Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1811
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8386
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 234
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2008 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
MUSUL DOSYASI 1

KİTAB-I MUSUL

 

 

MUSUL MESELEMİZ

 

 

Derleyen

Yalçın KOÇAK

 

EKİM 2007

TEZKERE

ZATEN BENİM

NE MÜSAADESİ?

NE TEZKERESİ?

 

1991’DE KARŞI OLANLAR, İSTİFA EDENLER,

HAYIR DİYENLER

ŞİMDİ DE ÖZAL HAKLIYMIŞ

SERZENİŞİNDE BULUNANLAR.

BU VATAN TOPRAĞINDA YATMASIN NAAŞINIZ

BELADAN MUSİBETTEN EKSİK OLMASIN BAŞINIZ

AMİRİ İTA DERUHTE-İ MESULİYET EDEMEDİNİZ

TURGUT MEHTERLE GİRERSE BAĞDAT’A

BİR DAHA İKTİDARDAN İNDİREMEYİZ DEDİNİZ.

OTUZ BEŞ BİN AİLEYE ATEŞ DÜŞTÜ, SÖNDÜ OCAKLAR

TERÖR YÜZÜNDEN KÖŞE OLDU NİCE BUCAKLAR

HAYKIRIYOR TARİH BU KADAR APTALLIK OLAMAZ

TÜRK’E YETTİ GAYRI ARTIK KAYITSIZ KALAMAZ

BALKAN DA BENİM, BASRA DA BENİM, HAYFA DA BENİM, ŞAM DA, KUDÜS DE.

KASIM AYI DON DÜŞMÜŞTÜR CEBELE

EL TETİKTE BEKLER MEHMED’İM TEZKERE

BAHAR GEÇTİ, AYAZDA MI KAFA ÇALIŞTI

AYAKLAR BAŞ, BAŞLAR AYAK KARIŞTI

ÖNSÖZ

Hatay, Kıbrıs, Musul =Hakkım

 

Üzerinde yaşadığımız uğruna kanımızı, canımızı vermekten geri kalmadığımız ve adına Vatan dediğimiz Anadolu topraklarının geriye doğru 1000, 2000 son kazılarla bilinen 5000 yıllık tarihine bir bakınız.

   

ASOS’ tan İASOS’a (Çanakkale burnundan, Marmaris çatalına Zeytinin hayat bulduğu alan insan için yaşam şartlarının en mükemmel olduğu. Zeytûnî iklim tam bir insanî fanus oluşturuyor.

 

Bu Coğrafyanın yaşayanlarının ortak bir kaderi vardır.

 

Etraflarında olup biten ne varsa Anadolu’yu hep etkilemiştir. Oldukları coğrafyadan horlanan, dışlanan, itilen ve kakılanlar hep Anadolu’nun münbit topraklarına ve Anadolu Ruhunun merhamet ve insafına sığınmıştır. Bu milat öncesi de sonrası da günümüzde de devam ede gelmektedir.

  

Misafir ettiğimiz Truvalı  Helen, Hz. İsa’nın anası Meryem, İspanya’da yakılmaktan kaçan Yahudiler, İsveç Kralı Demirbaş Şarl, Bulgar Kralı Alexandır, İranlı lider Humeyni, Bahailiğin lideri Şeyh Ahmedi Baha, Rus lider Trocki ve daha niceleri Saddam’ ın Nepalmlerinden kaçan Peşmergeleri Jivkov  zulmünden kaçan Balkan göçmenlerini, Ermenistan’ dan gelen on binleri, Azeri’ yi, Çeçen’i, İnguş’u , Ahıskalı’yı , Kırımlı’yı Doğu Türkistanlı’yı, Arab’ı, Kürd’ü, Çerkez’i, Rum’u, Yahudi’yi, Nasıra’yı huzur bulduran  güven duyabildikleri yer olmayı  Saadet beldesi olabilmeyi becermiş iken ne oldu?      

Anadolu Tılsımı ..?

 

Bu Coğrafyanın hâkim güçleri, Kenarlarında olanı biteni bildikleri ve kontrol edebildikleri müddetçe merkez olarak hükümranlıklarını devam ettirmişlerdir.

 

Anadolu merkez olma vasfını kaybettiğinde hem iktidar, egemen güç değişmiş, hem de etrafta çok karışıklıklar çıkmıştır.

    

Tek merkezden kontrollü yazdırılan tarih etraf ile merkezi hasmane davranmaya mecbur bırakarak, bu coğrafyadaki hesapkar güçlere uygun ortam yaratmıştır.

 

Anadolu’da yaşayan III. Binin eşik insanları –yani bizler- kendimiz için kendimize gelmiyorsak, Etraf için ayılmalı, dünyamız için ayağa kalmalıyız.

 

Üzerimize çok geliyorlar. Çeşitli geliyorlar. Askeri, mali, siyasi, içtimai ve kültürel ve de medyasal psikolojik harbin her enstrümanıyla vuruyorlar. 24 saat, aylarca yıllarca durmaksızın. Gayeleri “Bizden adam olmaz” dedirtmek.

 

Kıbrıs’ta Vakıf malı haklarımızı istemiyor, Arestis davasını AİHM’de kaybın eşiğine getiriyorsak,

 

Balkanlar’da hainlerimizle kol kolaysak,

 

Irak parçalanmış, Musul vilayetimizi istemiyorsak,    

 

Sarkozy, Hillary, Brown, Merkel İsa’ ya mı, Musa’ ya mı?   Şapka çıkarır… Teolojisini bilmiyorsak,

 

Bop bitmiş, HOP başlamış (Hazar Ortak Pazarı) uyuyorsak,

 

 

AB’ ye 15 milyar EURO verip, 2 milyar EURO almışız,

 

Gümrük birliğinde 70 milyar EURO’muz gitmiş,

 

Şam’ın yüzünden 150 milyar $’ımızı terör yutmuş,

 

35 bin vatan evladımız gencimiz aramızda yok.

 

Şehitlerim, Gazilerim hem de kendi topraklarında! İstiklal Savaş’ında  20 bin şehit verildi bu vatan kurtuldu Cumhuriyet kuruldu.

 

Hürriyet ve istiklal mücadelesi vermek için hala durup; kalkmayacak Mehdi’nin kalkmasını mı bekliyorsunuz?

              

Türban, Türban, Türban...

 

Abdesti bozmayan kadın örtüsü, entelijansımızın kafasına mı dolandı!...

 

Gözlerini de mi kapattı, görmezler,

 

Burunlarını da mı kapattı koku almazlar.

 

Ön bahçeden de arka bahçeden de yanık kokusu gelir KUŞATILDIK, KAVRULACAĞIZ…

 

Musul haykırıyor, feryat ediyor. Ben sana aidim diyor.

 

Gazi; fedai olmasaydı adı sanı sence neydi?

 

Bir Tayfur Sökmen bulamadık mı?

 

Bir Denktaş doğurmadı mı analar?

Boğazlıyan’daki kaymakamı çıkaran mektep kapandı mı?

 

Muğlalı’yı yetiştiren harbiye, kapılarını mı kapattı fedaiye?

 

İşte haykıranlar.

 

İşte davet .

 

İşte meşru haklar.

 

 

 

HATAY, KIBRIS, MUSUL VE DE EL’AHİR.

 

Y.K.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

GENEL BİLGİ

Musul (Arapça: ﻞﺻﻮﻤ), Irak devleti`nin en büyük şehirlerden birisi. Irak`ın kuzeyinde Dicle Nehri kıyısında bulunan Musul`da Araplar, Kürtler ve Türkmen halk yaşamaktadır.

Havlan ya da Mavsil de denilen Musul, El Cezire bölgesinde, Dicle Nehri kıyısında, eski Ninova şehrinin batısında kurulmuştur. Savunmaya uygun coğrafî konumuyla, verimli topraklara sahip olan şehir, antik çağdan sonra Hıristiyanlığın önemli bir merkezi haline gelmiştir. Halife Ömer zamanında İslâm idaresine giren Musul, Emeviler ve Abbasiler döneminde de önemini korumuştur.

1092 yılında Büyük Selçuklu, daha sonra Atabeklerin yurdu olan Musul, I. İmadeddin Zengi (1127­-1146) zamanında mamur bir belde olmuştur. Şehrin eski surları tamir edilerek muhteşem binalar ve bahçelerle süslenmiştir. Bu bölgede yaşadığı söylenen Yunus, Daniel, Circis gibi peygamberler adına türbe ve makamlar inşaa edilerek ziyaretgâh haline getirilmiştir. Çarşı meydanında İmadeddin Zengî`nin tamir ettirdiği Emeviye Camii, Nureddin Zengî`nin yaptırdığı Ulu Camii, Mücahideddin Kaymaz`ın Dicle kenarındaki Mücahidî Külliyesi önemli yapılar arasında yer almıştır.

Bedreddin Lülü zamanında (1233-1251) Musul en parlak dönemini yaşamıştır. Tepede iç kale, düzgün caddeler, çoğunun üzeri kubbe ve tonozlarla örtülü kâgir evler, cami, türbe, saray ve hanlarıyla Musul, seyyahların anlatmakla bitiremediği bir şehir olmuştur(2). 646 (1288) yılı havadisinde İbn-i Fevtî, Musul`un mamur olduğunu, Bağdad sel taşkınına maruz kaldığından, Musul`un Hatuniye mahallesindeki Türkmen çarşısının dolup taştığını, Bağdadlıların alışverişlerini buradan yaptıklarını kaydeder.

Moğol istilâsında, Bedreddin Lülü`nün sağlığında yağmalanmaktan kurtulan şehir, 1261 yılında saldırıya uğrayıp yok olmuştur. 1871`de Musul`da 18 cami, 300 mescid, 14 medrese, 10 hânkâh, 2 köprü 1 de sur duvarı bulunduğu tesbit edilmiştir(4). Bu eserler, Atabekler döneminden kalan birkaç yapı dışında, Osmanlı döneminde inşaa edilmiştir. Timur işgali sırasında şehirdeki bayındırlık faaliyeti arttırılarak Nebi Yunus ve Nebi Circis külliyeleri tamir edilmiştir. Akkoyunlular devrinde meydana gelen çekişmelerden zarar gören Musul, Safaviler zamanında da aynı ilgisizlikle başbaşa kalmıştır. Bekir Subaşı hadisesi ile İranlıların eline geçen Musul, 1667 depreminde büyük hasar görmüş, veba salgını başlayınca, halk kit­leler halinde göç etmek mecburiyetinde kalmıştır. Bundan: sonra sık sık çevre eşkiyası ve Sincar bölgesi yezîdîleri tarafından soyulan şehir, Nadir Şah`ın işgali ile iyice perişan olmuştur. Osmanlılarca geri alınan Musul, 1850 yılında mutasarrıflık haline getirilerek Bağdad`a bağlanmışsa da 1877`de tekrar vilayet olmuştur. Zengin petrol yatakları bulunan şehir, I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler tarafından işgal edilmiştir. 1857 yılında Musul`da 38 mahalle, 27 cami ve mescid, 18 de medrese bulunuyordu.

Bugün, 1 milyon nüfusu ile Irak`ın en önemli şehirlerinden biri olan Musul, Türk şehri karakterini yitirmemiştir. Hızla gelişen modern şehircilik akımına rağmen, sağlam malzemeli yapı dokusu ile Dicle boyunca tarihi canlılığını korumaktadır. Bölgede bulunan mermer cinsi taş sayesinde bütün yapıların cepheleri sütun ve kemerlerle donatılmıştır.

637 tarihinde Müslümanların eline geçen Musul, uzun yıllar Osmanlı idaresinde kaldı.Mondros Mütarekesinden sonra İngilizler tarafından işgal edilen Musul, Mütarekeden sonra işgal edildiği için Misak-ı Milli sınırları içerisinde yer alıyordu. İngiltere zengin petrol kaynaklarına olan yakınlığı sebebiyle Musul`u Türklere vermek istemiyordu. Musul Meselesi Lozan`da çözümlenemedi. Musul Sorunu, Lozan Antlaşmasından sonra Türkiye ile İngiltere arasında uzun süre anlaşmazlık konusu olduktan sonra 1926`da çözümlendi ve Musul Irak sınırları içinde kaldı. Bugün de, özerk Kürt bölgesi ile Federal Irak devleti arasında belirsiz bir statüye sahiptir.

Musul, Ortadoğu’nun önemli bir noktasında yer alması sebebiyle çok çeşitli kültür ve medeniyetlerin buluştuğu bir bölge olmuştur. Şehirde önemli tarihi eserler mevcuttur. İnsanlık tarihinin ilk yazılı belgeleri bu bölgede ortaya çıkarılmış, insanların kalabalıktan teşkilâtlı topluma geçişte oluşturdukları bilgiler ilk olarak yine bu bölgede meydana gelmiştir.

Musul Sorunu, Osmanlı Devleti`ne bağlı Musul Sancağı`nın, Birinci Dünya Savaşı`nda işgali ile başlayan; 1926`da Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalmasının aradında da bölgedeki Türk varlığıyla günümüze kadar gelen siyasi süreçdir.

Birinci Dünya Savaşı`ndan önce Osmanlı hakimiyetindeki Musul ve çevresi petrol varlığı sebebiyle, İngiltere, Fransa, Almanya ve hatta Amerika Birleşik Devletleri arasında rekabet konusu oldu. Bölge, 1916 tarihli Sykes-Picot Antlaşması ile Fransa`ya bırakılmıştı. Nisan 1920 San Remo Konferansında Fransa, kendisini Orta Doğu`daki menfaatlerini desteklemesi sebebiyle, Musul bölgesini İngiltere`ye terketti.

 

Lozan Konferansı

Lozan Konferansı sırasında Türkiye, Musul`un iki temel gerekçe ile Türkiye`ye bırakılmasın ısitedi. Birincisi: 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi imzalandığı sırada Musul, Türk ordularının kontrolü altında ve milli hudutlar içinde bulunuyordu. İkincisi: Musul ve Süleymaniye bölgeleri tarihi açıdan olduğu kadar halkının büyük çoğunluğunu halen Türklerin teşkil etmesiydi. İngiltere, tüm bunlara itiraz etti. Bunun üzerine Lozan Antlaşması`nın 3. maddesi gereğince, sorunun çözümü, dokuz ay içinde bir sonuca ulaştırılmak üzere Türk-İngiliz ikili görüşmelerine bırakıldı.

Haliç Konferansı

Bu görüşmeler 19 Mayıs 1924`de, İstanbul`da başlayan Haliç Konferansı ile gündeme getirildi. Ancak, görüşmelerde bir sonuca varılamadı. Türkiye`nin Musul ve Süleymaniye bölgelerinin kendi hudutları içinde kalmasında ısrar etmesi üzerine İngiltere, bu fikre yanaşmadığı gibi, Hakkari bölgesinin de Irak`a bırakılmasını istedi.

İstanbul Konferansının sonuçsuz kalması, Türkiye`nin haklı davasında taviz vermemesi ve İngiltere`nin Türk-Irak sınırları bölgesinde sınır olaylarını kışkırtıp, karışıklıklar çıkarmaya başlaması, Türk-İngiliz ilişkilerini gerginleştirdi.

Bunun üzerine taraflar, Lozan Antlaşmasının "Anlaşmazlık halinde konunun Milletler Cemiyetine götürülmesi" hükmüne uyarak, sorunu, bu cemiyetin çözmesini istediler. Ancak, Türkiye sorunun Milletler Cemiyeti`de çözümüne taraftar değildi. Bunun iki haklı sebebi vardı. Birincisi: Türkiye henüz bu cemiyetin üyesi değildi; İkincisi: Cemiyete İngiltere hakimdi ve çıkan kararlarda oldukça etkili idi.

Milletler Cemiyeti Kararları

Tüm bu olumsuzluklara rağmen Türkiye, Milletler Cemiyeti faktörünü kabul etmek durumunda kaldı. Milletler Cemiyeti Eylül 1924`de konuyu ele aldı. Türkiye, Musul ve Süleymaniye bölgelerinde halkoylaması yapılmasını teklif ettiyse de, İngiltere bunu kabul etmedi. Milletler Cemiyeti konu ile ilgili bir komisyon oluşturdu. Tahkik Komisyonu, hazırladığı raporu Eylül 1925`de Milletler Cemiyetine sundu. Komisyon raporunda Musul halkının hiçbir tarafa katılmaksızın bağımsız kalmak istediğini bildirdi.

Buna rağmen Tahkik Komisyonu, Milletler Cemiyeti Meclisine şu tavsiyelerde bulundu:

1. Brüksel Hattı sınır olarak kabul edilecek. 2. Musul vilayetinin çoğunluğunu Kürtler oluşturduğundan Musul Irak`a bağlanacak ayrıca Türkiye ile ekonomik bir anlaşma yapılacak. Manda yönetimi 1928 yılında biteceğinden bu süre 25 yıl daha uzatılacak ama Kürtlere yönetim serbestliği ve kültürel haklar verilecek. 3. Bu iki noktaya uyulmadığı takdirde ise, Musul vilayeti Türkiye’ye verilecek.

Milletler Cemiyeti Meclisi, komisyonun teklifini aynen kabul etti. Milletler Cemiyeti`nin kararı Türkiye`de büyük tepkilere sebep oldu. Hatta Türkiye ile İngiltere arasında savaş havası esmeye başladı.

Fakat Atatürk`ün ortaya koyduğu gerçekçilik prensibini esas alan Türkiye, henüz savaştan yeni çıkmış olması ve harap olan ülkenin ekonomik ve sosyal meselelerinin çözüm beklemesi gibi sebeplerle ülkeyi yeni bir savaşa sürüklemek istemedi. Ayrıca Türkiye`nin iç ve dış sorunları vardı. Dış sorunları Musul görüşmelerini Avrupa`dan gelen Hristiyan kişilerin denetlemesiydi. Bu Türkiye`nin yalnız kalmasına neden oluyordu. Bunun üzerine Türkiye Sovyet Rusya ile Paris`te bir saldırmazlık paktı imzaladı. Amaç yandaş bulmaktı. İç sebepler ise İngiltere`nin Türkiye`de ayaklanmalar organize etmesidir. Bunların sonucu olarak Türkiye her yönden çaresiz kalmıştır. Bu sebeple, 5 Haziran 1926`da İngiltere ile bir anlaşma imzalayarak Milletler Cemiyeti kararını kabul etmek durumunda kaldı. Bu anlaşma, bugünkü Türk-Irak hududunu çizmiş ve Musul sorununa son vermiştir.

1. Türkiye bu gibi meseleleri umursamadığı için sınır esas itibari ile Milletler Cemiyeti Meclisi tarafından Brüksel`de tespit edilen hat olacaktır; fakat bu hatta Türkiye lehine bazı değişiklikler yapılacaktı;

2. Antlaşmanın 14. maddesine göre de, Irak Hükümeti, Musul üzerindeki haklarından vazgeçen Türkiye`ye 25 yıl süre ile petrolden alacağı gelirin % 10`unu verecekti. Bu gelir 1939 yılına kadar devam etmiş olup M.K. Atatürk`ün ölümünden sora 11 yıllık alacağı kalmıştır. Bu alacak henüz Irak devletinden tahsil edilmemiştir.

Türk-İngiliz ilişkileri

1926 yılında Musul konusunda varılan anlaşmaya rağmen Türk-İngiliz ilişkileri normal bir seyir takip edemedi. Bunun beş önemli sebebi vardı. Bunlardan Birincisi: Musul sorunu kendi lehine çözümlemek isteyen İngiltere`nin bölge halkını Bölücülük yönünde isyana teşvik etmesi; İkincisi: Hakkâri bölgesindeki halkı isyana sevk etmesi ve Nasturi isyanına sebep olması; Üçüncüsü: 1925 yılında çıkan Şeyh Sait isyanını organize etmesi ve yönlendirmesi; Dördüncüsü: Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası`nın Genç Türkiye Cumhuriyeti`ne karşı bir karşı devrim hareketi alarak desteklemesi; Beşincisi: Musul sorununun adil ve doğru olmayan bir şekilde çözümlenmesidir.

Nihayet, 1929 yılında İngiltere`nin Akdeniz Filosu İstanbul`u ziyaret etti. Bu ziyaret Türk-İngiliz ilişkilerindeki olumlu gelişmenin ilk adımını teşkil etti. Amiral Field`in Ankara`ya giderek Atatürk ve diğer ileri gelenleri ziyaret etmesi, Türk-İngiliz ilişkilerindeki olumsuzluğu yumuşattı.

Bu ziyaretten kısa bir süre sonra Sovyet Dışişleri Bakan Yardımcısı Karahan`da Ankara`yı ziyaret etti. Bu son ziyaret Sovyet Rusya`nın Türk-İngiliz yakınlaşmasından kaynaklanan bir endişesinin sonucuydu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MUSUL

VE

TÜRKİYE

(MUSUL VİLAYETİ SORUNU)

13 Şubat 2007

 

                                               

 

 

ADAM SOSYAL BİLİMLER ARAŞTIRMA MERKEZİ’NE VE MUSUL MESELESİ’NE AŞIRI HASSASİYET GÖSTEREREK EĞİLEN EDİTÖRLERİMİZE TÜRK MİLLETİ ADINA ŞÜKRANLARIMIZLA…

İSTANBUL

 

MUSUL VİLAYETİ RAPORU

 

 

ANA İÇERİKLER

 

 

·                                Türk Kuzey Irak politikasının odak noktası Kerkük değil Musul olmalıdır. Tarihi Musul Vilayeti üzerinde -ki bu yönetim birimi Kerkük’ü de kapsamaktadır- Türk devleti tarihsel olarak sabit hukuksal haklara sahiptir.

 

·                                Türk Devleti Kuzey Irak’a yapacağı bir müdahaleyi temelde iki ana zemin üzerinden yürütebilecektir: (1) Hukuksal zemin (2) Sosyolojik zemin.

 

·                                Türk devleti Musul Vilayetini Lozan sonrası İngiliz-Türk görüşmelerini müteakip Cemiyet-i Akvam’ın belirlediği hukuka binaen Ankara Anlaşması ile şartlı olarak İngiliz mandası altındaki Irak yönetimine bırakmıştır. Türk devleti “tartışmalı bölge” statüsüne sahip Vilayeti bağımsız bir Irak devletine namevcut olduğu için bırakmamıştır. 

 

·                                Irak devleti 1932 yılında bağımsızlığını kazandığından bu yana Musul Vilayeti statüsüne ve Vilayet unsurlarına BM’nin muhtelif kararlarıyla da sabit olduğu gibi Cemiyet-i Akvam’ın düzenlediği hukuka uygun bir muamelede bulunmamıştır. Türk devleti doğal olarak şartlı bir şekilde verdiği Vilayetin şartlara uygun yönetilmemesi halinde Vilayet’e tarihsel haklarını muciben müdahale için hukuksal zemine haizdir.

 

·                                1991’de Saddam yönetimine karşı Kürt isyanını başlatan ve 1992 yılında 60 küsür aşiret reisinin Ankara’da imzaladıkları bir deklarasyonla dünyaya isimlerini duyuran temelde Barzani karşıtı Surchi aşireti elementlerinin organize ettiği Musul Vilayet Konsülü Vilayetin Cemiyet-i Akvam statüsüne uygun bir şekilde yönetilmesini istemekte ve Türk devletini bölgeye davet etmektedir. Musul Vilayet Konsülü Musul Vilayetinde ciddi bir temsil gücüne sahiptir ve hali hazırda Kürdistan Muhafazakar Partisi olarak organize olmuştur. MVK’nın Türk devletini alenen bölgeye daveti K. Irak müdahalesi için sosyolojik zeminin oluşmasını temin etmektedir. MVK desteği olmaksızın yapılacak bir müdahale her türlü siyasal felakete zemin hazırlayabilir.

 

·                                Türk devleti Mahmur kampında yaşayan temelde Goyan aşireti mensuplarının T.C. topraklarına geri dönüşüne imkan sağlamalı ve böylelikle K. Irak demografisine kökten bağlı aşiretin nötralizasyonunu sağlamalıdır.

 

·                                Müdahale öncesi ve sırasında Irak Türkmenlerinin yeniden yapılanmasına katiyetle ihtiyaç vardır. Kürt ve Arap karşıtı klasik milliyetçi retoriğe sahip Irak Türkmen Cephesi Kuzey Irak’taki Türk varlığını güçlendirmekten ziyade zayıflamasına hizmet etmektedir. Türk devleti Kuzey Irak’ta bölgenin Türk-Osmanlı geçmişinin bilincinde olmakla birlikte varolan şimdiki realiteler dünyasında değişen demografik yapısının da şuurunda olan ve bu samimi bilinçle bölgede yaşayan Kürt ve Araplarla içten bir ilişki kurabilecek Türkmen elementlere “esas desteği”ni vermelidir.

 

·                                Söz konusu Türkmen elementler Musul Vilayet Konsülü ile birlikte Türk devletinin Kuzey Irak’ta Kürt ve Arap topluluklara erişmesini sağlayabilir ve Türkmen grupları da daha rasyonel, rafine ve harmonik bir birliktelik içinde Kuzey Irak’ta ideolojik bir merkeze oturtma etkisi yaratabilir.

 

·                                Her şeye rağmen Osmanlı Devletinin yıkılması ve Orta-Doğu’da oluşan parçalanma sonrası Mustafa Kemal’in liderliğinde tekrar küllerinden doğma hikayesi olan T.C. ulus-devlet projesi eğer düzgün, deruni, bilinçli, samimi, güçlü ve istikrarlı bir Kuzey Irak ve uzun vadede Orta-Doğu politikası üretemezsek var olan Kürt sorununun tehdidi altındadır. Türk ulus-devlet projesinin Türk milletinin ve devletinin varlığını, birlik ve bekasını sürdürmesi açısından canlı kalması olmazsa olmaz niteliği arzeden bir özelliktir. Ancak bu özellik klasik bir milliyetçilik ve İslamcılık ile korunamaz. T.C. ulus-devlet projesi K. Irak etnik ve dini çeşitliliğini içerecek bir şekilde ve Kürt sorununa adres teşkil edecek bir şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Türk fraksiyonlar II. Abdülhamit zamanında ve Cumhuriyetin kuruluşu ertesinde yaşandığı gibi bölünme ve çatışma yerine ehliyet ve liyakat esasına göre akil devlet adamlarının çevresinde ve liderliğinde memleketin birlik ve dirliği için birleşmelidir. Bu sağduyu şimdi gösterilemezse başka bir zaman gösterilmesi de ciddi bir ehemmiyete haiz olmayacaktır.   

 

I

 

Musul ya da Kerkük’e düzenlenecek herhangi bir Türk müdahalesine temel ancak söz konusu bölgelerde yaşayan ve yeterli temsil gücüne sahip olan halkların ve onların meşru temsilcilerinin daveti ile mümkün olabilir. Bu noktada Musul ve Kerkük’teki Türkmen nüfusu günümüz itibari ile böyle bir harekatı tek başına meşru kılacak yeterliliğe sahip gözükmemektedir. O halde bölgede yaşayan Kürtlerin gönüllü kabulü olmadan yapılacak bir müdahale Türk devletine ve halkına kaldırılması güç ağır yükler yükleyebilir. Diğer yandan Irak’ın elan cari olan iç savaş koşulları yabancı bir devletin (T.C) müdahalesini daha da riskli bir statüye yükseltmektedir.

 

Türk kamuoyunda Kerkük’e ilişkin var olan tüm hassasiyete yüksek bir saygı duymakla birlikte Türk Kuzey Irak politikasının odak noktasının Kerkük olması Türk siyasi çıkarlarına hizmet etmeyecek bir yaklaşımdır. Kerkük zengin petrol yataklarının olduğu ve bu yüzden yalnızca Kürtlerin değil fakat Arapların da bırakmaya niyetli olmadıkları bir şehirdir. Son bir Irak petrol kanunu K. Irak’taki petrollerin merkezi hükümet tarafından kontrolünü öngörmektedir. Kürtler ise Kerkük’ü başkentleri olarak görmek istiyorlar. Dolayısıyla Kerkük operasyonu hem Kürtlerin hem de Irak merkezi hükümetinin ve Arap dünyasının hoş görmeyeceği bir harekata kısa zamanda dönüşebilir. Bu gelişme uluslararası camiada da Türk karşıtı bir havanın doğmasına neden olabilir. Türk-AB ilişkilerinin son zamanlarda kötüye giden gidişatı ve “tezkere krizi” itibariyle kötüleşme moduna giren ve son Gül ziyareti ile Ermeni tasarısı da başta olmak üzere iyileşme işaretleri vermeyen Türk-Amerikan ilişkilerinin pür melali de ortadadır. AB’nin üç direğinden biri olan Fransızlar “Ermeni Soykırım” yasasını meclislerinde kabul etmekle Avrupa da Türk karşıtı bir atmosferin oluşmasına katkı yaparken Irak konusunda Amerikan-Türk farklılaşması aşılamamıştır. Bu itibarla Türkiye için iyi gözüken nadir noktalardan biri Türkiye-Suriye ilişkileridir. Türkiye’nin kendi Kürt nüfusu ile yaşadığı tansiyon is herkesin bilgisi dahilindedir. Böylesi bir atmosferde Türkiye’nin K. Irak’a yapacağı bir müdahalenin milletlerarası platformda hoş karşılanmayacağı kesindir. Türkiye Kürtlerinin ise nasıl bir tepki vereceği ise ayrı bir uykusuzluk nedeni olabilir.

 

O halde bu şartlarda Türk siyaset odağı Kerkük olmamalıdır ve K. Irak müdahalesi için de meşru bir sosyolojik zemine ihtiyaç vardır. Peki eğer Türk odağı Kerkük olmayacaksa ne olmalıdır? Ve K. Irak için müdahaleyi haklı kılacak meşru bir Kürt-Türk sosyolojik zemini var mıdır?

 

Bu noktada ilk soruyu cevaplamak nispeten daha kolaydır: Türk odağı Musul olmalıdır. Kerkük tarihsel, siyasal ve kültürel olarak Osmanlı Musul Vilayetinin bir parçası olmuştur. Lozan anlaşmasında Musul Vilayeti sorunu ve Türk-Irak(?) sınır anlaşmazlığı probleminin Türkiye-Britanya arasındaki ikili görüşmeler yolu ile çözümleneceğine dair bir anlaşma hükmü bulunmaktadır. Bu çerçevede Türk-İngiliz tarafları 1925-1926 arasında sorunun çözümüne müteallik olarak karşılıklı görüşmeler yürütmüş ve çözüm konusunda Cemiyet-i Akvam’ın kuracağı araştırma komisyonunun vereceği kararı kabul edeceklerine muvafakat vermişlerdir. Komisyon Musul Vilayetini Irak devletine bağlamayı uygun görmüştür. Komisyona göre Musul Vilayeti ekonomik olarak Türkiye’den ziyade Bağdat’a bağlıdır[1]) ve etnik yapısının çoğunluğunu Türkler oluşturmamaktadır.[2] Ancak komisyon Türk tarafının istediği referandurum talebini de reddetmiştir. (Hatırlanacağı gibi 1926’dan 13 yıl sonra çoğunluğu Türk olmayan Hatay ili referandurum yolu ile Türk topraklarına katılmıştır.) Yüksek ihtimal Musul Vilayeti Kürt-Türk nüfusunun önemli bir kısmı o zamanlar Türkiye ile birleşmek temayülündedir ve Britanya böyle bir referandurumu bu yüzden desteklememiştir. Bu itibarla zamanın Türk hükümeti şu ya da bu nedenle önemli bir tarihsel fırsattan faydalanamamıştır. Türk pozisyonu Şeyh Sait isyanı (13 Şubat 1925) itibari ile daha da zayıflamıştır.

 

Ancak Cemiyet-i Akvam Musul Vilayetini kayıtsız şartsız bir şekilde Irak devletine de bağlamamıştır. Musul’un Irak’a rabıtası kararı bir takım yükümlülüklere bağlanmıştır. Obligations of intenational concern[3] denilen bu prensiplere göre Irak devleti bölgenin etnik unsurlarının özelliklerine uygun bir yönetim sergilemelidir. 30 Mayıs 1932 yılında Irak devleti tarafından ilan edilen “Irak Formal Deklarasyonuna” göre Kürt ya da Türk ya da diğer başka azınlık unsurlarının kültürel hakları özel mülkiyet hakları koruma altına alınmıştır ve bu haklar Cemiyet-i Akvam’ın gözetimi altında olduğu kabul edilmiştir.[4]

 

II

 

Bu noktada sorunun ayrıntılarına girmeden önce not edilmesi gereken önemli nokta Türk devleti ile Musul Vilayeti arasında bir ilişkinin kurulmasını sağlayacak rabıta noktasının Cemiyet-i Akvam’ın Musul statüsünü belirlerken ortaya koyduğu hukuksal düzen olmadığının belirtilmesidir. Bir coğrafyanın kimyası(Kuzey Irak) ile o coğrafyanın siyasi statüsü ile yakından ilgilenen bir dış güç (T.C) arasındaki ilişki ilk emirde hukuksal bir bağlantı değildir; sosyolojik bir bağlantıdır. İki farklı taraf kendi aralarındaki ilişkinin kimyasında sosyolojik bir derinlik görüyorsa bu durumda münasebetlerini hukuksal bir zemine dökmeye yönelebilirler. Bir kadın ile erkeğin ilişkilerini evlilik akdi ile hukuksallaştırmaları gibi siyasi güçler de münasebetlerinin derinliğine taalluk eden bir yasal çerçeve kurgulayabilirler. Eğer Musul Vilayetini temsil eden unsurlar Türk milleti ve devleti ile böylesi sosyolojik bir derinliğin olmadığını düşünüyorlarsa bu durumda var olan tüm hukuksal statü tek başına bir anlam ifade etmeyecektir. Bu yüzden en başta sorduğumuz iki sorudan ikincisine verilecek cevap bu noktada kritik bir durum arzetmektedir:  K. Irak için Türk devletinin müdahalesini haklı kılacak meşru bir Kürt-Türk sosyolojik zemini var mıdır?

 

III

 

Günümüz koşullarında bu soruya cevap vermek zordur. Son 80 yılda kaçırılan fırsatların hangisi için ağıt yakılmalıdır bilinmez. Ancak her şeye rağmen Türk devletinin K. Irak’ta meşruluğunu sağlamaya “pretext” olacak bir Kürt hareket hali hazırdaki güçleri bizzat yerinde tespit edilmek kaydıyla mevcut olabilir. Bu hareket kendini yüksek ihtimal Türk devletinin de yardımlarıyla “self determination” deklarasyonlarını Ankara’da 15 Mayıs 1992 yılında ilan etmekle ifade etmiş olan “Musul Vilayet Konsülü(MVK)”dür. Konsül görünüşe göre Musul Vilayeti Kürt aşiret reisleri tarafından organize edilmiş bir yapılanmadır.[5] Sözkonusu liderler Kürt milliyetçi hareketi ile önceden birleşmemekle birlikte 1970’li ve 1980’li yıllar boyunca Irak Merkezi hükümeti ile de kolay olmayan bir ilişkiyi sürdürmüştür.[6] 1991 yılında Kürt isyanını da Talabani’nin KYB(PUK)’si ve Barzani’nin KDP’sinden bağımsız bir şekilde başlatanlar da konseyin kurucu iradesini oluşturanlardır.[7] İlgili partilerin bölgede etkilerini kazanabilmeleri Konseyle ittifak yapmaları ile mümkün olabilmiştir.[8]

 

MVK yukarıda bahsettiğimiz deklarasyonu ile zamanında Milletler Cemiyeti’nin ihdas edip hiçbir zaman uygulanmayan tavsiyelerini bir self-determination yolu ile uygulamaya geçirmek isteyen bir yapılanmayı temsil etmektedir. Cemiyet Musul Vilayetinin Irak’a bağlanmasını Kürt ve diğer azınlıkların eğitim haklarının ve kendi kendini yöneten bir Musul hükümetinin tanınması gibi bir takım şartlara bağlamıştır. MVK bu hakların Irak devleti tarafından o zamandan beri tanınmadığı gerekçesi ve BM’in Milletler Cemiyeti’nin doğrudan halefi olması hasebiyle bizzat Cemiyet’in ortaya koyduğu hukuksal statüyü yeniden değerlendirme yetkisine haiz olduğunu düşünmektedir. MVK İsviçreli bir hukuk firmasına kendilerini Genova’da temsil etmesi için vekalet vermiştir.[9] MVK’nın lideri etkili Surchi Kürt aşiretinin lideri Aziz Hıdr Surchi’dir. Diğer bazı Kürt aşiretleri ile birlikte Surchiler Kürdistan Muhafazakar Partisi(KMP)’ni kurdular. Aşiret Kürdistan’da göz önüne alınması gereken bir güce sahiptir ve Erbil’in kuzeyine kadar olan geniş ve zengin bir bölgeyi kontrol etmektedir. Barzani’nin partisi bu bölgede aynı zamanda hak iddia etmektedir. Barzani aşiretinin tarihsel olarak rakibi olan Surchi aşireti bağımsızlığını sürdürmek için KYP ile işbirliği yaptı ve bu işbirliği onlara 1996 yılında KDP bölgeyi ele geçirip merkez köyü bastığında pahalıya patladı. Surchi aşiret reisi saldırıda öldürüldü ve KDP bölgede aşireti tolere etmeyen bir politika izlemeye başladı. Bu durumda KMP Talabani’nin KYB’sinin kontrol ettiği bölgeler üzerinden faaliyetlerini sürdürmeye devam etti. KMP Süleymaniye’deki bölgesel hükümet bünyesinde bir bakan ile temsil edilmektedir. Şubat 2005’te KMP ve KDP arasında KDP ve KYP’nin ortak ve yeni bir Kürt hükümetinin oluşması için yaptıkları müzakereler öncesinde uzlaştıklarına dair bir seromoni düzenlendi.[10]

 

Musul Vilayet Konsülünün günümüzdeki faaliyet alanı raportörün bilgisi dahilinde değildir. Ancak Temmuz 2005 itibari ile Konsülün aktif olduğu ve siyasi bir parti olarak da organize olduğu açıktır. Bu noktada Konsül ile Türk tarafı arasındaki ilişkilere ilişkin bazı ayrıntılar vermek faydalı olabilir. Akşam gazetesi Şubat 2003’de yaptığı bir neşriyatta Talabani’nin Türk dışişleri yetkilileri ile 1992 yılında yaptığı görüşmeleri kamuya ifşa etmiştir. Neşriyat Türkiye’nin Amerika ile mi yoksa Avrupa ile mi olalım ikilemi yaşadığına vurgu yapıp PKK’yı Avrupa’nın desteklediğini ima etmekte Amerika’nın da bölgede Türk desteğini sağlamak için ilgili örgütün liderini Türklere teslim ettiğini söylemektedir. Ancak her şeyin ötesinde Talabani ile Dışişleri arasındaki oturumda Musul Vilayet Konseyinin tartışma konusu olması ilginçtir.(Toplantıya katılanlar, İstihbarat Araştırma Dairesi Başkanı Büyükelçi Cenk Duatepe, Burhan Ant ve Türkekul Kurttekin. Talabani`ye Ankara`daki İrtibat Görevlisi Serchill Kazzaz eşlik etmektedir).   

 

İlgili görüşmede Talabani Arapların çatısı altındaki bir ülkede yaşamak istemediklerini belirtmekte ve Türkiye ile birleşmek istediklerinden bahsetmektedir. Dışişleri yetkilileri ona Musul Vilayet Konsülünü sorduklarında Talabani organizasyonun hukuki temelinin Bay Keller[11] tarafından hazırlandığını söylemektedir. Talabani MVK projesini kendilerinin de işine geldiği için desteklediklerini ve Musul’un Türkiye ile birleşmesini istediklerini söylemektedir. Talabani “Musul, Türkiye`ye geçerse Türkiye`nin petrol sorunu kalmaz. Biz de Türkiye ile birleşirsek, PKK sorunu da ortadan kalkar. Biz de sizinle aynı parlamentonun çatısı altında konuşuruz” demektedir. Keller’a göre MVK projesi için bazı üst düzey Türk askeri yetkilileri ile görüşülmüştür. Dışişleri yetkilileri ise bu görüşü onaylamazlar. KYB yetkilisi Rezzan otel masrafları olan 128,000,000 TL kim tarafından ödendi diye sorar. Talabani’ye göre projenin arkasında Almanlar ve petrol işine girmek isteyen Avrupalılar vardır. İngiliz ve Amerikalılar ise olaydan bihaberdir. Talabani Amerikalıların K. Irak Kürtlerinin Türklerle birleşme isteğini ise “Türkiye’nin meselesi” olarak yorumladıklarını söylüyor.[12]

Anglo-Saxonlar bu projeden Talabani’nin dediği gibi bihaber olabilirler; ancak MVK deklarasyonlarının olabileceğinden daha sofistike olduğu ve 1992 “Declaration of Self- Determination”ın Amerikan 1776 Bağımsızlık Bildirgesi’ni anımsatan pasajlara sahip olduğu da ortadadır.

 

IV

 

MVK’nın ana motivasyonunun ne olduğu bilinmez. Ancak Konsül özerklik istemekte ve BM’in kendi kaderi hakkında karar vermesini istemekte ve karara da tabi olacağını beyan etmektedir. Kendilerinin(Musul Vilayeti) koşullu olarak Irak devletine bağlandığını söyleyen Konsül[13] ve bu koşulların yerine getirilip getirilmediğinin de Milletler Cemiyeti garantisi altına alındığını belirtmektedir. 1992 yılında BM Güvenlik Konseyi tarafından hazırlanan raporlar ve kararlarla Irak devletinin “yoğun insan hakları ihlalleri” gerçekleştirdiğinin sabit olduğunu söyleyen Konsül bu durumun kendilerini Irak devletine bağlayan koşulların da aynı zamanda yerine getirilmediğinin açık bir ispatı olduğunu söylemektedir.[14]

 

Konsül Irak devletinin Kerkük petrol yataklarının kullanım haklarını da bu yatakların tek yasal sahipleri olan Kürt aşiretler, Türkmen aileler ve bazı Türk vatandaşları aleyhine istismar ettiğini söylemektedir. Konsül şiddetle Musul Vilayetinin “araplaştırılmasına” karşı çıkmaktadır.[15]

 

MVK’yı temsil eden 75 aşiretin 63’nün aktif olarak temsil edildiği bir toplantı sonrası Konsül 7 temel maddede kendi pozisyonlarını ortaya koymaktadır. İlk olarak BM’nin birinci fasıl ilk maddesine göre Musul Vilayeti Kürt toplumunun self determination hakkını kullanmak istediğini belirten MVK üyeleri BM’i 1925 ve 1932 yıllarında kendilerine tanınan azınlık haklarına Irak devletinin riayet edip etmediğini yerinde incelemek için Musul’a davet etmektedir. Belki de daha önemlisi MVK Türk devletini bölgeye Konsülün hizmetlerini sunmak ve Türk devletine “Kürt Sorunu”nu çözmek ve ateşkes sağlanması konusunda yardım etmek için davet ettiğini ilan etmektedir.[16]

 

Konsül bir başka deklarasyonunda (Vivant Sequentes) Osmanlı devletinin çöküşüne atıf yapmakta ve Musul Vilayetinin bu esnada Irak Krallığına şartlı olarak ve uluslararası garantiler altında bırakıldığını belirtmektedir. Konsül Irak hükümetlerinin ise bu şartlara uygun hareket etmediğinin geçmiş soykırımsal uygulamalarla sabit olduğunu söylemektedir.[17]

Konsül Irak’tan ayrılışlarını deklare ettikleri “Declaration of Separation From Iraq” metninde ise Türkiye’nin özel siyasi ve güvenlik içerikli kaygılarını ve ortak Osmanlı geçmişinin de tanıdıklarını beyan etmekte Türkiye’nin ekonomik çıkarları ve Musul Vilayetinde Irak hükümetinin Türkmenler ve Türk vatandaşlar aleyhine yürüttüğü ihmallerin de keza tanındığı belirtilmektedir.[18]

 

Konsül daha ileri giderek zamanın başbakanı Süleyman Demirel’in Türk Parlamentosunda yaptığı bir konuşmada ifade ettiği “Türk-Irak sınırı yanlıştır”[19] cümlesinde ifade edilen görüşe katıldıklarını ve Türk hükümetinin bölgede geçmiş hataları düzeltecek bir liderlik imkanına sahip olduğuna vurgu yapmaktadırlar. Bu noktada MVK son derece kritik bir olguya dikkat çekmektedir: “Irak’ın bölgesel bütünlüğü 1925 sınırları ile tahdit edilmelidir.”[20] Konsül bu durumun Cemiyet-i Akvam’ın Araştırma Komisyonunun 16 Temmuz 1925 raporunda belirtildiğini söylemektedir:

 

“Türkiye kendi haklarından vazgeçmediği sürece tartışmalı bölgede(Musul Vilayeti) kendi kanuni egemenliğine sahip olmayı sürdürdüğünde kuşku yoktur. Irak bu bölgede hiçbir kanuni hakka ve fetih hakkına sahip değildir. Irak devleti çatışmaların nihayetinde varolmayan bir tüzel kişilikti. Irak(Lord Larmoor’un Cenova’da 1924’de söylediği gibi) gerçekte varolduğu haliyle ancak ülkenin tartışmasız bölümünde hüküm sürebilir.”[21]

 

Musul Vilayet Konsülünün Türkiye’yi bölgeye davet etmesine hukuki temel olacak nokta da sözkonusu kritik ilişkidir. MVK hala Türk devletini bölgeye davet etme kararlılığını sürdürmekte midir bu raportörün bilgisi dahilinde değildir. Ama eğer MVK İsviçreli hukuk firmasının web sitesinde yukarıda alıntıladığımız belgeleri yayınlamakla belki hala bu davetin geçerliliğini zımnen beyan etmektedir.[22] Bu nokta Türk devletinin ilgili makamlarının tespit etmesi ve yerinde tetkik etmesi gereken hayati bir istinat noktasıdır. MVK kendilerinin sahip olduğu ve Cemiyet-i Akvam tarafından da sabit görülen azınlık haklarının Irak devletince “consequently” ihlal edildiğini söylemektedir. Bu durumda kendilerinin BM tarafından yasal olarak kabul edilen self-determination haklarını kullanmaya “entitle” olduklarını söylemektedirler. Ve MVK bu süreçte tartışmalı bölge statüsünün Cemiyet-i Akvam tarafından da kabul edildiği Musul Vilayeti bölgesinde Türk devletinin hala hak sahibi olduğunu belirtmekte ve Türk devletini bu hakkını kullanmaya bölgede yüzyıllardır yaşayan insanları temsilen davet etmektedir. Tüm bu hukuksal ve sosyolojik çerçeve Türk devletinin bölgeye yapacağı bir müdahaleyi meşru kılacak şartları kifayetiyle kanımızca oluşturmaktadır.

 

Musul Vilayet Konsülü BM’in Garantörlük Sisteminin çerçevesi dahilinde kendilerinin bağımsızlık ilan edebileceklerini ya da Irak veya Türkiye’ye bağlanmayı kabul edebileceklerini söylemektedirler.[23] Her şeyin ötesinde Konsül Türk Hükümetini Musul Vilayetinin kalan kısımlarını Irak işgalinden kurtarmak da kendilerine her yolu kullanarak yardım etmesi için Musul’a davet etmektedir.[24] Tüm bunların Irak’tan Ayrılma Deklarasyonunda ifade edildiğini de ekleyelim.

V

Bu noktada Kuzey Irak denkleminde önemli bir role sahip bir başka aşirete de bölgenin sosyolojisini anlamak açısından dikkat çekmekte fayda var. Bu aşiret üyelerinin önemli bir kısmı Mahmur kampında yaşayan Goyan Kürt aşiretidir. Kamp PKK’nın el attığı ve yaşayanlarının da PKK’ya sempati duyduğu bir yer olarak algılanmaktadır.[25] Kamp Türk Kürtlerinin yeni bir kuşağının Kürt dilinde eğitildikleri bir yer olma açısından sembolik anlamı da büyüktür. Kamp BM tarafından gözetim altında tutulmaktadır. Üyelerinin önemli bir kısmı Goyan aşiretine ait olan sözkonusu kamp Türk devletinin Kuzey Irak politikası ve Kürt Sorunu açısından büyük öneme sahiptir. Kamp iki ucu keskin olan bir bıçak gibidir. Goyan aşireti 1926 sınır müzakereleri sonucunda Türkiye ile Irak arasında bölünmüş olup aşiret üyeleri yıllarca sınır boyunca kolaylıkla karşılıklı olarak hareket etmelerine karşın 1970li yıllarda Irak devleti yüzlerce Goyan ailesini “yabancı kökenli” olduğu gerekçesiyle Türkiye’ye sürmüştür. “Goyan aşireti Kuzey Irak’ta yaşayan Kürt aşiretlerine kültürel olarak pek çok Türk Kürtten daha yakındır. PKK bu aşiretin Kuzey Irak’a kendi ideolojik etkisini yaymak için uygun olduğunu düşünmektedir[26] Bu arada Mahmur kampında yaşayanların önemli bir kısmının daha önce Atruş kampında yaşadığını da not edelim. Nisan-Mayıs 1994 yılında Irak sınırının biraz kuzeyinde yaşayan 12,000 ile 15,000 arasındaki sivil Kuzey Irak’a sığınmış ve Atruş kampına yerleşmiştir.

 

Goyan aşiretinin tarihsel macerası düşünüldüğünde önereceklerimiz tuhaf bulunabilir. Ancak tarihte pek çok tuhaf olgunun da inanılmaz bir şekilde gerçekleştiği de vuku bulmuştur. Goyan aşiretinin Kuzey Irak’a yapılacak bir Türk müdahalesinde nasıl hareket edeceği müdahalenin kaderini yakından ilgilendirebilir. Goyan aşiretinin Türk devleti ile yaşadıkları aşiretin Türklere sempati duymasını engelleyebilir; ancak aşiretin Irak’a sempati duyması hiç beklenemez. Aşiret MVK benzeri Barzani ve Talabani etkisinden önemli ölçüde uzak gözükmekte olup 1926 sınır müzakereleri ile kaderi yakından ilgilidir. Goyan aşiretinin zamanında Irak tarafından Türkiye’ye sürüldüğünü de hatırlatalım. Olası bir Türk müdahalesinde Goyan aşiretinin desteği bir şekilde sağlanmalıdır. Bu belki aşiret üyelerinin tekrar kamplardan Türk topraklarına dönüşü ve yerleşim imkanı verilmesi ile sağlanabilir. Bu noktada Kuzey Irak’a yapılacak bir Türk müdahalesi esnasında PKK’nın nötralize edilmesinin şart olduğu da belirtilmelidir. Öcalan’ın yerleşkesi düşünülürse Türk devleti PKK’yı nötralize edecek araçlara sahiptir. PKK’nın K. Irak’ta nötralizasyonunda Goyan aşireti önemli bir güç aracı olabilir. Sonuç olarak K. Irak sosyolojisinde MVK kadar Goyan aşireti ve PKK etkisi de hesaba katılmalıdır.

VI

Türk Kuzey Irak politikasının konuşlandırılmasının belirlenmesinde olmazsa olmaz unsurlardan biri de Irak Türkmenlerinin varlığıdır. Pek çok kez ülkemizde gündeme geldiği ve tartışıldığı gibi Irak’ta dikkate değer bir Türkmen varlığı söz konusudur. Kerkük yabancı araştırmacıların dahi belirttiği gibi zamanında –maalesef zamanında- gerçek bir Türk şehri idi. Fakat şehir bu karakterini önemli bir ölçüde tedrici olarak yitirmiş gözüküyor.[27] Irak’ta temelde varlığını sürdüren iki büyük Türkmen grupla Türk devletinin ilişkileri Kuzey Irak politikasının geleceğini belirlemek açısından kritiktir. Söz konusu gruplar pro-Türk Irak Türkmen Ulusal Partisi’nin de içinde olduğu 20 kadar grubun temsil edildiği Irak Türkmen Cephesi(ITC) ve Şii Türkmen İslami Birliğidir. Bu gruplara ek olarak Irak Türkmen Demokrasi Partisi ve Türkmen Halkının Partisi de küçük olmakla birlikte Türkmen renkleri arasında sayılmalıdır.[28]  Türk devleti 1983 yılından günümüze kadar yaptığı sayısız Kuzey Irak harekatı sırasında söz konusu Türkmen grupların harmoni içinde çalışması ve faaliyet göstermesi konusunda ne yapmıştır bunu tam olarak bilmiyoruz. Ancak gözüken Türk devleti bu operasyonlarla Irak Kürtlerine gözdağı vermiş, Irak Saddam yönetimi ve bölge ülkelerine gövde gösterisi yapıp bölgede(Orta-Doğu) varolduğunu askeri bir üslupla ortaya koymuştur.[29]

 

Ancak bu yaklaşımın Türk etkisini Kuzey Irak’ta ne kadar geliştirdiği spekülasyona açıktır. Türkiye’den açık yardım alan Irak Türkmen Cephesinin milliyetçi retoriği Kürt ve Arapların yoğun bir şekilde mevcut olduğu Kuzey Irak coğrafyasında Türk etkisini yükseltmekten ziyade zayıflatabilir. Bu retorik bölgede yüzyıllardır yaşayan bazı Türkmen grupları bile Kürtler ve Araplarla olan ilişkilerini zedeleyeceği gerekçesiyle korkutmakta ve Türkmen Cephesine karşı soğutmaktadır. Son Irak seçimlerinde pek çok Türkmen’in ITC listelerinden değil fakat Kürt ve Arap parti listelerinden Irak meclisine girdiğini hatırlatalım. Daha kötüsü Cephe muhtemelen T. C. kökenli bazı cesaretlendirmelerle kendileri ile birlikte olmayanları Kürt ve Arap taraftarı gibi yaftalarla sıfatlama yoluna giderek sözkonusu Türkmen grupların Türk devletine olan yabancılaşmasını artırmaktadır.

 

Türk devleti Kuzey Irak’ta bölgenin Türk-Osmanlı geçmişinin bilincinde olmakla birlikte varolan şimdiki realiteler dünyasında değişen demografik yapısının da şuurunda olan ve bu samimi bilinçle bölgede yaşayan Kürt ve Araplarla içten bir ilişki kurabilecek Türkmen elementlere “esas desteği”ni vermelidir. Varolan hali ile Türkmen Cephesinin bu özelliklere haiz olduğu şüphelidir. Sözkonusu Türkmen elementler Musul Vilayet Konsülü ile birlikte Türk devletinin Kuzey Irak’ta Kürt ve Arap topluluklara erişmesini sağlayabilir ve Türkmen grupları da daha rasyonel, rafine ve harmonik bir birliktelik içinde Kuzey Irak’ta ideolojik bir merkeze oturtma etkisi yaratabilir. Bu noktada Goyan aşireti ve PKK Kürtlerin nötralizasyonunda önemli araçlara dönüşebilirler. Aksi halde en açık bir şekilde Kerkük’te gözlendiği gibi ITC’nin reaksiyoner retoriği karşısında güç merkezi yüksek ihtimal Barzani etkisi ve kontrolü altındaki Kürt gruplara kayacaktır. Bunun Kuzey Irak’taki Türk menfaatleri için iyi bir gelişme olacağı ise çok kuşkuludur. Varolan halde sözkonusu politikanın hızlı bir şekilde organize edilmesinin ve dikkatli, ısrarlı ve disiplinli bir şekilde yürütülmesinin önemine ve aciliyetine vurgu yapmak ancak gecikmiş bir uyarı olabilir. Türk Dışişleri ve Türk Ordusu kendine gelmeli ve Türk menfaatleri için harmoni içinde ortak bir stratejiyi tarih şuuru içinde geliştirmelidirler. Kuzey Irak Türkiye’deki hiçbir güç tarafından iç politika malzemesi ve amaçları için kullanılamayacak bir niteliğe sahiptir. Ancak böylesi bir bilge siyaset K. Irak üzerinde yıllardır süren politik hataların etkisini zayıflatıp pozitif bir atmosferin doğmasına vesile olabilir.

 

Her şeye rağmen Osmanlı Devletinin yıkılması ve Orta-Doğu’da oluşan parçalanma sonrası Mustafa Kemal’in liderliğinde tekrar küllerinden doğma hikayesi olan T.C. ulus-devlet projesi eğer düzgün, deruni, bilinçli, samimi, güçlü ve istikrarlı bir Kuzey Irak ve uzun vadede Orta-Doğu politikası üretemezsek varolan Kürt sorununun tehdidi altındadır. Türk ulus-devlet projesinin Türk milletinin ve devletinin varlığını, birlik ve bekasını sürdürmesi açısından canlı kalması olmazsa olmaz niteliği arzeden bir özelliktir. Ancak bu özellik klasik bir milliyetçilik ve İslamcılık ile korunamaz. T.C. ulus-devlet projesi K. Irak etnik ve dini çeşitliliğini içerecek bir şekilde ve Kürt sorununa adres teşkil edecek bir şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Türk fraksiyonlar II. Abdülhamit zamanında ve Cumhuriyetin kuruluşu ertesinde yaşandığı gibi bölünme ve çatışma yerine ehliyet ve liyakat esasına göre akil devlet adamlarının çevresinde ve liderliğinde memleketin birlik ve dirliği için birleşmelidir. Bu sağduyu şimdi gösterilemezse başka bir zaman gösterilmesi de ciddi bir ehemmiyete haiz olmayacaktır.  

 

Allah yardımcımız olsun.

 



[1] Musul-Kürdistan Sorunu, Mim Kemal Öke, İz yayıncılık, s. 250.251

[2] A.g.e.

[3] “Uluslararası ilgiye mazhar zorunluluklar” ırksal, dinsel ve dilsel azınlık haklarına taalluk etmektedir. Irak devleti Cemiyet-i Akvam ve İngiliz-Türk muahedesi olan Ankara Anlaşması(1926) ile garanti altına alınan bu haklar üzerinde Cemiyet-i Akvam(şu anki durumu ile BM) çoğunluğunun izni olmaksızın hiçbir değişikliğe gidilemeyeceğini(madde 10) 1932 yılında ilan ettiği “Irak Krallığı”nın Bağımsızlık “Deklarasyonu” ile de kabul ettiğini teyit etmiştir. Bkz. www.solami.com, Iraq’s genesis¤t status in documents, p.5. Aynı durum BM Nisan 1992 raporu ile de teyit edilmiştir. A.g.e. p.18.

[4] A.g.e. p.5. Deklarasyonun 9. maddesi bu bakımdan önemlidir. 9/1 ilk cümle ile Musul, Erbil, Kerkük ve Süleymaniye livalarında resmi dilin Arapça ve Kürtçe olacağı kabul edilirken ikinci cümle ile Kerkük’teki ciddi Türkmen varlığı nedeniyle şehirde resmi dilin Arapça ile birlikte Kürtçe yada Türkçe olması kabul ediliyor. 9/2 ile karar mercilerinin önemli düzeyde Kürtçe ve Türkçe bilmeleri şartı getiliyor. Madde 8 ise azınlıkların kendi anadilleri ile eğitim görme haklarını düzenlemektedir. 

[5] Martin van Bruinessen, Institute for Security Studies, European Union, July 2005, p. 65

[6] A.g.e.

[7] A.g.e.

[8] A.g.e.

9 İlgili dökümanlar için bkz. www.solami.com.

[10]  Bkz. Bruinessen s.65-66.

[11] J. Anton Keller Musul Vilayet Konsülünü BM’de Sürekli Temsilci ve Danışman sıfatı ile temsil etmektedir. Keller İsviçre kökenli CORUM araştırma grubunun iki kurucusundan biri olup hali hazırda aynı organizasyonun direktörüdür. Keller Tahran Rehine Krizinden Yugoslavya’nın parçalanması sonrası başlayan etnik temizleme ve çatışma süreçlerinde ve Filistin sorunu kapsamında hizmetlerini sunmuştur. Azınlık hakları konusunda özellikle uzmandır.

[12] Akşam, 7 Şubat 2003. Görüşmenin yayınlanan tam metni aşağıdadır.

 

 

 

 

Kurttekin: Gazetelerde yayınlanan demeçler bazen çarpıtılabiliyor. Bu bakımdan sizi uyarmak istedim.

Talabani: Açıkça söyleyeyim, artık biz Araplar`la mücadele edeceğiz. Bugün Irak için bir komplo hazırlandığını, buna göre, Irak Baas Partisi`nin yapısının değiştirilerek Irak`ın Suriye`yle birleşmesinin öngörüldüğünü biliyoruz. Zaten bu tür planlar yıllardır tatbik edilmek isteniyor. Biz Araplarla iç içe yaşadığımız için Arap meseleleri ve Araplar`ın birleşmeleri yönünde el altından sarf edilen gayretleri bilmiyor değiliz. Zaten biraz evvel bahsettiğiniz demecimde de bunu vurgulamak ve bu tür bir olasılık halinde Arap dünyasının dışında kalacağımızı belirtmek istedim.


Duatepe: Musul Vilayet Konseyi ile ilgili girişimin arkasında kimin olduğunu biliyor musunuz?


Talabani: Biz bunun Türk askeri çevreleri tarafından desteklendiği izlenimini edindik. Musul Vilayeti Projesi`nin hukuki temelini hazırlamış olan Bay Keller bana, projenin üst düzeyde bazı askeri makamlarınızla görüşüldüğünü söyledi. Türkiye tarafından desteklendiğini düşündüğümüz için de karşı çıkmadık. Doğru söylemek gerekirse bunu Türkiye`nin kara kaşı, kara gözü için değil, bizim işimize de geldiği için destekledik. Musul, Türkiye ile birleşirse bu bizim de Türkiye ile birleşmemiz için bir ön adım teşkil eder. Bakın size samimi olarak fikirlerimizi söylemek istiyorum. Biz gerçekçiyiz. Bağımsızlık peşinde değiliz. Eğer bir ülke ile beraber yaşamamız gerekiyorsa bunun Türkiye olmasını istiyoruz. Musul, Türkiye`ye geçerse Türkiye`nin petrol sorunu kalmaz. Biz de Türkiye ile birleşirsek, PKK sorunu da ortadan kalkar. Biz de sizinle aynı parlamentonun çatısı altında konuşuruz. Ben bunu Sayın Başbakan`a dahi söyledim ve Sayın Başbakan bu fikrime güldü. Bizim içten dileğimiz bu, demokratik bir ülke olan Türkiye sadece bizim için değil, başkaları için de çekici bir ülke olmaya başladı.

Duatepe: Musul Vilayet Konseyi girişiminin arkasında Türkiye yok. Bunun Türk askeri çevrelerince desteklendiği yolundaki görüşü ilk defa duyuyorum. Bu kişiler filhakika önce askeri yetkililerimizle temas etmişler, onlar da bize gönderdiler. Mesele bundan ibaret.

KYB Temsilcisi Kazzaz: Buradaki otel masrafları olan 128.000.000 TL.`sını kimlerin ödediğini merak ediyorum.

Talabani: Bu işin arkasında Almanlar`ın ve petrol işinden büyük kazanç sağlamayı uman Avrupalılar`ın olduğunu düşünüyorum. Yanlarındaki Keller adlı şahıs bunları yönlendirip idare ediyor. Ancak tekrar ifade edeyim ki, Musul Vilayet Konseyi ile ilgili olarak sunulan proje son derece iyi hazırlanıyor. Çok iyi bir çalışmanın ürünü. Bunu kimin hazırladığını merak ettim. Amerikalılar da, İngilizler de bunu bilmediklerini söylüyorlar. Ben zaten Türkiye ile birleşme fikrimizi üst düzey Amerikan yetkililerine açmak, işe karışmak istemiyorum. `Bu Türkiye`nin meselesidir` dediler ama menfi bir tepki de göstermediler.

`Her şey ABD`nin tutumuna bağlı`

Kurttekin: Bizim 70 yılda gerçekleştirdiklerimizi, üstelik bunları petrolsüz gerçekleştirdiğimizi dikkate aldığınızda bu tür projelerin bizim için önemli olmadığını takdir edersiniz.

Talabani: Çok diplomatça davranıyorsunuz. Artık eski politikalarınızı bırakın. Musul`u alın ve biz de sizinle birleşelim. Beni üst düzey askeri yetkililerinizle de görüştürmenizi istiyorum. Jandarmayla pratik önlemler için görüşüyorum, ancak ben askerlerle görüşmek istiyorum.

 

Duatepe: Sayın Başbakan burada olmadığı için bu talebinizi daha sonra değerlendirebiliriz. Muhalefet grupları olarak Viyana`da ne kararlar aldınız?

 

Talabani: Ana fikir, bir hükümetin kurulması oldu. Erbil`de kurulmasına karar verilen hükümeti, Suudi Arabistan gibi bazı ülkelerin de tanıyacaklarını ümit ediyoruz. Ancak her şey ABD`nin tutumuna ve bu işe ne diyeceğine bağlı. Heyet ABD`ye gittikten sonra fikirlerin netleşeceğini umuyoruz. Bu arada bizim ihtiyaç duyduğumuz bazı maddelerin Kuzey Irak`a geçirilmesi için yardımlarınızı bekliyoruz. Örneğin sigara fabrikası için getirdiğimiz kağıt, Kapıkule`de bekliyor. Sayın Başbakan buna müsaade edileceğini söylemişti.

 

Duatepe: Bu konuda Sayın Ant size cevap verecek. Ancak Sayın Başbakan`ın bu sigara kağıtları için özellikle bir talimat vermeden, genelde Kuzey Irak için neler yapılabileceğini sorduğunu hatırlatmak isterim.

 

Ant: Kuzey Irak`a mal sevkiyatı için Birleşmiş Milletler Yaptırımlar Komitesi`nin müsaadesi gerekli. Eğer söz konusu sigara kağıtları için bu müsaade verilmemiş ise Kuzey Irak`a gitmesini sağlamamız söz konusu olamaz. Biz elimizden gelen kolaylığı göstermeye çalışıyoruz. Örneğin bir İsveç NGO`su tarafından Kuzey Irak`a gübre ve tahta sevkiyatı için yapılan başvuruları Yaptırımlar Komitesi kabul etmiş. Ama takdir edersiniz ki kararları biz almıyoruz. Bu konuda BM çok hassas davranıyor.

Talabani: Yaptırım Komitesi`nin kararları zaten ihlal edilmiyor mu? Kuzey Irak`tan getirilen ihtiyaç dışı mazota göz yumulmuyor mu?

 

Ant: Bunu bizden herkes talep etti ve başta BM istedi. Çünkü size sağladıkları insani yardım projeleri için gerekli malzemeyi taşıyacak kamyon bulamıyorlardı. Biz de zararımıza olmasına rağmen kabul edilebilir bir miktarın sevkine izin verdik.

 

Talabani: O halde bize yardımcı olamayacaksınız. Biz de bu malzemeyi İran üzerinden geçiririz. Bir seneden beri sizden talep ettiğimiz hiçbir şeyi sağlayamadık. Bundan üzüntü duyuyoruz.

 

[13] www.solami.com, Declaration of Self Determination, p.1

[14] A.g.e. s. 2

[15] p.2

[16] p.2, madde 4

[17] p.5. Bu arada konsülün tek Tanrı inancına ebedi geçerliliği olan prensiplere ve vizyonlara atıf yapması da not edilmelidir.

Avesta’dan, Tevrat ve Kuran’a kadar Kutsal Kitapların hoşgörü ve doğruluğu öğütlediği söylenmekte ve Papa John Paul II’nin “Centesimus Annus”una da atıf yapılmaktadır.

[18] p.7

[19] Hürriyet, 8 Ekim 1992.

[21] p.7. Maalesef Türk Dışişleri Bakanı Gül Washington’da düzenlenen “Yol Ayrımındaki Türk Politikası” isimli bir toplantının açılış konuşmasında “Biz 1926’da Musul’u verirken tek bir Irak’a verdik” gibi talihsiz bir cümle sarfetmiştir. Yukarıda Komisyon raporunun da belirttiği gibi ilgili tarihte Irak isimli bir devlet mevcut değildir ve Türkiye’nin dolayısıyla Musul’u böyle bir devlete vermesi de sözkonusu değildir. Bu noktada Türk-Britanya-Irak temsilcileri arasında Türk-Irak sınırını belirlemek üzere imzalanan Ankara Anlaşmasında da Irak’ın “müstakil bir devlet” olmakla birlikte “kendisiyle(Irak) İngiltere arasında münakit 10 Teşrinievvel 1922 ve 13 kânunusani 1926 tarihli muahedelerden münbais münesabatı mahsusayı tanıyarak hudut mıntakası”(Madde 2) tayin edildiği belirtilmektedir. Irak devleti bağımsız tüzel kişilik sıfatına göreceli olarak 1932 deklarasyonu ile İngiliz mandasından çıkarılmak ve bir krallık olarak tanımlanmakla kavuşmuştur. Dışişleri Bakanının sözkonusu cümlesi Musul’un “tartışmalı bölge oluşu” statüsünü de Türk Dışişlerinin algılayamadığı gibi talihsiz bir durumun da varolduğunu ima etmektedir. Diğer yandan Türk devleti Musul üzerindeki egemenlik hakkından kesin olarak vazgeçmediği sürece Musul üzerindeki iddialarını sürdürme zeminine sahiptir. Bu yukarıdaki Komisyon raporunda sabit olduğu gibi doktrinde de kabul edilmektedir. Bkz. Professor Berriedale Keith, D.C.I, The League of Nations and Mosul, Journal of Comparative Legislation and International Law, 3rd Ser., Vol. 8, No. 1(1926), pp. 44.  Ankara Anlaşması ile Türk devleti bu hakkından vazgeçmiş midir? Anlaşma Türk devletinin Cemiyet-i Akvam’ın tayin ettiği hukuka göre “Türkiye ile Irak arasındaki hattı hudut”un “sureti katiyede tayin edilmiş” olduğunu söylüyor. Bu sınırlarda Musul Vilayeti İngiliz mandası altındaki Irak içinde yer almaktadır. Ancak anlaşmanın imzalandığı zamanda Cemiyet-i Akvam’ın öngördüğü hukuk MVK’nün de belirttiği gibi günümüzde ciddi olarak değişmiştir. Dolayısıyla Türk devleti Ankara Anlaşmasında Cemiyet-i Akvam’ın belirttiği koşullara binaen “Türkiye ile Irak arasındaki hattı hudut”u kabul etmiştir. Türk devleti kayıtsız şartsız olarak Musul Vilayetinin manda yönetimi altındaki Irak sınırları içinde kalacağını hiçbir zaman kabul etmemiştir(Bkz. United Nations, Department of Humanitarian Affairs[internal memorandum], April 1992. İlgili BM memorandumu yukarıda belirtilenleri onaylamaktadır. Doküman Irak egemenliği ve toprak bütünlüğünün Cemiyet-i Akvam’ın belirlediği Musul statüsüne direkt ve şartlı olarak bağlı olduğunu tekrarlamaktadır. ). Irak hükümeti bu koşullara uygun hareket ettiği sürece Musul Vilayeti Türk misak-ı millisi dışında belki addedilebilir. Ancak her halde Türk devleti Musul üzerindeki egemenlik hakkından vazgeçmemiştir ve şartlar o zamandan bu zamana ciddi bir şekilde değişmiştir. Sonuç olarak Türk-Irak sınırının belirlenmesine temel olan Cemiyet-i Akvam hukukunun dayandığı ve dayattığı koşullar perspektifinde Musul Vilayeti Irak sınırları içinde yer alabilecektir ve eğer Cemiyet’in dayattığı koşullara aykırı bir uygulama cari olarak meri ise bu durumda Türk devletinin Musul Vilayetine müteallik olarak sahip olduğu tüm egemenlik haklarını bizzat Vilayet halkının(MVK) da daveti karşısında kullanmasından daha doğal bir durum söz konusu olamaz. Misak-ı Milli M. Kemal Atatürk’ün de belirttiği gibi “milletin menfaati” ve Meclis’in “isabet-i nazarı”ndan başka bir şey değildir(M. Armağan, 3 Şubat 2007, Zaman).

[22] MVK 16 Ekim 2001 yılında yayınladığı Solidarity Declaration’da önceden ilan ettiği siyasi pozisyonunu aynen sürdürdüğü izlenimi vermektedir. Bkz. www.solami.com, Fundamental Documents, p. 20. Konsül BM İnsan Hakları Komsiyonuna sunulan fikirlerden bahisle “(Musul Vilayeti’nde yaşayan çeşitli unsurların) serbest kararı ile atalarının topraklarının tekrar Irak yada Türkiye’ye bağlanabilme…”(madde 11) ihtimalinden söz açmaktadır. Bkz. “Proposed Conflict Resolution Pathways for Iraq”, E/CN.4/1994/NGO/48, 4 March 1994.

[24] A.g.e

[25] Bruinessen, p.63

[26] A.g.e. s.64

[27] Bruinessen, p.55. Raportör bu konuda kesin konuşacak direkt gözlemlere sahip değildir. Ancak Saddam yönetimi altında ve Amerikan işgali sonrası oluşan nüfus değişimleri ile Kerkük’te Türkler lehine bir durum oluştuğunu söylemek imkan dahilinde değildir.

[28] A.g.e. s.57-58.

[29] s.60-61.(www.turkmeclisi.org sitemiz kaynak gösterilmeden kullanılamaz)



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.