Türk Meclisi

Anasayfa Görüşler Tartışmalar Haber & Yorum Temel Bilgiler Anketler Arama İletişim
Türk Meclisinde kayıtl?toplam kullanıc? 1836
Görüşlerde Yer alan toplam Makale sayıs? 11618
Açılan toplam Tartışma konusu sayıs? 236
Tartışma Panelindendeki toplam Mesaj Sayıs? 757
Toplam 798 Bilgi Makalesi ve toplam 2062 Haber bulunmaktadır.
Üye olmak istiyorum
Şifremi unuttum
Kullanıcı Sözleşmesi
Kullanıcı:
Şifre:
Görüş bildirebileceğiniz Ana Kategoriler
Anayasal Düzen (193) | Dış Politika (2580) | Ekonomi (257) | Eğitim (99) | Devlet Kurumlarımız ve Memurlar (74) | Adalet (87) | Milli Kültür (664) | Gençlik (30) | Siyasi Partiler ve Siyasetciler (934) | Tarım (160) | Sanayi (13) | Serbest Meslek Mensupları (7) | Meslek Kuruluşları (19) | Basın ve Televizyon (29) | Din (721) | Yurt Dışındaki Vatandaşlarımız (54) | Bilim ve Teknoloji (15) | Milli Güvenlik (686) | Türk Dünyası (958) | Şiir (133) | Sağlık (212) | Diğer (3693) |

Görüş bildirebileceğiniz Siyasi Partiler ve Siyasetciler konuları
Siyasetçiler nasıl olmalıdır? (42)
Siyasi Partilerimiz nasıl olmalıdır? (27)
Siyasi partiler ve siyasetçiler ile ilgil diğer konular (865)


Siyasi Partiler ve Siyasetciler - Siyasi partiler ve siyasetçiler ile ilgil diğer konular konusu hakkında görüşler
Hayrettin ÇAKMAK - (Ziyaretci) 23.05.2026 21:44:33

Tek adam rejimi mi dediniz (3)

Türkiye’de başkanlık sistemine geçilmesi gerektiğini en güçlü şekilde dile getiren isimlerinden biri de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır. 2003’te 59. Hükümetin başbakanı olarak katıldığı bir televizyon programında Başkanlık sistemi ile ilgili, “Başkanlık sistemi konusunda bir uzlaşma sağlanırsa, Türkiye’nin ciddi bir sıçrama yapacağına inanıyorum. İdeal olanı Amerikan Modeli, tabi bunun için de ülkedeki tüm kurumlar halkla bütünleşmeli ve bir uzlaşma sağlanmalıdır. Bunu başardığımız takdirde Türkiye ciddi bir sıçrama yapacaktır” diyordu.

Erdoğan’ın açıklamalarını ana muhalefet partisi lideri Deniz Baykal eleştirmişti.

Cumhurbaşkanı Sezer’de ana muhalefet liderine taş çıkartacak üslupla eleştirmişti. Açıklamasında, “Anayasada, demokratik devlet niteliği Türkiye Cumhuriyeti’nin değiştirilemez nitelikleri arasında sayılmış, demokrasiye en uygun olması nedeniyle de parlamenter hükümet sistemi kabul edilmiştir” diyerek alakasız bir vurgu yapmış, başkanlık sisteminin anti-demokratik olduğunu işaret etmişti. Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi bu konuşma metnini de muhtemelen kendisi hazırlamadı intibaını veriyordu. Sami Selçuk’un dediği gibi: yazıyı kıraat etmiş ama tilavet etmemişti.

Muhsin Yazıcıoğlu "Parlamenter sisteme göre cumhurbaşkanının yetkileri çok fazla. Başkanlık sistemine göre yetkileri çok azalacak. Bunu da yerli yerine oturtmak gerekiyor. Tercih yapılmalı. Başkanlık sistemi mi, parlamenter sistem mi? Biz başkanlık sistemini savunuyoruz." (1982 anayasasında askerler devamlı olarak kendilerinin geleceğinin öngörüsü ile sorumsuz fakat çok yetkili bir cumhurbaşkanı maddesi yazmışlardı)

1982 Anayasası yarı yarıya değiştirilmiştir. Başlangıç metni tam üç kez değiştirildi. Anayasa metni dengesini ve bütünlüğünü kaybetti. Bütün bu değişikliklere rağmen Türkiye’ye sıçrama yaptıran bir anayasa değil, fren yaptıran bir metindir. Çünkü milleti koruyan değil, devleti milletinden koruma düşüncesiyle hazırlanmıştır.

2011 seçimlerinden sonra yeni Anayasa çalışmaları için 4 partiden (Ak Parti, CHP, MHP, HDP) eşit sayıda üyelerin katılımı ile bir Anayasa Komisyonu kuruldu.

Dönemin TBMM başkanı Cemil Çiçek’in koordinasyonunda komisyon çalışmalarına başlamıştı. AK Parti’nin en önemli tezi, “Başkanlık sistemi” oldu. AK Parti Başkanlık sisteminin Türkiye için en uygun sistem olduğunu vurgularken, muhalefet partileri buna karşı çıktı. Komisyonda ortak bir uzlaşının ortaya çıkmaması nedeniyle dört partinin uzlaşabildiği konular öncelikli olarak tartışılmaya başlandı. Dört partinin ortak çalışması sonucu 43’ü temel haklar ve hürriyetler olmak üzere 60 kadar madde üzerinde uzlaşıldı. Ancak yeni anayasanın tümü üzerinde ortak bir uzlaşının sağlanamaması komisyonun çalışmalarını sonlandırması ile sonuçlandı.

15 Temmuz darbe girişimi sonrası Bahçeli Başkanlık sistemini görüşebiliriz deyince; Ak Parti ve MHP’nin hazırladığı metin (CBı hükümet sistemi) referanduma gidilerek halk tarafından onaylanmıştır. Parlamenter sistemi Haziran 2018 seçimlerine kadar uyguladık. (Bu seçimde Erdoğan’ın rakibi Muharrem İnce: Adam kazandı demiş ve Türkiye, Türk usulü başkanlık sisteminde ilk başkanını (RTE) seçmiştir)

Parlamenter sistem ülkemizde devamlı olarak krizler ve tıkanıklıklar yaşattı. Denetimin ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin, oturmuş bir başkanlık sisteminde mümkün olduğunu, buna karşın parlamenter sistemde bunun başarılamadığı görüldü.

Net anlaşılsın diye bir istatistik verelim. TBMM’nin açıldığı 23 Nisan 1920 tarihinden bu yana 206 gensoru verilmiştir. Sadece iki bakan ve iki hükümet düşmüştür. Demek ki kâğıt üzerine bir denetim söz konusu idi.

Bizdeki müzmin muhalif yapının eleştiri yaparken şirazesi kayar. Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğünde şirazesi kayma: kontrolünü kaybetmek, saçma sapan konuşmak ya da davranmak olarak açıklanır. Başkanlık sistemine geçilince rejim değişiyor dediler. Kısaca Cumhuriyet elden gidiyormuş gibi saçma sapan laflar ettiler.

Teknik bir açıklama olacak ama basite indirgeyerek ilköğretim son sınıf öğrencisine anlatır gibi Prof. Dr. Kemal Gözler hocanın makalesinden esinlenerek açıklayalım.

Cumhuriyet bir “devlet şeklidir” Başkanlık sistemi ise bir “hükûmet sistemidir”

Devlet rejimleri “Cumhuriyet” ve “Monarşi (krallık/padişahlık)” olarak ikiye ayrılır.

Hükûmet sistemleri ise yasama ve yürütme kuvvetleri arasındaki ilişkiye göre ikiye ayrılır (Yasama: Meclis/kanun yapma kanun değiştirme, Yürütme: Hükümet)

1-Kuvvetler birliği, Yasama ve yürütmenin tek çatı altında toplanması 1921 ve 1924 anayasaları kuvvetler birliği ilkesini benimser

2-Kuvvetler ayrılığı; Yasama yürütme yargı gibi devlet organlarının ayrı olduğu sistemdir. 1961 ve 1982 anayasaları bu ilkeyi benimser. Kuvvetler ayrılığı ilkesinde diktatörlük olamaz, genel adalet sağlanmış olur.

Kuvvetler ayrılığı da kendi içinde

Parlâmenter sistem ve Başkanlık sistemi olarak ikiye ayrılır.

Cumhuriyet, bir devlet şekli olarak “monarşinin, padişahlığın” tersi olarak tanımlanır. Bu şu demektir: Monarşi/Padişahlık olmayan her devlet, bir cumhuriyettir.

Türkiye’de devlet başkanlığı makamı irsi olarak intikal ettirilmedikçe, yani babadan oğula geçirilmedikçe (bu geçişler seçimle olmaz veliaht kimse o kişi makama geçer), diğer bir ifadeyle bir hanedan kurulmadıkça, Cumhuriyetin Ortadan kalkması gibi bir durum söz konusu değildir.

İlgi çeken bir fark: Başkanlık sistemi, tanımı gereği, monarşiyle/padişahlıkla uzlaşmaz. (Başkan halk oyu ile seçilir, padişah ise seçimsiz irsi yolla gelir)

Bu nedenle her başkanlık sistemi uygulanan ülke kaçınılmaz olarak cumhuriyettir.

Parlâmenter sistem ise hem cumhuriyetle hem de monarşiyle uzlaşabilen bir sistemdir. Mesela İngiltere’de krallık yani monarşi vardır. Rejim monarşidir. Sistem ise Parlamenter sistemdir. Keza Hollanda, Belçika, İsveç, İsviçre, İspanya aynı şekilde rejim monarşi, hükümet sistemi ise parlamenter sistemdir.

Fransa, Polonya ve Rusya yarı başkanlık sistemi ile, Güney Kıbrıs ise başkanlık sistemi ile yönetilir. Tabi ki rejimleri cumhuriyettir.

BM üyesi 193 ülke içinde 86 ülke parlamenter sistemle 100 ülke (59 ülke başkanlıkla, 41 ülke ise yarı başkanlıkla) yönetilmektedir.

Türkiye’de krallık (Padişahlık) kurulabileceğinden endişe duyan varsa; başkanlık sistemine değil, parlâmenter hükûmet sistemine karşı çıkmaları gerekir.

Tam başkanlık sistemine geçelim deyince olmaz diyenler bu sefer CB partili olmamalı, CB parti genel başkanı olmamalı diye eleştiri yapıyor.

Bu eleştiriler düşünce süzgecinden geçmemiş, geldiği gibi dilden dökülen sözlerdir. Parti Genel başkanı ile Başkanlık ayrılırsa asıl o zaman çift başlılık doğar.

Fikir jimnastiği yapalım, yani akıl yürütelim; Parti genel başkanı uyumsuzluk halinde yasama desteğini kesebilir hatta başkanı partiden ihraç etmeye kalkarsa ne olur?

Muhalefetin eleştirdiği ikinci husus, başkanın yüksek yargı üyesi atamasıdır.

Bu konuda bizim müebbet muhalefetimiz tembellik yapıp sloganlara sığınacağına, yanlış algılara neden olacağına, dünyada ki örneklere baksa gerçeği görecektir.

ABD’de yüksek mahkemenin tüm üyeleri başkan tarafından atanır. Bizde muadil mahkeme Anayasa Mahkemesidir. Başkan doğrudan sadece dört üye atayabiliyor. Diğerleri Yargıtay, Danıştay ve YÖK tarafından belirlenen adaylar üzerindendir.

1982 anayasasında Cumhurbaşkanı sadece Vatana ihanet suçundan yargılanabilir.

Bu da ceza kanununda tarif edilmiş bir suç değildir. Bu nedenle TBMM de dörtte üç çoğunluk sağlansa ve yüce divana gönderilse fiilen yargılanamazdı. Oysa yeni sistemde her türlü icraat veya suçundan dolayı başkan yargılanabilir. Üstelik dörtte üç değil, üçte iki çoğunluk yeterlidir.

İşin özü; parlamenter sistemin ezberleriyle başkanlık sistemi kavranamaz. Görünen o ki; bizdeki muhalefet bu konuyu 30 yıl dilinden düşürmeyecektir. Muhalefetin gerçeklere ters bu direnişini yaşanmış bir örnek olaya benzetiyorum.

Teğmen Hiroo Onoda 1944 yılında Japon ordusu tarafından Filipinler`in Lubang Adası`na gönderilir. Kendisine verilen emir: "Ne olursa olsun teslim olmak yok. İntihar etmek yok" Onoda emre sıkı sıkıya uydu. 1945`te savaş bitti ama Onoda ve birkaç arkadaşı buna inanmadı. Ormanın derinliklerine çekilip. Muz ve Hindistan ceviziyle beslendiler. Arkadaşlarından biri teslim olup savaşın birkaç yıl önce bittiğini öğrenir ve arkadaşlarının nerelerde olduklarını söyler. Bir süre sonra Onoda ormanda tek kalır. Ara sıra köylülerin ineklerini de çalar. Tam 29 yıl boyunca ormanda kendince gerilla savaşı yürütmeye devam etti. Japon hükümeti onu bulmak için binlerce broşür attı, gazeteler bıraktı. Öz kız kardeşini adaya getirip Onoda’ya “savaş bitti teslim ol” diye anons yaptırdılar. Onoda bulunduğu mesafeden kardeşinin yüzünü net olarak göremediği için bunun da bir “Amerikan oyunu olduğunu düşünüyordu.” Kardeşinin

sesini birebir taklit edebilen başka bir Japon`u getirip zorla konuşturduklarına inanır ve saklanmaya devam eder. Onoda 1974 yılında, ormanda bir çadırda tek başına yaşayan genç bir Japon öğrenci Norio Suzuki ile karşılaştı. Suzuki’nin anlattıklarına karşılık Hiroo Onoda, "Sadece komutanım gelip emri geri çekerse teslim olurum" dedi. Genç öğrenci ülkesine dönüp hükümetle temasa geçer.

Hükümet Onoda’nın komutanı Binbaşı Yoshimi Taniguchi`yi buldu ve teslim emrini bizzat vermesi için onu, Onoda`nın Lubang`daki saklandığı yere götürdü. Taniguchi`yi gören Onoda selama durdu: "Teğmen Onoda göreve hazır, komutanım." Dedi ve

29 yıl sonra tüfeğini teslim edip ormandan çıktı. Onoda 23 yaşında başladığı ikinci dünya savaşını 1974 yılında 52 yaşında bitirebilmişti.

Bizdeki muhalif inadı gördükçe; Türkiye eski Türkiye değil “ormandan çıkın” diye sesleniyoruz ama kafa aynı kafa, ne dersek kâr etmiyor. Her seçime savaş olarak baktılar, bakıyorlar. 3 Kasım 2002 seçimlerinin üzerine, bizde tarih olarak bir 29 yıl eklersek; 3 Kasım 2031 yılına kadar “Bir ümit, bir İhtimal” deyip bekleyeceğiz ama “inadı bırak” emrini verecek komutan binbaşıları bulmamız lazım.

Hulasa-i kelam işimiz zordur vesselam.


Paylaş

Proje Yerlinet tarafından çözümlenmiştir.

© 2008 TurkMeclisi.org Her hakkı saklıdır. İçerik izin alınmadan kullanılamaz. Siteyi kullanan herkes "Kullanıcı Sözleşmesini" kabul etmiş sayılır. Kullanıcı Sözleşmesi.