar, misyonerler, barış gönüllüleri el ele vererek ülkemizi felakete sürüklemek istemektedirler…

İşte böyle, herkes bir tarafından tutmak, Doğu ve Güneydoğu Anadolumuzu bir yerlere çekmek istiyor. Türklük Duygusu’nu ve İslâm Dünyası’nı esir almak ve sömürgeleştirmek için planlar hazırlanıyor ve savaşlar veriliyor. Üstelik bu tertiplere ve oyunlara gelen pek çok piyon ve uşak da bulunabiliyor...”.

d. Günümüzde Tartışılan Konular ve Öneriler

   Bazı dış ve çevrelerce ısrarla gündeme getirilen ve “açılım” adı altında sunulan önerilerin bir kısmı şunlardır: Türkler ayrı bir millet olarak tanınması. Anayasa’da Türkler ve Kürtler gibi iki millet gibi ifadeler konulması. Kürtçe de Türkçe’nin yanında resmî dil olarak kabul edilmesi. Değiştirilen Köy ve yerleşim yeri isimlerinin eski haline dönüştürülmesi.  “Kültürel Kürt Kimliği”nin  tanınması.

Bu isteklerin bir kısmı tehlikelidir ve bölünmeye götürebilecek isteklerdir. Ayrı bir “millet” ve Anayasa’da “iki millet” gibi ifadeler, Türkçe dışında bir dilin kabulü “ayrışma”nın başlangıcıdır. Zaten dış ve iç bazı odakların isteği de  budur.Bu oyunu bozmayı  herkes kendine dinî ve millî görev bilmelidir. 

Olmazsa Olmazlar/Kırmızı Çizgiler:

1- Kürtler ayrı bir millet değildir, Türk Milleti’nin ayrılmaz bir parçası ve Türk’ün bir boyudur. Ayrı bir millet kabul etmek demek, bölünmeyi ve ayrışmayı kabul etmek, oynanan oyuna gelmek ve “kurulan tuzağa düşmek”  demek olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır ( Yugoslavya’dan  7  devletin çıkması bu sürecin sonucu olduğu; önce “dil”, sonra “millet” ve ardından 7 “devlet” oluştuğu  hep hatırlanmalıdır).

2- Anayasa’ya “Türkiye Cumhuriyeti Devleti iki milletten oluşur” gibi bir ifadenin yer almasına kesinlikle izin verilmemelidir.

3- Türkçe’den başka resmî dil ve eğitim dili gibi iddialara yeşil ışık yakılmamalıdır. Dil, ayrı bil millet olmaya götüren  temel faktör olduğu dikkatten uzak tutulmamalıdır.

4- “Kültürel Kimlik” ile ilgili istekler, “ayrıştırmayı ve makası açmayı” tetikleyen istekler olduğu unutulmamalıdır.

5- Kürtler, hiçbir bakımdan azınlık ve ayrı değildir. Çünkü Türkiye’de mevki-makamlara gelmede; eğitim, ekonomi, sosyal ve kanunî haklardan yararlanmada hiçbir engel yoktur. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Cumhurbaşkanlığı, TBMM Başkanlığı, Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı, Yargının en üst makamı, Bakanlık, Milletvekilliği, Öğretim Üyeliği gibi bütün yüksek görevlerde Kürtler bulunmuştur ve bulunmaktadır. 

Olabilir ve Üzerinde Çalışılabilir Olanlar:  

1-Değiştirilmiş köy ve yerleşim yeri isimleri,   istenildiği takdirde verilebilir/ iade edilebilir. Çünkü kanaatime ve bilgilerime göre değiştirilmiş bazı isimler   isabetli olmamıştır; özbeöz Türkçe olan isimler bile değiştirilmiştir.Örnek olarak kendi köyümü ve çevresindeki bir kaç köyü vermek isabetli olacaktır.Bilindiği gibi Erzincan, özbe öz bir Türk şehridir. Benim  İlçem de eski adı Mamahatun, yeni adı Tercan’dır. Tercan ve çevresinde Müslüman Türk yerleşimi  Malazgirt Zaferi’nden sonradır,Selçuklular ile beraberdir.Benim köyümde Yığma Tepe/Höyük  vardır ve köyün önceki adı  Höyük/Hoyuk’tur.  Türk köyü ve özbeöz Türk adı olan Höyük/Hoyuk,değiştirilmiş ve Gökçe yapılmıştır.Benim köyümün karşısında Aşağı Afşin/Avşin ve Yukarı Afşin/Avşin;Aşağı Kartallı ve Yukarı Kartallı olarak değiştirilmiştir.Bu iki köyün  adı Afşin Beyle ilgili olmalıdır.Benim köyümün güneybatı komşusu olan köyün adı Kargın’dır.Kargın,24 Oğuz Boyu’ndan birinin adıdır ve özbeöz Türk   adıdır. Bu köyün adı da Altunkent olarak değiştirilmiştir. Bu örnekleri çoğaltmak ve Türkiye geneline yaymak mümkündür.Bu köy isimlerini Türkçeleştirdiğini sananların hem Türk Tarihi hem de  Türk Kültür  Tarihi konusunda yeterli bilgi sahibi olmadıkları anlaşılmaktadır.Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da değişiklik yapılan adların çoğunun da böyle olduğu kanaatini taşımaktayım.  

2- Türkiye’de bugüne kadar olduğu gibi mahallî “dil”,lehçe ve ağızlar kullanılabilir.

3-Gelenekler ve görenekler(Örf ve âdet) yaşatıldığı gibi geliştirilerek yaşatılabilir. % 95 çıvarında kabul ettiğimiz ortak değerler  üzerinde çalışmalar yapılabilir, ortak hususlar karşılaştırmalı çalışmalar ile ortaya konulabilir.Ayrılıklar değil benzerliklere vurgu yapılabilir ve birliktelik güçlendirilebilir.

4-İşssizlik,geri kalmışlık ve ihmal sadece Güneydoğu Anadolu’nun değil   Doğu Anadolu ve İçanadolu’nun ortak kaderi gibidir. Doğu Anadolu’nun ve  İç Anadolu’nun, geçmişte de ve günümüzde de geri kalmışlıkta ve ihmalde Güneydoğu Anadolu’dan  daha gerilerde olduğu bilinen gerçeklerdendir. Bütün Türkiye’nin,her yönden, Doğu-Batı,Kuzey- Güney farkı olmayacak bir konuma getirilmesi,işsizliğin ve geri kalmışlığın aşılması/çözülmesi   en önemli önceliklerdendir.

4-Türk Milleti’nin önderlerinin ve liderlerinin şu sözleri, karşılıklı olarak benimsenip yayılabilir:

“Türkü sevmeyen Kürt, Kürt değildir. Kürdü sevmeyen Türk, Türk değildir” (Ziya Gökalp)

“Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı   bir ırkın evlatları,hep aynı cevherin damarlarıdır” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk).

Hakikatte; Türk, Kürt birer isimden başka bir şey ifade etmezler;bizim aile adımız Turanî’dir. Kürtler de Türkler’le aynı ırktan …Hiçbir kuvvet, ‘kardeş çocukları’ olan bu iki halkın birleşmesini ve kaynaşmasını engelleyemeyecektir”(Dr.M.Şükrü Sekban) . (M.Şükrü Sekban,1881 yılında Ergani’de doğmuş  ve Yüzbaşı olarak Askerî Tıbbiye’den mezun olmuştur.  Kürtçü çevrelerle temas kurmuş, Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti’ni kurmuş ve “kürtçülük dâvâsı”nın ateşli savunucularından olmuş,1912 yılında Kürt Üniversite Öğrencileri Derneği’ni kurmuştur.Kürtçülük dâvası için Fransa’ya gitmiş ;yaşadıkları,gördükleri ve öğrendikleri sonucunda bir oyun oynandığını fark etmiş,kendini araştırmaya vermiş ve 1933 yılında Fransa’da “La Question Kurde” (=Kürt Meselesi) adlı kitabını yazmıştır.Yazdığı kitapta,Kürtlerin ayrı bir ırk ve ayrı bir millet olmadığı kanaatine varmış ve yukarıda bir kısmını verdiğimiz ulaştığı sonuçları kitabına almıştır.) 

“Kürtler de Türk Milletinin Doğu Anadolu’daki adıdır….Rahmetli Atatürk,’Kürt kavmi diye bir kavim yoktur,bunlar Türk’tür’ demiştir.Benim inancın da bu merkezdedir…”(Kinyas Kartal). (Kinyas Kartal, ,Dıyarbakır’dan Rusya’ya göç etmiş ve orada doğmuş,Sovyetler Birliği’nden gelip Van’a yerleşmiş,Van’dan  4 dönem(13,14,15 ve 16) Milletvekili seçilip TBMM’ne girmiş ve TBMM Başkanlığı da yapmış Kürt diye bilinen bir Türk insanıdır.O,1987 yılında, “Erivan’dan Vana Hatıralarım” isimli kitabını yazmış,başta oğlu olmak üzere Kürtleri ayrı bir ırk,ayrı bir millet görenlere, Türk Devletini ve Türk Milleti’ni   bölmek isteyenlere ders vermiştir. Merhum Kartal(Ölümü:1991),Türkiye’de ayrılığın/ayrımcılığın olmadığını şu ifadelerle dile getirmektedir: “Bir ülkenin fertlerine Milletvekili, Bakan, Başbakan, Meclis Başkanı, Senato Başkanı, Cumhurbaşkanı olma yolları açıksa, o ülkede fertlerin hür iradesi var demektir.Bir ülkenin insanları istedikleri  eğitimi yapabiliyor,istedikleri meslekleri yurdun herhangi bir yerinde icra edebiliyor iseler o ülkede eşitliğin olduğundan şüphe edilemez.Bunun aksini söylemek düşmanca sözlere,yani yabancılara kulak asmak olur”.  )

“Kürtler ne kadar Kürtse ben de o kadar Kürdüm.Ben ne kadar Türksem onlar da o kadar Türktür!...”(Alparslan Türkeş).

“Bin yılda karıldı bu ülkenin harcı, ayrıştırmak kimin harcı!”(Dr.Devlet Bahçeli).

Sonuç

Günümüzdeki gelişmeler ve endişeler, Türk Milleti’ni bir bütün olarak görenlerin, gelecek endişesi taşıyanların,geçmişteki birlikteliğin hatırasını yaşatanların  ve bu ülkeyi  vatanlaştıranların geleceği doğru okuması/görmesi gerektiği unutulmamalıdır. Yüzyıllardan beri bildiğimiz ve alıştığımız bir husus vardır o da; belirli “iç ve dış odaklar”ın bütünleyen ve birleştirenlerden yana değil;  bölen, ayıran ve ayırıma pirim verenlerden yana olmalarıdır. 

Türk Kimliği’ni ve Türk Milleti’ni yeniden tanımlamaya çalışanlar,Türk Kimliğini bir alt kimlik görenler, Türkiye’nin ve Türk Milleti’nin içinde bulunup kendini “başka bir köke,başka bir millete mensup hissedenler” bilmeli ki; Türk Milleti bir bütündür ve Tektir. .Buna en güzel örnek ve “azınlık sevdalıları”na en anlamlı cevap “Boşnak” olarak nitelendirilen Balkanlı Türklerden gelmiştir.Onlar,azınlık olmayı reddetmiş ve Türk olmakla iftihar ettiklerini bütün dünyaya ilan etmişlerdir.

 21-24 Ekim 1996 tarihleri arasında İstanbul’da yapılan II.Avrasya İslâm Şûrası’nda Sancak Müftüsü şöyle demişti: “Ben Boşnakım,ama Türküm.Yogoslavlar, bize siz Türk değil Boşnaksınız ve Türkler sizi zorla Müslümanlaştırmışlardır diyorlardı.Biz de onlara hayır biz Türküz diyorduk.Ne zamandan beri  Türksünüz diye soruyorlardı. Biz de onlara ‘Kalu Bela’dan beri Türküz cevabını veriyorduk.Biz Boşnaktık,ama Türktük.Çünkü biz Türk Kültürüyle Müslümandık ve kendimizi Türk hissediyoruz.Biliyoruz ki kimliğimiz, Türk Kültürü ile oluşmuştur.Bu kimlikten bizi kopararak yok etmek istiyorlar...” Bu net tavır,  en güzel ve anlamlı cevap değil midir? 

Günümüzdeki Sünnî-Alevî, Kürt-Türkmen, Yörük-Avşar, Çerkez-Boşnak, Gürcü-Abaza gibi nitelendirmeler  sun’i bir ayırımdır, Türk Milleti’ni bölmek,Millet’in Tekliğini tehlikeye sokmak,Türkiye’yi parçalamak isteyenlerin bir tuzağıdır.Bu böyle bilinmeli,bin yılda karılmış harcı ayrıştırmaya çalışıldığı dikkate alınmalı, tavize gidilmemeli, el verilince kolun da gideceği unutulmamalı ve hep bir ağızdan  “Bin yılda karıldı bu milletin harcı,  ayrıştırmak  kimin harcı !” denilmelidir. Çünkü bu ülkede   bir tek Millet vardır ve bu milletin adı da  Türk Milleti’dir.  

Yazıyı Vanlı Kinyas Kartal’ın şu ifadeleri ile noktalamak istiyorum: “Allah bu milletin evlatlarını birbirine düşüren yabancı güçlere fırsat vermesin, zaferi tattırmasın, şunun bunun sözüne kanan gençlerimizin doğru yolu bulmalarını nasip etsin”

.(Not: Bu Yazı,Kutlu Sesleniş isimli Aylık Fikir ve Kültür Dergisinin, 69.Sayısında, Ankara 2009, 10-17 sayfaları arasında yayınlanmıştır. )

 



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.