MÜSLÜMAN TÜRKLERİ DÜNYA SEVİYOR 2.NCİ BÖLÜM
Mustafa Mete ÖZPINAR
MÜSLÜMAN TÜRKLERİ DÜNYA SEVİYOR
2.NCİ BÖLÜM
Aldatılmış, kandırılmış, yollarını izlerini kaybedip Batılıların maşası, piyonu, uşağı olmuş sözde Arap aydınlarının aksine bunların hepsi; Türklerin İslama ve Müslümanlara yaptıkları hizmetleri bilirler, takdir ederler, dinlerinin, varlık ve birliklerinin savunucusu ve koruyucusu olarak kabul ettikleri Türklere ve Türk Milletine, Osmanlılara büyük minnet ve şükran duyarlar, Türklüğü ve Türkleri sürekli överler, sevip sayarlar, kendilerini onlardan, onları da kendilerinden sayarlardı. Hepsi de Müslümanların birlik ve beraberliğinden yanaydılar. Bu birlik ve beraberliğin ancak Türklerle, Türklerin etrafında ve onların önderliğinde sağlanabileceğine yürekten inanıyorlardı.
Türklüğün bir etnik kimlik olmadığına, aksine Müslümanların dini, siyasi, sosyal ve askeri birliklerini, beraberliklerini, bütünlüklerini, güç, kuvvet ve kudretlerini temsil eden bir kavram olduğuna inanırlar, bu yüzden kendilerini de rahatlıkla Türk sayarlar, Türk görürlerdi. Bu birliği bozmaya kalkmanın insanın dünyasını da ahıretini de zarar çekmesiyle sonuçlanacağının çok iyi farkında ve ayırdındaydılar. Onlar:
“Allah’a ve Peygamberine itaatten, duyarlılık ve bağlılık göstermekten ayrılmayın! Birbirinizle çekişmeye girmeyin, didişmeyin, birbirinize düşmeyin! Yoksa zayıflar, gevşer, çözülür, dağılır, yılgınlaşır, korkaklaşırsınız, cesaretiniz sönüverir, başarısızlığa uğrarsınız da gücünüz, kuvvetiniz, devletiniz elden gider. Zorluklara, güçlüklere karşı da sabırlı ve dirençli olun! Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir (Enfal Suresi, Ayet: 46) ayeti kerimesinin buna açıkça işaret ettiğini çok iyi anlayabilmişler ve idrak edebilmişlerdi.
Aslında Müslüman halk kitlelerinin büyük çoğunluğu, kısm-ı azamı, sevad-ı azamı, karabudunu da onlar gibi düşünüyor, onlar gibi inanıyor, onlar gibi davranıyordu. Fikren ve fiilen Türklerden ve Türk milletinin yanındaydılar, onları destekliyorlardı. Batı hayranı, uşağı ve maşası durumundaki sözde aydınlar, Türkiye’de de başka İslam ülkelerinde de hep azınlıkta olmuşlardır. Herkes bunlara kuşkuyla bakar, mesafeli dururdu.
HİNTLİ ÂLİMLERİN GÖZÜNDE ECDADIMIZ
Hind-Pakistan dünyasının özellikle önde gelen âlimleri, hocaları, ilim, irfan erbabının Türk Milletine karşı özel bir ilgileri, alakaları ve sevgileri vardır. Hindistan’da Nedvetü’l-Ulema denilen âlimler topululuğunun başındaki En-Nedvîler, hiç kimseden maaş almadan bu görevi yürüten, çok saygın, faziletli, erdemli, hünerli, herkesin sevgi ve saygı duyduğu kimselermiş. Bu ailenin önde gelenlerinden Ebu’l-Hasan en-Nedvî, Kahire’yi ve Ezher’i her ziyaret ettiğinde mutlaka Kahire’deki Türk öğrencileri, ilim ve fikir erbabını arar bulur, onlarla sohbet eder, Türk Milleti’ne sevgi ve saygılarını arz eder, ondan sonra da bunlarla irtibatlarını kesmez, ziyaret ve mektuplaşmalarını sürdürürmüş.
Ebul Hasan en-Nedvi (1914-1999), Ali Ulvi Bey’e birgün şunları anlatmış: “Özellikle gençlerinize tarih şuuru vermeyi ihmal etmeyiniz! Çünkü Cenab-ı Hak sizin tarihinize o kadar ihtişamlı bir zenginlik lütfetmiş ki, Sahabe-i Kiram’dan sonra hiçbir milletin tarihi, sizin maziniz kadar erişilmez şan ve şereflerle dolu değildir. Gençleriniz tarihin o şerefli sahifelerini mütalaa ederlerken, ruhlarına o büyük savaşlardan hamaset rüzgârlarının estiğini göreceklerdir. İslam’ın nur ve irfanını dünyanın en ücra köşelerine kadar yayan büyük atalarının fütuhatını gördükçe, onlardaki kudret ve cesaretin, siyaset ve basîretin, merhamet ve adaletin üstünlüğüne, yüceliğine ve asaletine de hayran kalacaklardır. Nihayet onlar da ataları gibi büyük insanlar olmaya yönelecekler ve hazırlanacaklardır. Zira büyük işleri, ancak büyük insanlar başarabildikleri gibi, büyük insanların ve büyük hareketlerin de büyük ruhların eseri olduğu inkâr edilemez bir gerçektir.” Yine en-Nedvî’lerden, Hindistanlı büyük âlim Mevlana Şiblî Numani’nin en önde gelen öğrencilerinden biri olan Seyyid Süleyman en-Nedvi (1884-1953), de Ali Ulvi Bey’e şunları söylemiş: “Sizin çok büyük bir ecdadınız var. Hilafeti yani tüm İslam âleminin ve Müslümanların sorumluluğunu da üstlenerek, İslam’a ve Müslümanlara unutulmaz hizmetlerde bulundular. Biz çocuklarımıza sizin atalarınızın ismini koymayı en büyük şeref sayarız.” Ali Ulvi Bey, 1970 yılındaki Hac ziyaretinde Arafat’ta, Mısırlı bir âlimin Kastamonulu Mehmed Feyzi Efendi’ye şunları anlattığına şahit olmuş: “Türk milleti, yüzelli seneden, özellikle de kırk elli seneden beri başına yağmur gibi yağan çok büyük belalara giriftar olduğu halde, yine de dinini, imanını kaybetmemiştir. Bir zamanlar hacca gitmeyi yasaklayan, on hacı bile gönderemeyen Türkiye’den bu yıl elli yedi bin hacı gelmiş. Demek ki, bu millet çok büyük dua almış! Türk milleti, Allah yolunda çok şehitler vermiş, Cenab-ı Hakkın din-i mübini uğrunda büyük bir ihlâsla çalışmış, kan dökmüş bir millettir. Ben bu kutsal beldede ve bu mukaddes makamlarda bütün âlem-i İslam ve özellikle Türk milleti için çok dua ettim. Eğer Türk milletinin başına gelen felaketler, başka bir milletin başına gelseydi, perişan olur, bir daha kendine gelemezdi!”
ESKİ MISIR ULEMASINDAKİ TÜRKLÜK SEVGİSİ
Ali Yakup Hoca’nın en yakın dostlarından Emin Saraç Hocaefendi, Rıhle dergisine verdiği bir ropörtajda Kahire’deki gerçek İslam alimlerinin, Türk öğrencilere bakışını şöyle anlatıyor:
“Mısır’a gittiğimiz zaman&8239;Allah&8239;Teâlâ lütuflarını üzerimizden eksik etmedi. Orada çok iyi hocalardan okuduk. Oradaki hocalarımız, bizi “Osmanlı Devletinin çocukları” olarak görürler ve bize çok iltifat ederlerdi. Bu tabiri en çok kullanan, Abdulfettah eş-Şa’şa’î çok âlim, fâzıl ve kurrâ bir zat idi. Kâmil bir insandı; kapı gibi, mücessem bir zattı; gider, elini öperdik. Bize şöyle derdi: ‘Nasılsınız, ey efendilerimizin çocukları?’Yani bizi sultanların, efendi bir milletin çocukları olarak görürdü.
Uzun yıllar boyu Türkiye’den hacca gitmenin yasaklanmasının ardından, yine ilk kez tek parti döneminde 1947 yılında, Türkiyeli Müslümanlara hacca gidebilmek için izin çıkmış. Aradan epeyce uzun bir zaman geçmesine rağmen, millete hac ibadetini ve mukaddes beldeleri unutturabilmek mümkün olamamış. Millet uzun yılların hasreti ve açlığıyla pervanelerin ateşe koşması gibi mukaddes beldelere koşmaya başlamışlar. O zamanlar, Medine-i Münevvere’deki Mescid-i Nebevi’de hala Sultan Abdülhamid tarafından bastırılmış, taş baskı, büyük boy Kur’an-ı Kerim’ler, bütün dolapları dolduruyormuş. Okumak isteyen hacılara bunlardan verilir, okuduktan sonra da toplanır, yine dolaplardaki yerlerine konurmuş. Ravza’nın o zamanki Şeyhi Arnavut asıllı Mühürcü Şeyh Osman bir gün Kütüphanede çalışan Ali Ulvi Bey’e gelerek şöyle demiş: ‘Yahu, Ali Ulvi Bey! Maşaallah, Türklerde ne kadar çok hafız var!’ Ali Ulvi Bey şaşırmış: ‘Hayırdır inşallah! Bunu da nereden çıkardınız?’ diye sormuş. Demiş ki ‘Biz okumak isteyenlere Kur’an dağıtıyoruz ya! Türk hacıların çoğu Kur’an-ı Kerim’i alıyorlar. Bir bize, bir Kur’an-ı Kerim’e bakıp teşekkür ediyorlar. Sonra Kur’an’ı göğüslerine yapıştırıp, sessizce ezberden okumaya başlıyorlar.’ Ali Ulvi Bey, boş bulunup: ‘Şeyh Efendi, sen ne diyorsun! Onların hiç birisi Kur’an-ı Kerim’i yüzünden bile okumasını bilmezler. Onlar, size ve Kur’an’a olan saygılarından dolayı böyle Kur’an’ı alıp saygıyla kucaklıyorlar!’ deyince; adamcağız: ‘Aman Allah’ım, sen ne diyorsun?’ diyerek ağlamaya başlamış. Çok geçmeden üzüntüsünden fenalaşıp, kütüphanede düşüp bayılmış. Ambulans çağırılmış, hastaneye kaldırılmış. İyileşip ayağa kalktıktan sonra geçmiş olsun ziyaretine giden Ali Ulvi Bey’e: ‘Ali Ulvi Bey kardeşim! Söylediğin şey bana gerçekten çok ağır geldi. İnan bana, yıkıldım, mahvoldum! Bu sözün üzerine kalbim nasıl olup da tamamen durmadı, şimdi ona şaşıyorum. Nasıl olur bu Ali Ulvi Bey! İslama bu kadar büyük hizmetler etmiş, bir zamanlar dünyada Kur’an’ı en güzel yazan, en güzel okuyan, en çok hafızı olan bir milletin çocukları bugün nasıl olur da Kur’an’ı yüzünden bile okuyamaz! Bu benim için inanılacak, kabul edilebilecek bir şey değil!’ demiş.
DEVAMI 3.NCÜ BÖLÜMDE
|