Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1701
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 7090
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 234
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 753
Toplam 796 Bilgi Makalesi ve toplam 1984 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
TRABLUS CUMHURİYETİNİN SİYASİ BOYUTLARI VE OSMANLI TÜRKLERİNİN BELİRLEMEDEKİ ETKİSİ
TRABLUS CUMHURİYETİNİN SİYASİ BOYUTLARI VE OSMANLI TÜRKLERİNİN BELİRLEMEDEKİ ETKİSİ Hazırlayan Ali Muhammed Cihan Okutman Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Misrata Üniversitesi Cumhuriyeti, Trablus İlinin 130 km güney doğusuna düşen İmslata İlinde Mucâbire Camiinde 16 Kasım 1918 gününde ilan edilmiştir. Cumhuriyetin kararı o dönemde bölgeyi kuşatan şartların baskısı altında alınmıştır. Bu şartlar Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Devleti’nin yenilgisi neticesinde oluşan şartlardır. Şöyle ki; Trablusgarp o dönemde Osmanlı’ nın vilayetlerinden biri idi. Öyleyse bu Cumhuriyetin en önemli siyası boyutları nelerdir? Bu garip isim bölgede nasıl seçildi? Neden Trablusgarp`la sınırlandırıldı? Bu sınırlandırma etki ve delileri nelerdir? Yeni siyasi oluşumun Libya`daki geri kalan diğer bölgelerle ilişkisi nedir? Türklerle Libyalılar arasındaki bu derin ilişkinin boyutu nedir? Osmanlıların Trablus Cumhuriyeti’ne yardımı neden? Ve bu cumhuriyetin siyasi boyutlarını belirlemedeki etkisi nelerdir? Tüm bu soruları cevaplaya bilmek için ismin ifade ettiği anlamları ve bu oluşumun üzerine kurulduğu esasları ve Osmanlı Türklerinin tüm bunlardaki etkisini bilmemiz ve öğrenmemiz gerekir.? İSMİN İFADE ETTİĞİ SİYASİ BOYUTLAR İsim, müsemmaya delalet eden şeydi. Yani isim müsemmayla tanımlanır. İster bu isim tekil olsun isterse mürekkep olsun, "Trablus Cumhuriyeti" ismi tamlamalı mürekkep isimlerdendir. İki kelimeden oluşmaktadır. Bu iki kelimeden biri "Cumhuriyet" diğeri "Trablus"tur. Belli bir mekan belli bir zaman ve belli bir olaya delalet eden bir isim olması için her iki kelime iç içe kullanılmıştır. Bu oluşum Birinci Dünya Savaşı bitiminde Trablusgarp`ta ortaya çıkan siyasi sisteme delalet etmektedir. Bu bölgede "Cumhuriyet" terimi nereden geldi? Diğer siyasi sistemlere ilişkin isimler değil de bu ismin arkasındaki gizli işaretler nelerdir? Neden "Trablus" kelimesi ile sadece Trablus ile sınırlandırıldı da Libya`nın geri kalan parçaları bu isme katılmadı? Bu sorulara tatmin edici bir cevap verebilmemiz için, nihayetinde bu isme yüklenen bütüncül anlamlarını anlayabilmek üzere ismi oluşturan bütün etkenleri ele alarak, çevreleyen şartları tanıyarak bu ismi analiz etmek zorundayız. Cumhuriyet: Cumhuriyet; siyasi bir sistemin adıdır. Dünya bu sistemi halktan bir topluluk siyaset meydanına çıkarak kendi kaderini belirlemeye çalıştığında tanıdı. Teorik olarak Cumhuriyet eskiden beri bilinen bir sistemdir. Bu sistemi Yunanlılar Romalılar ve Eski Çinliler tanımışlardır. Ancak o dönemin şartları ve koşulları bu sistemi, bu gün olduğu gibi insanlara dayatmadı. Fakat modern tarihi çağlarda insan hayatı çok değişti ve coğrafi keşifler, ıslah hareketleri ve ekonomik sistemlerin değişimi neticesinde Cumhuriyet sistemi pratik olarak kendisini insanlara kabul ettirdi; İlk olarak 1787 miladi tarihinde Amerika Devriminin başarılı olmasından sonra Amerika Birleşik Devletlerinde hayat buldu. Akabinde Avrupa`da 1789 devriminden sonra Fransa`da ortaya çıktı. Sonraki yüzyıllarda dünyanın muhtelif kıtalarına yayıldı. 1848 yılında Liberya Cumhuriyeti ortaya çıktıktan sonra cumhuriyet sistemi Afrika kıtasına intikal etmiştir. Fakat 20. yüz yılın birinci çeyreği ile birlikte bütün dünya bu sisteme geçmek için çaba gösterdiğine şahit oldu. 1911 miladi yılında Çin`de cumhuriyet ilan edildi. 1917 miladi yılında Rusya`da, Polonya ve Trablusgarp`ta 1918 miladi yılında, Almanya ve Çekoslovakya`da 1919 miladi yılında, İrlanda`da ise 1921 miladi yılında cumhuriyet kuruldu. TRABLUS CUMHURİYETİ FİKRİNİN DOĞUŞU Siyasi bir sistem olarak ileri siyasi bir sistem olarak Cumhuriyet düşüncesi o dönemde (1918) yılında uygulama seviyesinde Arap yurduna gelmemiş idi. Çünkü topraklarının büyük çoğunluğu hala yabancı işgalinin ateşi altında inlemekte idi.. Fakat Trablusgarp`ta ise durum bundan biraz farklıydı; Şöyle ki Trablusgarp`ın şehir ve köyleri 1922 yılın sonuna kadar hatta biraz sonrasına kadar bağımsız ve özgürleştirilmiş idi. Gerçekte ise Cumhuriyet düşüncesi 1918 yılından önce Trabluslular arasında var idi. George Rimon 1912 yılında Trablusgarp`ı ziyaretinde aktardıkları bilgiler bu düşüncenin Libyalı entellektüellerde olduğunu göstermektedir. George Raymon, beş yıl boyunca Fransa`da Sorbon Üniversitesi Hukuk Fakültesinde kanun eğitiminden dolayı Fransızcayı iyi bilen Sayın (Mehmet Ferhat) ile bir karşılaşmasında sayın Ferhat Raymond`a hitaben şöyle demiştir: "…Bize yırtık gellabiye giyenler ve çıplak ayak ile dolaşanlar diyebilirsin… Fransız devriminin askerlerinin yaptığı gibi… Fakat bizim için dinde mutaassıptırlar deme… Türkiye Hükümetine bu şartlarda bizden vazgeçmelerini söyle…O zaman Trablus Cumhuriyeti ilan edilecek ve bizleri göreceksin, dünyaya bizlerin topraklarımızı korumaya kadir olduğumuzu göstereceğiz.." Ancak 1918 yılının sonbahar mevsiminin başlangıcı ile beraber, Osmanlı Devletine beklenmedik herhangi bir şey olması durumunda buna karşı olarak alternatif bir strateji olarak Trablusgarp`ta siyasilerin önünde güçlü bir şekilde Trablus Cumhuriyeti düşüncesi artık hazır idi. Bu kapsamda Sayın Abdurrahman bir grup lider önünde şu düşünceyi ortaya koyuyor: "…Ramazan es-Süveyhili`nin evinde aşiret reisleri bizim ile beraber idiler.. Mısrata`da durumların kötüye gittiğine dair haberler artmaya başladı. Ve Osmanlı Devletinin barış talebinde bulunma ihtimalinin olabileceği belirdi, orada hazır bulunanlara şu soruyu yönelttim: …Farz edelim ki Osmanlı Devleti bu savaşta yenildi… bu pozisyon karşısında ne yapabiliriz? Soru beklenmedik bir soru idi. Sayın Abdunnebi Belhayr bana dönerek şöyle dedi: Senin görüşün nedir? Ona dedim ki: "Önümüzde, Osmanlı Devleti himayesinde ülkenin ileri gelenlerinin katılımı ile oluşturacağımız,Arap Hükümetinden başka bir alternatifimiz bulunmamaktadır. Hatta böyle bir imkan ortaya çıkarsa ülkenin cihada devam etme, hürriyet ve bağımsızlığını isteme olasılığı ve şansı da olur. Ramazan es-Süveyhili bu düşünceyi benimsedi ve destekledi. Ancak Abdunnebi Belhayr ise Osmanlıların bir hile ve tuzak kurmalarından korktuğu için şüphe ile baktı. Ancak işler Azzam`ın beklediğinden daha hızlı bir şekilde gelişti, Mondros ateşkes antlaşması gereği Osmanlı Devletinin savaşta yenildiğine dair haberler Mısrata`ya ulaşmıştı. Bu haberin ulaşmasından sonra Mısrata`da vali olarak bulunan Osman Bey Süleyman el-Baruni`den mümkün olan en hızlı bir şekilde kendisine kötü haberi iletmesi ve Osmanlı Devletinin görevlisi olması nedeni ile de kendisini yolculuğa hazırlamak için gelmesini istedi. Ancak böyle sıkıntılı ve çalkantılı bir aşamada ülkeyi terk etmek Barûnî`ye zor geldi, Ramazan es-Süveyhili`nin karargahına gitti ve orada ikisi, Vali Osman Bey ve Abdurrahman Azzam ile de iletişime geçerek Cumhuriyet düşüncesi üzerinde anlaştılar. Burada bazı sorular kendisini sordurmaktadır, bu sorulardan bazıları şunlardır; Trabluslular Cumhuriyet düşüncesini nereden aldılar? Trablusgarp`ta Cumhuriyetin uygulanma fikrinin sahibi kimdir? Düşüncenin kaynağı açısından birkaç ihtimal bulunmakta olup, hepsi de çok güçlü ihtimallerdir; Bir yönü ile Uluslararsı kamuoyunun ABD başkanı Vilson Prensiplerinden etkilenmiş olması nedeni ile ABD tecrübesinden esinlenmiş olabilir, Diğer taraftan ise Trablusgarp Cumhuriyet siteminin Amerika sistemi ile benzeşmesinden esinlenmiş olabilir. Bu bağlamda Fuat Şükrü ile Ahmet Zarim hatıratlarında şundan bahsetmişlerdir; Vilson Prensipleri Libyalılar arasında son derece kuvvetli bir şekilde bulunmakta idi: ".. Bu hazin bulutlu ortamda ülkenin ileri gelenleri aralarında toplantılar kurmaya gayret gösterdiler ve bu kapsamda ABD hükümetinin başkanı ((Dr. Vilson)) ilkelerini görüştüler. Bu ilkeler görünüşte ister küçük olsun ister büyük olsun herhangi bir ayrım yapmaksızın bütün halkların ve toplumların haklarını korumaktaydı. Böylece konuyu etraflıca görüştükten sonra kararların verdiler ve vatanın menfaatine olan hususta karar vermek üzere genel konferans düzenlemeye karar verdiler. İkinci bir ihtimal ise gerçekten de Trablusgarp`tan çok yakın olan Fransa tecrübesinden esinlenmiş olabilir. Özellikle Fransa`nın Tunus ve Cezayir`i işgal etmesinden sonra ki bu durum, -tıpkı yukarıda adı geçen Sayın Muhammed Ferhat gibi- Trabluslu öğrencileri Fransa`da öğrenim görmeye gitmelerine neden oldu. Trablus Cumhuriyeti düşüncesi 1912 yılından beri nasıl bu adamın zihninde hazır olabilir. Bu düşünce sahibi açısından ise; Bu düşünce sahibi ile ilgili olarak tarihçiler ile görgü tanıkları arasında ihtilaf bulunmaktadır.; Bu bağlamda Muhammed Fuat Şükrü "Din ve Devlet Olarak Senusilik" adlı eserinde Abdurrahman Azzamın düşüncelerini çürütmektedir. Oysa Abdurrahman Azzamnı hatıraları bu düşüncenin en büyük delillerinden sayılmaktadır. O dönemde Mısrata`da bulunan ve bu toplantılara katılan Mısırlı Subay Ahmet Lütfü ise Trablus Cumhuriyetinin fikir babasının Süleyman el-Barûnî olduğunu söylemektedir. Fakat Muhammed Mesut Feşike ise Modern Libya Tarihi adlı eserinde aynı şekilde Trablus Cumhuriyetinin fikir babasının Süleyman el-Barûnî olduğunu söylemektedir. Sonra Ramazan es-Süveyhili`nin hayatını ele aldığı kitabında önceki düşüncesini düzelterek -ki bu kitap o tarihten 20 yıl sonra çıkmıştır- Trablus Cumhuriyetinin fikir babasının Ramazan es-Süveyhili olduğunu söylemektedir. Belki de Muhamed Mesut Feşike`nin bu düzeltmesinin nedeni geçen yirmi yıl zarfında elde ettiği yeni bilgilerdir ki kendisini bu tür bir düzeltme itmiştir. Doğrusu bu husus Azzam`ın hatıralarından sonra olağan olan bir durumdur. Ki bu hatıralarında kendisinin Ramazan es-Süveyhiliyi bu düşünceyi benimsemesini sağladığından bahsetmektedir. Ve yine kendisinin bu hususta çok istekli olduğundan bahsetmektedir. Trablus: Burada cumhuriyetin Libya`nın bütün bölgelerini değil de sadece Trablus kelimesi ile sınırlandırmanın sorunu ortaya çıkmaktadır. Çünkü Libya üç büyük bölgeden oluşmaktadır; Trablus, Burka ve Fizan. Ancak ne var ki Trablus bölgesi siyasi açıdan en fazla sakin olan bölge idi. Bu nedenle Osmanlı`nın büyük bir döneminde Trablusgarp ismi anıldığında kast edilen her üç bölgesi ile birlikte Libya`nın tamamı idi. Bu bir taraftan, diğer taraftan ise İngilizler Seyyid Ahmet Şerif hareketini bastırmada başarılı olduğundan beri siyasi olarak o dönemde ayrı idi. Ayrıca Burka`nın özerkliği hususunda 1916 yılı sonlarından başlayarak 14 Nisan 1917 yılında İkrime anlaşması ile son bulan ve Senusiliği temsilen Seyyid Muhammed İdris es-Senusi ile İtalyanlar ve İngilizler arasında ez-Zeytuniyye görüşmeleri de devam etmekte idi. Bu antlaşmadan sonra Burka`dan kalkan ordu Mısrata`ya bağlı Sırt ilini işgal etti. O gün için Mısrata güçleri Terhune ile savaşla meşgul idi. O günlerde Baruni`nin Osmanlı Devletini temsilen Trablusgarp Vilayetine vali olarak iyi bir şans idi. Çünkü bu sorunu kucağında buldu. Batıda savaşanlarla anlaşma yapmak üzere çalıştı. Ve bu arada Sırt`ı geri almak için bir kuvvet oluşturdu. Fakat Baruni Libyalıların kanının dökülmesini istememektedir. Bu nedenle Seyyid İdris es-Senusiye bir mektup gönderir: "...Merkeze ulaştığımda, Burka`dan Musa Bey komutasında bir gücün geldiğini ve Sırt sarayını işgal ettiği haberi ulaştı. Ben Osmanlı Devleti adına Ramazan es-Süveyhili tarafından oraya bir jandarma gücü gönderdikten sonra Musa Bey ve Salih el-Atyuşi`ye cevap göndermek istedir; ancak Şeyh Salih`ten gelen cevap şöyledir; Kendisinin sizlerin emri ile geldiği cevabını verdi. Ve ben buna çok üzüldüm.Çünkü benim ilk çıkarttığım emir, size ait olan birlikle çatışmaması hususunda idi. Ancak ben birliğimin komutanına aynı vatanın evlatları arasında hatıraları bulandıracak hususlara bulaşmamasını emretti.." Süleyman el-Baruni 2 Zilhicce 1334. h. (1 Ekim 1916 m.) Bu nedenle Burka, hem İkrime antlaşması nedeni ile hem de Trablus ile anlaşma ve uyum içerisinde değil idi. Bununla birlikte Trablus Cumhuriyetinin bazı kurucuları Seyyid İdris`e tek bayrak altında ülkeyi birleştirmeyi teklif etti. Ancak bu teklif başarılı olamadı. Bu nedenle Trabluslular Burka hariç Libya`nın diğer bölgelerinden oluşan Cumhuriyetlerini ilan etmek zorunda kaldılar. Burada dikkat çeken husus şudur; Genel Konferansa katılanlar ilk etapta Osmanlı varlığına karşın oluşturulacak düzenin şekline ilişkin farklı görüşlere düştüler, bu ihtilafların önemlileri şunlardır: 1-) Libyalı saffının birliğine çağıran milliyetçi ve ulusalcı kanattan oluşan bir gurubun görüşü olup, Bu görüşün sahipleri Burka ile birlik çağrısını dillendirdiler. Hatta Burka`nın lideri Seyyid İdris es-Senusiye kendilerine katılmaları için birkaç davet mektubu gönderdiler. 2-) Diğer bir akım ise Trablus Cumhuriyeti adı altında cumhuriyet sisteminden ilham alan milli bir hükümet kurmayı teklif etmekteydiler. 3-) Bir başka akım ise İtalya devleti ile bir ittifak kurmaya çağırıyordu. Çünkü İtalya`nın krallıkla yönetildiğini ve bu nedenle Cumhuriyete müsaade etmeyeceğini ve bu yeni varlığa sorun oluşturacağını düşünmekteydi. 4-) Bir başka akım ise aşiretlerin tek bir lideri kabul etmeyeceğini bu nedenle tıpkı Senusilerin Burka`da yaptıkları gibi emirlik sistemine geçmeyi teklif etmekteydi. TRABLUS CUMHURİYETİNİN KURUŞUŞUNDA OSMANLI TÜRKLERİNİN ROLÜ Trablus Cumhuriyetinin kuruluşunu kuşatan şartları derinlemesine araştıran, tarihçilerin fark etmediği bir noktayı açık olarak görecektir. O nokta da şudur; Trablusgarp`ta yeni ve bağımsız bir siyasi varlığın oluşmasındaki başarı yolunda Osmanlı Türklerinin rolünün boyutudur. Bu katkı ve rol ister Osmanlıların önceden yaptığı çalışmalarla bunu hesaplamış olsunlar isterse de dünyada gelişen gelişmelere bağlı olarak başka hedefler için bu varlığın oluşmasını amaçlamış olup, sonradan şartlar cumhuriyetin kurulmasını zorunlu kılmış olsun fark etmez. Fakat her iki ihtimale de bakmaksızın olayların olduğu zamanda hazır bulunan Osmanlı Devlet adamlarının pozisyonunda temsil edilen türkün beyaz eli bizleri genelde Osmanlıların özelde ise Türk milletinin bu şerefli pozisyonunu görmemizi gerekmektedir. Bu olayı büyük oranda açıklığa kavuşturmak için Türkler ile Libyalılar arasındaki ilişkinin tabiatına ve bu alanda yapılan Türk yardımlarının türünü incelikle ele alalım. TÜRKİYE LİBYA İLİŞKİSİNİN DERİNLİĞİ Libya`nın yeni ve hatta modern tarihi Osmanlı Devleti tarihi ile tamamen bağlantılıdır. Libya 1551 miladi yılından beri Osmanlı Devleti Vilayetleri arasına girmiştir. Bu bizzat Libyalıların istek ve iradesi ile olmuştur. Libya tarihi modern çağların bütün asırlarında Osmanlı Vilayeti olarak kalmaya devam etmiştir. Yani 1912 yılına kadar. Yani zor şartlar Osmanlı Devletini Lozan antlaşmasını imzalamaya ve bu nedenle Trablusgarp vilayetinden vazgeçinceye kadar devam etmiştir. Hatta bu yıla kadar Türklerin vilayet ile ilişkileri kesilmedi. Aksine müfettişler aracılığı ile önceden daha güçlü bir şekilde ortak düşmanı ve tehlikeyi belirlemek için geri döndüler. Bunun yanında Türkler ve Libyalıları birbirine bağlayan güçlü ve sabit ortak paydalar bulunmakta idi. Fransız gazeteci "George Raymond" bu bağlara dikkat çekmiş ve bu bağların güçlülüğü ve derinliği karşısında şaşkınlığını belirtmiştir. Adam objektif idi ancak nefsinin derinliklerinden Avrupai çevresinden edindiği Avrupalılık anlayışını yansıtıyordu. Özellikle o dönemde Türkler ile Arapların arasını ayırmak için Avrupalıların yaydığı, Libyalılar ve düşmanlıklarını temize çıkartmak için düşman devletlerin yaydığı istihbarat bilgilerinden oluşan dedikodular ile Türklerin kendilerine zulmettiğini ve onları yoksun bıraktıklarını ve bu nedenle Libyalılar Türklere karşı kin içinde bulundukları dedikodularını yayıyorlardı. Bu kapsamda George Raymond şunu yazmıştır: "..Libyalıların bizzat kendilerini bu Türklerin emirlerine itaat etmeye mecbur kılan nedir. Ki bu Türkler, İtalyanlar onların sahillerine geldiklerinde onları yüz üstü bırakmış ve Türkler asla onların savaşlarında yanlarında durmayacaklarına inanmışlardı. Sonra söz konusu bağları açıklamaya çalışarak bu görüşünden vazgeçmiştir. Ve şöyle demiştir: .."Onlar bunu yapıyor çünkü onların dinde kendilerine kardeş olduklarını düşünüyorlar. Ve çünkü onlar Osmanlı Sultanının elçileridirler… Kendi içlerinin derinliklerinden inanmaktadırlar ki; Araplar ile Türklerin bir ümmete intisap eden Müslümanlardırlar. ((İnsanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmet)) onların görüşüne göre!!.." Sonra (Raymond)) Mücahit Kamplarında kaldığı süre zarfında tespit ettiği diğer bağları açıklamaya devam etmektedir: .."Şüphesiz bu hususta dini hassasiyete bağlanabilecek başka bağlar da bulunmaktadır. Vatan sevgisi gibi.." Türkler ile Libyalılar arasındaki uzun bir dönemi içeren ortak tarihleri neticesinde her türlü maddi menfaatleri aşan duygusal, düşünsel, vicdani görünümde tezahür eden söz konusu uzun zaman boyunca adeta akrabalığa dönüşen siyasi fikri, toplumsal ve dini bağlar gibi bağlar ortaya çıkartmıştır. Bu duygular Türkler ile Libyalılar arasında ortak emeller ve elemleri doğurmuştur. İşte bu bağlar 1918 yılı sonlarında, Osmanlı Ordusundan sızmaya başladığında ve Libya`da insanların durumu kötüleşmeye başladığında, nefisleri çalkalandığında ve fikirleri bulandığında ortaya çıkmıştır. Osmanlı Sultanının içlerindeki yüksek konumuna bakarak insanların umumuna bir sessizlik ve kızgınlık hakim idi. Çünkü onların çoğunluğu Osmanlı Devletinin asla çökmeyeceğine inanmaktaydı. TRABLUS CUMHURİYETİNİN KURULUŞU İÇİN OSMNALININ SİYASİ VE MANEVİ DESTEĞİ İtalya`nın Osmanlı Devletine ve Orta Avrupa Devletlerine karşı Birinci Dünya Savaşına katılmasından sonra Türklerin 1912 yılında Trablusgarp ile ilgili olarak İtalyalılar ile yaptığı Lozan Antlaşmasını geçersiz saydılar. Ve kendi kuvvetlerini 1915 yılından itibaren, İngiliz ve İtalyanlılara karşı savaşmak üzere mücahitlere yardım amacıyla Libya`ya a geri gönderdi. 1918 yılında ise Vali Osman Fuat`ı oradaki Afrika ordularına komutanlık etmek, Trablusluların çaba ve gayretini organize etmek ve mücadeleyi devam ettirmek üzere yanında oradaki mücahitlerin komutanı Nuri Paşa`ya karşılık olarak kendi ordusunun Genel Kurmay başkanı Seyyid Abdurrahman Nafiz ve İshak Paşa bulunduğu halde Alman Denizaltı ile Trablusgarp`a gönderdi. Şehzade Osman Trablusgarp`a geldiğinde Osmanlı Devletinin Trablusgarp`taki silahlı kuvvetlerinin en büyük rütbelisi olarak gelmişti. Şehzade Osman Mayıs 1918`de Misrata`ya ulaştı ve orayı kendine karargah ve ikamet yeri edindi. İnsanlar Şehzadenin gelişine çok sevindiler, ve aralarında onun varlığı ile teselli buldular. Onların içinde yeniden bir ümit yeşerdi ve içlerindeki hamaset ruhunu yeşertti. Bu müjdeleme ve teselli bulma Osmanlı Devletinin Libyalıların kalplerindeki yüce yerinin en önemli belirtilerinden idi. Özellikle Osmanlı döneminin son zamanlarında, son ana kadar Osmanlı Devletinin geleneklerine sıkı sıkıya yapıştıklarının en önemli belirtisi olmuş idi. Yine aynı şekilde özellikle Süleyman el-Baruni`nin Trablusgarp`a vali olarak atanmasından sonra Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı yönetiminin geri dönüşünü açık olarak müjdelemeleri de bunun en önemli belirtilerinden idi. Tüm bunların çıkış nedeni Libyalıların Osmanlı Devletinin Trablusgarp vilayetine olan şefkatli ve sevecen pozisyonuna olan inançları idi. Osmanlı Devletinin savaşta yenildiğine dair olumsuz haberler geldikten sonra, Osmanlının ikinci kez Trablusgarp`tan vazgeçeceğini ve ona yardımların kesileceğini düşündüklerinde bütün gözler Şehzade "Osman Fuat"a döndü, O`nun Trablus`un bağımsızlığını ilan ettikten sonra bir çok gerekçeler ile oraya başkan ve prens olmasını istediler. Bu gerekçelerden en önemlileri şunlardır: 1-) Şahsiyetinin ve rütbesinin yüceliği ve yüksekliği. 2-) Liderler arasındaki yerel ihtilafların önünü kesmesi. Bu düşünce Şehzade Osman`a teklif edildi ancak sonunda bu düşünceyi reddetti ve İstanbul`a döndü. O`nun bu teklifi kabul etmeyişinin, kişiliğine ve şahsına ilişkin bir çok nedeni vardı. Bu nedenler arasında: 1-) Bu tür şartlarda psikolojik çöküntü ki o bu konuda mazurdur. 2-) Danışmanlarının nasihatine göre Osmanlı Şehzadesi olarak haklarını kaybetme korkusu. 3-) "Mondoros" ateşkes antlaşması gereği onun ismi bu görevi üstlenmesine engel teşkil etmekte idi. Abdurrahman Azzam o olayları hatıratında şu şekilde anlatmaktadır: "..Trablus`un bağımsızlığı ve Şehzade Osman Fuat`ın Trablusgarp`a prens olma düşüncesi beni sardı. Benim düşünceme göre, O`nun Osmanlı şehzadesi olması nedeni ile ben insanları onun etrafında toplayabilecektim. Bu nedenle ben bu düşüncemi Şehzadeye ilettim. İlk etapta bu düşünceye istekli gözükmediği gibi reddetmedi de.. teklifi ikinci gün de kendisine ilettiğimde yüzüme şu şekilde haykırdı: "..Bu saçmalıktır ve bana göre bu sonuca ulaştırmaz.." Şehzadenin kabul etmeyişi o tür zor durumlarda hissedilen çöküş ve ümitsizliği yansıttı. Belki de danışmanları onu bu düşünceyi kabul etmemesi yönünde ikna etmişlerdir. Şayet Şehzade bu teklifi o gün kabul etseydi o andan sonra bütün tarih değişecekti.. Fakat " Ve yapılması gerekli olan emrin yapılmasını Allah hükmetsin diye" Hatta Libyalılar Trablusgarp Cumhuriyeti kurulduktan sonra bile Osmanlıların onların yeni oluşumlarına katılmaları hususunda ümitlerini kesmediler; Bu kapsamda Cumhurbaşkanlığı Meclisi kararlığı ve disiplini ile meşhur Osmanlı subayı "İshak Paşa`ya" Ordunun genel komutanı olarak görevinde kalma ve görevini sürdürmesi teklifini yaptı ancak O bunu kabul etmedi. OSMANLININ TRABLUSGARP CUMHURİYETİNE EKONOMİK VE ASKERİ YARDIMI: Yeni devletin en önemli payandalarından biri mali kaynaklardır. Trablusgarp`ın fakirli ve ekonomik alt yapısını çökerten savaş durumu belki de devletin en basit taleplerini bile yerine getirmekten aciz bırakacaktır. Fakat Osmanlıların yardımı Trablusluları bu açıdan destekledi. Almanya`nın denizaltıları savaş yılları boyunca Akdeniz sularının derinliklerinde sırtında, fabrika ve savaş okullarının inşaatında yardımcı olacak, malzemeler ve makine ve silahlar taşıyordu. Buna ek olarak, Osmanlı Devletinin savaştan çıktığı ve antlaşma imzaladığı haberi ulaştığında, Misrata`da bulunan Şehzade Osman Fuat Ramazan es-Suveyhiliyi çağırarak kendi denetiminde olan Maliye Hazinesinin anahtarlarını ona teslim etti. Ve ona artık bundan sonra onun uhdesine geçtiğini söyledi. Bu Maliye Hazinesinde çok fazla meblağlarda farklı yabancı paralar bulunmaktaydı. Şehzadenin sergilediği bu onurlu davranış O`nun emanet konusunda ne kadar derin bir hassasiyete ve Müslüman diyarından bir diyarın sorunları karşısındaki samimiyetini göstermesi bakımından çok önemlidir. Şöyle ki o durumda,talihsiz olaydan sonra belirsiz akıbeti ile karşı karşıya kalması bakımından o kendisi bizzat paraya çok daha faza ihtiyacı bulunmaktaydı. Fakat O bu paraların uğrunda çıktığı amaç uğruna harcanmasını tercih etti. Allah onu en güzel bir şekilde mükafatlandırsın. O tarihten beri söz konusu Hazine resmi olarak Ramazan es-Seveyhili uhdesine geçti. Orda çok faza ve farklı meblağlar bulunmaktaydı. Dökümü aşağıda verilmiştir: 1-) Yüz bin Türk Lirası (100.000 TL) 2-) Bir buçuk milyon Fransa Frankı (1.500.000 F) 3-) Doksan Altı Bin İtalya Lirası (96.000 ITL) 4-) Kırk Altı Bin Avusturya Koronu (46.000) 5-) Bin Osmanlı Mecidi Gümüşü (1000) 6-) Beşyüz Osmanlı Altın Lirası (500) Bunların yanında silahlar da bulunmaktaydı. Aşağıda verilmiştir: 1-) Altı adet dağ topu 2-) Dört adet 37 ayar top 3-) On Beş Adet bomba atar 4-) Bazı makineli tüfekler 5-) Alman Denizaltıları on bin silah boşaltmıştır. Bu silahlar subayların zimmetinde bulunanlarla birlikte Cumhuriyet Meclisine teslim edildi. Tüm bunlar henüz yeni doğan bu siyasi oluşuma ve onun milli ordusuna en büyük destek ve yardım idi.


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.