Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1780
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 7976
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 233
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 1998 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
ORTADOĞU MESELESİNE GENEL BİR BAKIŞ-MAKALE-
 

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE “ORTADOĞU MESELESİ”NE GENEL BİR BAKIŞ

Prof. Dr. Abdurrahman KÜÇÜK

Giriş

Günümüzde Türkiye’nin yakın çevresi; Filistin-İsrail başta olmak üzere, Irak, Lübnan, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Çeçenistan  “kan gölü”ne dönmüştür. Ortadoğu’da son günlerde yaşanan ve yüzlerce insanın ölümü ile meydana gelen olaylar hepsinin önüne geçmiştir. Bu bölgelerde akan kanı durduracak Batılı bazı devletler, ya bizzat olayın içindedir veya uzaktan seyretmektedir. Doğu’da bazı büyük ve güçlü devletler de olayların içine doğrudan  girmekten çekinmektedir.

Ortadoğu’da etkin ve önemli rol üstlenmesi gereken Türkiye ise ne yapacağını kestiremez ve önünü göremez durumdadır. Çünkü iş başındaki Hükümet  ve yönetim kadrosu; yıllarca Yahudi düşmanlığı üzerine oluşturdukları söylemleri/politikaları ile ABD-İsrail-AB üçgeni ve önceden  “verilmiş sözler ve söylemler” arasında sıkışmıştır. Çünkü Hükümet, bir tarafta yıllarca “Yahudi karşıtı” söylenen sözler ile oluşmuş “taban”ın  baskısı, diğer tarafta gerçekler ve gelişmeler arasında  kalınması ile bir bocalama içerisindedir.

Irak’ın bölündüğü, Türklerin/Türkmenlerin yok edildiği, önceleri “peşmerge” olarak nitelendirilen kimselerin “önemli makamlar”a getirildiği, Filistin’de ve Lübnan’da insanların öldürüldüğü, Suriye’nin tehdit edildiği, İran’a gözdağı verildiği ve Türkiye’nin bölünmesinin hedefte olduğu bir dönemde “Büyük Ortadoğu Projesi”; Türkiye ve çevresinin yeniden düzenleneceği, yeni coğrafî bölgeler ve “yeni devletçikler” oluşturulacağı bir proje olarak algılanmaktadır. Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler bu amacın adım adım gerçekleştirilmeye yönelik olduğu düşüncesini kuvvetlendirmektedir. Zaten ABD Dışişleri Bakanı Bayan Rice de, 2007  yılında İsrail’e gittiğinde  olanları ve yaşananları, “Yeni Ortadoğu Oluşumu” şeklinde yorumladığı hafızalardaki yerini korumaktadır.

27 Aralık 2008 tarihinde Filistin-Gazze’de yaşanan yürekleri sızlatan ve seyredenleri üzen görüntüler, “Neden ve Niçin?” sorularının sorulmasını akla getirmektedir. Gazze’de yaşananların ve günlerdir devam eden olayların Muharrem Ayı’nın ilk günlerine denk  gelmesi de 1380 yıl önce, 10 Muharrem 680  tarihinde Kerbela’da “Hz. Hüseyi’nin ve yanındakilerin şehit edilmesi olayı”  ile örtüşmesi Merhum M. Akif Ersoy’un “Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar, Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?” tespitlerini/ ifadelerini hatıra getirmektedir.

 

1. Geçmişten Günümüze  Muharrem Ayı Olayları ve Aşûre

7 Ocak 2009 tarihi Türkiye’de Aşure Günü idi. Bu Gün’de veya 9 Ocak’ta Aşûre yapılıp dağıtıldı. Bu farklı tarihler, Muharrem Orucunun/Aşûre Orucunun 10 veya 12 olarak   yerine getirilmesinden ileri geliyordu. Bazı aileler özellikle bazı “Sünnî aileler”,Muharrem Ayı’nın 10 gününü veya 9,10 ve 11.günlerini oruçla geçirdi. Bazı aileler özellikle “Alevî aileler”, Muharrem Orucunu/Aşûre Orucunu 12 gün olarak yerine getirdi.

Aşûre Orucu, Alevî Türkler arasında Matem Orucu / 12 İmam Orucu olarak da anılmakta ve adlandırılmaktadır. 2009 Yılı Matem Orucu, Filistin’de/İsrail’de-Gazze’de “çoluk-çocuk masum insanlar”ın öldürülmesi ile aynı günlere gelmesi bu güne farklı bir anlam kazandırdı ve 1380 yıl önce yaşanmış olayları hatırlattı ve o gün yaşananları bugüne taşıdı.

Aşure Orucu’nun ve  sonra yapılıp dağıtılan Aşûre’nin Dinler Tarihi’nde de önemli bir yeri bulunmaktadır.

Muharrem, bilindiği gibi, Hicri Takvim’in ilk ayıdır. Muharrem Ayı’nın ilk günü  Hicrî Takvime göre yılbaşıdır. Bu gün, Hz. Muhammed’in (sas) yatağına yeğeni Hz. Ali’yi yatırıp Medine’ye Hicret ettiği gündür.

Muharrem Ayı, Hicret Olayı dışında, Hz. Muhammed’in torunu Hz. Hüseyin’in Kerbala’da şehit edilmesi ayı olarak da Türk Milleti’nin hafızasına kazınmıştır. Hz. Hüseyin, Muharrem Ayı’nın Onuncu Günü, başı gövdesinden ayrılarak şehit edilmiştir. Muharrem Orucunun, bazı yerlerde ve gruplarda "matem"e dönüşmesi de bundandır.

Hz. Muhammed, Medine’ye geldiğinde Yahudiler’in Aşure Günü oruç tuttuklarını görmüş ve bu orucun ne olduğunu sormuştur. Yahudiler de, ona, “Bu hayırlı bir gündür. Hz. Musa da bu günde oruç tutmuştur.” cevabını vermişlerdir. Peygamberimiz de “Ben, Musa’ya sizden daha yakınım ve lâyığım” demiş, o günün orucunu tutmuş ve tutulmasını istemiştir.

Hz. Muhammed, Ramazan Orucu farz kılındıktan sonra  Aşûre  Orucu’nun  tutulmasını isteğe bırakmıştır. O, Ramazan dışında tutulacak oruçların en faziletlisinin ve sevaplısının Muharrem Ayı’nda tutulan oruç olduğunu da  belirtmiştir.

Dinler Tarihi`nde Muharrem Ayı`nda meydana gelmiş birçok tarihî, dinî ve kültürel rivayet  vardır. Bu konudaki rivayetlerden bazıları şöyledir: Hz. Âdem`in tövbesi kabul edilmiştir. Hz. Nuh`un gemisi  Cudi Dağına oturmuştur. Hz. Süleyman hükümdâr olmuştur. Hz. Yunus balığın karnından çıkmıştır. Hz. Musa, İsrailoğulları’nı Fravun’un zulmünden kurtarmıştır.  Hz. Yakup, oğlu Hz. Yusuf`a kavuşmuştur. Hz. Muhammed, Mekke`den Medineye Hicret etmiştir. Hz. Hüsey`in Kerbelâ`da şehit edilmiştir…

Hz. Nuh`un Tufan`dan kurtulup Gemi`de kalan yiyeceklerin karıştırılıp yemek haline getirilmesi  Aşure`nin ve “şükür” için oruç tutulması da “Aşure Orucu”nun temelini oluşturmuştur. Hz. Musa`nın  İsrailoğulları’nı Firavun`dan kurtarmasının da aynı güne gelmesi dolayısıyla Yahudilerin,  Hz. Nuh Kıssası ile Hz. Musa Kıssasını  birleştirip binlerce yıl yaşattıkları ve sadece Muharrem Ayı`nın Onuncu Günü oruç tuttukları rivayetler arasındadır.

Hz. Muhammed, Yahudiler`den ayrılmak için bir önceki ve bir sonraki günü yani son üç günü oruçlu geçirmeyi Sünnet kılmıştır.

Dünya’da Müslümanların olduğu hemen her ülkede farklı anlayışla ve farklı görüntülerle de olsa Muharrem Ayı’na ait uygulamalar vardır. Ancak bu uygulamalar, Türkiye`de diğer yerlerden  ayrı ve "Türk`e özgü" hal almıştır. Müslüman Türkler arasında  bu günlerin anısına yapılan Aşûre; gelenekleşmiş  ve Muharrem`in onuncu gününden itibaren pişirilip dağıtılan tatlıya da ad olmuştur. Aşure, Osmanlı Devleti`nde de Sarayda pişirilip halka dağıtılmıştır. Günümüzde Türkiye`de ve Türkiye dışındaki Türkler arasında da Aşure Orucu tutmak ve Aşure tatlısı yapıp dağıtmak   "dinî gelenek" olarak devam ettirilmektedir.

Aşure; Türk ve   Türk töresi ile bütünleşmiştir. Kısaca Aşure ve Muharrem`in ilk on veya on iki günü Türkiye`de  Alevîsi ve Sünnîsi ile Türkler arasında ayrı bir öneme sahiptir.

Dinî ve tarihî geleneğin bir devamı olarak  Türkiye`de 2009 yılının 7 veya 9 Ocak  Günü, Aşure Günü olarak ihya edilmiştir. Bu günlerde  Türkiye’nin tamamında değilse bile tahminen 3 evden birinde Aşure vardır. Bu; evlerde yapılmak ve yapanlarca komşulara dağıtılmak suretiyle edinilmiştir/edinilmektedir.

Alevî Türkler’in bir kısmında Aşure Günü,  Muharrem Ayı’nın 12’sinden sonradır. Bunun sebebi onların   Muharrem Orucu’nu 12 güne tamamlamak istemeleridir. Çünkü bu 12 Gün, “12 İmam”dan her birine bir gün olması hesabı ile yerine getirilmektedir Böyle olunca Aşure de bu 12 Günden sonraya bırakılmaktadır. Bu konuda kesin tarih ve kural yoktur. Bir ay boyuca da Aşure yapılıp dağıtılabilmektedir.

  Muharrem Orucu’nun “12 İmam” ile özdeşleştirilmesi; Türk insanının hassasiyetinin, adalet anlayışının, nezaketinin ve nezafetinin göstergesidir. Çünkü bu anlayış;  Peygamber’e ve Ehl-i Beytine, soyundan geldikleri kabul edilen “inanç önderleri”ne saygının, sevginin ve bağlılığın   güzel örneğini oluşturmaktadır.

Türkler, Hz. Muhammed`e ve onun Ehl-i Beyti`ne saygıda önde gelen bir millettir. Hz. Hasan`ın ve Hz. Hüseyin`in şehit edilmelerinin  acısını  içten   duymaktadır.  Bu olaylar yaşandığında henüz Müslüman bile olmamış Türk insanının Ehl-i Beyt sevgisi ve bağlılığı ancak Türk Milleti`nin mazlumdan yana olmasıyla ve haksızlığa rıza göstermemesiyle izah edilebilir.

Anadolu`daki Alevî-Bektaşîlerin yaklaşık % 98`i, Orta Asya`dan gelmiş Türklerdir. Anadolu`daki Alevîlik-Bektaşîlik hiçbir ülkedeki Alevîlik ile benzer değildir, Türkler`e özgüdür. Çünkü Alevî Türkler, Orta Asya`dan getirdikleri geleneklerini-göreneklerini bozmadan günümüze taşımışlar ve Türk Kültürünün yaşatılmasına önemli katkılarda bulunmuşlardır.

Emevilerin zulmünden kaçan Peygamberimizin yakınlarının, taraftarlarının ve Arap Müslümanların sığınak yeri Orta Asya  yanı Türk yurtları olmuştur. Onların anlattıklarının etkisi ile Hz.Muhammed’e ve soyuna samimiyetle bağlılık oluşmuştur.

Türkler, İslâm`ın doğuşundan yaklaşık 150-200 yıl sonra topluca Müslüman olmuştur. Müslüman olduktan sonra onlarda Hz.Muhammed ve Ehl-i Beyti`ne saygı ve sevgi artarak devam etmiştir. Onların sevinç günlerini sevinç günü, acı günlerini acı günü kabul etmek Türk insanının ayrılmaz vasfı olmuştur.

Türkiye’nin  tamamı  gezildiğinde  Alevîsi ile Sünnîsi ile Türklerin büyük kısmının  Aşure Orucunun/Muharrem Orucunun ya tamamını veya birkaç gününü tuttuğu, Aşure yapıp dağıttığı  ve Hz. Hüseyin`in şehit edilişinin acısını içinde duyduğu  görülecektir. Çünkü  Alevîsi ile Sünnîsi ile Türk insanı, bir elmanın iki yarısıdır. Onlardan birinin kaderi diğerinin kaderidir. Onlar; oynanan oyunların  Türk`üm diyen herkesin üzerine oynandığının farkındadır. Türk coğrafyasında yaşayanlar, Türk Milleti`nin fertleridir ve birbirinin tamamlayıcısıdır.

Türk Milleti, tarihinden getirdiği  gelenekleri ve görenekleri  yaşatan, hassasiyet gösteren, onları benliği ve kimliği ile özdeş hale getiren  dünyada hemen hemen  tek millettir.

Türkiye’de Aşure; Alevîsi ile Sünnîsi ile Türk insanının “ortak payda”larından olmuştur. Aşure’deki her çeşitten malzeme, Türk Kültürü ortak paydası altında birleşmiştir. Bu Türk Kültürü ortak  paydası, Türk Milleti’ni, Türkiye insanını, Türk Dünyası insanını   temsil etmektedir. Çünkü Türk insanı, Aşure’yi “kendileştirmiş” ve ona “Türk damgası”nı vurmuştur. Aşûre; Millet olmanın/Türk Milleti olmanın en güzel ve anlamlı örneğidir. Aşûre’nin içinde her çeşitten malzeme vardır ve bu malzemeler kazanda kaynayıp tek bir madde haline gelmiştir. Kazanda çok çeşit olarak giren malzeme kazandan çıkınca nohut, üzüm, incir, fasulye olarak değil  sadece  Aşûre olarak tek bir ad ile anılmaktadır.

Türk Milleti; Muharrem’i, Aşur/Aşır’ı  çocuklarına   ad vererek de güncelleştirip yaşatmıştır.

Aşûre, Türkiye’de, ortak kaderin, ortak  geçmişin ve ortak geleceğin de adı haline  gelmiştir. Çünkü Aşure;  küçük farklarla birbirinden ayrılmış çeşitli malzemenin aynı kazanda bütünleşmesine ve  milletin oluşumuna en güzel örnektir.  

O halde ortak paydası olanların, ortak değerleri paylaşan ve savunanların “aynı gemide” olduklarını hatırlamak  ve Nuh`un gemisindeki gibi  gereğini yapmak  mecburiyeti vardır. 

Aynı dinin, aynı dilin, aynı kültürün ve aynı kaderin mensubu insanların; üzerlerine oynanan oyunları, birbirine güvenerek, birbirini kucaklayarak ve birbirini bütünleyerek, geçmişten ve tarihte yaşanmış  olaylardan ders alarak, tarihteki olayların tekerrür etmesini önlemek ve  boşa çıkarmak sorumluluğu vardır.

Yaşanan olayları anlamak ve tekrarının olmasını önlemek için geçmişe, tarihe, olayların arka planına ve  “diğer yüzü”ne göz atmakta fayda olmalıdır. Bunun için akla ilk olarak  “Vadedilmiş Topraklar  (Arz-ı Mevud) Anlayışı” ve bunun Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasında nasıl anlaşıldığı gelmektedir. 

 

2. “Vadedilmiş Topraklar  Anlayışı” ve Ortadoğu Meselesi

“Vadedilmiş Topraklar Meselesi”nin iki yüzü ve üç ayağı  vardır. Biri, Yahudiler ile ilgili görünen yüzü, diğeri Hıristiyanlarla yani Batı ile ilgili görünmeyen yüzüdür. Ayaklar ise biri Yahudiler, ikincisi Batılı Bazı Hıristiyan Ülkeler/Hıristiyanlar, üçüncüsü de Müslümanlar/Araplardır. Tarih boyunca Kudüs merkezli “Ortadoğu Meselesi” Yahudiler ile Hıristiyanların ortak sorunu olmuştur. Çünkü önceleri Yahudiler ile Hıristiyanlar arasında, daha sonra Müslümanlar ile Hıristiyanlar arasında, günümüzde de Yahudi-Hıristiyan unsurlarının ortak meselesi olarak “dünya arasında” bir sorun olagelmiştir.

Ortadoğu; Hz. İsa’nın doğduğu, yaşadığı ve çarmıha gerildiği bölgedir. Hıristiyanlar ile Yahudiler arasında, yorumlar ve yaklaşımlarda ayrılık olsa da, ortak nokta bu bölgenin kutsallığı ve kendilerine “Tanrı tarafından verilmiş/vadedilmiş” olması inancıdır. Bu; Hıristiyanlarca da kabul edilen Yahudi Kutsal Kitabı Tanah’ı da (Tevrat = Hıristiyanlarca Eski Ahit) içine alan  Hıristiyan Kutsal Kitabı Kitab-ı Mukaddes’in ( Bible) konuları arasında yer almış ve her dönemde farklı şekillerde yorumlanmıştır.

Hıristiyanlarca kabul edilen Kutsal Kitap’a göre Tanrı, Hz. İbrahim, Hz. İshak, Hz. Yakup, Hz. Musa ve diğer bazı peygamberler ile “sözleşme/ahit” yapmıştır. Bu sözleşmeye göre Yahudiler, Allah’a ortak koşmayacak ve O’na “iyi kul” olacaklar, peygamberlerine uyacaklar, kan dökmeyecekler, kimseyi yurtlarından çıkarmayacaklar, haksızlık etmeyecekler ve ibadetlerini hakkıyla yerine getireceklerdir. Yahudiler verdikleri bu sözü yerine getirdiklerinde Allah’ın da onları “seçkin bir topluluk” kılacağı, “Arz-ı Mevûd’u vereceği” ve diğer toplumlar üzerine hâkimiyetlerini sağlayacağı bildirilmiştir. Ancak Yahudilerin büyük bir kısmı, her söz verişlerinin arkasından, sıkışınca veya rahata kavuşunca “verdikleri söz”den dönmüşlerdir. Bu durumları karşısında Tanrı da, onlara şarta bağlı vaadin gerçekleşmesine imkân vermemiş ve ceza olarak onları “yurtsuz” bırakmıştır. Yahudi Kutsal Kitabı’na göre; Yahudiler “tövbe ederek” Sözleşmenin devamını sağlamışlar ve Tanrı’nın “Vadedilmiş Topraklar”a  döndürme sözü de yeniden geçerlilik  kazanmıştır.[1]

Tevrat’ta vaadedilen bu yerlerin nereler olduğu, Hz. İbrahim’e, Hz. İshak’a, Hz. Yakup’a, Hz. Musa’ya ve Hz. Musa’nın yerine geçen Yeşu’ya bildirilmiştir. Hz. İbrahim’e ve soyundan gelenlere; Nil’den  Fırat’a kadar olan bölgenin ve orada yaşayanların tamamının hâkimiyeti yanında, “gözün  gördüğü her yer”in  verileceği vaadedilmiştir[2].  Benzeri vaad; Hz. İshak’a ve Hz. Yakub’a  şöyle yapılmaktadır: “...Senin zürriyetin yerin tozu gibi olacak; şarka ve garba(doğuya ve batıya), şimale ve cenuba(kuzeye ve güneye) yayılacaksın, yerin bütün kabileleri sende ve zürriyetinde mübarek kılınacaktır”.[3] Aynı sözler/vaatler, Hz. Musa’ya ve onun yerine geçen Yeşu’ya da yapılmıştır. İsrailoğulları’ndan vaat  edilen yere gitmeleri, ayaklarını bastıkları yerlerin onlara verileceği bildirilmiş ve gidecekleri yerin sınırları da çizilmiştir. Yeşu da İsrailoğulları’nı Filistin’e götürmüştür. Yeşu’dan sonra Hz. Davud’un krallığı zamanında “Siyon” alınmış ve oraya “Davud’un Şehri” ismi verilmiştir.[4]

Hz. Davud,  Kudüs’ü başkent yaptıktan sonra, Ahid Sandığı’nı sarayına koymuş; Mabet’i (Bet Ha Mikdaş) yaptırmaya niyet etmiş; fakat onun yapılması oğlu Hz. Süleyman tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu iki kral/peygamber dönemi; İsrailoğulları’nın en parlak, en rahat ve huzurlu hayat geçirdikleri dönem olmuştur. Babil Sürgünü ve daha sonra Roma hakimiyeti ile Mabet yakılmış, yıkılmış ve Yahudiler dünyanın her tarafına dağılmışlardır. Bundan sonra İsrailoğulları; hep Hz. Davut ile Hz. Süleyman dönemini yadetmek ve oraya yeniden dönmek hayaliyle yaşamışlardır. Bu hayallerin tatminini Yahudiler, yeniden “Kutsal Kitapları”na (Tanah/Tevrat) sarılmakta ve ondaki ifadeleri yorumlamakta bulmuşlardır. Bu yorumlar, “Arz-ı Mevud/Vadedilmiş Topraklar Anlayışı” etrafında yoğunlaşmıştır. Bu anlayışın gerçekleşmesinin “Mesih” ile olacağına inanıldığı için “mesihî hareketler” hız kazanmıştır. Bu hız, Roma İmparatorluğu’nun Yahudi bağımsızlığına kesin olarak son vermesinden sonra (M.S. 70) daha da artmıştır.

Roma hakimiyeti dönemindeki Mesihlik iddiasındakilerin gayesi; Yahudileri Roma hakimiyetinden kurtarmak iken, daha sonrakilerin gayesi; Müslüman Arapların ve Türklerin hakimiyetleri altındaki Yahudileri kurtarıp Filistin’e götürmek, orada kendi “millî devletleri”ni kurmak ve  sonra bütün Yahudileri bir araya toplamak şeklinde ortaya çıkmıştır. Yahudi Kutsal Kitabı’ndaki mesihî  vasıfları taşıdığını iddia edip Yahudileri “Arz-ı Mevud”a götüreceğini vaat ederek, ortaya çıkan çok sayıda sahte mesih olmuştur. Bu sahte mesihler;  “Yahudi şuurunu uyanık tutmakta” önemli  rol oynamışlardır. Sahte mesihlerle başlayan hareket,  Dr. Theodor Herzl ile XX. Yüzyılda, “siyasî bir mahiyet” kazanmıştır. Yahudiler, iki bin yıllık sürgün dönemlerinde, bu idealle, her ortaya çıkışlarında darbe yemiş; her darbenin arkasından  bu başarısızlıkların sebebini aramış; bir sonraki ortaya çıkışlarında bir önceki hatayı yapmamaya gayret sarf etmiş ve iki bin yıllık bir başarısızlığı başarıya dönüştürme yollarını tespit etmişlerdir. 

Bu bağlamda geçmişte ve günümüzde yaşanan olaylara bakıldığında dünya barışını bozan ve huzursuzluklar çıkaran sebepleri “beş grup” altında toplamamız mümkündür. Bu sebepler; Toprak kazanmak, ekonomik  çıkar sağlamak, liderlik ve üstünlük elde etmek, “Kutsal Yerlere” sahip olmak ve “Siyonizm”i (Yahudi veya Hıristiyan Siyonizmi) gerçekleştirmektir.

Yukarıda  beş grup  şeklinde işaret edilen hususların ilk dördü dünya var olduğundan ve yeryüzünde insan  yaşamaya başladığı ilk dönemden beri görülen sebeplerdir. Bunlar, dönemlere ve şartlara göre daralıp genişleyebilmektedir. Sonuncusu “Siyonizm”; geçmişte sadece Yahudileri,  günümüzde ise Yahudiler yanında Hıristiyanların önemli bir kısmını da ilgilendiren ve dolayısıyla dikkatleri Ortadoğu’ya çeken bir konudur. Söz konusu edilen “Siyonizm”; “Arz-ı Mevud” (Vadedilmiş Topraklar) ideali ile özdeştir; Tanrı tarafından kendilerine verildiği kabul edilen yerlere, “Siyon” ile simgeleştirilen  Kudüs’e dönme, o bölgeyi ele geçirip Süleyman Mabedi’ni yeniden ihya etme ülküsü olarak özetlenebilmektedir.

İki bin yıl bu Siyon Tepesi’ne hâkim olmak ve bu dönemi yaşatmak hayaliyle geçmiştir. Bu hayalin simgesi “Siyon” olmuş ve Siyonizm de bundan doğmuştur. Siyonist Yahudilere ve bir kısım yeni  dinî hareketçi Hıristiyanlara  göre bunun gerçekleşmesi Tanrı’nın bir emridir ve kendi haklarıdır. Kutsal Kitaplarındaki ifadeler, işlenmiş  ve geliştirilmiştir. “Yahudi ve Hıristiyan Siyonistler”e göre o yerler; kendi haklarıdır..   

Arz-ı Mevud İdealinin kademeli bir görünüm arz ettiği dikkati çekmektedir. Yahudi Kutsal Kitabı ve Siyonistlerin hedefleri değerlendirildiğinde şu üç kademe görülebilir: Birinci kademede Kudüs ve çevresi; ikinci kademede Nil’den Fırat’a kadar olan kısım ve Türkiye’nin bir kısmını da içine alan Ortadoğu; üçüncü kademede de bütün dünyadır. Bundan dolayı olacak ki, İzmir’de ortaya çıkan ve “mesih” olduğunu iddia eden Sabatay Sevi[5] dünyayı 38 parçaya bölüp  taraftarlarına taksim etmiştir. O, Kudüs’ü dünyanın başkenti ilân etmiş ve “krallar kralı” olarak kendisine ayırmıştır. Sabatay Sevi’den sonra, Arz-ı Mevud İdealinin gerçekleşmesi için siyasî yollar da denenmiştir. Bu yollara başvuran ve onu siyasî plana çıkaran Dr. Theodor Herzl olmuştur. Herzl’in “Siyonist Görüşleri”ne destek  Yahudilerin tamamından değil, Yahudilerin “aşırı dindar bir kısmı”ndan gelmiştir. 

Büyük  bir ilgi ile izlenen Siyonizm kongrelerinde, Herzl’in asıl amacının bağımsız bir Yahudi Devleti kurmak olduğu, bunun için Filistin ile yetinmeyeceği, komşu memleketlere de el atacağı anlaşılmıştır. Türkler, Siyonistlerin Filistin’i bir üs olarak  kullanmalarına ve  Filistin’de toplanıp çoğunluk oluşturmalarına engel olmaya çalışmışlardır. Günümüzde Yahudi Siyonistler yanında Hıristiyan Siyonistlerin de “kutsal yerler”e sahip olmaya ve Ortadoğu’da hakimiyet kurmaya çalıştıkları  gelişmelerden anlaşılmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin  güçlü döneminde servet ve mevki sahibi olan “Siyonist Yahudiler” ile “Hıristiyan Siyonistler”in yönlendirmesiyle ABD, İngiltere ve Fransa gibi bazı “süper güçler/ülkeler”, Türk hakimiyetindeki dindaşları üzerinde haklar iddia etmeye başlamış ve Osmanlı Devleti’nin  ekonomik durumu bozulunca fırsattan istifade “Arz-ı Mevud İdeali”ni  sahneye koymuşlardır. Bunun için “Siyon Kongreleri” yapılmış, çeşitli devletlerin yardım ve desteği  sağlanmıştır.  O günkü durumu Padişah II. Abdulhamid şöyle dile getirmektedir: “Amerika’da genç ve kuvvetli bir devlet doğmuştu. İspanya, sömürgelerinden sürekli olarak çıkarılıyordu. Dünya Yahudileri teşkilatlanmıştı. Mason Locaları yolu ile Arz-ı Mevud’un peşine düştüler. Bunlar daha sonra bana da gelmiş ve Filistin’de Yahudileri yerleştirmek için büyük paralar karşılığı benden toprak istemişlerdir. Tabiî  reddettim”.[6]

Batı’nın büyük ve güçlü bazı devletleri Osmanlı Devleti’ni bölmek için plânlar yaptığı ve çalıştığı sırada, ilgili devletlerin ve örgütlerin de destek ve teşvikiyle bazı Yahudiler sahneye çıkmışlardır. Bu teşvik ve destekten cesaret alan  Yahudiler, Türk Devleti’nin “Dış Borçlar”ını ödeme karşılığında Filistin’i istemişlerdir. Bu isteğe Abdulhamit  şu şekilde cevap vermiştir: “...Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, Milletime aittir. Milletim, bu vatanı kanlarıyla mahsuldâr kılmışlardır... Türk İmparatorluğu bana ait değildir, Türk Milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını veremem. Bırakalım, Museviler milyonlarını saklasınlar. Benim İmparatorluğum parçalandığı zaman onlar, Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat, yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben, canlı beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.”[7]

Abdulhamit’in kararlılığı karşısında başka yollara başvurulmuş ve karar delinmek istenmiştir. Bunun için de tedbir alınmış ve “siyonistler”e toprak satışı yasaklanmıştır. Bu yasak da başkaları adına toprak alıp daha büyük paralar karşılığı devreden Araplar eliyle delinmiş ve Filistin’de yoğun bir Yahudi nüfusun oluşumunun ve İsrail Devleti’nin kurulmasının yolu açılmıştır.  

Abdulhamid’in bu konudaki ısrarı ve İmparatorluk parçalanmadan gayelerine ulaşamayacaklarının anlaşılması üzerine başka başka yöntemlere başvurulmuş ve  İmparatorluğun bölünmesinin yolları aranmıştır. Bunun için Avrupa’nın büyük devletlerinin, İngiltere, Fransa ve Amerika’nın desteği sağlanmıştır. Bu devletler; bir taraftan Yahudileri destekleyip onlara Filistin’de devlet kurdurmaya çalışırken, diğer yandan Osmanlı İmparatorluğunu bölmek için Arapları ayaklandırmaya gayret etmişlerdir. Lavrens, Filbi, Vambery ve benzeri casuslar, Müslümanları ayaklandırmak ve Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak için, var güçleriyle faaliyet göstermişlerdir. Bütün bu güçler, Müslümanların gafletinden ve zaaflarından yararlanabilmişlerdir. Osmanlı Devletinin Hicaz Emiri Şerif Hüseyin ve oğulları “Büyük Arap Devleti” idealine inandırılmış, Türk ordularının Suriye cephesinde  mağlup olmasında “Siyonistler” ile beraber büyük rol oynamışlardır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun  son dönemlerinde, dünyada cereyan eden diğer olaylar yanında, Ortadoğu’da iki mesele gündemde tutulmuştur. Bunlardan biri “Arapların Muhtariyeti”, diğeri de “Siyonizm İdeali”nin gerçekleşmesidir. Bunun  için Yahudiler ileri gelen bazı Arapları ikna etmiş ve gayelerinin tahakkuku için ilk yakınlaşma sağlanabilmiştir. Hem Arapları ayaklandıran hem Yahudilere destek veren güçler, özellikle İngiltere; Filistin’deki toprakları, Yahudilere peşkeş çekmiş; böylece Ortadoğu’da olduğu gibi dünyada da barış bozulmuştur.

Vadedilmiş Topraklar ve Siyonizm Meselesi, Yahudilerin Filistin’e yerleşip devlet kurmasıyla sınırlı olsaydı bugün bu idealin bitmesi ve Ortadoğu’da barışın gerçekleşmesi  gerekirdi. Halbuki bu ideal, başka bir veçhe kazanmış ve konuyu Batı sahiplenmiştir. Bunun günümüzdeki adı ve şekli de  “Hıristiyan Siyonizmi” dir.

 

3.  Ortadoğu Meselesinde “Hıristiyan Siyonizm Anlayışı”nın Rolü  ve Türkiye

Hıristiyan Siyonizmi’ne girmeden önce ABD Başkanı Bush’un gündeme getirdiği Büyük Ortadoğu Projesi’ne(BOP) kısaca göz atmakta fayda vardır. Birkaç yıl önce ABD, Büyük   Orta Doğu Projesi diye nitelendirilen bir projeyi gündeme getirmişti. Bu Proje gündeme gelir gelmez Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, “Biz bu Projenin dışında olamayız” ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, Diyarbakır Büyük Ortadoğu Projesi’nin yıldızı olacaktır” açıklamasıyla “Proje”ye olumlu yaklaştıklarını göstermişlerdir. Ancak, daha sonra, Proje’nin  içinin nasıl dolacağının bilinmemesi üzerine Gül de Erdoğan da daha dikkatli konuşmak ve konuya ihtiyatla bakmak gerektiği yönünde açıklamalar yapmışlardır.

Amerika ve yetkililerince BOP’un içi doldurulmuştur ve adım adım “Hıristiyan Siyonizmi”ne doğru yol alınmaktadır. BOP; yüzyıl önce yapılan ve İngiltere’nin öncülüğü ile sahneye konulan Projenin günümüze gelen boyutudur. Baba Bush döneminde, 1991 yılında başlayan Körfez Krizi ve ABD’ne götürülüp CIA tarafından yetiştirilen peşmergeler[8]; günümüzde Oğul Bush döneminde Irak’ta, Filistin’de, Lübnan’da ve kısaca Ortadoğu’da yaşananlar “Hıristiyan Batı Siyonizmi” açısından da değerlendirilmelidir. Ortadoğu’daki gelişmeleri doğru okumak ve anlamak gerekmektedir. Çünkü “Ortadoğu Meselesi”nin dinî, tarihî, kültürel, ekonomik ve stratejik önemi vardır. Bunlar bilinmeden bugünkü gelişmeleri ve Büyük Ortadoğu Projesi’ni anlamaya imkân yoktur.

Hıristiyan Siyonistlerinin hedefindeki en önemli ülkenin Türkiye olduğu unutulmamalıdır. Bunun sebeplerinden biri de Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen ve Hıristiyanlığın günümüze ulaşmasında önemli rol üstlenmiş olan Tarsus, Antakya, Urfa, Mardin, Ankara, Konya, İstanbul, İznik, Efes, Kadıköy gibi yerlerin Türkiye’de olmasıdır. Buralara, kısacası Anadolu’ya yeniden sahip olmak “Hıristiyan Siyonistler”in hayallerini süslemekte ve rüyalarına girmekte olduğu anlaşılmaktadır.

BOP benzeri bir proje, 19.Yüzyılın sonlarında gündeme getirilmiş ve 20.Yüzyılın başlarında uygulamaya konulmuştu. İsrail Devleti’nin kurulması ve tanınması bu projenin sonucuydu. Yirminci Yüzyılın ilk çeyreğinde uygulamaya konulan Proje, Büyük Arap Devleti Projesiydi (BAP). Bu Proje’ye göre Araplar bir araya gelip Türklere karşı bağımsızlık kazanacak ve Büyük Arap Devleti oluşturacaktı. Bütün ajanlar, Araplar arasında hummalı bir çalışmaya girişti. “Şeyh  kisvesi”nde, “dindar görünümü”nde  ve Arap  kılığında birçok “ajan provokatör” iş başındaydı. Lavrens, Filibi, Vambery ve daha niceleri görevini iyi şekilde yapıyordu. İngiltere de devreye girmiş, “Yahudileri kurtarma” adı altında operasyonda yerini almıştı ve Siyon Kongreleri düzenliyordu.

Yapılan Siyon Kongrelerine Arapların ileri gelenleri katılıyor ve konuşmalar yapıyorlardı. Bunlardan biri de Osmanlı Devleti’nin Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’di. Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, 1917 yılında yapılan Siyon Kongresi’ne katılmış ve şu  konuşmayı  yapmıştı: “Yahudilere kendi yurtlarında  başarılar diliyoruz. Yahudi hareketi, bizim kendi özel hareketimiz gibi, emperyalist değil millîdir, Suriye’de her ikimiz için de yer vardır. Ben yürekten inanıyorum ki her iki millet, ancak birbirine yardım ederek başarılı olabilir”.[9]  Bu konuşmayı yapan  Faysal, Osmanlı Devletinden koparılan, “cetvelle  belirlenen”, BOP’un temel ayağı olan ve bugün binlerce insanın can verdiği Irak’a kral yapılmıştı. Şerif Hüseyin’in diğer oğlu, Faysal’ın kardeşi Abdullah da “cetvelle çizilen”  başka bir devlet olarak ortaya çıkan Ürdün  krallığına getirilmişti. Üçüncü oğul Ali de Arabistan’a kral yapılmıştı. Diğer Arap ülkeleri de aynı yöntemlerle ortaya çıkarılmıştı.

Yapılan Kongreler/Toplantılar sonucu Araplar, Türklerden koparılmıştır. Ortaya  20 civarında ülke çıkmıştır. Büyük Arap Devleti hayaliyle yola çıkanlar, “küçücük devletler/devletçikler” ile karşılaştıklarında  şok olmuşlardır. Günümüzdeki BOP’a da bunun için ihtiyatla bakmak ve “küçülerek büyümek oyunu”na  karşı uyanık olmak lâzımdır.

Hıristiyan Siyonizmi, 16. Yüzyıl’da ortaya çıkan Protestan hareketinden sonra Kitab-ı Mukaddes’i yeniden yorumlama süreci ile başlamıştır. Bu yorumlar arasında “Hz. İsa’nın İkinci Gelişi”nin ve Kudüs’ten bin yıl dünyayı yönetmesinin gerçekleşmesi de vardır. Bu kehanetin  gerçekleşmesinin işareti  de Yahudilerin Filistin’e dönmeleri ve zamanla Hıristiyan olmalarıdır. Hıristiyanlara göre  bu sürecin hızlandırılması için Yahudilerin Filistin’e dönüp orada devlet kurmaları gerekmektedir ve bu Kitab-ı Mukaddes’in gelecekle(Apokaliptik) ilgili kehanetlerindendir. Yahudileri Filistin’e toplamak ve devlet kurmalarını sağlamak için Protestan Hıristiyan gruplar, özellikle İngiliz Puritenler ile İngiltere’de ortaya çıkan Hıristiyanlığı Restore Hareketi bu “Hıristiyan Siyonizmi”nde önemli roller üstlenmişlerdir. Aslında Siyonizmin ve İsrail Devleti’nin kuruluşunun arka planında hep bazı  Hıristiyan  Batı ülkeleri olmuştur. Adam, “Hıristiyanların  Filistin’de Yahudi devleti kurma faaliyetlerinde rol   almasını Hıristiyan Siyonizmi” olarak nitelendirmektedir.[10]

  19.Yüzyıl’da da “İsa’nın İkinci Gelişi’nin Yahudilerin Filistin’e dönmelerine  bağlı olduğu inancını teolojilerinin merkezi haline getiren yeni dinî hareketler ortaya çıkmıştır”. Yedinci Gün Adventistleri  ve Mormonlar bunlardandır. Amerika’da ortaya çıkıp gelişen bu iki grup; Yahudilerin Filistin’de yerleşmeleri için Zeytin Dağı’nda “Siyonist” dua etmişler ve yerleşmelerinde fiilen rol almışlardır.[11]

Amerika’da XIX. Yüzyıl’da ortaya çıkan ve XX ve XXI. Yüzyılda da etkisini sürdüren Mormonlar; kendilerinin “Gerçek Hıristiyanlığı” temsil ettiklerini,“Mesih İsa’nın Son Gün Azizleri Kilisesi” veya “Mormon Kilisesi” olduklarını  ve “iki iddia/iki söylem” ile ortaya çıktıklarını açıklamışlardır. Bu iddialarından/söylemlerinden  biri, Yahudilik ile diğer iddiaları/ söylemleri de Hıristiyanlık ile ilgilidir.Onların birinci söylemi/iddiası; İsrail kabilelerini bir araya toplamak ve “Siyon”u yeniden canlandırmaktır. İkinci söylemleri/iddiaları; Mesih Çağı’nın yaklaşması dolayısı ile “İsa’nın Tanrılığı ve Kurtarıcılığı”nda  Yahudilik ve Hıristiyanlık karışımı bir “dinî düşünce”yi hayata geçirmektir. Bu “yeni oluşum” dolayısı ile Mormonlar, hem Amerika’ya hem de  kendilerine  yeni “misyon” yüklemişlerdir. Yüklenilen bu  Misyon’un anahtar terimi de, özet olarak, “Yeni Siyon Amerika”dır. Bu Misyon’un gerçekleşmesi için Mormon Kilisesi; “Misyonerlik Örgütü” olarak teşkilatlanmış ve dünyanın her yerinde  faaliyetlere girişmiştir. Türkiye de Mormon Kilisesi Misyoner Örgütleri’nin yürüttüğü etkinlik alanı içerisindedir.[12]

Theodor Herzl’in “Siyasî Siyonizmi”ni gündeme getirmesi; Yahudilerin Filistin’de yerleşmeye başlamasına ve  “Hıristiyan Siyonistlerin  Mesih  beklentisine ışık” olmuştur. Bu Mesih özlemi, Yahudilerin  Filistin’e dönmeleri için Hıristiyan papazların canı gönülden çalışmalarını sağlamıştır. Bu cereyan, Amerika’da, İngiltere’de  ve diğer bazı Avrupa ülkelerinin papazları arasında zemin bulmuştur. Onlar bu projede gönüllü görev üstlenmişler ve Herzl’e de destek olmuşlardır. Bu papazlardan İngiliz Heehler, Yahudi Devleti’nin sınırları olarak Teodor Herzl’e Kuzey’de  Ürgüp’e (Türkiye) bakan dağları, Güney’de de Süveyş Kanalı’nı göstermiştir. Papazların Yahudilere “bu  kıyak”ı onları sevdiklerinden daha çok, kendi emelleri için onları “araç” olarak kullanmalarından kaynaklanmaktadır. Çünkü 19.Yüzyıl’dan önce sadece dinî olarak bakılan bu konuya Hıristiyan Batı/ “Hıristiyan Siyonistler”, 19.Yüzyılın son çeyreğinden itibaren “siyasî emperyalizm” noktasından bakar olmuşlardır. Onlar, kendi ülkelerinin siyasî liderlerini Ortadoğu’ya  dinî açıdan olduğu kadar maddî menfaat/çıkar açısından da bakmaya yönlendirmişlerdir. Bunun üzerine siyasîler faaliyete geçmişlerdir. Öncülük İngilizlerin  olmuştur. İngiliz mandası altında Yahudilerin Filistin’e yerleşmesi için projeler hazırlanmış, hazırlanan projeler Amerika ve Avrupa’daki Protestan Başkanlara sunulmuştur. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord A.James Balfour’un, 1917 yılında, İngiliz Lordu ve Teşkilat Başkanı Rothschild’e gönderdiği ve Balfour Deklarasyonu/Beyannamesi olarak nitelendirilen, Yahudilerin Filistin’de yerleşmesini öngören  meşhur “resmî mektup”ta[13]  özet olarak şunlar yer almıştır: “Majestelerinin Hükûmeti, Filistin’de Yahudiler için bir vatan kurulmasını terviç etmektedir (desteklemektedir). Bu arada Filistin’de bulunan gayri Yahudi unsurların medenî ve dinî hakları bâkî kalacaktır... Bu deklarasyonu Siyonist Federasyonun bilgisine sunarsanız müteşekkir olurum…”.[14]

İngiltere Dışişleri Bakanı Balfour’un bu mektubu, hem Yahudiler hem Araplar hem Türkiye hem de dünya için  önem taşımaktadır. Bu Mektup ile Sultan Abdulhamit’in “ Canlı beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade etmem.”  açıklamasının aksine “..Canlı bedende yani Osmanlı Devleti üzerinde ameliyat yapılacağının mesajları” verilmiş; Araplar da yanlarına alınmış  ve dünyanın önemli devletlerinin de desteği sağlanmıştır. Çünkü bu mektuptaki görüşler İngiliz Hükûmetince de benimsenmiş ve “Yahudi Siyonizmi ile Hıristiyan Siyonizmi”nin  işbirliği gerçekleştirilmiştir. Batılı bazı ülkelerin  faaliyetleri ve destekleri sonucu Filistin’de İsrail Devleti’nin kurulması yönünde adımlar atılmıştır. İngilizler; değişik taktiklere başvurarak, yüzyıllardan beri aralarında düşmanlık sürüp gelen ve “amcaoğlu” olan Yahudiler ile Arapları (Yahudiler Hz.İbrahim’in oğlu İshak’ın, Araplar da Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundan) Türklere karşı bir araya getirmişlerdir. Türkleri Filistin’den ve Ortadoğu’dan atma  konusunda Arapların ileri gelenleri ile Yahudilerin önderleri işbirliği yapmışlar ve hedeflerine de ulaşmışlardır. İngilizlerin destek ve yönlendirmesiyle gerçekleştirilen  işbirliği sonucu Türkler/Osmanlı Devleti, Filistin’den ve Ortadoğu’dan “çıkarılmış”tır. Türklerin bıraktığı yerlerin yönetimi ve kontrolü, 1922’den itibaren İngilizler başta olmak üzere Batılı bazı devletlerin, dolayısıyla Hıristiyanların eline geçmiştir.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika da;  bu bölgede ve Hıristiyanlık konusunda öne çıkmaya başlamıştır. Abdulhamit’in de dikkat çektiği gibi “genç ve kuvvetli bir devlet” olarak Amerika, yeni “sömürgeler ve uydular” oluşturmaya başlamış, “her türden malzeme”yi kullanmayı genel politika haline getirmiştir. Bu malzemeden biri de Yahudilerdir. ABD, Yahudiler ile Ortadoğu’ya, özellikle Hıristiyanlık için önem taşıyan (Hz. İsa’nın doğduğu, mezarının ve hatıralarının bulunduğu yer olan) Kudüs’e ayak atma fırsatı bulmuştur. Hitler’in Almanya’da Yahudilere karşı başlattığı “soykırım” da ABD’nin işini kolaylaştıran bir başka husus olmuştur. Bu ortamda ABD, bazı Yahudilerin/”Yahudi Siyonistler”in desteğini; Yahudiler de “Mesih karakterli yeni dinî hareketler” vasıtasıyla Amerika’nın  dolayısıyla “Hıristiyan Siyonizmi”nin desteğini almıştır. Bu destekle,1948 yılında, İsrail Devleti resmen kurulmuştur. Kurulan bu İsrail Devleti, “Amerika’nın Ortadoğu’daki menfaatlerinin üssü”  konumuna gelmiştir. Günümüzde ABD yönetiminde etkili olan Babtistler,bazı Evanjelistler yanında  Bush ile iktidarda ağırlık hissettiren NEO-CON’ların (Neo Conservative=Yeni-Muhafazakâr) “Hıristiyan Siyonizmi” konusundaki etkileri ve telkinleri de unutulmamalıdır.

ABD; “Hıristiyan Siyonizmi”ni “Yahudi Siyonizmi” arkasına saklamayı hatta zaman zaman “Yahudi-Hıristiyan Siyonizm” işbirliğini gerçekleştirmeyi başarmıştır. Araplara da, Yahudiler hedef gösterilmiş, Yahudi korkusu Arapları, Amerika’ya, İngiltere’ye ve güçlü bazı Avrupa ülkelerine “köle” etmiştir. Bu pazarlıkta, bir taşla “iki kuş vurulmuş”; hem Araplar meşgul edilmiş hem de korku Arapları Batı’ya bağımlı hale getirmiştir.

Hıristiyanlığın başlangıcından bu tarafa Hıristiyanlar ile Yahudiler arasında devam eden “kan davası”nın/düşmanlığın birden bire bitmiş gibi gözükmesinin, yıllarca Yahudilere her türlü zulmü ve işkenceyi reva gören Hıristiyanların, Yahudileri sahiplenmesinin arka plânını iyi okumak gerekmektedir. Günümüzdeki “Ortadoğu Sorunu”nun çözümü ve çaresi; bu “arka planı”nın iyi okunmasına ve madalyonun iki yüzünün   görülüp “doğru anlaşılması ”na bağlıdır. Zira tarihî arka plân bilinmeden, geçmiş iyi değerlendirilip ders çıkarılmadan günümüzdeki gelişmeleri kavramak, akılcı ve kalıcı çözümler üretmek zor gibi görünmektedir.

Yüzyıllardır süren Yahudi-Müslüman  çekişmesinin altında ve arkasında Hıristiyan-Müslüman  çekişmesi bulunmaktadır. Bu çekişmede “Yahudilerin araç” olarak kullanıldığı yönünde kanaatler ağır basmaktadır. Yahudilere devlet kurduran Batı, Yahudilerle Arapları, Araplarla Yahudileri ve her ikisiyle de Türkleri kontrol etmekte ve dengeyi korumaktadır. Çünkü Batılılar, bu konuda “ikili” oynamaktadır. Bu ikili oyun, Yahudi Siyonistlerce de bilinmesine rağmen, varlıklarının devamı, yaşama garantisi ve “gelecek idealleri” için bu oyuna  katlanmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Batılı/Hıristiyan Siyonistler; aslında, Yahudilerin ve Müslümanların rahatını-huzurunu değil, sadece kendi menfaatlerini ve Ortadoğu’daki dinî, siyasî ve ekonomik çıkarlarını düşünmektedir. Buna en güzel örnek geçmişte de işin içinde ABD, İngiltere, Fransa gibi Batılı devletlerin olması, günümüzde de aynı devletlerin çıkarları doğrultusunda sahnede görünmesi gösterilebilir.

Geçmişte Rusya’ya karşı Afganistan’da Talibanları ortaya çıkarıp besleyen Batılı güçler ve ABD; günü gelince aynı örgütü tehlikeli sayıp bizzat Afganistan’ın şekillendirilmesinde gerekçe olarak kullanmıştır. Yıllarca “Filistin Kurtuluş Örgütü”nü kurdurup destekleyenler günü gelince işini bitirmişlerdir. Hamas’ı, Hizbullah’ı ortaya çıkarıp besleyenler bugün, onları farklı amaçlar için kullanabilmişlerdir. Irak ile İran’ı 8 yıl savaştıran ve Saddam’ı Kuveyt’e saldırtan  “güçler/devletler”; bu karışık ortamdan yaralanarak, gelecekteki plânları için,  “Iraklı peşmergelerin CIA ile işbirliği” ortamını sağlayıp Amerika’da eğitmiş ve   “eğitip yetiştirdikleri peşmergeler” ile Ortadoğu’da yeni oluşumu gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Yıllarca Saddam ile Ortadoğu’ya korku salanlar ve bu korkuyla nice “krallar”ı kendilerine teslime ve işbirliğine mecbur etmişlerdir[15]. Günü gelince de Saddam’ın işini bitirip “yeni piyonlar” bulmuşlardır. Türkiye’ye karşı önce Ermeni Terör Örgütü ASALA’yı, tutmayınca da PKK’yı çıkarıp destekleyenler ve besleyenler; günümüzde PKK ve başı  üzerinden Türkiye’yi “köşeye sıkıştırmakta ve pazarlık meselesi” yapabilmektedir. Geçmişte Yahudilere biçilen rol, günümüzde PKK’ya biçilmektedir. İsrail’in kurulması ile Ortadoğu’da Araplarla kavgalı ve Batı’ya bağımlı bir devlet oluşturulduğu gibi, günümüzde diğer bir ayak olarak kurulacak ve kendini Batı’ya her zaman muhtaç ve istenilen şekilde diyet ödemek zorunda hissedecek ve Türkiye ile çatıştırılacak  bir “Kürt Devleti” ufukta gözükmektedir.

Sebepler ne olursa olsun Filistin/Gazze-İsrail başta olmak üzere Irak’ta, Lübnan’da akan kanın durması  ve kalıcı barışın tesis edilmesi gerekmektedir. Akan kanı ve yapılan zulmü kınıyoruz ve yapanları tarihin affetmeyeceğine inanıyoruz. Bu kanı durdurmak için ne Birleşmiş Milletler, ne ABD, ne AB, ne Arap ülkeleri ne de diğer kuruluşların üzerine düşeni yaptığı kanaatindeyiz. Öyle anlaşılıyor ki; yüzyıllar önce çizilmiş planın uygulamaya konulmasının provaları yapılmaktadır. Etkili olması gereken Türkiye’de de, yönetimde bulunanların olayları değerlendirmedeki beceriksizliği ve gelişmeleri doğru okuyamaması çözümsüzlükte etken olmaktadır.

 

Sonuç

Ortadoğu’da öncelikle akan kanın durması ve dünyada barışın sağlanması  için Türkiye başta olmak üzere ABD, AB, Avrupa’nın ve Asya’nın güçlü ülkelerinin  ağırlığını koyması ve Birleşmiş Milletleri’ni yaptırıma zorlaması gerekmektedir. 1975’de “Siyonizmi” ırkçılık sayıp 1991’de de “Siyonizm”in ırkçılık olmadığı kararını alan Birleşmiş Milletler(BM); bu konunun “soykırım” olduğunu kararlaştırıp soruna adil ve  kalıcı çözüm bulabilmelidir.

Ortadoğu, Filistin, Yahudi-Arap Sorunu günümüzdeki gelişmelere göre yeniden masaya yatırılmalıdır. Bunda Türkiye’nin etkili olması gerekmektedir. Türkiye’nin etkili olması; geçmişi iyi yorumlaması, günümüzü mantıklı değerlendirmesi ve geleceği doğru okumasına bağlıdır. Bunlar da; bu şartları, duygusallıktan uzak, doğru anlayıp yorumlayabilecek, bilim-akıl-sağduyu üçgeninde değerlendirebilecek kadrolarla/yöneticilerle mümkündür.

Özetle Türk Milleti’nin, geçmişte olduğu gibi, günümüzde adil ve ilkeli hakemliğine ihtiyaç vardır. Hakem olabilmek; gelişmiş olmayı, ilkeli durabilmeyi, kararlı ve onurlu yönetim anlayışı sergilemeyi, olayları önceden görüp tedbir alabilmeyi, tehlike gelmeden çözüm düşünebilmeyi, sorunlara “Devlet Adamlığı Ciddiyeti”  içerinde yaklaşabilmeyi, yüzyıllar sonrayı da görerek hareket etmeyi gerektirir.Çünkü günümüzde hem Ortadoğu’da hem Uzakdoğu’da hem Asya’da hem de  Balkanlarda yaşanmış ve yaşanan olaylar, Türk Milleti’nin etkin olamamasının sonucudur.

Türk Milleti’nin, bu olayların yaşandığı bölgelerden uzaklaştırılması  ve etkinliğinin yok edilmesi bir Proje’nin gereğidir. Bu Proje’de “Yahudi ve Hıristiyan Siyonistler” yanında bazı Müslümanlar da görev almıştır. Bu gruplar; Türkleri devreden çıkarınca, Türkleri bölmede kendilerine yardım eden “sözde Müslümanlar”dan hesap sormakta gecikmemişlerdir. Müslüman geçinenler, Türklere yaptıkları ihanetin bedelini de ağır ödemişlerdir. Bazı bölgelerde yaşanmış ve yaşanmakta olanları; samimî ve ihlaslı Türk Milleti’ne yapılan ihanetin bedeli görenlere, Türk’e ihanet edenlerin onmadıklarını vurgulayanlara ve bunlardan ders alınarak Türk Milleti’ne ihanet etmekten vazgeçilmesi gerektiğini hatırlatanlara  kulak vermek günümüz için daha büyük anlam taşımaktadır. 

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de dünya barışının olması ancak  Türk Milleti’nin adil yönetimine ve emaneti ehline verme anlayışına bağlı görülmektedir.  Değilse “tek kutuplu dünya” varlığını sürdürür ve “emperyalizmin acımasızlığı” dünyada nice felaketlere sebep olur. Dünyada barışın ve huzurun olması, anaların gözyaşlarının dinmesi, herkesinin yarınından emin olması  öncelikle   Türk Milleti’nin birliğini  ve bütünlüğünü korumasına; Türkiye’nin  ilimde ve teknikte çağı aşmasına, ekonomide gelişmesine ve Lider Ülke olmasına  bağlıdır. 


[1] Bu konunun Tevrat (Tanah) ve Kur’an’da yer alış şekli ile Arz-ı Mevûd Anlayışının Boyutları için bkz. Abdurrahman Küçük, “Yahudilikteki Arz-ı Mevûd Anlayışının Boyutları”, A.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1992, XXXIII / 101-103.

[2] Bkz. Tanah (Tevrat) , Tekvin XII / 1-18, XV / 7-21.

[3] Tanah (Tevrat) , Tekvin  XXVIII / 13-15.

[4] Bkz. Tanah (Tevrat) , Yeşu  I / 1-5, III / 7-12, VI /15-20; II. Samuel  V / 7-10.

[5] Mesihî Hareketler, Sabatay Sevi ve Cemaati / İdeolojisi   için bkz. Abdurrahman Küçük, Dönmeler (Sabatayistler) Tarihi, (7.baskı) Ankara 2005. Son günlerde bu konuda yapılan, “konuyu sulandıran  ve bilgi kirliliği”ne yol açan yayınların değerlendirilmesi için de bkz. Abdurrahman Küçük, “Tarihten Günümüze Sabataycılık / Dönmelik Meselesine Yaklaşımlar”, Dinler Tarihi Araştırmaları-IV, Ankara 2004, s.127-164.

[6]. Abdulhamid’in Hatıra Defteri, Haz. İsmet Bozdağ, İstanbul (tarihsiz), s.71.

[7] Yaşar Kutluay,  Siyonizm ve Türkiye, Ankara 1973, s.108-109.

[8] Bkz. Tuncay  Özkan , CIA Kürtleri, Kürt Devletinin Gizli Tarihi, İstanbul 2004, 85-97.

[9] David ben Gourion, La Palestine dans Le Monde d’apres Guerre, Paris (tarihsiz), 19-20.

[10]. Bkz. Baki Adam, “Hıristiyan Siyonizmi”, Bizim Dergah Dergisi, Mayıs/Ankara 1992, yıl: 5, sayı: 49, s.6.

[11] Bkz. Adam, agm, 7; Ali Rafet Özkan, Yedinci Gün Adventizmi, Ankara 2002, 69-100.

[12] Bkz. Mehmet Katar, Mormon Kilisesi, Ankara 2008.

[13] Bkz. Hikmet Tanyu, Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler, İstanbul 1979, II /602-609, 637-638, 650-652, 701, 868-869; Adam, agm, 7-8.

[14] Yaşar Kutluay, Siyonizm ve Türkiye, s. 292.

[15] Saddam, Körfez Krizi, Doğu ve Ortadoğu’da Oynanan Oyunlar, Ortadoğu’da Barışın Şartları için bkz. Abdurrahman Küçük, İslâm ve Günümüz Meseleleri, Ankara 1991, 121-142.



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.