TATAR EDEBİYATINDA TARİHİ ROMANLAR.

 

         İnsan her zaman kendinin nerden geldiğini, kim olduğunu merak etmiştir. Milli şuuru olan herkes geçmişten ders çıkarır, ibret alır, milletinin şanlı tarihi ile gururlanır. Geçmişini bilmeyen geleceğini göremez tabiri de tarih biliminin önemini vurgulamaktadır. Ünlü Tatar tarihçisi Hadi Atlasi (1876–1938) tarih bilimi ile ilgili şunları yazmıştır: “ İnsanı gerçek anlamda insan yapan bilimlerin ilki hiç şüphesiz tarih bilimidir. Kendisinin kim olduğunu bilmeyen insan ne kadar duygusuzsa, ulusunun tarihini bilmeyen insan da o kadar duygusuzdur.”  [1](Çev. R.K.)

         Kazan Tatarları tarih sayfasında derin iz bırakan, kökleri çok eskilere dayanan.bir millettir. Konuyla ilgili tarihçi İklil Kurban şöyle demiştir: “ Çin Seddi’nin kuzeyinde kılıç sallayan korkusuz eski Tatarlar, bağımsızlıklarına düşkün eski Bulgarlar, Karadeniz bozkırlarında at oynatmış sarışın Kıpçaklar, dünya ticaretine ev sahipliği yapmış tüccar İdil boyu Bulgarları ve başkalarını imrendirecek kadar medeniyetler yaratmış bugünkü Tatarlar.”[2] Tarihçilerin fikrine göre, Kazan Tatarlarının geçmişi ünlü Hun hükümdarı Atilla’dan (400–453) başlayarak günümüze kadar gelmiştir. Bir zamanlar büyük imparatorluklar kuran Kazan Tatarlarının şanlı tarihi dillere destandır.      

         Kazan Tatarlarının geçmiş tarihi hakkındaki yazılı belgeler sırasıyla Çin, Fars, Ermeni - Roma-Bizans, Arap, Rus ve Tatar kaynaklarında bulunmaktadır. Ne yazık ki, Kazan Tatarları kendi tarihini kendileri yazamamıştır. Bunun birçok sebebi bulunmaktadır. 1552 yılında Korkunç İvan Kazan Hanlığını işgal etmiş ve Kazan Tatarları o gün bugündür Rus esareti altında yaşamaya mahkûmdur. Ruslar, Kazan Hanlığını işgal ettikten sonra Ruslar için Türk Dünyasının kapıları sonuna kadar açılmıştır. 1552 yılında Kazan Hanlığı’nın çöküşü ile başlayan bu işgal 333 yıl devam etmiş ve 1885 yılındaki Londra Anlaşması (Türkistan-Afganistan sınırının belirlenmesi) ile son bulmuştur. Bu süreç içerisinde Ruslar elinden geleni arkasına koymamış, Rus olmayan milletleri Ruslaştırma ve zorla Hıristiyanlaştırma siyasetine hız vermiştir. Kazan Tatarları, Ruslara karşı büyük direniş göstermiş, dinlerini, dillerini ve milli benliklerini korumak için mücadele etmiştir. Aradan 459 yıl geçmesine rağmen Rus zulmüne karşı direniş devam etmektedir. Kazan Tatarlarının yüzyıllardır Rus baskı ve zulmüne karşı durması, Tatarları Direniş Simgesi haline getirmiştir. Ruslar Türk Dünyasını esir etmiş olsa bile Türklerin milli şuurunu ve milli benliğini yok edememiştir.

         Esir millet kendi tarihini kendi yazabilir mi? Yazamaz. Tatar tarihini yazmayı deneyenlerin başları dertten kurtulmamıştır. Örneğin, Kazan Hanlığı hakkında tarafsız ve gerçekleri yansıtan kitap yazan Rus tarihçi Mixail Hudyakov (1894–1936) Stalin tarafından idam edilmiştir. Stalin Devri kurbanları arasında Tatar tarihçileri de bulunmaktadır. Ünlü tarihçi Hadi Atlasi 1929 yılında “Sultan Galiyevci” ve “Sovyet Düşmanı” suçlamasıyla ilk kez tutuklanmış, 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. 1934 yılında hapisten salıverilen Atlasi 1936 yılında yazdığı “Sibirya Tarihi”, “Kazan Hanlığı” ve “Süyümbike” adlı eserlerinden dolayı tekrar yakalanmış ve 1938 yılının Şubat ayında 7 arkadaşı ile beraber kurşuna dizilmiştir. Tarih profesörü Gaziz Gobeydullin’i (1887–1938) da aynı kader beklemiştir. Gerçek bir Türk sevdalısı olan bu bilgin “Türkî Halkların Ortaya Çıkışı konuları üzerinde çalışmıştır. Gaziz Gobeydullin, “ Tatarlara Türk demek daha doğru olur. Çünkü onlar eski Türk halklarından olan Bulgarların ve Altın Orda Türklerinin de torunudur” demiştir.[3] Tatar, Özbek, Azeri ve Rus dillerinde yayınlanan 120 civarında bilimsel eseri bulunan Gobeydullin 1937 yılında yakalanmış ve 1938 yılında idam edilmiştir. Kazan Tatarları,  sayılarına oranla Stalin Devrinde en çok kurban veren millettir. Türk-Tatar kelimesinden korkan Ruslar, onları millet olarak yok etme siyasetini uygulamış ve bugün de uygulamaya devam etmektedir. Günümüzde de Tatar tarihini yazanlar mahkeme koridorlarında süründürülmektedir. “Tatar Tarihi”, “Tatar Oğlu Tatarım”, “Altın Orda ve Tatarlar”, “Buradadır Bizim Dedeler” adlı tarih kitaplarının yazarı tarihçi, arkeolog Ravil Fehretdinov (1937) bunun açık örneğidir. Fehretdinov, “Tatar adı siyasi terim veya lakap değil, Moğol-Tatar ulusunun tarihte oynadığı olağanüstü rolü gereği, birleştirici güç olarak doğmuş etnik bir etkendir. Maalesef bu etken tarihi görevini tam olarak bitirememiştir. Altın Orda terkibindeki bütün Türkî halkların Tatar adı çevresinde birleşip bir ulus olarak şekillenmesine zaman ve fırsat yeterli gelmemiştir.”[4] demiştir. Ravil Fehretdinov’un Tatarların geçmişini irdelemesi Rusların ve Rus yalakası Tatarların hoşuna gitmemiştir. Diğeri ise, “Kazan Hanlığı”, “Kazan Hanlığı’ndaki Şehirler”, “Damgalarda Tarih İzleri” adlı eserlerin yazarı Tatar tarihçisi Nurulla Garif’tir (1960). Daha geçen yıl (2010) Nurulla Garif’ın “Tatar Ulusunun Bağımsızlık Savaşı” adlı kitabı hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunulmuştur. Tarihi gerçekler Rusları rahatsız etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ulu önder Mustafa Kemal Atatürk: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” demiştir. Maalesef Kazan Tatarlarının tarihi yapıldığı gibi yazılmamıştır. Şaşırtıcı sonuçlar da ortadadır. Rus tarihçilerinin yazdığı tarih kitaplarında Türk-Tatarlar,  “barbar”, “yamyam”, “pis” olarak gösterilip, hakaret edilmektedir. Bunun içindir ki, tarihi gerçekler ancak halk edebiyatında saklanmıştır. Kazan Tatarlarının dilden dile dolaşarak günümüze kadar gelen destan, rivayet, ağıt ve türküleri, az çok değişime uğrasa bile millet kahramanlarını ve milli tarihimizi muhafaza etmiştir. “Kazan Rivayeti”, “Süyümbike Rivayeti”, “Çura Batur”, “Büri Han”, “Cik Mergen” destanları “Süyümbike Gidiyor”, “Esir Süyümbike Şarkısı” gibi tarihi şarkı ve türküler bunun açık örneğidir. Her ne olursa olsun Türkler adlarını tarih sayfasına altın harflerle yazdırmayı başarmıştır. Ünlü tarihçi L.N.Gumelev (1912-1992) Türklerin asil vasıflarını şöyle dile getirmiştir: “ Türklerin uzun yıllar devamında akılcı yaşayışına, genel olarak yaşam tarzlarına gereken değer verilmelidir. Türkler, yabancı topraklarda, birçok milleti emirleri altına almış, devletler kurmuşlar, fakat hiçbir zaman barbar olmamışlardır. Türkler işte bu vasıfları sayesinde yüzyıllar süren savaşlarda galip olarak kalmış –işgal ettikleri topraklarındaki halkları, topraklarından kovmaya veya topyekûn yok etmeye asla izin vermemişler. Aksine işgal edilen halkların kendi tarihini ve medeniyetini koruması için imkân vermişler – onlara topraklarını Vatan saymalarına engel olmamışlardır. Bunun içindir ki, Rusya Bozkırları’nda 1500 yıl boyunca birçok millet sağ-salim hayatını sürmüştür.” [5](Çev. R. K.) Ünlü gazeteci, yazar Falih Rıfkı Atay’ın (1894–1971) “Milletler tarihte fatihlerden fazla adillere bağlıdırlar” sözleri Türkler için geçerlidir. Çünkü Türkler tarihte hiçbir millete zulüm uygulamamış, esareti altında bulunan milletlere adil davranmıştır. Bunun için tarihte Türklerin adı unutulamamalıdır.  

         1552 yılında Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edildikten sonra Kazan Tatarlarının tarihi, edebiyatı ve medeniyeti yok edilmiştir. Kitaplar ateşe verilmiş, böylece yüzyıllar devamında biriken tarih ve edebiyat kül olmuştur. Çarlık Rusya’sı Döneminde de Tatar Edebiyatı büyük bir gelişme sağlayamamış, yazılan eserlere sansür uygulanmıştır. Çarlık Rusya’sı çöküp yerine Sovyetler geldikten sonra da Tatarlar için değişen bir şey olmamıştır. Sansür devam etmiş, üstüne bir de komünist ideolojisi de eklenmiştir. Bu durumu kabullenemeyen yazarlar ve tarihçiler uzun yıllar eserler yazmamış, yazsalar bile onu ortaya çıkarmamışlardır. Sovyet Dönemi Edebiyatı’na bugünkü gün gözlüğünden baktığımızda birçok eserin değersiz olduğunu ve çoktan unutulduğunu görmekteyiz. Yazarlık işi zor bir iştir. Ünlü Tatar yazar Emirhan Yeniki’nin (1909–2000) tabiriyle “yazarlık namus işidir”. Yazar elini vicdanına koymazsa yalnız kendini değil okuru da aldatmış olur ki, bu da affedilemez. Onun için Sovyet Dönemi’ndeki yazarların büyük çoğunluğu bugün kütüphanelerin kitap raflarında kendi yerlerini bulamamaktadır. Tarihi romanlara gelince, tarihi roman yazmak çok daha zor ve sorumluluk isteyen bir daldır. Tarihi roman yazmak için yazarlık yeteneğinin yanı sıra derin tarih bilgisinin de olması şarttır. Sovyet Dönemi’nde tarihi roman yazmaya kalkışmak cahil cesaretidir. Hale hale 1552 yılını kaleme almak olacak şey değildir. Tarihi roman yazmak yürek ister, ancak gözü pek insanlar bunu yapabilir.

         Tatar Edebiyatında tarihi roman dediğimizde eskiden iki yazar akla gelirdi. Onların ilki – Nurihan Fettah (1928–2004), ikincisi ise Mösegıyt Hebibullin (1927). 2000’li yıllarda tarihi roman yazarları kervanına tarihçi ve yazar Fevizye Bayramova (1950) da katıldı.

         1928 yılında Başkurdistan’ın Yañavıl bölgesi Küçtavıl köyünde dünyaya gelen Nurihan Fettah Sovyet Dönemi’nde tarihi roman yazmaya başlayan yazardır. 1944 yılında ilk şiirleri dergilerde yayınlanmaya başlayan Nurihan Fettah 1969 yılında “İtil Suyu Akar Durur” adlı tarihi romanını kaleme almıştır. Tarihi roman yazmaya alınması hakkında o şöyle demiştir: “Türkî halkların tarihini genelde Türk olmayan bilginler yazmış ve yazıyor. Onların bize karşı olan düşmanlığı kanlarına sinmiştir. Onlar halen bizim dedelerimizin kahramanlığını, büyüklüğünü unutamıyorlar ve bugün bizim horlanıp, geride kalmaya zorlandığımız dönemde, bizim şimdiki durumumuzu dedelerimizin devrine götürüp, bizi doğuştan beceriksiz ve barbar olarak göstermeye çalışıyorlar.

         El âlemin senin tarihin hakkında doğrusunu söylemesini ummak, doğmamış güneşin altında güneşlemeye benzer. Fakat ne acıdır ki, yalnız yabancılar değil, bizim kendi bilginlerimiz de başkalarının Tatarlar hakkında, Türkîler hakkında söylediği her uydurmasını dua gibi ezberleyip, kendi eserlerinde de durmaksızın: Tatarlar cahilmiş, Tatarlar barbarmış! fikrini tekrarlıyorlar.

         İşte bu koşullar altında, 1950-1960’lı yıllarda ben Tatarlar hakkında tarihi roman yazmayı düşledim. Fakat hangi devir hakkında yazmalıyım? Kazan Hanlığı veya Altın Orda hakkında düşünmek bile mümkün değil. Yazarsan hemen götürürler, milliyetçilik, Pantürkizm ve daha nelerle suçlayacaklar.

         Düşündüm taşındım ve Bulgar Devri hakkında yazmaya karar verdim. Bulgar Devri bir nebze tarafsız bir devirdir. Ruslarla kanlı savaşlar da fazla değil, olsa bile artık unutulmuştur. Bulgar tarihi birkaç yüzyılından ibarettir. Ben hakim ideolojiye, resmi görüşlere dokunmayan X.yüzyıl başlarına dikkat ettim.”[6] Nurihan Fettah bu düşüncelerle “İtil Suyu Akar Durur” adlı tarihi romanını yazmıştır. 1970 yılında yayınlanan bu roman, Arap yazar İbni Fadlan’ın (Ahmet bin el-Abbas) Risale adlı eserinden aldığı bilgiler doğrultusunda yazılmıştır. “İtil Suyu Akar Durur” adlı romanında yazar, İdil boyu Tatarlarının eski dedeleri Bulgarlarının Büyük Bulgar Devleti’nin bağımsızlığı için iç ve dış düşmanlara karşı verdiği mücadeleyi kaleme almıştır. Nurihan Fettah’ın bu romanı hakkında edebiyat bilgini, yazar Telgat Galiullin (1938) şunları yazmıştır: “Tarihin kapısını herkes çalamaz, milletin geçmişini irdelemek için hazırlıklı, deneyimli, bu işe başlamaya hakkı olan yazarların olması şarttır. Bu yola yeni dönemde, Kruşçev (1894–1971) döneminin erimiş karların üzeride ayaklarını ıslata ıslata, ilk olarak Nurihan Fettah ortaya çıktı. “İtil Suyu Akar Durur” romanına başlamadan önce o pek zorunlu olmayan, fakat fikir yürütme gelişimi için önemli olan birçok eser yazdı, yayınladı. İlk tarihi romanına başlamadan önce onun büyük işler yaptığı, ilmi, arkeoloji, etnografya eserlerini, arşivlerdeki toz kaplamış elyazmaları, halk edebiyatının önemli eserlerini derinlemesine öğrenmesi, tüm bunları zihni ve duygusundan geçirdiği malumdur.”[7](Çev.R.K.)

         Nurihan Fettan’ın “Islık Çalan Oklar” adlı romanı 2 kitaptan ibaret olup uzun yıllar çalışmasının ürünüdür. Yazar bu romanı 1977–1985 yılları arasında yazmıştır. Romanın konusu,  M.Ö. III. yüzyılda Moğolistan ve Çin Seddi’nin kuzeyinde yaşayan eski Türk kabilelerinin yaşamı, gelenekleri, inançları, komşuları ile olan ilişkileridir. Yazarın hayal gücünü kullanarak yazdığı bu roman hacimli (iki kitap 748 sayfadır) olmasına rağmen olaylar birbirini kovaladığı için çabuk okunuyor. “Islık Çalan Oklar” hakkında ünlü edebiyat eleştirmeni Farvaz Miñnullin (1934–1995) şöyle demiştir: “ Nurihan romanındaki büyük bir ustalıkla tasvir edilen savaş olaylarına dikkat etmişsinizdir. Onun dışında binlerce insanın ava çıkması, çeşitli kabilelerin yayladan kışı geçirmek için dönüşünü ve tersine kışı geçirdikleri yerden yaylaya gidişinin tasviri, kurban etme ve kurban bayramını yapma ile ilgili geleneklerin betimlendiği sayfalar, son derece güzel doğa tasviri ile tamamlanıyor. Ne kadar hareketlilik, canlılık ve doğallık var onlarda.”[8] (Çev. R.K.)  

         Nurihan Fettah bu eserlerinin yanı sıra 1973 yılında “Kul Gali” trajedisini yazmıştır. Ayrıca yazarın  “Asırların Yankısı”(1976), “Şecere”(1990) adlı bilimsel çalışmaları da bulunmaktadır.

         Tarihi romanları ile kendinden söz ettiren diğer isim ise 25 Aralık 1927 yılında Orenburg’un Abdullin bölgesinin Gabdrahman köyünde hayata gözlerini açan Mösegıyt Hebibullin’dir. Hayat yazarı bir yaprak gibi savurmuş durmuştur. Fabrika işçisi, şoförlük, oto tamirciliği gibi işlerle uğraşan Hebibullin, hayat üniversitesini bitirdikten sonra yazarlığa başlamıştır. 1966 yılında ilk hikâyelerini kaleme alan yazar 1969 yılında “Yedi Yol Ağzında” adlı kitabı ile edebiyat dünyasına adım atmıştır. 1966 yılında Hebibullin, 9 yıl ömrünü sürgünde geçiren şair Sirin (1896–1969) ile Baulı şehrinde karşılaşmıştır. Sirin, Mösegıyt’te olan yazarlık kabiliyetini fark etmiş olmalı ki, ona üniversiteye girmesini önermiştir. Aynı yıl                                      Mösegyt Hebibullin’in Kazan Devlet Üniversitesi’nin Tatar Dili-Edebiyatı Bölümünü kazanmış ve geç de olsa eğitimine başlamıştır. Halkın, “Okumanın yaşı yoktur” sözlerini kanıtlarcasına 1971 yılında 44 yaşında üniversiteden mezun olan Hebibullin, okulda tarih öğretmeni olarak görevlendirilmiştir. Çalışkan, girişken yapıya sahip olan yazar okulda çalıştığı yıllarda, Rusya tarihinin temelde rivayet ve destanlardan ibaret olduğu kanaatine varmıştır. Gerçekte ise tarih –  önemli bir bilim olduğu fikrinden yola çıkan Hebibullin, tarihin sadece geçmişi yansıtmadığını geleceğe ışık tuttuğunu da anlamıştır. Temelinde gerçek olmayan tarih nasıl çocuklarda geleceğe umut uyandırır? sorusu yazarın aklında gerçek Tatar tarihi yazılması gerektiği fikri uyanmış ve o tarihi derinlemesine irdelemeye karar vermiştir. Türk tarihini öğrenme amacıyla Orta Asya’nın yolunu tutan geleceğin ünlü yazarı, burada da tarih dersi vermeye devam etmiştir. Bu yıllarda Mösegıyt Hebibullin, “On Sekizinci Bahar”, “Ekmeğin Kadri” gibi onlarca roman yazmıştır.

         Mösegıyt Hebibullin’in ilk tarihi romanı “Kubrat Han”dır. 1981–1984 yılları arasında yazılan bu roman 1985 yılında Kazan’da yayınlanmıştır. Romanın konusu adından da göründüğü gibi Büyük Bulgar Devleti’nin kurucusu Kubrat Han (580–642) ve dönemidir. Büyük Bulgar Devleti, 635 yılında Azak Denizi Bozkırlarında kurulmuş olup, başkenti Taman yarımadasında bulunmuştur. Bizanslılar Kubrat Han’ı “İskit Hanı” diye adlandırmıştır. Romanda, Büyük Bulgar Devleti’nin Bizans İmparatorluğu ile olan ilişkilerini kaleme alan yazar, aynı zamanda din konusuna da değinmiştir. Bu dönemde Hıristiyan ve İslam dininin güç kazanması, putperestliğin güçlenen dinler karşısında gerilemesi, tüm bu olayların cereyanında kabilelerin ve ayrı şahısların faciası romanda büyük bir ustalıkla anlatılmıştır. Tarihçi İklil Kurban, Mösegıyt Hebibullin’ın “Kubrat Han” romanını şöyle özetlemiştir: “Kubrat Han romanı, yazar şahsiyetinin ölümsüz simgesidir. Hele korkunç Sovyet Devrinde Tatar ulusunun kökündeki devletçilik ilkesini yansıtan, ulusal ruhla yazılmış böyle bir eserin doğuşu, yalnız olgun tarih bilimi gerektirmenin dışında bir cesaret işidir. Kubrat Han romanı, edebiyat dalındaki ulusa hizmetin en iyi örneğidir.”[9]

         Nurihan Fettah’ın “İtil Suyu Akar Durur” ve Mösegıyt Hebibullin’in “Kubrat Han” romanları tarihi romanların ilkleri olduğu için edebiyat eleştirmenlerinin de dikkatini çekmiş ve onlardan da yüksek not almıştır. Ünlü edebiyat eleştirmeni, yazar ve bilgin Telgat Galiullin bu romanlar hakkında şu satırları yazmıştır: “ Ben inanıyorum ki, Nurihan Fettah’ın “İtil Suyu Akar Durur”, Mösegıyt Hebibullin’in “Kubrat Han” romanları edebiyat tarihine geçecektir. Sadece, “bizde tarihi romanlar da olmuş, millet uyanın, etrafınıza ve geçmişinize bir bakın” diye öncülerden olarak çan çaldıkları için değil elbette.”[10](Çev. R.K.)

         Mösegıyt Hebibullin’in tarihi romanları “Kubrat Han” ile sınırlı değildir. O, tarihi romanlar yazarak Tatar Edebiyatının gelişmesine ve Tatar Tarihini milletine tanıtmaya devam etmiş ve bu işini bugün de sürdürmektedir. Yazarın “Elçiye Zeval Olmaz”(1990) ve “Şeytan Kalesi” (1993) adlı tarihi romanları “Kubrat Han” romanının devamı sayılabilir. “Kubrat Han” romanı Büyük Bulgar Devleti’nin kurucusu Kubrat Han’ın ölümü ile sonuçlanır. Kubrat Han’ın ölümü ile kurduğu devlet de dağılmış, Kubrat Han’ın ilk oğlu Batbay kendine bağlı olan kişilerle birlikte Hazar Devleti’nin egemenliği altına girmiş ve Kuzey Kafkasya topraklarına yerleşmiştir. Kubrat Han daha hayattayken, kuzey İdil boyundaki toprakları bölüp ikinci oğlu Kodrak’a vermiştir. Kodrak, Orta İdil boyuna 640 yılında göç etmiştir. Her he kadar tarihçiler Kodrak’ı, İdil Boyu Bulgar Devleti’nin kurucusu olarak kabul etmese de bu devletin kurulması için esas oluşturan şahıstır Kodrak. Kubrat Han’ın üçüncü oğlu Asparuh çevresindekilerle birlikte Tuna’yı aşmış ve orada Tuna Bulgar Devleti’ni kurmuştur. Kubrat Han’ın küçük oğlu Aslan eğitim bahanesiyle Padişah Kale’ye[11] gönderilmiştir. Orada Aslan Hıristiyanlığa geçmiş ve Aleksandr olmuştur.

         Yukarıda da bahsettiğim gibi, “Kubrat Han”- “Elçiye Zeval Olmaz”- “Şeytan Kalesi” romanları birbirinin devamı, yani trilojidir.  “Şeytan Kalesi” romanı bizi İdil Boyu Bulgarları Devleti’ne götürüyor. Romanda, dünyaya ün salmış Bulgar dedelerimizin hayatı, komşu Vladimir-Suzdal Knezliği (Beylik) ile olan ilişkileri, kıran kırana olan savaşlar büyük bir ustalıkla kaleme alınmıştır. 

         Mösegıyt Hebibullin’in “Süyümbike Melike hem Korkunç İvan” adlı romanı 1992 yılında önce  “Miras” dergisinde yayınlamış olup, 1996 yılında kitap olarak çıkmıştır. Romanda Kazan Tatarlarının son bağımsız devletleri olan Kazan Hanlığı dönemi kaleme alınmıştır. Olaylar, Kazan Hanlığı’nın son melikesi Süyümbike (1519–1557) ve zalim Moskova Knezi IV. İvan’ın (1533–1584) hayatları üzerinden yansıtılmıştır. Dinler çatışması, siyasi görüş, aşk ve ihtiraslar açık bir şekilde dile detirilimiştir. Romanda Korkunç İvan’ın ne denli gaddar ve kendi çocuğunu suda boğacak kadar acımasız,  Süyümbike’nin ise bunun aksine kendini feda edecek kadar milletine bağlı olduğunu, son nefesine kadar milletine ve dinine bağlı kaldığını okuduğumuzda, Korkunç İvan’a karşı nefret, Süyümbike’ye karşı sevgi ve minnet duygularımız tekrar gün ışığına çıkıyor. Aradan yüzyıllar geçmesine rağmen Tatarlar bağımsızlık mücadelesi veren son melikelerini unutmamış olmalı ki, roman halk tarafından büyük bir beğeniyle kabul edilmiştir. Çünkü bu cesur Tatar kadını bir kez daha halkının huzuruna çıkmıştır.

         Mösegıyt Hebibullin’in 1997 yılında yayınlanan “Han Torunu Hansöyer” adlı romanı, XIII. yüzyıl İdil boyu Bulgar Devletini konu edinmiştir. Bu dönemde İdil Bulgar Devleti tahtında İlham han oturmuştur. Romanda, Bulgar dedelerimizin Moğollara karşı verdiği mücadeleden bahsedilmiştir. İlk Bulgar-Moğol çatışması Saksin kalesinde gerçekleşmiştir. Kale birkaç kez elden ele geçmiş, fakat sonunda Bulgarlar kaleyi terk edip çekilmek zorunda kalmıştır. Savaş, ayrılık ve gözyaşlarını beraberinde getirmiştir. Birbirinden ayrılmak zorunda kalan sevgililer, acıklı kaderler romana ayrı bir renk katmış ve romanı sürükleyici hale getirmiştir.

         XIII. yüzyılda yaşanan olayları yansıtan “Batu Han ve Leyla”(2002) romanını yazar aşk üzerine kurgulamıştır. Moğolların XIII. yüzyıl başlarında 13 yıl aralıksız olarak Doğu Avrupa’ya yaptığı saldırılardan Bulgar-Tatarlar da nasibini almıştır. Bulgarlar kendilerini savunmak için büyük mücadeleler vermişlerdir. İşte böyle bir çatışma sırasında Altın Ordu hükümdarı Batu Han (1204–1255), savaş alanında korkusuz Bulgar kızı Leyla’yı görmüş ve onun cesareti karşısında hayran kalmıştır. Bu Bulgar kızına âşık olan Batu Han, onunla evlenmiştir. Bulgar kızı Leyla yalnız Batu Han’ın değil, kardeşi Berke (1226-?) Han’ın da saygısını kazanmıştır. Leyla’nın hanların saygı ve sevgisini kazanmasının Bulgar halkına da büyük yararı olmuştur.

         Mösegıyt Hebibullin’in 2004 yılında yayınlanan “Aybibi” adlı romanı X.yüzyıldaki Hazar Devletini konu almıştır. Hazarlar, İdil kıyıları ve Kırım adası arasında 468–965 yılları arasında imparatorluk kuran Türk boyudur. Onlar, 800–965 yılları arasında Museviliği resmi din olarak benimsemişlerdir. X.yüzyılda Hazar Devleti’nin tahtında Yusuf Kağan (931–965) oturmuştur. Birçok eşi olan Yusuf Kağan İdil boyu hanı Möhemmet’in ikinci kızı olan Aybibi’yi sarayına getirtmiştir. Daha aşkın ne olduğunu bilmeyen Aybibi, Yusuf Kağan’a ilk görüşte âşık olmuştur… Aşk üzerine yazılan bu romanda Hazarların hayatı da güzler önüne serilmektedir.

         Ünlü yazar Mösegıyt Hebibullin’in yukarıdaki eserlerinin dışında “Allah’ın Hediyesi”(1999), “Atilla”(2002)  adlı romanları da bulunmaktadır. Çalışkan, girişken, yılmaz-yorulmaz yapıya sahip olan Hebibullin, tarihçi Eduard Parker’in “Tatar Tarihinden Bin Yıl” adlı eserini Rusçadan Tatar diline çevirmiştir. Mösegıyt Hebibullin Tatar tarihini enine boyuna araştıran ve tarihi romanları aracılığıyla milletine tanıtmayı başaran nadir yazarlardan birisidir. Fransızların imparatoru Napolyon Bonaparte’in (1769–1821) “Ben tarihi, tarihi romanlardan öğrendim” sözlerinden yola çıkarak Mösegıyt Hebibullin de tarihi romanları ile milletine tarihini öğretmiş, Tatar milletinin şanlı tarihinin unutturulmasına izin vermemiştir.

         Tarihi roman yazmaya cesaret eden diğer isim Fevziye Bayramova’dır. Fevziye Eühadi kızı Bayramova 1950 yılında Tataristan’ın Saba bölgesinin Sabay köyünde 10 çocuklu bir ailenin 5.çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. O, ilk-ortaokulu ve liseyi Saba bölgesinde tamamlamıştır. Bayramova gazetecilik mesleğine 16 yaşında yerli gazetede muhabir olarak başlamıştır. 1971 yılında Kazan Tiyatro Okulu’nun yönetmenlik bölümünden mezun olduktan sonra devlet televizyonunda çalışmıştır. 1989 yılında Kazan Devlet Üniversitesi’nin Tatar Filolojisi Bölümü’nden mezun olmuştur. 2006 yılında Mercani adındaki Tarih Enstitüsü’nde doktora tezini savunarak tarih doktoru olmuştur.

         Bayramova çeşitli yıllarda Tataristan’ın tüm önemli gazete ve dergilerde çalışmıştır. 1986 yılında Bayramova’nın “Çayırlık” adlı ilk roman kitabı yayınlanmış ve aynı yıl o SSCB Yazarlar Birliği üyesi olmuştur. Tatar Edebiyatının ünlü eleştirmeni Farvaz Miñnullin (1934–1995), 1989 yılında kaleme aldığı “Affetmezler Bizi, Affetmezler” başlıklı yazısında son 10–15 yılda Tatar Edebiyatının kalitesinin düştüğünden bahsederken, yeni yazarların ortaya çıkmasının sevindirici olduğunu vurgulamıştır. Miñnullin, bu yazısında kendine has üslubuyla dikkatleri üzerine çeken Bayramova’nın edebiyat dünyasına adım atması hakkında şunları yazmıştır: “ Çok istediğim halde her yazar, her eser üzerinde durmam mümkün değildir. Fakat iki yazarın eserlerinden bahsetmezsem, beni affetmezler. Onlardan ilki – Rinat Möhemmediyev’dir. Diğeri – Fevziye Bayramova’dır… Tataristan Yazarlarının XI. Kurultayı’na Fevziye Bayramova 4 yeni roman ile geldi. Romanların hepsi ilginç ve farklı, her romanı özgündür. “Çayırlık” – “Maske”ye, “Maske” – “Kilometre Taşları”na benzemediği gibi, “Göl Balığı” romanı ise saydığımız 3 romanın hepsinden farklıdır. Aynı zamanda hepsi Fevziye’ye özgü ateşli-heyecanlı, hiçbir şeyden sakınmadan yazılmıştır. Tüm romanlarından duygu seli fışkırmaktadır. Romanlarını okurken, kendini kâh sıcak rüzgârlı kum çölünde, kâh art arda gelen deniz dalgalarının ortasında buluyorsun …”[12] (Çev. R.K.)

         26 yaşında yazarlığa başlayan Fevziye Bayramova tarihi roman yazmaya ancak 2004 yılında başlamıştır. “Tarihi Romanlar Hakkında” adlı yazısında Bayramova konuyla ilgili şöyle demiştir: “Tarihi roman yazmak için çok bilgili olmak, sarsılmaz milli-siyasi konuma sahip olmak, kıblenin doğru olması şarttır, tüm bunlar olmazsa, kendin de yanılır, milleti de yanıltırsın… Ben tarihi roman yazma işine hayli geç, elli yaşımı geçtiğimde alındım, o sırada artık Tatar Tarihi hakkında bilgim çoktu, akla karayı, doğruyla yalanı ayırt edebilecek durumdaydım, milli meselelerde sarsılmazdım, imanım kâmildi.”(Çev. R.K.)

         Fevziye Bayramova’nın ilk tarihi romanı “Bahadirşah”dır (Bahadır Şah). Eserin konusu, XVIII. yüzyıl ortalarında zorla Hıristiyanlaştırmaya karşı isyan bayrağını açan ve cihat çağrısında bulunan Tatar mollası Batırşa (Bahâdur Şâh) . 1552 yılında Korkunç İvan’ın Kazan Hanlığı’nı işgali ile başlayan Rus zulmü XVIII. Yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştır. O yıllarda Rusya çariçesi Anna İvanovna’nın (1693–1740) emriyle binlerce cami yerle bir edilmiş, Tatarlar topluca zorla Hıristiyanlaştırılmış, tekrar Müslümanlığa geçmek isteyenlerse diri diri ateşte yakılmıştır. Tatar halkı millet olarak, Müslüman ümmeti olarak yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalan günlerde din bilgini ve imam Batırşa ortaya çıkmıştır. Onun tüm bu olup bitenlere kayıtsız kalması söz konusu değildir. Ve Batırşa milletini Rus zulmüne karşı ayaklanmaya çağırmış, cihat ilan etmiş ve kılıcını çekmiştir. Bu ayaklanma, “Batırşa Ayaklanması” (1755) adı ile tarihe geçmiştir. Güçler eşit olmadığını bile bile kendini ateşe atmıştır Batırşa. Fakat her zaman olduğu gibi Tatarlar birlik olamamış, aralarından çıkan Tatar hainleri Batırşa’ya ihanet etmiştir. Batırşa ailesi ve taraftarlarıyla ormana kaçmak zorunda kalmıştır. Daha sonra Batırşa, Tatar-Başkurt hainlerince yakalanmış ve Rusların eline teslim edilmiştir. Batırşa, Rus zindanlarında da mücadelesine devam etmiş, çariçesi Yelizaveta Petrovna’ya (1741–1762) Tatarların vahim durumu ile ilgili mektup yazmıştır. O, Rusların Hıristiyanlaştırma isteğini reddederek dini, milleti ve milletinin bağımsızlığı için sonuna kadar mücadele etmiş, son nefesine dek Müslüman- Tatar olarak kalmayı başarmıştır. Ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Batırşa, Rus hapishanesinde çeşitli işkencelere maruz kalmıştır. Rus zalimler onun burnunu ve dilini kesmişler, fakat uğruna savaş verdiği mücadelesinden vazgeçirememişlerdir. Sonunda Şlisselburg (Şhlüsselburg) hapishanesinden kaçarken Batırşa öldürülmüştür.

         “Bahadirşah” romanını yazmadan önce Fevziye Bayramova geniş çaplı araştırma yapmış, bu araştırma sırasında Batırşa mollanın bulunduğu yerlere de gitmiştir. Bayramova konuyla ilgili: “Bu eseri yazmadan önce, ben Batırşa hazretin doğduğu toprakları – Başkurdistan’ın Baltaç bölgesinin Karışbaş köyünü de, onun imamlık yaptığı şimdiki Çilebe bölgesinin Möslim köyünü de, zorla Hıristiyanlaştırıldıktan sonra tekrar Müslüman olan Tatarların diri diri ateşte yakıldığı Yekaterenburg şehrini de, Müslüman-Tatarlar için zindan haline gelen Tubıl şehrini de ziyaret ettim. Aynı zamanda Kazan, Moskova, Petersburg şehirlerinin arşivlerinde ve kütüphanelerinde konuyla ilgili belgeleri de araştırdım.” demiştir.(Çev. R.K.) Bayramova, “Bahadirşah” romanında tarihi gerçekleri olduğu gibi yansıtmıştır. Yazar eserinde Batırşa’nın “Millete Müracaatı” ve “Çariçe’ye Mektubu”na da yer vermiştir. Bunun dışında romanda, çariçenin fermanları, Hıristiyan din adamlarının emirleri, ateşe verilen Müslüman-Tatarların listesi de bulunmaktadır. “Batırşah” romanında tarihle edebiyat iç içe olduğu için bir taraftan roman, diğer taraftan da tarih okuyorsun. Cihat ilan eden Batırşa ölmüş, bir taraftan yenilmiş gibi gözükse de, aslında Batırşa ve taraftarları galip olmuştur. 1755 yılındaki Batırşa Ayaklanması Rus Çarlarını korkutmuş olsa gerek, Tatarlara, genel olarak Müslümanlara karşı yürütülen yok etme siyasetinde hissedilir derecede yumuşama olmuştur. Zorla Hıristiyanlaştırmalar durdurulmuş ve Müslümanların cami yapmalarına bile izin verilmiştir. Fakat o günleri Batırşa hazret görememiştir… Fevziye Bayramova “Bahadirşah” romanının amacını şu sözlerle özetlemiştir: “ Batırşa hazret ve onun önderlik yaptığı ayaklanma Tatar-Başkurt milletini, Kırgız-Kazakları zorla Hıristiyanlaştırma, millet olarak yok olmaktan korumuştur. İşte eserimde ben bunları gözler önüne sermeye ve kanıtlamaya çalıştım. Batırşa Ayaklanması – o, sınıflar mücadelesi değil, Müslüman-Tatarların din için, özgürlük için, Tatar Devletini yeniden kurmak için Rus emperyalizmine karşı yürütülen kutsal bir mücadeledir.” (Çev. R.K.)

         Fevziye Bayramova’nın diğer romanı, Kazan Hanlığı’nın çöküşünden sonra devam eden milli mücadeleyi anlatan “Küçem Han”dır (2007). 1552 yılındaki Rus işgalinden sonra yazılan tarih yalan yanlış bilgilerden ibarettir. Sibirya Hanı Küçem Han da, Sibirya Tarihi de pek araştırılmamıştır. Bu boşluğu doldurmak için Fevziye Bayramova kollarını sıvamış ve Küçem Han hakkında tarihi roman yazmaya karar vermiştir. “Neden ben Sibirya Tarihi ile ilgili roman yazmaya alındım? Bunun yanıtı çok basit, çünkü Sibirya Tatarlarının tarihi ile ilgili Tatar dilinde yazılan hiçbir edebi eser bulunmamaktadır, Ruslar ise tarihi gerçekleri bozmaktadır.”diyor yazar.(Cev. R.K.) Bu romanı yazmadan önce Tömen, Tubıl, Yekaterenburg, Omski arşivlerinde araştırmalarda bulunan Bayramova, konuyla ilgili tüm edebi ve bilimsel kitapları da incelemiş, Küçem Han’ın Yermak ve Ruslarla yaptığı savaş alanlarını gezmiş, Sibirya’daki köy ve şehirlerde bulunup halk ile görüşerek - gelenek-görenek, türkü ve rivayetleri toplamıştır. Tek cümleyle özetlemek gerekirse, Bayramova Küçem Han’ın hayatını teneffüs etmiş, onun izinden yürümüştür. “ Benim araştırmalarım yalnız Sibirya Hanlığı ile sınırlı kalmadı, Sibirya Tatarlarının İskit, Hun dönemine kadar uzandı, devirlerden milletin bugünkü yaşantısına ve kaderine dek uzandı… Romanı yazarken, ben Sibirya Tatarlarının büyüklüğünü, şahlı tarihini, devletsiz kalmasının faciasını, bugünkü durumlarını da yansıtmalıydım. Ben Sibirya Tatarlarını, Küçem Han’ın oturduğu Altın Tahta tekrar oturtmalıydım…”(Çev. R.K.)

         Sibirya Hanlığı ile ilgili Rus tarihçiler tarafından ileri sürülen, ne yazık ki bunu Tatar tarihçilerinin de tekrarladığı kalıplaşmış yanlış fikirler bulunmaktadır. Bunun en belirgin örneği Yermak’ın Sibirya Hanlığını “fethetmesi” yalanıdır. Bu yanlışı Meydan-Larousse Ansiklopedisi’nin Yermak maddesinde de görmek mümkündür: “Yermak, Don Kazakları atamanı (öl.1585). Çar İvan IV, Straganovları Asya sınırlarını korumakla görevlendirince, onlar da zayıf bir birlikle Sibirya Hanlığını fetheden (1581–1582) Yermak ile birleşir. Yermak Rus bölgesini Ural’dan İrtiş’e kadar genişletti”[13] Yermak hiçbir zaman Sibirya Hanlığını fethetmemiştir. 1582 yılının sonbaharında Sibirya Hanlığı’nı yağmalamak için yola çıkan Yermak aynı yılın kışında Hanlığın başkenti olan İsker’i ele geçirmiştir. Sibirya’nın başkentini almak tüm hanlığı ele geçirmek anlamına gelmez ki. Yermak İsker’de kendi kurduğu kapana kendi düşmüştür. Tatarlar şehri ablukaya aldıktan sonra, Yermak’ın askerleri açlıktan ölmüş, kendisi ise kaçmak için delik aramaya başlamıştır. Yermak kaçış sırasında, 1585 yılının 5 Ağustos gecesinde Küçem Han’ın askerleri tarafından öldürülmüştür. Küçem Han ise daha 20 yıl Ruslara karşı mücadele vermiş, 80 yaşına geldiği halde bile savaşlarda komutanlık yapmıştır.

         Tarihteki diğer bir yanlış fikir hakkında F.Bayramova şunları yazmıştır: “Tarih biliminde olan ikinci yanlış düşünce-Sibirya savaşını Yermak – Küçem Han arasındaki bir mücadele olarak göstererek, onların şahsi mücadelesi haline getirmeye çalışmaktır. Bu fikir kökünden yanlıştır- çünkü XVI. Yüzyıl sonlarındaki mücadele – iki devlet arasındaki mücadeledir; Moskova Rus Devleti ile Sibirya Tatar Hanlığı savaşıdır. Moskova için bu savaş – işgal savaşıysa, Sibirya Hanlığı işin özgürlük ve devlet bağımsızlığı için verilen savaştır. Güçlerin eşit olmadığı bu savaşta, Sibirya Hanlığı mağlup olmuş fakat teslim olmamıştır… Sibirya Hanlığı için yürütülen savaş – Ural Dağlarından Tatar Boğazına kadar uzanan Tatar İli’ni Ruslara teslim etmemek için, oraya Hıristiyan dinini sokmamak için verilen savaştır; o – Rus-Tatar, Müslüman-Hıristiyan dinlerinin savaşıdır.  ”(Çev. R.K.)

         Küçem Han’ın kahramanlığı dillere destandır. Yarım kör halde amansız savaşlara geren bu cesur insan, Rusların vaatlerine kanmamış, onların önünde diz çökmemiştir. Rusların, “Moskova’da toprak vereceğiz”, “imtiyaz sahibi yapacağız” sözlerini reddeden Küçem Han, Ruslarla savaşarak onurlu bir şekilde ölmeyi yeğlemiştir.

         Fevizye Bayramova “Küçem Han” romanında tüm bu gerçekleri su yüzüne çıkarmakla kalmamış, güzel bir edebi üslupla hayal gücünü de kullanarak olayları daha da çekici hale getirmiştir. Romanda, Sibirya Hanlığı’nı Rusların eline vermemek için 20 yıl kılıç sallayan ecdadımız Küçem Han, onun sevgili eşi Süzgebike[14], hain Karaca vezir, eşkıya Yermak tarihi belgeler ışığında betimlenmiştir.

         Feviziye Bayramova’nın bunun dışında Tatarların son 100 yılda yaşadıklarını kaleme alan tarihi romanları da bulunmaktadır.  Bunlar arasında, 1930’lı Stalin Devri’nde Ural’ın ötesine sürgün edilen Tatar aydınlarının hayatını anlatan “Kırk Sıradağ” (“Kırık Sırt”)  (2005) ve SSCB’nin Çilebe bölgesindeki atom fabrikasının patlaması sonucu bu bölgede kaderleri ile baş başa terk edilen Tatarları konu alan “Karabolak”  (2005) vs. romanlarını sıralamak mümkündür. Feviziye Bayramova’nın tarihi romanları, Nurihan Fettah ve Mösegıyt Hebibullin’dan farklı olarak Tatar tarihinin en can alıcı noktası olan Rus işgalinden sonraki dönemleri kaleme alması ve olayları bugünkü gün gözlüğünden bakarak değerlendirmesidir.

        Elbette Tatar Edebiyatında tarihi romanlar bunlarla sınırlı değildir. Sovyet Dönemi’nde tarih konusu kaleme alınmasa da, korku imparatorluğu çöktükten sonra tarihi romanlar yazılmaya başlamıştır. 1990’lı yıllarda esen demokrasi rüzgârlarının sonucu, Gizli SSCB Arşivleri’nin açılması ile yazarlara cesaret gelmiştir. Gizli arşiv belgelerinden yararlanılarak yazılan eserlerin birisi, Rinat Möhemmediyev’in (1948) “Sırat Köprüsü” ( Sirat Küpere) romanıdır. Ünlü Tatar devrimcisi ve Türkçü Mirseyet Soltangaliyev’in (1892–1940) hayatı, Stalin yönetimine karşı yürüttüğü mücadelesini kaleme alan bu roman 1986–1992 yılları arasında yazılmış ve 1992 yılında yayınlanmıştır. Ayrıca Stalin’in zindanlarında yatan ve sürgünlere sürülen yazarlar da yaşadıklarını anlattılar romanlarında. Tatar yazar İbrahim Salahov (1911–1998) 1937–1947 yılları arasında Stalin hapishanesinde yaşadıklarını “Kolıma Hikâyeleri”(1989) adlı romanında kaleme almıştır. Stalin zindanları yazarın tüm ömrüne psikolojik etki yapmasının yanı sıra bir ayağını da götürmüştür. Ünlü Tatar yazarı Ayaz Gıylecev (1928–2002) Kazakistan’a sürgün yılları (1950–1955) hakkında “Dua Edelim!”(Yegez Ele Ber Doga) adlı roman-hatırayı 1997 yılında Kazan’da yayınlanmıştır. Gerçek hayat hikâyelerinden yola çıkarak yazılan romanlar arasında, Mehmüt Hesenov’un (1927- 1990) Sibirya sürgününü konu eden “İlkbaharın Gök Parıltısı” (1989) (Yazgı Acagan), Fevziye Bayramova’nın “Gümüş Zil” (Kömeş Kıñgırau) adlı tarihi romanlar bulunmaktadır.

         Kazan Tatarlarının kâh şanlı, kâh acılarla dolu olan tarihi edebi eselerde de yankısını bulmuştur. Özellikle 1990’lı yıllardan sonra birçok tarihi roman halkın beğenisine sunulmuştur. Fakat bu tarihi romanların edebi değeri ve eserlerdeki gerçekçilik payı önemlidir. Arşiv tozunu yuttuktan sonra milli ruhla yazılan romanlar Tatar edebiyatı tarihine geçeceğinden eminim. Herkesin tarihin derinliklerine inip tarihi gerçekleri aramaya hakkı vardır. Milletlerin kimlik arayışı, insanların tarihi kitaplara, tarihi romanlara yönelmesine neden olmuştur. Bilhassa bugünlerde Rus zulmü altında ezilen ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya olan Kazan Tatarları yüzyıllara dayanan tarihlerini araştırmak ve halka anlatmak için tarihi romanlara ihtiyaçları vardır. Büyük devletler kuran dedelerimizin tarihini genç nesillere aktarmanın önemi hakkında ulu önder Atatürk şöyle demiştir: “Büyük devletler kuran atalarımız, büyük ve kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuşlardır. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve dünyaya bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu, atalarını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.

         Türk kabiliyet ve kudretinin tarihteki başarıları meydana çıktıkça, bütün Türk çocukları kendileri için lazım olan atılım kaynağını o tarihte bulabileceklerdir. Türk çocukları, bu tarihten bağımsızlık fikrini kazanacak, o büyük başarıları düşünecekler, harikalar yaratan adamları öğrenecekler, kendilerinin aynı kandan olduklarını düşünecekler ve bu kabiliyetle kimseye boyun eğmeyeceklerdir.”

         Kazan Tatarlarının şanlı geçmişlerini unutmadan geleceğe bakması için tarihi romanların önemi büyüktür. Tarihi tersinden okuyan Rus tarihçiler yıllardır eşkıyaları “kahraman” olarak göstermeye çalışıyordu, ama artık gerçek Tatar tarihinin ortaya çıkması zorunluluk haline gelmiştir. Mızrak çuvala sığmaz atasözündeki gibi, tarihi gerçekler er ya da geç gün ışığına çıkacaktır. Yazımı Yunanlı tarihçi Polibios’un[15] şu anlamlı sözleri ile bitirmek istiyorum: “Tarih bilimi her daim hakikati yansıtmalıdır, aksi halde onun kimse için değeri olmayacaktır; zira hakikati yansıtmayan tarih kör insana benzer – hakikatten uzak olan laf salatası olur.”[16](Çev. R.K.)

 

KAYNAKÇA

  1. Atlasi, Hadi, Seber Tarixı, Söyenbike, Kazan Xanlıgı (Sibirya Tarihi, Söyenbike, Kazan Hanlığı), Kazan 1993.
  2. Axis, Ansiklopedik Sözlük, V. Cilt, Polibius maddesi, İstanbul 2000.
  3. Fettah, Nurihan, Sızgıra Torgan Uklar (Islık Çalan Oklar) , Kazan 1991.
  4. Galiullin, Telgat, Zamana Balaları (Zamane Çocukları), Kazan 1993.
  5. Hebibullin, Mösegıyt, Aybibi, Kazan 2004.
  6. Kurban, İklil, Yaşlı Tarihin Yankısı ( Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 1998.
  7. Meydan-Larousse, Büyük Lügat ve Ansiklopedi, XII. Cilt, Yırmak maddesi, İstanbul 1987.
  8. Miñnullin, Fervaz, Balta Yavızlar Kulında (Balta Zalimlerin Elinde), Kazan 1994.

 

Roza KURBAN

20.03.2011.

     



[1] Atlasi H., Seber Tarixı. Söenbike. Kazan Xanlıgı, Kazan 1993, s.16.

[2] Kurban İ., Yaşlı Tarihin Yankısı (Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), İstanbul 1998, s.15.

[3] Kurban İ., a.g.e., s.130.

[4] Kurban İ., a.g.e., s.77.

[5] Hebibullin M., Aybibi, Kazan 2004, s.298-299.

[6] Fettah N., Sızgıra Torgan Uklar (Islık Çalan Oklar), Kazan 1991, s. 751-752.

[7] Galiullin T., Zamana Balaları (Zamana Çocukları), Kazan 1993, s. 203.

[8] Miñnullin F., Balta Yavızlar Kulında (Balta Zalimlerin Elinde), Kazan 1994, s.128.

[9] Kurban İ., a.g.e., s.185.

[10] Galiullin T., a.g.e., s. 204.

[11] O zamanlardaki Konstantinopol, bugünkü İstanbul, Bulgarlar tarafından bu adla adlandırılmıştır.

[12] Miñnullin F., a.g.e., s. 138-139.

[13] Meydan-Larousse, Yermak Maddesi XII.Cilt ,İstanbul 1987, s.791.

[14] Süzgebike, Süyümbike Melike’nin kızıdır.

[15] Polibios – Yunanlı tarihçi ( Megalopolis, Arkadia. MÖ 202’ye doğru – ay. y. , MÖ 120’ye doğru). Ahaia Birliği’nin generaliydi. Romalılar tarafından tutsak alındı, MÖ 167–151 arasında Roma’da yaşadı; burada Roma kurumlarının coşkulu bir hayranı oldu. “Tarihler”de  (İstoriai) büyük İlkçağ tarihçileri arasına girmesini sağlayan eleştirel ve yöntemli bir yaklaşım ortaya koydu (arşivlere başvurma, eski tarihçilerin karşılaştırılmalı olarak okunması, coğrafyanın göz önünde bulundurulması) ( Axis, Ansiklopedik Sözlük, 5.Cilt, Polibius maddesi, İstanbul 2000, s. 2715.  

[16] Hebibullin M., a.g.e., s.271.