Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1811
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8386
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 234
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 752
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2008 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
TÜRK-İSLAM GELENEĞİNDE 10 MUHARREM AŞURA GÜNÜ

 

 

Hicrî Takvime Göre 10 Muharrem, içerisinde bulunduğumuz Miladî  2009 yılında, 7 Ocak gününe denk gelmektedir.

 

Muharrem ayının ve  10 Muharrem gününün Türk-İslâm geleneğinde önemli bir yeri vardır.

 

Bir Hadis-i Şerifte, Ramazan ayından sonraki en faziletli ayın, Muharrem ayı olduğu bildirilmiştir. Çünkü Allah (cc), Muharrem ayının içerisinde bir günde, bir kavminin günahlarını affetti. Bir başka kavminin günahlarını da bu ay içerisinde affedebileceği ümit edilmektedir.

 

Muharrem ayında, geleneklerimize göre bazı törenler vardır. Bunların en önemlisi 10 Muharrem günü, Aşûra adı verilen bir çeşit tatlının yapılarak komşulara ve fakirlere dağıtılmasıdır. Aşûra kelimesinin, onuncu gün anlamında olduğu söylenmektedir. Bu gün yapılan tatlıya da bu sebeple aşûra denilmiştir.

 

10 Muharrem ile ilgili diğer anlatımlar şöyledir: 

* 10 Muharrem, Hz. Âdem`in tövbesinin kabul edildiği gündür. Cenab-ı Allah, başka kullarının da tövbesini bu günde kabul buyurabilir.

* 10 Muharrem, Hz. Yunus`un, balığın karnından çıktığı gündür.         

* Hz. Nuh`un, Cûdi Dağı`nın tepesinde karaya oturan gemisinin içindekiler, 10 Muharrem günü karaya çıktılar. Çıktıkları yerde yiyecek bulamadılar. Tekrar gemiye dönüp, kalan erzakların her birinden birer miktar konulmak suretiyle bir yiyecek hazırladılar. Denizlerden ve fırtınadan kurtulmuş olmanın sevincini, aşure denilen bu tatlıyı yiyerek kutladılar. 10 Muharrem günü, aşure yapıp yemek, komşulara dağıtmak, bir gelenek hâline geldi.

* Hz. Ali (kav) Efendimizin oğlu Hz. Hüseyin (ra), ailesi ve yakınlarıyla birlikte, 10 Muharrem günü Kerbelâ`da şehit edilmişlerdir. Bu olaydan sonra 10 Muharrem, İslâm Kültürü`nde önemli bir gün hâline geldi. Hz. Hüseyin`in hâtırasına aşure yapılıp dağıtılır oldu. Türkler bu geleneği, diğer Müslüman ülkelerdeki insanlardan daha fazla benimsediler.

 

Osmanlı döneminde ve hatta Cumhuriyet`in ilk yıllarında, Muharrem ayının ilk on günü, öğle ezanları, ağıt havasını andıran Hüseynî makamında okunurdu. Bu uygulama, Kerbelâ hüznünün, Türk-İslâm toplumunun tamamı tarafından paylaşılmış olmasının göstergesi idi.

 

Anadolu`muzda; Abdal, Çepni ve Tahtacı gibi adlarla anılan İslâm-Türk-Alevî gruplar arasında aşure geleneği çok daha yaygındır. On iki İmam inancına sahip olanlar, aşureyi on iki çeşit malzeme ile

hazırlarlar.

 

Aşure geleneği, zaman içerisinde bütün Müslüman-Türkler tarafından benimsendi. Geleneklerine bağlı Türklerin tamamı, aşurede kutlu bir anlam ve içerik bulur.

 

10 Muharrem; Musevîlik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık olarak adlandırılan semavî dinlerin üçünde de kutlu bir gündür. Mûsevîler, daha fazla önem verirler. Çünkü o gün, yok olmaktan kurtulduklarına inanırlar. Cenab-ı Allah`a, şükranlarını ifade etmek için oruç tutarlar. Bu oruç onlara farz kılınmıştır.

 

Hıristiyanlar da 10 Muharrem`de oruç tutarlar. Sebep olarak, Hz. Musâ`nın geçersiz sayılmayan emirlerinden biri olması gösterilmektedir.         

 

Ramazan orucu farz kılınmadan önce Müslümanlar, Muharrem ayının 10. günü oruç tutarlardı. Ramazan orucu başladıktan sonra Hz. Peygamberimiz, Musa Aleyhisselâm`a hürmeten oruç tutmuş, farklı olsun diye, 9 Muharrem ve/veya 11 Muharrem günü de oruç tutulmasını tavsiye buyurmuştur.

 

Bir Hadis-i Şerifte: `Aşure orucunun, önceki yılın günahlarına kefaret olacağını Allah`ın rahmetinden umarım`. Denilmektedir. Bir başka Hadis-i Şerifte de: `Kim ailesine aşure günü cömert davranırsa, Allah da ona, senenin geri kalan günlerinde geniş davranır.` Buyurulmaktadır. Buradaki geniş davranma, yiyecek ile ilgilidir. Anadolu`da pek çok aile reisi, 10 Muharrem günü, ihtiyaç olmasa bile; nohut, fıstık, üzüm... gibi taneli yiyecekler satın alarak evine götürür. Araştıranlar, bu davranışın sünnet olduğunu anlarlar.

 

Türk-İslâm geleneğinde 10 Muharrem`i, bayram havası içerisinde neş`e ile kutlamak haramdır. Aşırı bir matem havasına bürünmek de doğru bulunmaz.

 

Muharrem ayı aynı zamanda Hicrî takvimde yılın birinci ayıdır. Yeni bir seneye girilmiş  olması  sebebiyle  pâdişâh,  saray erkânına  bahşiş dağıtırdı.   Bu bahşişlere, `muharremiye`   denilirdi.  Muharremiyeler,   üst kademedeki devlet memurları tarafından,  kendisine  bağlı personele de verilirdi.

 

Muharrem ayının girişi sebebiyle yazılan ve pâdişâha sunulan şiirler de `muharremiye` olarak adlandırılırdı. Muharremiyede, şiirin sunulacağı pâdişâhı metheden ve giden seneyi ebcet hesabı ile gösteren mısralar bulunurdu. Enderunlu Vâsıf`ın hicrî takvime göre 1217, milâdî takvime göre 1802 yılına girilmesi sebebiyle devrin pâdişâhı Sultan Üçüncü Selim Han`a yazdığı muharremiye pek meşhurdur. O yıllarda 1 Muharrem günü, sıkıntıda olduğunu üzüntülü bir yüz ifadesiyle söyleyip, varlıklı yakınlarından ve tanıdıklarından borç istemek âdettendi. İstenilen para verilirse, parayı alan muzipçe gülerek: `Yeni Yılınız Kutlu Olsun !` der ve borç olarak aldığı paranın (âmiyane tâbirle) üzerine yatardı.

 

Aşure pişirilmesi, az da olsa, para sahibi olmayı gerektiren bir işti. Bu sebeple Osmanlı döneminde zenginler ve özellikle saray - köşk mensupları, geleneğin yaşatılmasında önemli roller oynamışlardır. Helvacıbaşının gözetiminde aşçıların ve kiler ağalarının hazırladıkları aşure, özel kaplar içerisinde dağıtılırdı. Bu kaplar, porselenden yapılmış tek kulplu zarif bir testi şeklindeydi. Testiler Avrupa`da yaptırılır ve yalnızca aşure dağıtımında kullanılırdı.        

 

Aşure pişirilmesine Muharrem ayının dokuzuncu günü sabahtan başlanır, o günün akşamını onuncu günün sabahına bağlayan gece boyunca testilere doldurulur, onuncu günü hizmetkârlar tarafından, önceden belirlenen evlere götürülürdü. Aşureyi alanlar, kabı temizler, içerisine badem şekeri veya fındık-fıstık gibi yiyecekler koyarak geri verirlerdi.  

 

Ayrıca büyük kazanlarda aşure pişirilir, geniş meydanlarda mahalle halkına dağıtılırdı. Aşure dağıtılacağını ve dağıtım yerini bilen fakir halk, ellerinde kapları olduğu halde, günün ilk saatlerinde sıra oluştururlardı. Bu kapların bazen su kovası kadar ve hatta gaz tenekesi hacminde olduğu görülürdü. Dua okunur, dinleyenlerin hep bir ağızdan âmin demesiyle dağıtım başlardı. Dağıtılan aşure miktarının on tondan fazla olduğu, görülmemiş olaylardan değildi.

           

Anadolu`daki insanlarımız ve geleneklerine bağlı büyük şehir sakinleri, aşure pişirip dağıtarak, 10 Muharremlerin heyecanını, hazzını huzurunu ve aynı zamanda da hüznünü yaşamaya devam ediyorlar.

 

AŞURE GÜNÜ VE ORUCU

Kamerî aylardan Muharrem ayının onuncu gününe Aşure günü denir. Rasulüllah (s.a.s.):  Tırmizî`den rivâyet edilen bir Hadis-i Şerif`inde; `Aşure günü orucunun önceki yılın günahlarına kefaret olacağını umarım.` Buyurarak, bu günde oruç tutmayı tavsiye etmişlerdir.

 

Bu güne, İslâm`dan önce de bazı kavimler saygı ve önem atfetmişlerdir. Müslümanlar ise hicrî senenin ilk ayı ve haram aylardan biri olması nedeniyle kutsal saymışlar ve bu gün oruç tuta-gelmişlerdir.

 

Allah-u Teâla`nın birçok duayı bu günde kabul ettiğine inanılır.

 

Aşure günü olmuş önemli hadiselerden bazıları şunlardır:

 

Yerlerin ve göklerin yaratılması, Hz. İbrahim`in ateşte yanmaması, Hz. İdris`in göğe çıkarılması, Hz. Süleyman`a saltanat verilmesi, Hz. Yakup`un oğlu Hz. Yusuf`a kavuşması, Hz. Yusuf`un kuyudan çıkması, Hz. Eyyüb`ün hastalıktan şifa bulması, Hz. Musa`nın Kızıldeniz`ı geçmesi ve Firavun`un helâk olması, Hz. İsa`nın doğumu ve ölümden kurtulup diri olarak göğe çıkarılması, Hz. Hüseyin`in şehit edilmesi… bu günde olmuştur.

 

10 Muharrem günü ülkemizde evlerde geleneksel aşure aşı pişirilerek dağıtılır. Bu müminler arasında kaynaşmaya vesile olur.

 

Caferî kardeşlerimiz, 10 Muharrem Günü`nü çok önem vererek yaşamaktadırlar. Çünkü  iki cihan serveri Peygamberimiz Hazreti Muhammed (sav) Efendimizin torunu, Hz. Ali`nin (kav) oğlu  Hz. Hüseyin (ra) Kerbelâ şehrinde, 54 yaşında, 10 Muharrem günü şehit edildi.

 

Hazret-i Hüseyin Efendimizin tam adı: el-Hüseyin bin Ebu Talib el-Kureşî`dir. Eş-Şehid olarak da anılır.

 

O devirde Araplar arasında pek rastlanmayan adı, ağabeyi Hz. Hasan gibi, bizzat Hz. Peygamber tarafından konulmuştur. Doğru ve güvenilir rivayetlere göre, Hüseyin doğduğu zaman, Hz. Peygamber onun kulağına: `O, cennet çocuklarının efendisidir.` diye seslenmişti. Hz. Muhammed, Hasan ve Hüseyn`i çok severdi. Bir defasında da: `Hüseyn bendendir, ben Hüseyin`denim. Allah, Hüseyn`i sevenleri sever.` demişti. Usâme bin Zeyd, bir gece Peygamber`i gördüğünü ve O`nun; Hasan ve Hüseyn için: `Bunlar benim oğullarımdır, kızımın oğullarıdır. Allah`ım ben onları seviyorum, sen de onları sev ve onları sevenleri sev!` Diye dua ettiğini duyduğunu rivayet eder: Hz. Peygamber`in `Ehl-i beyt`im-ev halkım` dediği ve Kur`ân-ı Kerîm`in Ahzab sûresinin 33. âyeti kendileri için gönderilmiş olan, Allah`ın kendilerinden günâhı giderdiği zümredendir

 

6 yaşında iken Peygamber dedesi ve bundan 6 ay sonra annesi öldü. Dedesinden sonra da bütün Müslümanların sevgi, şefkat ve hürmetleri arasında büyüdü. Hz. Ömer zamanında bir gün, Hz. Ömer minberde hutbe okurken, Hüseyin çocuk olduğu için aklı ermeyerek onun yanına çıkar ve `Babamın minberinden in ve babanın minberine git!` der. Hz. Ömer de şefkat göstererek `Benim babamın minberi yok idi.` Diye cevap verir, onu alıp yanına oturtur ve hutbesine devam eder. Hutbe süresince Hz. Hüseyin, elindeki çakıl taşlarıyla oynayarak minberde oturur. Yine Hz. Ömer zamanında 636 senesinde kendisine Bedir gazileri ölçüsünde devletten tahsisat bağlanır. Hz. Osman`ın katli ile sonuçlanan isyanda Hz. Ali, Hüseyin`le Hasan`ı halîfeyi müdâfaa etmek, kapıyı tutup içeriye isyancılardan kimseyi bırakmamak üzere Hz. Osman`ın evine göndermişti . Âsîler bu kapıdan içeriye giremediler, fakat başka bir evden geçerek halîfeyi katlettiler. Hz. Ali, bu sonuca çok üzülüp kızdı.

 

Hz. Hüseyin, Babasının seferlerine katılmıştır. 661`de babası öldürüldü. Ağabeyinin de  669 yılında ölümü üzerine Hâşimî ailesinin reîsi oldu. Halife Muâviye`ye bîat etmedi, fakat ona karşı da gelmedi. Ancak, Muaviye 676 yılanda, oğlu Yezîd`i velîahd ilân edince, onun bu icrâatını tanımadı. Yezîd 680 yılında halîfe olunca da  Emevîlere karşı muhalefetin en büyük lideri durumuna geldi. Irak`taki Küfe şehri halkının dâveti üzerine Yezîd`e karşı koymak üzere Mekke`den İrak`a hareket etti. Yolda meşhur şâir Ferezdâk ile karşılaştı. Durumu sorduğu zaman, şâirin verdiği cevap meşhur ve sonradan olanlar göz önüne alındığında dehşet vericidir: `Halkın kalbi seninle, fakat kılıçları Emeviler iledir.  Kaza ise, gökten inecektir...`

 

Hz. Hüseyin ve berâberindekiler Kerbelâ`da Emevî ordusu tarafından durduruldu. Vâlî Ubeydullah`a teslim olmayı kabul etmeyince vuruşma ve İslâm târîhinin en büyük faciası başladı. Hz. Hüseyn ve Alî Evlâdı`ndan pek çok erkek şehît edildi. Ali ismindeki oğlu, kızları ve kız kardeşi Zeynep esir edildi. Hz. Hüseyin`in başı kesilen vücûdunda 33 mızrak ve ok, 34 kılıç yarası vardı. Facianın cereyan ettiği 10 Muharrem / 10 Ekim 0680) günü şiîlerce mâtem günü olarak kabul edilmiştir. Bu matem günlerinde okunmak üzere Maktel-i Hüseyin denilen manzum ve mensur pek çok eser yazılmış, bu facianın acıları dile getirilmiştir. Fuzûlî`nin Hadîkatü`s-Suadâ`sı da manzum-mensur böyle bir eserdir.

 

10 Muharrem, yalnız Câferîler için değil, bütün Müslümanlar için önemli bir gündür.  Kerbelâ Vak`ası`nın hüznünü, bütün Müslümanlar tâ yüreklerinde hissederek yaşarlar.

 

KERBELÂ VAK`ASI:

Kerbelâ; Irak`ta, Bağdat`ın 100 kilometre güneybatısında vilâyet merkezi olan bir şehirdir. Osmanlı Devleti döneminde, Bağdat vilâyetine bağlı 4 kazâlı bir sancaktı. Kerbelâ`nın önemi, Hicrî takvime göre 10 Muharrem 0061, Milâdî takvime göre 10 Ekim 0680 tarihinde, Hz. Hüseyin`in bu şehirde şehit edilmesinden kaynaklanmaktadır. Başı kesilerek Şam`a Muaviye oğlu Birinci Yezid`e götürüldüğünden başsız cesedi bu şehirde gömülüdür. Mezarın üzerine; Kabr-el-Hüseyn / Merkad-i Hüseyn  adı ile anılan türbe yapılmıştır.. Bu türbe, genel olarak bütün Müslümanların saygı ve sevgi gösterdikleri, özellikle Şiîlerin mukaddes saydıkları bir makam ve bu sebeple mühim bir dinî ziyâret yeridir. Kerbelâ şehrine; El-Meşhed veyâ Meşhed-i Hüseyn = Hüseyin`in şehit düştüğü yer de denir.

 

Hz. Hüseyin`in türbesi, 850 yılında Abbasî Halîfesi El-Mütewekkil tarafından yıktırıldı. Toprağı sürülerek ekin ekildi. Bu gibi ziyaretler, ağır ceza tehditleriyle yasaklandı. Buna rağmen 977`de burada yine bir türbe bulunduğu ve ziyaretler yapıldığı biliniyor. 980`de Aynü`l-Tamr`li, birçok kabilelerin reisi olan Zabba bin Muhammed el-Esedî tarafından Kerbelâ şehri ve türbe tahrip edildi. Aynı yıl Büveyhîlerden Azûdü`d-Devle, Necef`-te Hz. Ali`nin türbesi ile Hz. Hüseyin`in türbesini tamir için büyük gayret sarf etti. 1016 Eylül`ünde iki şamdanın düşmesi neticesinde çıkan büyük yangında Merkad-i Hüseyn bütünüyle yandı. Yeniden yapıldı. 1086`da Sultan Melikşah Bağdad ziyareti vesilesiyle Kerbelâ ve Necef`e de giderek her iki türbeyi de ziyaret etti. İlhanlılardan Gazan Han 1303`te Kerbelâ`yı ziyaret ederek türbeye büyük bağışlarda bulundu. Fırat nehrinden bir kanalla buraya su getirenin de Gazan Han veya babası Argun olduğu rivayet edilir. Meşhur seyyah İbni Battuda 1326`da buraya geldiği zaman Kerbelâ, suyunu Fırat`tan alan, hurmalıklar içinde küçük bir şehirdi.

 

Türbe şehrin ortasında idi. Yanında büyük medresesi ve ziyaretçilerin kaldığı zâviyesi vardı. Mezarın üstü gümüş kaplı idi ve üzerinde altın ve gümüş lâmbalar ve kapısında ipek perdeler asılı bulunuyordu. Safevî Şah İsmâîl, 1524`te Necef ve Kerbelâ`yı ziyaret etti. Bağdat Fâtihi, Türklerin Hakanı ve

İslâm`ın Halifesi Kanunî Sultan Süleyman, Bağdat`ın fethini müteâkip Kerbelâ ve Necef`te her iki türbeyi de ziyaret etti; Kerbelâ`ya su getiren kanalı tamir ettirdi, rüzgârın kumlarla örttüğü sahaları temizlettirip yeniden bahçe hâline koydurttu. Torunu Sultan Üçüncü  Murad Han, Bağdat Valisi Ali Paşa vasıtasıyla Hz. Hüseyin`in türbesini yeniden yaptırdı. Nâdir Şah 1743`te Kerbelâ`yı ziyaret etti.  Kaçar hanedanının kurucusu Ağa Muhammed Han, On sekizinci yüzyıl sonlarına doğru bu türbenin kubbe ve minaresini altınla kaplattı. 1801`de Şiî ziyaretçilerin Necef`e geçtikleri sırada Şeyh Suûd`un komutasındaki 12.000 kişilik  Vehhâbi ordusu, Kerbelâ`yı basarak 3000 kişiyi öldürdüler. Evleri, dükkân ve çarşıları yağma ve tahrip ettiler. Hz. Hüseyin türbesinin altın kaplamalarını ve diğer hazînelerini gasb ettiler. Fakat derhal, dünyânın her tarafındaki Şiîlerin yağdırdıkları bağışlarla türbe eskisinden daha zengin bir hâle getirildi.

 

Hz. Hüseyin türbesi 108 x 82,5 m. büyüklüğünde bir avlu içindedir. Avlunun çevresinde eyvanlar ve hücreler sıralanır. Duvarlara boydan boya mavi zemîn üzerine beyaz yazı ile Kur`ân-ı Kerîm`den âyetler yazılmıştır. Sanduka türbenin tam orta yerinde 2 metre yükseklikte, 4 m. genişliktedir. Ayak ucunda oğlu ve muharebe arkadaşı Ali Ekber`e ait küçük bir sanduka vardır. Şiîler arasında yaygın olan Hz. Hüseyin`in türbesi yakınlarında gömülü olanların cennete gidecekleri yolundaki inanç sebebiyle pek çok yaşlı insan ömürlerinin sonuna doğru Kerbelâ`ya göç eder, ölür ve oraya gömülürler. Bu mezarlar şehrin batı tarafındaki çölde uzanıp gider.

 

Türk edebiyatında Kerbelâ:

Hz. Hüseyin`in şehit edilmesini anlatan manzum ve mensur eserlerle bu konuda yazılmış mersiyeler başta olmak üzere Kerbelâ adı Türk edebiyatında önemli bir motif olarak yer alır. Türk muhayyilesinde Kerbelâ, Hz. Hüseyin`le ailesinin ve yakınlarının topluca şehit edildiği bir yerin adı olmanın dışında bu elîm vak`ayı ifadelendiren pek çok şair ve edip tarafından âdeta bir remiz ve mazmuna dönüştürülerek `Vak`a-i dil-sûz-i Kerbelâ / haber-i Kerbelâ` gibi adlarla da anılan acıklı bir konunun adıdır.

 

Hz. Hüseyin`in başsız bedeninin gömüldüğü bir meşhed iken sonraları üzerine bir türbe yapılan, ardından suya kavuşturulup çöl ortasında güzel bir vahaya dönüştürülen Kerbelâ, Osmanlı tarihi boyunca Türk hacılarının uğrak yeri olarak Âl-i abâ sevgisini tazelemiş, özellikle Türk tasavvuf kültürünü derinden etkilemiştir. Mezhep farkı gözetilmeden bütün Müslümanlarca rağbet edilerek bir nevi kutsî önem kazanan Kerbelâ hakkında gitgide özel bir ziyaret kültürü oluşmuş, bilhassa Şiî müelliflerce Fazlü ziyârâti`l-Hüseyin gibi kitaplar, Hz. Hüseyin Ziyaretnâmesi gibi tercüman ve gülbankler yazılması geleneği teşekkül etmiş, Kâ-milü`z-ziyârât gibi eserlere konu olan ziyaret âdabı gelişmiştir. Halk kültürü ve folklor açısından da zenginleşen Kerbelâ edebiyatta adı sıkça anılan bir yer haline gelmiştir. Ayrıca Arap, Fars ve Türk kültürünün hâkim olduğu İslâm dünyasında Sünnî çevreler yanında bilhassa Şiîlik, Ca`ferîlik, Zeydîlik gibi mezhebi; kızılbaşlık, Alevîlik ve Bektaşîlik gibi zümrevî anlayışlara sahip şair ve yazarlar için bir ilham kaynağı telakki edilir olmuştur.

 

Kerbelâ hadisesinin meydana geldiği asırdan itibaren Hz. Hüseyin`in hayatı efsanevî ve menkıbevî bir hüviyet kazanmıştır. Özellikle Şiî müelliflerin mezhebi gayretleriyle abartılarak anlatılan eşit oluşunun hikâyesi yüzyıllarca yazılarak okunmuş, anlatılmış ve dinlenmiş, ismi etrafında yeni birtakım inançlar gelişip yayılmıştır. Bu gelişme, giderek olayda bazı sırların ve hikmetlerin bulunduğu yönünde tecessüslere ve bunların bâtınî yorumlarına da kapı aralamıştır. Bu sebeple bazen hadis bile uydurulmuş, hatta Ahzâb sûresinin 33, Şûra sûresinin 23. âyetleri zorlama yorumlarla Ehl-i beyt hakkında tefsir edilmeye çalışılmıştır. Böylece Kerbelâ adı âdeta bir kült halini almış, Hz. Hüseyin`in şehâdeti için matem tutmak ve bu konuda eser vermek sevap kazanmaya bir vesile kabul edilmiştir.

 

Muharrem ayının ilk gününden başlayarak en muhteşemi onunda Aşure Günü olmak üzere Şiî ve Ca`ferî çevrelerinde taziye, şebih adlarıyla anılan çeşitli törenler tertip edilmiştir. Bu törenler bilhassa Safevîler`den itibaren devlet protokolüne girecek kadar önem kazanmıştır. Bu olaylardan çok sonra İslâmiyet`i kabul eden Türk kavimleriyle Endonezya ve Jamaika`ya kadar Müslüman toplulukları da içine alacak kadar geniş bir alana yayılan şiirler, özel mersiye ve makteller kaleme alınmıştır. Bu sebeple Kerbelâ, Türk edebiyatının da en çok ilgilendiği konular arasında yer almış, müstakil mersiyeler dışında mecaz ve teşbihlerin konuları arasına girmiştir.

 

Genel olarak dinî-tasavvufî Türk edebiyatında, özellikle de Alevîlik-Bektaşîlik gibi zümre edebiyatlarıyla divan, halk ve âşık edebiyatında Kerbelâ hadisesiyle ilgili olarak müstakil eserler, mersiye ve manzumeler telif edilmiş, ayrıca başta divan şairleri olmak üzere konuya eğilen sanatkârların, halk âşıklarının his ve hayal dünyalarının ortaya konmasında Kerbelâ adı önemli bir mazmuna dönüşmüştür. Türk edebiyatında Kerbelâ olayını ele alan lirik eserlerin pek çoğu manzum olmakla birlikte manzum-mensur karışık ve sadece mensur eserler de kaleme alınmıştır.

 

Gerek divan şiiri gerek tekke ve saz şiiri geleneğinde Hz. Hüseyin`e reva görülen muamelenin lirik ve trajik bir üslûpla anlatıldığı bütün eserlerin ortak özelliklerinden biri Kerbelâ`nın mukaddes bir bölge olarak anılması, diğeri de Ehl-i beyt ile Kerbelâ arasında bir bütünlük oluşturulmaya çalışılmasıdır. Şairlerin bu olayla ilgili duygu ve düşünceleri halk nazarında Kerbelâ`nın faziletli bir mekân olması fikrini beslemiş, hakkında efsanevî ve menkıbevî rivayetlerin teşekkül etmesini sağlamıştır. Kerbelâ için şiir yazan, buradaki tarihî hadiseleri mersiye yahut ağıta dönüştüren hemen her şair manzumesinin sonunda Kerbelâ için de bir duada bulunmayı ihmal etmez. Zaman zaman dest, sahra, çöl gibi olumsuz adlandırmalar ön plana çıkarılıp bir mahrumiyet bölgesi olarak ifade edilen Kerbelâ aynı zamanda Hz. Hüseyin ile Ehl-i beytin kanını taşıdığı için gözlere sürme diye çekilecek bir toprak olarak da anılır.

 

Türk edebiyatında Kerbelâ üzerine yazılıp daha ziyade muharrem ayının ilk on gününde yapılan toplantılarda okunarak yaygınlaşan eserler arasında, Kastamonulu Şâzî`nin sade bir Türkçe ile Ekim 1362`e yazdığı Dâstân-ı Maktel-i Hüseyin adlı 3034 beyitlik eseri önemli bir yer tutar. İsmail Hikmet Ertaylan, Şâzî`den bir yıl önce Yûsufî mahlasını kullanan bir şairin Candaroğlu Hükümdarı Beyazıt`a sunduğu 3000 beyitlik bir makteli olduğuna işaret etmektedir. Yahya b. Bahşî`nin Mart 1500`de tamamladığı Maktel-i Hüseyin ise 976 beyit olup1532 istinsah edilen bir nüshası Ankara`da bulunmaktadır. Lâmiî`nin Kitâb-ı Âl-i Resul adlı eseri de 989 beyitlik bir makteldir. Hacı Nûreddin Efendi`nin1533 yılında sade bir Türkçe ile telif ettiği, zayıf bir nazım tekniğine sahip olmakla birlikte kahramanlıkla ilgili beyitleri çok beğenildiği için yedi defa basılan Vak`a-i Kerbelâ isimli kitabı da  sevilen bir eserdir. Gelibolulu Câmî-i Rûmî`nin sanatkârane bir üslûpla kaleme aldığı Saâdetnâme  ve Âşık Çelebi`nin Mamef, Hüseyin Vâiz-i Kâşifî`nin Ravzatü`ş-şühedâ adlı eserleri tercümesinden ibarettir. Bu makteller arasında her bakımdan en mükemmeli, Fuzûlî`nin Hadîkatü`s-suedâ isimli eseridir.

 

Adında Kerbelâ kelimesinin yer aldığı, halk için sâde bir dille hikâye ve roman üslûbunda kaleme alınmış eserler de vardır. Edhem Efendi`nin Vak`a-i Kerbelâ`sı, Sâfî`nin Kerbelânâme`si, Halis Efendi`nin Vak`a-i Kerbela`sı, İbnürreşad Ali Ferruh`un Kerbelâ`sı, Hilmizâde İbrahim Rıfat`ın Hz. Hüseyin Radıyallahü anh Vak`a-i Dilsûz-ı Kerbelâ`sı, Mehmed Nâzım`ın Kerbelâ`sı, Mîr Câferzâde Mîr Mehmed Kerim`in Kerbelâ Yankısı, Kemâleddin Şükrü`nün Kerbelâ isimli kitabı, Ziya Şakir`in Kerbelâ Vak`ası ve Kerbelânın İntikamı, Remzi Korok`un Kerbelâ Şehitleri, Kemal Pilavoğlu`nun Âh Kerbelâ! (Ankara 1967), Necmi Onur`un Kanlı Kerbelâ (İstanbul 1968), Murat Sertoğlu`nun

Kerbelâ, Selâmi  Münir Yurdatap`ın Kerbelâ Faciası adlı eserleri bunlardan bazılarıdır. Ayrıca kütüphanelerde Vak`a-i Kerbelâ vb. başlıklar taşıyan, müellifi belli olmayan manzum - mensur pek çok eser mevcuttur.

 

Kerbelâ olayı etrafında gelişen bu zengin malzeme folklor ve mûsikiye de intikal etmiş, Türk din mûsikisinde hadisenin cereyan ettiği ayda özellikle tekkelerde yapılan dinî merasimlerde muharrem ilâhileri ve mersiyeleri okunmuştur.

 
HAZRET-İ HÜSEYİN EFENDİMİZ`İN HAYATINDAN BİR KESİT

 

Sıcak bir günde Hz. Hüseyin Efendimiz kendisine ait hurmalığa giderken, komşunun hurma bahçesinde çalışan işçiyi gördü. İşçinin kendisini bütün varlığı ile  işine vermiş olması dikkatini çekti. Gölgede oturdu ve onun ahenkli gayretini seyre koyuldu. Vakit ilerlemişti, işçi alnının terini sildi, yanındaki kırbadan su akıtarak  elini yüzünü yıkadı. Sonra da ağacın gövdesine iliştirdiği çıkından bir parça arpa ekmeği çıkardı. O arada bir köpek geldi. Aç olduğu anlaşılan hayvan adeta ekmekten payını istemektedir. Zenci köle, ekmeği ikiye böldü ve tam köpeğin önüne bırakacakken vazgeçti. Hz. Hüseyin bu durumu merak ve dikkatle tâkip ediyordu. Zenci köle köpeğe vermekten vazgeçtiği ekmek parçasının yerine, diğer elindeki parçayı ona doğradı. Kendisi de diğer parçasını suya batırarak yedi. 

 

Yemek faslı bitince Hz. Hüseyin, kölenin yanına geldi. Selam verip, hal hatır sorduktan sonra  köle ile arasında şu konuşma oldu:

- Seni seyrediyordum. Bu hurmalığın sahiplerini tanırım. Ne şanslı kişiler ki, senin gibi çalışkan bir köleye maliktirler.

- Sağolun Efendim. Ben görevimi yapıyorum.

- Peki şu köpeğe önce ekmeğini uzattın, sonra vazgeçtin ve diğer elindeki ekmeği doğradın. Sebebini merak ettim.

- Efendim önce vereceğim ekmek diğerinden küçüktü. Tam ona uzatırken göz göze geldik. Köpeğe haksızlık yapmaktan utandım ve büyük parçayı ona doğradım.

 

Hz. Hüseyin Efendimizin gözleri doldu. Kölenin omzuna elini koydu ve;

 

- Bu hurmalığı Efendinden alsam benimle çalışır mısın?

- Benim işim bu Efendim. Siz uygun görürseniz çalışırım.

 

Hz. Hüseyin, şehre gitti ve hurmalığın sahibini razı ederek hurmalığı da kölesini de satın aldı ve geri döndü. Zenci yine etrafından ilgisiz, şevkle çalışıyordu. Selam verdi ve;

- Kardeşim  bu hurmalığı satın aldım.

 

Köle, bir taraftan işini yaparken cevap verdi:

- Hayırlı olsun Efendim.

- Sen de bundan sonra benim yanımda çalışacaksın.

- Sağolun, hayırlı olsun Efendim.

 

Köle bu konuşmalar devam ederken yine işiyle meşgul oluyordu. Hz. Hüseyin Efendimiz elini tutarak O`nun gözlerinin içine baktı.

- Bak güzel kardeşim. Ben seni azat ediyorum ve bu hurmalığı da sana bağışlıyorum.

 

Kölenin yüzünde bir tebessüm belirdi, gözleri ışıl ışıldı. Sonra kelimeler ağzından tek tek döküldü:

 

- Ey alemlere Rahmet olan Peygamberimizin torunu.  Allah hayrını kabul etsin. Ben de bu hurmalığı vakfediyorum. Ölene kadar da bu vakfiyenin hizmetinde olacağım.

 

Hz. Hüseyin Efendimiz, gözlerinden yağmur gibi yaşlar boşanarak oradan uzaklaştı….

Hanesindeki kişilere bu asil insanın tavrını anlattı. Onun üzerine ailesine ait o civarındaki bütün hurmalıklar İslâmiyet`in emrine vakfediildi. Yıllarca pek çok insan bu büyük hayrattan istifade etti.
 
(OĞUZ ÇETİNOĞLU`NUN BİLGEOĞUZ KİTABEVİ TARAFINDAN YAYINLANAN 4 CİLTTE 3.750 SAYFALIK AÇIKLAMALI-YORUMLU KRONOLOJİK KÜLTÜR-SANAT VE TARİH ANSİKLOPEDİSİ İSİMLİ ESERİNDEN ALINTIDIR.)


--


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.