Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtlı toplam kullanıcı: 1812
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayısı: 8404
Açılan toplam Tartışma konusu sayısı: 235
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayısı: 753
Toplam 797 Bilgi Makalesi ve toplam 2008 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Okuyucularımıza Sunduğumuz Temel Bilgiler
TÜRKLERDE HÂKİMİYET ANLAYIŞI

 

 

                           TÜRKLERDE HÂKİMİYET ANLAYIŞI

 

    Saadet, bahtiyarlık ve en büyük mutluluk manasına gelen Devlet; hukuki bakımdan, emretme hak ve yetkisine sahip olan kudretli ve otoriter en yüksek sosyal organizasyondur. Devlet otoritesini kullanıp, vatandaşları arasında sosyal nizamı tesis ederken adaletten de kıl kadar ayrılmaması gerekir. Adalet olmayan yerde dengeler alt-üst olur, yerini anarşiye bırakır.

    Türklerde hükümdarlık telakkisi karizmatik olup, hükümdarlık yetki ve kudreti Tanrı tarafından bahşedilmiş, kutlanmıştır. Nitekim Mete’nin unvanı “Gök Tanrı’nın, güneşin tahta çıkardığı Tanrı Kut’u Tanhu”, Attilâ’nın ise “Tanrı’nın Kılıcı” idi. Bu da gösteriyor ki Türk hükümdarları ilahî bir kudretle donatılmış oluyorlardı. Ve böylece görev ve sorumlulukları da kendiliğinden büyüyordu.

    Türk Hakanları, kendilerinin Yüce Tanrı tarafından görevlendirildiğine, böylece Tanrı’nın Türk Milletini tuttuğuna tam bir samimiyetle inanıyorlardı. Bilge Kağan kendisinin hükümdar olmasını aynı ilâhî menşei’e bağlamakta; “ Türk Tanrısı Türk Milleti’nin adı sanı yok olmasın diye babam kağan ile anamı tahta oturttu. Ben de Tanrı irade ettiği için, Kut’um olduğu için kağan oldum. Öte yandan milletleri nizama soktuk. Tanrı güç verdiği için Türk askerleri kurt gibi, düşmanlar koyun gibi idi.” demektedir. Bu durum Uygurlarda ve İtil Bulgarlarında da böyleydi. Bu tarihi kaynaklardan anlaşılıyor ki, Türk Devletlerinde siyasi iktidar kavramı Kut tabiri ile ifade ediliyor; Kut’un kan vasıtasıyla da babadan oğla geçtiği kabul ediliyordu. Bu inanç hükümdarın ölümünden sonra evlatları arasında devam ettiğinden taç ve taht kavgalarının da sebebi olarak telakki ediliyordu. Bu durumu göz önüne alan Fatih; nizam-ı âlem için kardeş katline cevaz vermiştir.

    Kut, Tanrı’nın bir vergisi olması nedeniyle su veya nefes kadar kutsal kabul edilmiştir. Şamanizm’de Kut’un insan ruhu olarak çocuğa ana karnında iken verilmiş olduğu ileri sürülmüştür.

    Kut ve kutluk, Türk düşünce ve günlük hayatının temellerinden birisi olmuştur. Bu inanış ve anlayış, halk inançlarında gelişerek yüksek bir devlet düşüncesi ve felsefesi olmuştur. Ondan sonra da olgunlaşarak, büyük devlet kurmuş olan Türklerde, halk kitlelerinin ruhlarına kadar inmiş ve onların günlük hayatını düzene sokar olmuştur. Kut’un özellikleri ve nazari cephesi Yusuf Has Hacip’in Kutadgu-Bilig (Saadet veren Bilgi) adlı meşhur eserinde en ince noktasına kadar açıklanmıştır; buna göre “Kut’un (hükümdarın) tabiatı hizmet, şiarı adalettir. Fazilet ve kısmet Kut’tan doğar. Beyliğe (hükümdarlığa) yol ondan geçer. Her şey Kut’un eli altındadır. Bütün istekler onun vasıtası ile gerçekleşebilir. Tanrısaldır… Bey bu makama sen kendi gücün ve isteğin ile gelmedin, onu sana Tanrı verdi. Hükümdar iktidarı Tanrı’dan alırlar.”

    En büyük mutluluk, saadet ve bahtiyarlık manalarına gelen devleti de Türklere Tanrı vermiştir. Millet ile Hükümdarın durumu, Tanrı tarafından yasanır ve tayin edilirdi. Tanrı tarafından İl (devlet) ve Kut verilen hükümdarlar ve millet eğer Tanrı yolundan çıkarsa, kut ve ili elinden alınarak cezalandırılırdı. Onun için Türkler, başarı ile felaketlerini hep tanrının bu yasamasına bağlıyorlardı.

    Görülüyor ki, Türkler Siyasi iktidarın kaynağını Tanrı’ya bağlamak suretiyle hakanı Tanrı huzurunda sorumlu tutmakla, bugün “Milli İrade” diye tarif edilen “Yüksek Otorite” meselesini üstün siyasi kültürleri sayesinde daha o çağlarda halletmiş ve insanları hükümdarın şahsi insaf duygusuna sığınmaktan kurtarmışlardır.

    Kut’u da, İli de Tanrı verdiğine göre, devletin (İlin) düzeni yer ile göğün düzenine bağlı idi; ona isyan olmazdı. Devlete isyan eden, Tanrıya isyan etmiş demekti. Türk Devlet felsefesi Türk Milletinin veya bir kişinin kendi iradesi ve hırsıyla, bağlı olduğu devlete isyan edip, başkaldıracağını kabul etmiyordu. Bilmediği için, yanıldığı veya kandırıldığı için isyan etmişti. Kül Tiğin yazıtında “ Bilmediği için, yanıldığı için, suç işlediği için kağan öldü. Veziri ve Beyleri öldü. On Ok Milleti (Türgişler) çok zahmet ve acı gördü.” Denilmektedir.

    Diğer bir inanç da Türk adının Tanrı tarafından verilmiş olduğu; Türk askerlerinin de Hz. Muhammed’in, dolayısıyla Allah’ın askeri olduğudur. Kaşgarlı Mahmut Tanrı tarafından Türk isminin verilişini şu şekilde yorumlar:

    “Bu Allah’ın Türk milletine, bütün insanlara karşı lütfettiği bir fazilettir. Çünkü Allah onlara ad vermeyi kendi üzerine almıştır. Onları yeryüzünün en yüksek yerine, havası en temiz, suyu en güzel ülkelerine yerleştirmiştir. Onlara kendi ordum demiştir.

    Bundan başka Türklerde beden güzelliği, tatlılık, yüz güzelliği, eda, büyüklere saygı, sözünde durma, sadelik, kahramanlık, mertlik gibi öğülmeye değer sayısız faziletler vardır.”

    Türkler yeryüzünde Allah’ın askerleri olduğundan azgınların yatıştırılması, haksızlıkların giderilmesi, adaletin yerine getirilmesi ancak bu askerler vasıtasıyla gerçekleştirilecektir.

    Bu hususta Kaşgarlı Mahmut şunları söylemektedir.

    “Gördüm ki, Yüce Tanrı devlet güneşini Türklerin burçlarından doğdurmuş, göklerdeki burçları, onların devletleri çevresinde döndürmüş. Onlara Türk adını kendisi vermiş. Mülk ve saltanatı onlara vererek, onları asrın hükümdarı kılmış. Cihan halkının dizginlerini onların ellerine bırakmış ve onları bütün insanlardan üstün eylemiş. Doğrulukta onlara her zaman yardımcı olmuş, onlara intisap edenleri, onların hizmetinde bulunanları hep aziz kılmış ve bütün dileklerine erdirmiş, kötülüklerin şerrinden korumuş.”

    Sultan Sencer de bu hususta; “Allah bu dünyayı bizim tasarrufumuza vermiş ve bize emanet etmiştir. Bütün emirler ve hükümdarlar bizim memurlarımızdır. Biz cihan padişahlığını babamızdan ve halifeden miras aldık.” Diyor. Eski Türk ilahi saltanat ve cihan hâkimiyetinin tam bir temsilcisi olduğunu belirtiyor.

    Kaşgarlı Mahmut’un Türkleri Tanrı’nın ordusu sayan rivayeti Türk, Moğol ve Osmanlı hükümdarlarının yazdıkları mektuplar ve fetihnamelerde de kullanılmıştır. İlhanlı hükümdarı Hülâgu’nun Mısır sultanına, Fatih’in Cihanşah’a, Yavuz Sultan Selim’in ve Kanuni’nin diğer Müslüman ve Hıristiyan hükümdarlara gönderdiği mektuplarda askerlerinin “Allah’ın galip ordusu” olduğu yazılıdır. Türkler, milli, islamî, insani duygularını ahenkli bir şekilde terkip ederek, bir dünya nizamı davası gütmüşler, Allah’ın, cihan hâkimiyetini kendilerine emanet ettiğine yürekten inanmışlardır. Türk Devletlerinde devam eden “Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar” dünyanın töreye göre, Türk hükümdarı tarafından idare edilmesi inanç ve düşüncesi Osmanlı Türklerine kadar uzanıyor ve kemal noktasına ulaşıyordu.

    Cihan hâkimiyeti ülküsü Hunlardan sonra Göktürklerde de daha ileri ve müstesna bir mevkii işgal ediyordu. Batı Göktürk hükümdarı İstemi Han’ın oğlu ve halefi Tardu, Ak Hunları kendi hâkimiyeti altına aldıktan sonra Bizans İmparatoruna gönderdiği mektuba; “ Dünyada yedi iklim ve yedi ırkın (cihanın) büyük kağanından Romalılar imparatoruna”… ibaresi ile başlar ve bu şuuru belirtir. Çin’e karşı zaferi ile meşhur Kapgan Kağan da imparatora gönderdiği mektupta: “Dünyayı sulha ve nizama kavuşturan, Tanrı’nın mükâfatına lâyık ve Göktürklerin ilâhî ve kutsî hükümdarı” unvanlarını kullanıyordu. 1055 yılında Şii Büveyhîlerin elinden halifeyi kurtardığı için Tuğrul Bey’e halife tarafından “ Doğu’nun ve Batı’nın sultanı, dinin ve devletin direği” unvanı verilmesi cihan hâkimiyeti düşüncesinin güzel bir örneğidir.

     Yine Türklerde yeni fethedilecek ülkelerin çeşitli bölgelere gönderilecek hanedan üyelerinin önceden belirlenmesi de cihan hâkimiyeti ülküsünün tatbikatından idi. Aynı şekilde Anadolu’ya keşif seferleri, arkasından Malazgirt muharebesi ve Anadolu’nun fethi de aynı ülkünün zaferidir.

    Türklerin inançlarına göre iktidar Tanrı’dan (gökten) aşağıya doğru intikal ettiği için, devlet  içindeki mevkiler de yukarıdan aşağıya doğru sıralanıyor ve sağa, sola doğru yayılıyordu. Türk inancında güneş ve aya verilen ehemmiyetten anlaşılıyor ki, bu sağ ve sol istikametleri umumiyetle doğu ve batı cihetleri idi. Güneşin doğduğu taraf Türklerce kutsal yön sayıldığından, hükümdar otağının doğuya açılması, hakanların tahtta doğuya yönelik oturmaları gibi. Öteki cihetler güneşin gökyüzündeki seyrine göre sırlanıyordu: İleri, gündoğusu, beri, gün ortası (güney-sağ taraf), geri, gün ortası, yukarı, gece ortası (kuzey-sol taraf).

    Türkler fethettikleri yerlerde insanlara iyi davranmışlar, onları dillerinde ve dinlerinde serbest bırakmışlardır. Türk fütuhatında gaye, ülkeleri fethetmekten ziyade İlây-ı Kelimetullâh arzusudur. Türk ve İslam Devletlerinde çeşitli din ve mezhepten kütlelerin, geleneklerin müdahale edilmeksizin yaşamalarının sağlanması, cihan hâkimiyeti prensibinin özelliğindendir.

    Türk cihan hâkimiyeti düşüncesinin biri teorik diğeri uygulama olarak iki cephesi tespit edilebilmektedir. Teorik cephesi, o zamanki bilinen dünyaya göre ve dünyanın Türklerce malûm durumuna kaynaklarda geçen ifadesiyle “ Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar” her tarafı Türk idaresi altına almak imkânlarının aranması ve zorlanmasıdır. Bu düşünce, Türk psikolojisinde derin yer tutmasından dolayı, destan ve efsanelerimize ve tarihi kayıtlara yansımıştır.

    Oğuznameye göre ilk cihan hâkimiyeti Oğuz Han tarafından kurulmuştur. Oğuz Han semavi bir menşeden gelmiş ve harikulade vasıflara sahip olarak doğmuştur. Hükümdar ilan edildikten sonra “Güneş bayrağımı, gökyüzü otağımızdır. Daha çok denizlere, daha çok ırmaklara doğru” diyerek dünyanın fethine hazırlanmaya başlamıştır.

    Oğuz Han’ın veziri Uluğ Türk, bir gün uykuda, bir altın yay ile üç gümüş ok görmüştür. Altın yay, gündoğusundan günbatısına kadar uzanıyordu. Üç gümüş ok da kuzeye doğru gidiyordu. Uluğ Türk uyanınca Oğuz Han’a:

    “ Ey kağanım, bu rüyamız sizin hayatınız için, uğurlu olsun; bu rüya size dirlik versin. Gök Tanrı, rüyamda ne gördüysem, onu gerçek yapsın” diyerek Gök Tanrı’nın dünyayı kendisine bağışladığını söylemiştir.

    Bu inanışları dünyanın hâkimiyeti veya dünya devleti kurma ile ilgili sembol olarak kabul edilen yayın, gökte doğudan batıya doğru uzanması, üç gümüş okun da kuzeye doğru gitmesi, Buzdağında ordugâhını kuran Oğuz Han’ın çadırına gökten bir ışık demeti halinde inen “Gök tüylü, gök yeleli” tanrısal varlık Bozkurt (böri) ’un yol göstericiliğinde dünya fütuhatına çıkması, Oğuz’un altı oğlunun adları Türk Cihan Hâkimiyeti düşüncesinin belirtisidir.     

    Mete ile başlayan dünya iktidarını ele geçirme ülküsü, Attilâ’nın, cihan hâkimiyeti kurma tasavvuru ile devam eder. Her iki Roma’yı ele geçirerek bir dünya imparatorluğu kurmak düşüncesiyle yola çıkan Attila, Bizans elçisi Priskos ve daha sonra Got tarihçisi Jordanes’in bildirdiğine göre Tanrı Ares’in kılıcına sahip olmuştur.

 Hunlar, Attilâ’nın Tanrı tarafından gönderildiğine ve efsanevi kılıcı verdiğine nasıl inanıyorlarsa, Avrupalılar da öylece inanıyorlar ve Attilâ’ya “ Tanrı’nın Kılıcı” diyorlardı. Dolayısıyla kendilerini cezalandırmak için gönderildiğine inanıyorlardı.

    Attilâ’nın çobanlarından biri, bir gün iki yaşında bir düvenin ayağından kanlar aktığını görmüş. Neyin nesi diye çevreye bakarken, yere sapından gömülerek dikilmiş, kılıcı görüyor. Kılıcı alıp Attilâ’ya götürüyor ve Attilâ’ya sunuyor. Attilâ kılıcı görünce, kaderin kendisine güldüğünü ve yeryüzünün hâkimi ve efendisi olacağını anlıyor. Dünya hâkimiyetinin kendisine Tanrı tarafından verildiğini, sonraki tutumlarıyla gösteriyor.

    Bu hususta bir kapı yaptıran İskender de, kapının üzerine şunları yazdırmış: “Hunlar, bir zaman olacak ki, İran ve Roma ülkelerini, bu kapıdan aşarak, ellerine geçireceklerdir. 927 yıl sonra, Hunlar yeryüzüne yayılacaklardır. Bütün dünya onların atlarının ayakları altında titreyecektir. 950 yıl sonra ise, Hun hükümdarı bu geçitten geçecek ve Tanrı’nın buyruğu ile bütün dünyayı hâkimiyeti altına alacaktır.” Yine Göktürk prensi Türk Şad’ın Bizans elçisi Valentinos’a: “Güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar dünya önümüzde diz çökecektir” demesi, Alp Er Tunga 8Afrasiyab)’ın “Acun beği ” (dünya hükümdarı) sayılması, cihangir Yavuz’un; “Dünya bir padişaha az, iki padişaha çok” demesi aynı inanç ve düşüncenin tezahürüdür.

     Cihan Hâkimiyeti ülküsünün Oğuz Han destanındaki akisleri, Selçuklu ve Osmanlılarda da değişmemiş, tarihi rüyalar ve şeyhlerin kerametleri ile İslami bir mahiyet almıştır. Selçuk Bey’in babası Dukak rüyasında göbeğinden üç ağacın çıktığını, her tarafı saran dalların göklere yükseldiğini görmüştür. Osman Gazi’nin rüyasın da buna benzemektedir. Rivayete göre Osman Gazi, Şeyh Edebalı’nın zaviyesinde misafir iken Kur’an-ı çok tazim eder. Yatınca, geceleyin rüyasında şeyhin kucağından çıkan bir ay kendi koynuna girer. Bunun üzerine Osman Gazi’nin göbeğinden çok muazzam bir ağaç yükselir ve dalları dünyayı sarar. Bu rüyayı tefsir eden Edabali hemen istikbal keşfeder ve Osman Bey’e; “Padişahlık sana ve nesline mübarek osun ve kızım Malhatun senin helâlin olsun” der. Böylece Osman Gazi, Şeyh’in damadı olur ve Osmanlı Devleti’nin de cihana hâkim olacağı kanaati yerleşmeye başlar. Zaferler ve evliyanın yeni kerametleri birbirini takip ettikçe tam bir iman halini alır ve yayılır.

    Osmanlı padişahları cihan hâkimiyeti ülküsüne eskiden daha kuvvetli olarak bağlanırken, İstanbul’u bu hâkimiyetin ilk merhalesi ve merkezi sayıyorlardı. Türk siyaset ve fikir adamları arasında da gelişen ve beslenen bu milli ve İslami mefkûre halk kitlelerine ve askerlere “Kızılelma” adı ve efsanesiyle yayılıyordu. Türklerin fetihten önceki hedefleri, en son varacakları yer, onların manevi haritaları olan “Kızılelma” ülküsünün bir yerde ve maddede canlandırılmasıdır.

    Kızılelma bazen bir belde, bazen de bir ülküdür, tahtın ve mabedin üzerinde de parlar. Som altından yapılmış elma biçiminde yuvarlak bir toptur. Bu top bazen İstanbul’da imparatorun yıldızlı tahtında durur, bazen de Ayasofya ve Roma’da Saint Pierre Kilisesi’nin mihrabında sallanır. Hunlardan Osmanlılara intikal eden cihan hâkimiyeti inancı ve sembolü olan Kızılelma; İstanbul’dan sonra Roma, Kanuni devrinde de Viyana olur.

    Türk Cihan Hâkimiyeti düşüncesi, Türk fütuhat felsefesinin ana kaynağı ve dayanak noktası olarak, daima gerçekleştirilmesine çalışılan bir ülkü niteliğini tarihimiz boyunca muhafaza etmiştir.

    Bu ülkü ile yola çıkan atalarımız; Türklüğün ve İslam’ın kılıcı ve kalemi olarak kıtaları yastık, denizleri çarşaf, çağları da tahtıravalli yaparak dünya nizamının koruyucuları olmuşlardır.

      

 

      

   

 

 

 

 

 

 

 



Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.