Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1793
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8167
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 233
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2000 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
MİLLİ MÜCADELEDE TÜRK KADINI II.

Milli Mücadelede Türk Kadını I. devamı
 
Bunu, zor günüm içinde saklamıştım. Ama sözlerinden anladım ki ordumuz benden daha zordaymış.”

Göğsüne bastırdığı sol elini açar, elini uzatır ve yüzü gururla aydınlanır.

“Al bunu”…

Derisi çatlamış avucunda bir lira vardır.

Halide hanımın gözlerinden yaş boşalarak mırıldanır, “Ah anacığım, bir kere daha iman ettim, kurtulacağız.”

*     *     *

Yunan ordusunun Dumlupınar mevziinde taarruz hazırlıkları devam ederken, Türk ordusu da hazırlıklarına ara vermiyordu. Türk ordusunun en büyük ihtiyacı olan cephane İstanbul’daki depolardan çalınarak (Muharip örgütü) deniz yoluyla İnebolu’ya oradan Ankara’ya gönderiliyordu.

İnebolu’da, kadın-erkek İneboluluların gemilerden indirdiği cephane, kağnı ve araba kolları ile Ankara’ya yola çıkıyordu. Kağnıcıların hepsi kadındı. Kadınlardan bir hamileydi. Yedinci kağnının yanında yürüyen sırım gibi genç kadının ayakları çıplaktı. Bazı kadınlar bebeklerini sırtlarına bağlamışlardı.

Genç subaylardan biri içi ürpererek “Ne mübarek kadınlar bunlar” dedi. Öyleydiler, yavrularına yiyecek taşıyan anaç kuşlar gibi orduyu besliyorlardı.

Kağnılarla kadınların teşkil ettiği bu kadınların gördüğü hizmet, cephelerin can damarıydı. Zafere giden yol İnebolu’dan başlıyordu.

*     *     *

 

Ya Seyyidler Köyü’nün kahraman şehidesi.

Kurtuluş Savaşı’nın meçhul bir kahraman olarak abideleşen şehide, unutulur mu?

İnebolu’dan geliyordu.

Orduya silah ve cephane taşıyan kafileler içinde o vardı.

Mevsim kış, hava buz gibi soğuk ve kar yağıyordu.

Kağnıları çeken öküzler bitkin ve takatsiz, kafiledeki kadınlar yorgun ve uykusuzdu. Şehide çok yorulmuştu, gittikçe kafileden geride kalmaya başlamıştı.

Hava kararmıştı. Kastamonu’nun kışlası önüne kadar dayandı. Üzerinde donmaya yüz tutan insanların hali vardı. Kafileye seslenmek istedi. Bağıramadı. Yardım çağıramadı. Ölüm tatlı bir uyku gibi bastırmıştı.

Sabah kar ve fırtına dinmiş, etrafı derin bir sessizlik kaplamıştı. Karlar bembeyaz bir kefen gibi Şehide’nin üstünü örtmüştü.

Kağnıda bir bebek ağlıyordu. Duyanlar koştular.

Kağnı önünde elinde övendire, eski bir yorgana bürünmüş olarak donan şehide kadını gördüler.

Daha sonra cephaneyi örten kalın örtüyü kaldırdılar. Saman torbasıyla mermi sandıkları arasında yatan, ağlayarak ana sütü arayan kundaktaki kız çocuğunu gördüler.

Çocuğu bağırlarına basarak, şehre gittiler. Öküzler o kadar yorgundu ki, kağnıdan ayırdılar. Kağnıyı iterek götürdüler.

Alay binası önünde, Alay komutanı ve şehir halkının gözyaşları arasında Şehide’yi köylülere, küçük yavruyu bir sütanneye teslim ettiler.

*     *     *

 

Yunan Alayı Bursa’nın Adranos Kazası’ndan geçti. Domaniç’ten, Sultan Dağları üzerinden Kütahya’ya yürüdü.

İnegöl halkı yediden yetmişe düşmana karşı koymaya hazırdı. Domaniç dağlarının bir yiğit kadını sütünü emzirerek, 20 yıl bütün gençliğini harcayarak yetiştirdiği oğlunun eline silah vererek düşman karşısına uğurluyordu.

Ona aşıladığı vatan, millet ve bayrak sevgisinden emin, göğsünü gere gere oğlunu gönderiyordu.

Dağdan inen bu saf köylü çocuğu, vatana ihanet eden bir jandarma onbaşının eline düştü. Yaptığı işin ne olduğunu bilmeden düşmana haber taşıyordu.

Günlerden bir gün, oğlunu, yurdun kurtuluşu için dua ederek bekleyen bu anaya “Oğlun düşmana casusluk ediyor” haberi geldi.

Domaniç dağlarının vatan sevgisiyle kavrulmuş kadını duraksamadan silahlarını kuşanıp, atına atladı. Dağlar, ormanlar, nehirler aşarak İnegöl’e geldi.

Oğlunun görev yaptığı yere vararak, oğlunu görmek istediğini söyledi.

Anasının gelişine sevinen genç, anasının elini öpmek için koşarak yaklaşırken atının üstünde heykel gibi bekleyen kadın, kara feracesinin içine sakladığı silahı çekerek tek kurşunla oğlunu yere serdi.

Ve atının başını çevirerek arkasına bakmadan, bir kasırga hızı ile dönüp kayboldu.

*     *     *

 

Kocaeli yarımadası, Gebze’ye kadar Yunan 11nci Tümenin işgali altında idi. Çok gaddar ve pis bir Tümendi, ayrıca bölgede Rum, Çerkez ve Abaza çeteleri halka kök söktürüyordu.

Bölgede Mürettep Türk kolordusu 3200 kişi ile 15 bin düşmana karşı direniyordu. Albay Kazım Özalp kolordu karargahından bilgi alırken nal sesleri ve bir kadın haykırışı duyuldu.

“Dur.”

Albay Kazım konuşmasını kesti. “Kim bu”

“Fatma Seher (Erden) Hanım, Kara Fatma lakaplı ünlü bir çete reisi. Kadınlardan kurulu çetesiyle son İnönü Savaşı’na katıldı. Hayli şehit verdi.”

Albay pencereden baktı. Çapraz silahlı kadın süvariler düzenli bir biçimde sıralanmışlar, 43 kişiydiler.

Yeni komutan; “Bu güzel birliği selamlayalım.”dedi ve dışarı çıktılar.

Kocası Van’lı Ezdeşin Bey’di. Sarıkamış harekatında şehit düşmüştü. Mütareke olunca Edirne’den İstanbul’a geldi. O yıllarda vatan derin ve karanlık bir girdaba doğru amansızca yuvarlanıyordu. İngilizler her yerde idareye el koyarken, Rum ve Ermeni çeteleri azıtmış, yüzyıllardır şerefine ve namusuna yan bakılmamış Müslüman Türk’e hakaret ediliyordu.

Şehit Binbaşı hanımı dayanamıyordu. O günlerde Erzurum ve Sivas kongreleri yapılıyordu. Bir gün kardeşi Mehmet Çavuş ile birlikte teşkilata adam toplamaya başladı.

Az zamanda Van’da 100-150 kişi topladı. İstanbul’dan 18 tüfek kaçırarak İzmit civarında taş köprüye geldi. Kardeşi de Van’daki 150 kişilik çetesi ile bölgeye intikal etti.

Bir Cuma gecesi Kabakca’dan soluk soluğa bir adam geldi. Köylü iki gözü iki çeşme ağlıyordu.

-“Bizim köyden Mehmet’i bu gece gerdeğe koyduk. Tam bu sırada köyümüzü Rum ve Ermeni çeteleri bastılar. Eve girdiler. Mehmet’i bağladılar. Zevcesini de perişan ettiler. Gavurlar… Gavurlar…”

Köylünün nefesi tutuldu. Sonunu söyleyemedi. Nihayet hıçkırarak bağırdı.

-“Kara Fatma, Allah aşkına, din aşkına imdat! Yetiş Kara Fatma, ırzımıza düşman tecavüz etti.”

Kara Fatma 17 kişiyle Kabakçı köyünü sardı. Zalimler köyün bütün genç kızlarını silah zoruyla gelin evine doldurmuşlar, içki içerek, nara atarak eğleniyorlardı.

Tam bu sırada evden iki şerefsiz çıktı. Bir kızı saçlarından tutmuş, samanlığa doğru sürüklüyorlardı. Samanlığın önüne geldiklerinde, Sabancalı Murat, Mecidiyeli Musa Çavuş ve Kara Fatma’nın oğlu Seyfettin iki haydutu öldürdüler.

Biraz sonra birkaç haydut iki kızı sürükleyerek dışarı çıkarttılar. Kara Fatma bekleyemedi. Kükrer gibi bağırdı.

“Ateş”

Davulcular ormanında 150 kişilik çetesi ile birlikte bulunan Kara Fatma; Gülbahçe, Mecidiye, Orhaniye, Arpalık köylerinin imam ve muhtarlarını topladı.

-“Ben Kara Fatma’yım. Ermeni çetelerinin sizden her ay aldıkları iki yüz lirayı bundan sonra vermeyeceksiniz. Sizin ırzınızı, malınızı ben bekleyeceğim.”

*     *     *

 

Bu olaydan 3-4 gün sonra, Yunan ordusu Sakarya’ya taarruz hazırlıkları çerçevesinde, Kocaeli yarımadasındaki gaddar ve vahşi 11nci Tümen’in Bursa’ya gelmesini istedi. Bu tümen çekilirken her şeyi yakıp, yıkacaktı.

Çekilme Türk birliklerince tespit edildi. Yunan Tümeni takibe başlandı. Kara Fatma orduya katılarak dört gün boyunca harp etti, yaralı askerlere baktı.

12 Haziran 1921 tarihinde gün doğarken ordu ile birlikte, atların kuyrukları ve kızlarının başörtüleri uçuşan Kara Fatma müfrezesi ile İzmit’e giriyordu.

29 Ağustos 1921 günü düşman, Kara Fatma’nın tuttuğu cepheye fena yüklendi. Muharebe birinci gün 11, ikinci gün 9 saat devam etti. Kara Fatma sol kolundan, oğlu sağ ayağından yaralandı.

İkinci gün akşamı Yunan birliği tam dört saatlik mesafeye kaçmak mecburiyetinde kaldı.

Kara Fatma mücadeleye başladığında dokuz yaşındaki kızı da yanında idi. Korkusuzca siperlere, muharebenin içine dalan bu küçük kız, bir yandan askerlere su taşırken, diğer yandan yaptığı esprilerle askerlere moral veriyordu.

Bir çatışmada sağ elini kaybeden bu afacan kız, neşesinden hiçbir şey kaybetmemiş, iyileşir iyileşmez yine çatışmaların içine daldı.

*     *     *

 

Kıyıcılığı ile ün yapmış Hrisantos çetesi Şile’nin doğusunda mola vermişti. Hepsinin cebi, kuşağı, heybesi para ve mücevher doluydu. Bu gece İstanbul’a kaçacaklardı.

Akşam karanlığı çökmüştü. Şarap içerek Hrisantos’u dinliyorlardı.

“Üzülmeyin vre. Bizimkiler Türk ordusunu tepeleyince yine buraya döneriz.”

Bir çeteci ayağa fırladı.

-“Ne oluyor

- Bir ses duydum.

- Otur yerine pezeveng! Ne telaş ediyorsun. Etraf nöbetçi dolu.”

Bu sırada bir ses gürledi.

“Silahlarınızı bırakın ayağa kalkın.” Kara Fatma’ydı bu.

Tabancalarını, silahlarını, çaldıkları para ve mücevheratı bir battaniye üzerine yığdılar.

Ela gözlü bir genç kadın Kara Fatma’nın yanına sokuldu.

“Aradığım iti sonunda buldum abla”dedi.

“Komutan diri isterim dediydi.”

“Öldürmeyeceğim.”

Ela gözlü kadın, tüfeğin namlusuyla Rum çetecinin çenesinin altına dokundu.

“Tanıdın mı beni”

Palikarya zor duyulur bir sesle “affet” dedi.

Kadın bir adım geri attı. Erkeğin apış arasına iki el ateş etti.

*     *     *

 

Kara Fatma, Türk Ordusunun ilk kadın zabiti (Subayı) olmuştu. Sadece Türk ordusunun değil, belki dünyadaki orduların içinde ilk kadın zabitti.

Bu kadın üç sene, Yunan ordusu, Ermeni ve Rum çeteleri ile savaşmıştı. Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Muharebesine katılmış, Afyon civarında esir düşmüş, kendi çabası ile kurtulmuştu.

Başında turuncu kefiyesi, yakasında nefti bir üçgen içinde iki yıldız, elinde gümüş saplı bir kamçı, ayağında zarif botları ile bu ufak tefek yapılı kadın, Fatma Seher Türk ordusunun üsteğmen rütbesinde Bölük Komutanıydı.

Fatma Seher Hanım ne ilk, ne de son Kara Fatma’dır.

1877-78 Osmanlı-Rus harbinde bir aşiret reisinin kızı ilk Kara Fatma’dır. Genç yaşta kadınlardan adeta bir gönüllü alayı kurmuştur.

Malatya, Aladağlıdır.

Rus ordusunun Erzurum’a geldiğinde, Aziziye tabyasında mahiyetindeki 3-4 bin kişiyle savaşmıştır.

En büyük Müslüman-Türk anası başlangıçta askerin yiyeceğini, içeceğini hazırlar ve yaralarını tedavi ederdi.

Rusların Aziziye tabyasını hile ile ele geçirmesine kızan Kara Fatma, Erzurum’a inerek topladığı erkek, kadın, genç, ihtiyar birçok Erzurumluyu balta, satır, kılıç, tüfekle silahlandırıp Aziziye tabyasına taarruz ettirmiştir. Yüzlercesi şehit olmuş, tabyanın hendekleri Rus leşleri dolmuş ve Aziziye tabyası kurtulmuştur.

Diğer bir Kara Fatma “Meşhur” Sivastopol Destanı’ndaki Kara Fatma’dır.

Kara Fatma Kırım Harbinde 100 bin kişilik düşman ordusunun karşısında en ileri hatlarda gece gündüz devamlı harp ederek askere cesaret aşılamıştır.

Sivastopol Destanı’nda

“Beş altı gün sonra geldi.

Kara Fatma-ı Gazi

Nisalar kahramanı, şeref-razı

Beş altı yüz kişiyle geldi o an,

Kamusu hep süvari-i namdaran.”

*     *     *

 

10 Temmuz 1921 günü Yunan ordusu Türk cephesine doğru 5 koldan harekete geçti. 13 Temmuz Afyon işgal edildi. Düşman baskısı altında Kütahya bırakılıyor, Türk ordusu Karacahisar-Seyitgazi’ye çekiliyordu.

İngilizlerce modern araçlarla donatılan ve Yunanistan’dan takviye edilen Yunan ordusunun baskısı gittikçe artıyordu. Eskişehir’e doğru yürüyordu.

Türk taarruzları ümit verici başlıyor, iyi gelişiyor ancak gücü yetmiyordu.

Türk ordusu savaşı keserek geri çekilmeye başladı. Ta Sakarya’ya……

Sakarya’dan ayakları çıplak, üstleri perişan genç kızlar, kadınlar, çocuk ve yaşlılar bekliyordu. Ellerinde kazma, kürek, yiyecek çıkınlarıyla.

Sakarya mevzilerini hazırlamaya……

İsmet Paşa “Tarlada çalışır gibi canla başla siper kazıyor, yol açıyorlar. Gördüğünüz gibi çoğu da kadın. Kadınlarımızın hakkını nasıl ödeyeceğiz. Bilmem.”diyordu.

Mustafa Kemal Paşa, mecliste süren uzun müzakerelerden sonra başkomutan olmuş, Tekalif-i Milliye (Milli Yükümlülük) adı ile bir emir yayınlamıştı.

“Şehir, kasaba ve köylerdeki her ev, birer kat çamaşır, bir çift çorap, bir çift çarık verecekti.”

Evler arı kovanına döndü. Bütün Anadolu kadını çorap, çamaşır, çarık hazırlıyordu.

Antalya’nın elmalı kasabasında beş genç kız konuşa konuşa çorap örüyordu.

İçlerinden biri “Benim ördüğüm çorabı giyecek asker, inşallah Afyon’a giren ilk asker olur.”dedi.

Diğerleri Eskişehir, Uşak, Bursa’ya derken sonuncusu da İzmir diyordu.

Bu genç kızımız Prof. Dr. Afet İNAN olacaktı.

*     *     *

 

Nasrullah Cami genç-yaşlı hanımlarla doluydu. Mevlüt sona ermişti. Saime Ayoğlu (Kastamonu Müdafayı Hukuk Der. Umumi Katibi) duaların kabulünü istedikten sonra,

“Düşman ülkemizin kalbine yürümek istiyor. Ordumuz yeni bir savaşa hazır olmak zorunda. Gazi ordumuza niye biz hanımlar da yardım etmeyelim? Ne dersiniz!”

“Hay Hay” sesleri yükseldi.

Kadınlar bileziklerini, yüzüklerini, kolyelerini ve paralarını tepsilere bırakmaya başladılar.

Hatice evlenecekti. Özenle diktirdiği gelinliğini 30 liraya sattı. Türk ordusuna yardım için.

*     *     *

 

Yunan ordusu Sakarya’ya doğru iyi bir hazırlıktan sonra yürüyüşe geçmişti.

Bu sırada yüz kağnıdan meydana gelen kafile, Türk ordusuna top mermileri getiriyordu.

Bir topçu binbaşı, kağnı başının elini öptü.

“Hoş geldin ana”

Kafile sekiz gündür yoldaydı. Bir kadın doğum yapmış, bir kadın ise sancıdan ölmüştü.

*     *     *

 

2. Grup yürüyüşe başlayacaktı. Ancak yüzlerce at, katır, öküz, eşek silah ve malzeme taşımak için vardı. Su yoktu. Menzil komutanı kaybolmuştu.

Üç gün sonra döndü.

2.Grup Komutanı Selahattin Adil Bey patladı.

“Nerelerdeydin?”

Menzil komutanı anlatmaya başladı. “60 saattir at üzerindeyim. Bütün dağ köylerini dolaştım. Yeteri kadar testi, kırba, tulum, fıçı ve araba buldum.”

Ertesi gün Akşehir Pazar yeri dağ köylerinden gelen kağnı ve at arabaları ile dolmuştu.

Komutanlardan biri erkekler nerde diye sorunca, bir kadın “Erkekler cephede beyim, yaşlılara da biz kıyamadık, biz geldik” dedi.

Türk kadını yine imdada yetişmişti.

2 grup hemen hareket ederek, cephenin sol kanadındaki yerini aldı.

*     *     *

 

14 Ağustos 1921 günü Yunan ordusu Sakarya’ya doğru ilerlemeye başladı. 23 Ağustos sabahı Sakarya Savaşı başladı.

Savaşın 10ncu günü 10.Yunan Tümeni Türk cephesini yarmış ilerlemekteydi. 190.Piyade Alayına düşmanı durdurması emredildi. Alay görev bölgesine yetişmek için durmadan ve hızlı yürümüştü. Bir müddet sonra kısa bir mola verildi. Yiyecek yoktu. Dert etmediler.

Asker çay yapıp peksimet ile açlık bastırmaya alışıktı.

Bu sırada üç kağnı gelip durdu.

Öndeki kadın seslendi “Burası 190. Alay mı?”

Çavuş “Evet ana” dedi.

“Eyi size yiyecek getirdik.”

 “Allah, Allah. Kim yolladı sizi?”

“Ne bileyim! Erzakla ekmeği verdiler. Burayı tarif ettiler.”

“Ne var”

Kadıncağız torunu yaşındaki askerleri memnun etmek için dişsiz ağzını şapırdattı.

“Ziyafet var yavrularım. Tulum peyniri, ekmek, kavun”

“Başka bir şey yok mu?”

Kadın içerledi. “Anaav! Daha ne olsun?”

“Sıcak yemek yok mu, yok mu yani!”

“Şimdi şaplağı yersin ha! Bu kıyamette bunu bulduğuna şükret.”

Haydar Çavuş yaşlı kadına büyük bir sevgiyle baktı. “Kızman hoşlarına gitti de ondan takılıyorlar anacığım”dedi.

Yaşlı kadın gevşedi.

“Eh öyleyse canları sağ olsun hınzırların”

Koca sesiyle bağırdı.

“Kızlar! Yükü boşaltın.”

190.Alay bu moralle 10.Yunan Tümenini devirmişti.

*     *     *

22 gün 22 gece süren Sakarya Savaşları sonlarında, Türk ordusunun yaptığı başarılı taarruzlarla Yunan ordusu geri çekiliyordu.

Türk ordusu takip ediyordu.

Bu sırada Fransa Ankara anlaşmasını imzalamış, Antep, Çukurova ve Mersin’den çekiliyordu.

Başkomutan, Demiryolu Genel Müdürü’ne “Polatlı-Eskişehir hattına ihtiyacımız olacak, bu hattı en kısa zamanda onarmanı istiyorum” diyordu.

“Baş üstüne”

“Nereden işçi bulacaksın? Erkeklerin hepsi silah altında”

Tek cevap “Kadınlarımız sağ olsun Paşam.”

Gerçekten bu yolu kadınlarımız onararak Büyük Taarruz’a yetiştirdiler.

*     *     *

Yunanlıların Sakarya’da yenilmesi ve Afyon Mevzilerine çekilmesi, Anadolu’ya büyük moral kazandırmıştı.

Yunan başkomutanlığı yenilginin acısı yanında, cephe gerisindeki küçük gruplar kuran Türk müfrezelerinin faaliyetlerinden dolayı huzursuzdu.

Türk müfrezeleri fırsat buldukça, Yunan ordusunun geri hizmet ve ikmal birliklerine baskınlar yapmaktaydılar. Bu akıncı müfrezeleri Yunan ordusuna illallah dedirtmişti.

Demirci kasabası Yunan işgali ile birlikte Yunan askerinden ve Rum çetelerinden çok çekmişti. Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Bey’in başkanlığında kurulan Demirci Akıncıları Müfrezeleri dağlara çıkmışlardı.

Her fırsatta Yunan ordusu birliklerini, Rum ve Ermeni çetelerini tepeliyorlardı.

Gördes-Sındırgı-Akhisar üçgeni içerisindeki sahadan Gördesli Halil Efe’nin akıncılar müfrezesi sorumluydu. Eşi makbule 20 yaşındaydı. Bir yıl olmuştu evleneli. İki ay sonra kocası ile birlikte yurdu kurtarmak için dağa çıkmıştı. Cesur ve çevik bir kadındı. Sekiz ay dağlarda kar çamur demeden gezmiş düşmanla savaşmıştı.

Düşmandan aldığı doru atı üzerinde daima müfrezenin artçısı olurdu. Tehlike anında Japon filintasını inanılmaz bir çeviklikle kullanırdı.

Birkaç kez çatışmalara girdi, iki kez düşman pususuna düştü, hiçbir zaman cesaretini kaybetmedi.

Yunan kuvvetleri cephe gerisinin emniyetini sağlamak için akıncı müfrezelerinin peşine düşmüştü. 16 Mart 1922 günü Gördesli Halil Efe’nin Akıncılar çetesi, kendisinden çok üstün bir Yunan birliği ile çatışmaya başladı.

Müfrezenin tek avantajı araziyi çok iyi bilmesi ve süratli manevra yapabilmesiydi. Buna rağmen düşmanın kuşatmasından sıyrılamıyordu.

Müfrezenin cephanesi bitmek üzereydi. Saatlerce süren çarpışma müfrezenin moralini bozmaktaydı. Fakat müfrezenin içinde bulunan bir kadın, Gördesli Halil Efe’nin eşi, Gördesli Makbule zaman zaman kükreyerek onlara, yeni bir mücadele ruhu ve cesaret aşılamaktaydı.

16 Mart günü Kocayayla’da devam eden bu çarpışma müfrezenin aleyhine dönmeye başladı. Her zaman olduğu gibi Makbule Hanım’a yeni bir fırsat çıktı. Düşman ateşinin durduğu bir anda Makbule Hanım bir aslan gibi kükreyerek düşmana saldırdı.

Bu hareketin ruhlarda yarattığı ateşin parlaması ile sönmesi bir oldu. Zira bu cesur kadın, alnından aldığı bir mermi yarası ile yere yıkıldı.

Bu acı kayıp müfrezeyi ve kocası Halil Efe’yi çok sarstı. Kuşatmayı yararak çekilen müfreze kurtuluşlarına sevinemediler.

Şehit olduğu yere kanlı elbisesi ile gömüldü. Akıncı geleneklerine göre şehit olan akıncı için ağlanmazdı. Bu kez geleneği bozdular. Müfreze sessizce, gizli gizli gözyaşı döktü.

Yiğitliği efsane olan Makbule Hanım kahramanlık sembolü olarak Türklerin kalbinde taht kurdu.

*     *     *

Alaşehirli Fatma Yunan askerlerinin incittiği kadınlardan biriydi. Türk ordusunu bekliyordu.

14 Ağustos 1922’de Türk ordusu Büyük Taarruz için yürüyüşe başlamıştı.

26 Ağustos’ta Büyük Taarruz başladı.

56.Alay yürüyüşe geçmek üzereydi. Yaşlı kadın Alay komutanına yaklaştı. Alay komutanının elini tuttu, bırakmıyordu.

“Anam izin ver de yola çıkalım.”

“Yoo valla bırakmam.”

“Geç kalıyoruz yolumuz uzun”

“Biz sizi üç yıl bekledik. Şimdi biraz da siz bekleyin. Ben Üsküplüyüm. Ay-yıldız Üsküp’ten ayrılınca, onun peşine düştüm. Göçmenin derdi bayrağının altında ölmektir, oğul. O nereye ben oraya. Sonunda Anadolu’ya geldik. Ama düşman buraya yetişti. Alsancak orduyla birlikte Ankara’ya gitti. Mecalim yok ki peşine düşeyim. O dönene kadar ölmemeye aht ettim. Ordu da, o da döndü. Ama bir açıp ta sancağın yüzünü göstermediniz.”

Alay Komutanı Fehmi Bey’in yüreği köpürdü.

“Biraz bizimle yürüyebilir misin?”

“Yürürüm.”

Komutanın işareti üzerine komutlar verildi. Alay yürüyüş düzenine girdi. Sancak ve muhafızları en öndeydi. Fehmi Bey yaşlı kadını Sancaktarın arkasına götürdü.

“Burada dur anacağım.”

Kadıncağız ne olacağını anlamamıştı. Huzursuzdu. Sancaktar ve muhafızlar Sancağı açınca, kadının yüzüne sanki nur yağdı, öyle parladı birden. Sancaktar Sancağı kaldırdı. Al Sancak kadının başı üzerinde dalgalanmaya başladı.

Yaşlı kadın dirildi, dikildi, başını gururla kaldırdı.

Alayla birlikte, gözleri sancakta, dimdik, ayrılık çeşmesine kadar yürüdü.

*     *     *

Afyon, Kütahya, Uşak Türk ordusunca kurtarılmış, Yunan ordusunun kaçtığı, Türk ordusunun kovaladığı çılgın bir yarış başlamıştı. İzmir’e doğru kaçan Yunan grupları, köylere yiyecek bulma umuduyla uğruyor, bir şeyler bulursa yiyor, yine yollara düşüyordu.

Kimi yerde halk silahla karşılıyordu.

Savunmasız Kuzuluk Köyü’ne 20 kaçak geldi. Yunanlıların geldiğini gören köylüler evlerine kaçtılar. Güzel bir kız Yunanlıların dikkatini çekti. Kız evin kapısını, kepenklerini sıkı sıkı kapattı. Zorladılar açamadılar.

“O güzel kızı istiyor musun?”

“İstemez miyim? Taze incir gibi.”

“Öyleyse evi ateşe ver. Dışarı çıkar.”

“Akıllısın.”

Kapının önüne saman yığıp ateşlediler. Alevler evi sardı. Annesi kıza dışarı çıkması için, Yunanlıya kıza dokunmaması için yalvarıyordu.

Kız dışarı çıkmadı.

*     *     *

4ncü Türk Tümeni savaşa girdi. Bir tepeye yerleşip ateşe başladılar. Biraz sonra cephede duyulması imkansız sesler duymaya başladılar.

Genç, yaşlı kadınlar ellerinde güğümler, testiler, içi tepeleme dolu üzüm sinileri ile savaşa aldırmadan tepeye çıkıyorlardı.

Askerler bağırdı “Çekilin, gelmeyin.”

Duymadılar, dinlemediler. Getirdiklerini askere dağıttılar.

Ömer Çavuş’un yanına 8-9 yaşlarında bir kız çocuğu sokuldu. Su dolu maşrapayı uzattı.

“Buyur ağam iç, susamışsınızdır.”

Ömer Çavuş bu halk için ölmeye değer diye düşünürken bir elini kızı, serseri mermilerden korumak için siper ediyordu.

*     *     *

 

                                                                                   

Yunan çekilirken Alaşehir’i yakmıştı. Askerler yanan evleri söndürürken, üç-beş kadın, bir zamanlar mutlu yaşadıkları yanan evlerine bakıyorlardı.

Giysileri parça parça, kir içinde on kişilik Yunan esir kafilesi geçiyordu. Muhafızlardan izin alarak çeşmeden su içmeye başladılar. Bu sırada kadınlar bu esirlerden bir kaçını tanımışlardı.

Birden öfke ve çığlıklarla esirleri parçalayıp öldürdüler.

*     *     *

Daha niceleri vardı. Burada anlatamadıklarım.

Kara Fatma (Şimşek); Kocaeli Grubunda görev yapmıştır.

Kara Fatma (Tarsuslu); 8-10 kişilik çetesiyle Afyon savaşlarına katılmış, Tarsus’un kurtarılmasında büyük yararlılıklar göstermiştir.

Gaziantepli Yirik Fatma; Antep kuşatmasında. Ne yiğit kadındı.

Nazife Kadın; Kendisinden bilgi almak isteyen Yunana karşı direnmiş, bu direniş işkence ile son bulmuştur. Bilgi alamayan palikarya öldürmüş ve fırında yakmıştı.

Asker Saime Hanım; 15 Mayıs 1919 İzmir işgaline karşı İstanbul Mitinginde konuşma yapmış, tutuklanmış sonra Anadolu’ya geçerek Milli Mücadeleye katılmıştı.

Gördüğünüz gibi Milli Mücadeleye katılan kadınlarımız hiç az değildi.

62 Şehit kadınımız tespit edilmiştir.

Sadece Gaziantep ve Maraş’ta 164 Gazi kadın vardı.

Çankırılı Yusuf kızı Emine,

Amasyalı Adil kızı Zeynep,

Erzincanlı Osman kızı Emine,

Adanalı Ayşe,

Gaziantepli Güldane ve niceleri aziz şehitlerimizin yanında yer almıştı.

Cephe girişinde mücadele eden Anadolu’nun her yerindeki kadınlarımız Milli Mücadele’nin isimsiz kahramanları olarak tarihteki yerlerini almışlardır.

Cepheye erzak ve cephane taşınması.

Askere giyecek temini.

Yaralı askerlerin bakım ve tedavisi hep analarımızın gayretleridir.

Milli Mücadele’nin burada ismini saydıklarımız dışında birçok isimsizlerin yaptıkları fedakarlık, üzerinde yaşadığımız vatan topraklarının bizler için ne kadar ulvi ve kıymetli olduğunu anlatmaya yetecektir.

                                     

                                                                             Atilâ ŞİMŞEK
                                                                  Kur. Alb. (e)


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.