Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1812
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8403
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 235
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 753
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2008 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
TÜRK DEVLET FELSEFESİ

                                   TÜRK DEVLET FELSEFESİ

 

    İslâm öncesi Türklerde, saltanat ve saltanatı elinde bulunduran soyun kutsallığı anlayışı mevcut olmasına rağmen, kısmen halk hâkimiyetinin mevcudiyetinden söz edebiliriz. Nitekim Aydın Bolak bu konuda şunları belirtir; “ Türk illerinde hâkimiyet’in sahipleri, hâkimiyeti kullanan unsur üçtür, Han, Beyler ve Halk (Budun). Bu üç unsurun hâkimiyete iştiraki üç derecede belirlenir. Hâkimiyet Han’da kesif bir surette, Beylerde mahdut bir şekilde, halk’ta ise muayyen zamanlarda tecelli eder. Fakat Türk telakkisine göre hâkimiyet’in menşei daima halktadır.”

    Oğuz Destanındaki ok motifi ise, Göktürk Kitabeleri’nde zaptı düşünülen istikametlere önceden prenslerin tayin edilmesi, Türk kültüründeki cihan hâkimiyeti ülküsünün işaretiydi. Selçuklular, Dandanakan Savaşı’nın hemen arkasından bir savaş meclisi toplamışlar ve burada fütuhat yönlerini ve görev alacak başbuğları kararlaştırmışlardır. Malazgirt Savaşı ve Anadolu’nun fethi de, cihan hâkimiyeti ülküsünün bir sonucu idi.

    Türk Sultanları, topluluklar arasında sosyal, kültürel, dini müsamaha bakımından herhangi bir fark kabul etmemişler, herkese eşit hak ve adalet tanımışlardır. Müslüman Türk Devletlerinde, çeşitli boylara mensup, türlü diller konuşan ve ayrı dinlere mensup olanların kültürlerine dokunulmamıştır. Bu prensip, Osmanlı Devleti devrinde de devam etmiştir. Türklerin, İslam kültürünü tam anlamıyla benimsemeleri neticesinde, İslamiyet Türkler için başlıca dayanak haline gelmiştir. Haçlı orduları, Hıristiyanlık davasıyla harekete geçerek İslam ülkelerini ağır tehdit altına aldıkları zaman ve daha sonra, asırlarca süren bu batılı zihniyet karşısında, Türkler için Müslümanlık, en büyük güç kaynağı oldu. Böylece Türklüğü yükseltmek ve İslam’ı yaymak düşüncesi, fetihleri Hıristiyan dünyasına dönük Osmanlı Devletinde, en yüksek seviyeye ulaşmıştır.

    Müslüman Türk devletlerinde, kendilerine bir bölgenin idaresi verilen hanedan üyeleri, melik diye anılırdı. Bunlar yarı müstakil bir şekilde hareket ederlerdi. Bulundukları bölgede, asıl devlet merkezindekine benzer bir divan kuruluşuna da sahiptiler. Ayrıca vezir ve askeri kuvvetleri vardı. Halife, sultan ve kendi adlarına hutbe okuturlar, bağlı olarak para bastırırlardı. Bu melikler, merkezdeki sultan tarafından temsil edilen yüksek iktidarı tanırlardı. Siyasi temasları veya giriştikleri savaşları, asıl devletin ana siyaseti çerçevesinde yürütürlerdi. Ancak melik olmak, ülkenin bir parçasını şahsi mülk haline getirmek ve onu kendi keyfine göre idare etmek değildi.

    Hükümdarların vefatı veya şiddetli bir dış istilâ gibi hadiseler sonucu, merkezde iktidar boşluğu olunca, devlet bütünlüğü bozulmaya yüz tutar, iktidara sahip olmak için şehzadeler birbiriyle mücadeleye girişirdi. Bu durum Selçuklu Devletinin daha uzun ömürlü olmasını önlemiştir. Ancak Osmanlılar, bunu göz önüne alarak hâkimiyetin bölünmemesi prensibini gerçekleştirip, devleti altı asırdan fazla ayakta tutabilmişlerdir. Aynı husus Göktürklerde İlteriş Kağan ile Kapagan Kağan’ın çocukları arasında da görülmüştür.

    Karhanlılar devrine ait manzum ve Türkçe bir eser olan Kutadgu Bilig, Türk devlet düşüncesi, kanun anlatışı, hâkimiyet telâkkisi ve siyasi görüşler bakımından şaheserdir. 1060 yılında, Balasagunlu Yusuf Has Hacib’in Kaşgar’da yazarak Buğra Han’a sunduğu, Uygur ve İslami Türk yazısı ile nüshaları bulunan bu eser, İslami devrin abidelerindendir.

   Üç kıtanın ortasında ve iç denizler üzerinde kurulan Osmanlı Devleti, Türk Milletinin en büyük eserini, Türk cihan hâkimiyeti tarihinin de en yüksek siyasi teşkilatını temsil eder. Osmanlı Devleti, siyasi istikrarı, sosyal adaleti ve bünyesinin sağlamlığı, kavimler ve dinler arasında kurduğu ahengi, çok yüksek ve ince idare sistemi, kudretli ordusu, yüksek askeri tekniği, geniş hukuki faaliyetleri ve nihayet edebiyat, sanat ve mimaride ortaya koyduğu ihtişamlı eserleriyle de, tarihte müstesna yerini almıştır. Osmanlı devri, bu azameti, hiçbir devlete nasip olmayan, zengin yerli ve yabancı tarihi kaynakları, muazzam arşivleriyle çok geniş bir şekilde tetkik imkânları sunmaktadır.

    Türklerde hâkimiyet anlayışı, Türk Devlet Felsefesini anlatabilmek için Osmanlı hoşgörüsünden bahsetmek gerektiğine inanıyorum. Osmanlı hoşgörüsünün Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün uhdesinde bulunan ve “Osmanlı Hoşgörüsü” adı ile sergilenen belgeler bunu bütün açıklığı ile dile getirmektedir.

    Bu belgelerde Osmanlı padişahlarının sınırlarına kattıkları milletlerin özgürlüklerine dokunulmaması için yazdıkları fermanlar ve diğer belgeler yer almaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır.

·        Kudüs ruhbanlarının dini hayatlarını serbestçe sürdürebilmeleri hakkında Fatih’in fermanı.(1457)

·        İstanbul ve civarındaki evlenecek olan Rum ve Ermenilerden, alınan meblağdan fazla vergi alınmaması, fakir halkın korunup gözetilmesi hakkında ferman(1794)

·        Bulgaristan İslimye sancağı Bergos kasabasında inşa olunan kilisenin tamamlanabilmesi için, gereken paranın padişah tarafından verilmesi ile ilgili gayrimüslim ahalinin dilekçesi (1869)

·        Roma’da yapılacak Marunî Okulu’na Osmanlı Devleti’nin 10 bin Frank yardım yapması hakkında irade (1891)

·        Semendire (Sırbistan) beyine, halkın refah içinde yaşatılması ve vergi tahsili sırasında kimsenin rencide edilmemesi hakkında ferman (1560)

·        Amerika’da orman yangınlarından dolayı mağdur olanlara yardım yapılması hakkında Hariciye Nezareti’nin (Dışişleri Bakanlığı) ve Sadaret’e (Başbakanlık) yazısı(1894)

·        İrlanda’da ihtiyaç sahiplerine Osmanlı hükümetince yapılan yardımdan dolayı İngiltere elçiliğinin teşekkür yazısı (1874)

·         Musevilerin İspanya ve Portekiz’den kovulduktan sonra Osmanlı Devleti’ne kabul edilişlerinin 400. yıldönümü sebebiyle Cemiyet-i Umumiye-i Museviye’nin (Dünya Museviler Derneği) teşekkür yazıları (1892)

·        Rusya’ya iltica edip, orada rahat edemeyen 30 Rum ailesine asli vatanları olan Osmanlı topraklarına dönebilmeleri için izin ve yol harçlığı verilmesi hakkında irade (1865)

·        Yunanistan milletvekillerinden olup iltica eden Hermozi’ye maaş bağlanması hakkında irade (1859)

·        Ermen komiteleri reislerinden olup, yaptıkları işten pişman olanların Ermenice iltica mektupları (1898)

    Yukarıda yazılı olan belgeler Osmanlı hoşgörüsünü gösteren birkaç örnektir sadece. Çünkü Osmanlı Devleti, hâkimiyet kurduğu tüm bölgelerdeki halklara iyi davranmış, onların haklarını yaşadıkları yerlerde korumuştur. Bu bölgelerin yerel askeri güçleri, Osmanlı egemenliği altına girmeye teşvik edilmiş ve daha sonra sancaklara Hıristiyan tımar erleri olarak görevlendirilmişlerdir. “İstimalet” adı verilen bu uzlaştırıcı politikaya göre, bölge halkının gönlü kazanılmış, adalet ve hoşgörüye dayanan yönetimin bir parçası olarak bu halklara din ve vicdan hürriyeti tanınmıştır. Yine aynı politikaya uygun olarak yerel halka karşı şefkatli bir üslup kullanılmış, asla baskıcı ve zorlayıcı bir politika izlenmemiştir. Özellikle dini Ortodoks olan Rumeli halklarını, dönemin Katolik Kilisesi’nin baskısından kurtarmaları, Türklerin kurtarıcı olarak tanınmalarını sağlamıştır.

     Osmanlı’nın bölgedeki farklı etnik kökene ve dine sahip olan halklara gösterdiği hoşgörü ve adalet, bu milletler tarafından da ifade edilen bir gerçektir. 12 Şubat 1867 tarihli bir metinde, Bulgarların 500 yıllık Osmanlı idaresi boyunca ne kadar huzurlu ve güvenli bir hayat yaşadıkları, benzer bir ortamı dönemin diğer milletlerinin idaresinde bulmalarının mümkün olmadığını şöyle ifade edilmektedir.

    “Bulgar Milleti kulları beş yüz seneden beri Osmanlı idaresi altında mesut olarak yaşamaktadırlar. Bu süre zarfında mal. Can ve dinleri fesatçıların ve kötülük peşinde olan kişilerin tecavüzünden muhafaza edilmiştir. Hâlbuki diğer memleketlerde yaşayan güçsüz ve fakirler, zenginlerin saldırılarına ve zulmüne maruz kaldıkları gibi kendilerine her türlü haksız muamele de reva görülmüştür. Zira Osmanlı idaresi altında yaşayan kuvvetliler tarafından güçsüzlere hiçbir şekilde eziyet edilmemiş, güçlüler ve zayıflar devletin bahşettiği adalet ve hakkaniyetten aynı nispette faydalanmışlardır. Osmanlı idaresindeki Hıristiyanlar arasında din ve mezhep farkı gözetilmeyerek hepsine eşit muamele edilmiştir.”

    Pan-Slavizm propagandasından etkilenerek Rusya’ya göç eden Bulgarların 30 Ocak 1862’de Osmanlı Devletine geri dönebilmek için padişaha yazdıkları mektup, Osmanlı’nın Balkanlar’da inşa ettiği nizamı ifade eden bir başka örnektir:

    “Ecdadımız Osmanlı idaresi altında rahat ve her türlü nimet ve adalet dolu bir hayat sürmüşken bizler, Rusya’ya gitmekle yazık ki bir tuzağa düşmüş olduk. Saf insanlar olduğumuz için aleyhimize tertiplenen bu hareketin sonunu düşünmedik ve bu işi bilerek yapmadık… Gece gündüz pişmanlık gözyaşları döküyoruz. Zira burada hiç kimse yüzümüze bakmıyor… Bizler gibi kandırılan Bulgar hemşerilerimizle birlikte affedilerek tekrar Osmanlı topraklarına dönebilmemiz hususunu niyaz ederiz.”

    Osmanlı İmparatorluğu’nun gayrimüslimlere olan hoşgörüsü, ilerleyen yüzyıllarda da sürmüştür. İspanya’daki Engizisyon vahşetinden kaçan Yahudiler, güvenlik ve hoşgörüyü Osmanlı topraklarında bulmuşlardır. Bu hoşgörünün kaynağı ise, Kuran ahlakıdır. Allah Kuran’da Müslümanlara; Kitap Ehli’ne, yani Yahudi ve Hıristiyanlara karşı iyilikle davranmalarını emretmiştir:

    İçlerinde zulmedenleri hariç olmak üzere, Kitap Ehliyle en güzel olan tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: “Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz ona teslim olmuşuz.” (Ankebut Suresi; 46)

    Bu şuurla hareket eden Osmanlı yöneticileri, tüm tarihçilerin kabul ettiği örnek bir hoşgörü sergilemişlerdir. Yeni fethedilen bölgelerdeki halkın sıkıntılarının giderilmesi, Osmanlı’ya duyulan sempatiyi de artırmıştır. Yine bu bölgelerde Hıristiyanların örflerine ve idare şekillerine de dokunulmamıştır. Dahası Osmanlı yönetimi halkın önceki yönetimine ait vergi yükünü azaltacak düzenlemeler yapmış, keyfi uygulamalara son vermiştir.

    Tüm bu anlatılanlardan ve örneklerden anlaşılacağı üzere, Türklerde hâkimiyet anlayışı hoşgörü üzerine kurulmuştur. Gerçekten de en güçlü olduğu çağlarda bile Türklerin, diğer halkları aşağı gören veya sömüren bir bakış açısı taşımaması dikkat çekicidir.

    Ayrıca Ulu Önder Atatürk ile başlayan Milli Mücadele, hâkimiyetin halka devredilerek demokratik bir rejim kurulması esasına dayanmıştır. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilanıyla da, Milli Hâkimiyet, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin değişmez ilkelerinden birisi haline gelmiştir. Milli Hâkimiyet, Türk insanının kul olmaktan kurtulup, vatandaşlığa yükselme ve milletin kendi kaderine kendisinin el koymasının adıdır. Demokrasiyle idare edilen ülkelerde, hâkimiyetin gerçek sahibi millettir.

 



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.